İnanç

1 view
Skip to first unread message

metin atamer

unread,
May 25, 2016, 10:41:38 AM5/25/16
to Turkiye-i...@googlegroups.com
İnanç
Her günümüzün iyi olması için sabah kalktığımda içimden dua etmeyi kanıksadım. Her sabah başka bir problemle güne başlamak, insanın kimyasını bozmakta. Her böyle günde aklıma Rusya ya ilk seyahatim gelir. Ilk seyahatim, Gorbaçov dönemi Prestroyka ve Glasnost  ile tarif edilen, 70  sene süren komünist rejim sonrası, Rus vatandaşlarına baskı rejimi hitamı, insan Hak ve Hürriyetlerinin gevşetilmesi anlamına gelen bir yavaşlama dönemi başlangıcı idi.  Bir çok insan tanıdım, bir çok kurumu ziyaret ettim. Gittiğim yerlerde konuştuğum insanların yanında alakalı alakasız inssanlar bulunmakta idi . Birbirilerini kontrol eden bir sistem.
Etrafta dolaşan insanlar görevli mesul kişiyi kontrol etmekteydiler. Mecnuna Rodnaya adlı güzel bir otelin işyeri katlarında  bir büyük firmanın çalışma yeri vardı.   Ofiste çalışan Rus uyruklu insanlar vardı. Onlarla çok değişik konularda sohbet etmek ilginç gelirdi bana. Baskı rejiminden çıkıp dünyayı bizim penceremizden bakmalarının şaşkınlıklarını seyretmek bile, Özgürlük konusunun bir insan hayatında ne kadar önemli olduğunu izlemek, mukayese açısından bizler için ilginçti. Çalışanlar arasında bir azeri kökenli Ismail isimli delikanlı vardıki ben çok severdim. Her konuda bilgi sahibi olmak için canla başla çalışabilen, öğrenmek için bütün antenlerini açık tutan bir insandı.
Çok gençti, hatta bu tür insanların mutlaka KGB nin adamı olduğuna biz inanırdık. Her konuyu öğrenmek istemesinden yola çıkarak bu düşünceye varmaktaydık. İsmailin çok güçlü bir hafızası vardı. Bir konuyu iki defa okumazdı, bir kerre okuması yetmekteydi. Rusya’da o dönemde her yerde bir insan kuyruğu bulunmakta, insanlar kuyruk gördüğü yerde neyin kuyruğu olduğunu öğrenmeksizin kuyruğa girdiklerine inanırdım.
Bir seferin bende bilinçsiz bu kuyruğa girip ne olduğunu öğrenmek istedim, bir saat  kuyrukta bekledikten sonra geldiğim dükkanda herkes elma almaktaydı. Bende bir miktar aldım. Kasadaki kadının sorduğu soruya cevap veremedim, kadın elimden elmaları aldı ve tarttı. Sonra eline geçirdiği abaküs aletinde, boncukları bir o tarafa bir bu tarafa çekerek ücreti söyledi. Bende avucumda bulunan Rubleleri yaydım, kadın içinden alacağını alıp, bana bakiyeyi geri vermişti. Elmaları bir paket kağıdına sardı ve o kadar güzel sarmıştıki otelde o paketi açmak için çok uğraşmıştım.
Bir çok konuya hayran kalmıştım, kahve bardaklarının tabaklarını üst üste koyup bardakları kulplarından bir birinin içlerine öyle yerleştirirlerdi ki,  bardak altlıkları ile bardaklar bir küme olurdu. Bende aynısını yapmaya uğraşır, ancak dört bardağı bu şekilde toplayabilirdim. Beş bardağı tabakları ile bir bütün halinde yerleştirmelerine gıpta ile bakardım.
Hele bir abaküs kullanmalarını seyredin, hayret edersiniz. Facit  veya elektronik hesap makinası ile yapacağınız işlemlerden belki çok daha hızlı işlem gerçekleştirirlerdi. Nasıl yaparlardı bilemiyorum, ama hayranlıkla seyrederdim. Her yerde bir kuyruk vardı. Her kuyrukta bekleyen insanlar, ve insanların ellerinde bir kitap. Hem sıra bekler hemde okurlardı. Bizim ülkemizde hayal bile edemiyeceğimiz kadar kitap satan dükkan vardı. Tabii bir ülkede yapılacak en önemli işlev kitap okumaktı.
Her seyahatimde Ismail benden inglizce kitap isterdi. O tarihte internet pek yaygın olmadığından konu ve yazar ismi verirdi, ve bende o kitapları alır Moskova’ya yanımda götürürdüm. Bir seferinde benden Kuran istedi. Bende Arapça bilmediğinden ne yapacaksın derdim. Inglizce Kuran da israr etti. Ben çocukluğumda yatılı olarak gittiğim orta okul kütüphanesinde bulduğum Inglizce The Glaorius Kouran adlı kitabı okumuştum. Ona benzer bir kitabı satın alarak götürdüm Moskova’ya. Ismail çok sevindi. Tamamını okuduktan sonra bana sorduğu çok önemli iki soru vardı, din içerikli ve tanrı içerikli idi.
Birincisi : ‘ Tanrı gerçekten adilmidir? Eğer bütün halklara adil ise, biz niye böyle bir idareye mahkum olmaktayız’ diye sordu. Ikinci sorusu ise : ‘’ Sizin Başbakanınız  çok saygın bir insan, bu tanrının size bir lutfu, biz niye Lenin ve Stalin gibilerle cezalandık ? Özal ve idaresinin kıymetini bilin kaybettiğinizde pişman olursunuz.’’  demişti.  Bu gün Azeri İsmail’i çok anmaktayım  diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer


On Wednesday, May 25, 2016 5:33 PM, "Turkiye-i...@googlegroups.com" <Turkiye-i...@googlegroups.com> wrote:


"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 25 05:25PM +0300

Merhaba dostlar,
Pazartesi sabah gönderdiğimiz son yazımızı tekrar paylaşmak istiyorum.
Zira pazartesi sabah sayfadan resimleriyle değil de word dosyasında
kopyalamışım sonra farkettim.
 
Bu blog yazıları üzerinde epey çalışıyorum. Konularla ilgili ayetler ve
resimleri bulup yazıyı taslak halinde kaydetmem 3-4 günü buluyor. O yüzden
eğer sayfayı açmadıysanız yazıyı tekrar göndermek istedim. Eğer web
üzerinden sayfayı açarsanız otomatik alan müziklerle yazıları
okuyabilirsiniz...
 
Sevgilerimle...
 
Celal Çelik
 
​*****************
 
 
*Zahmette Rahmet Vardır*
 
 
Geçenlerde bir sabah radyoyu açtığımda Sezen Aksu’nun “Eskidendi” isimli
şarkısıyla güne başladım. *Dinlerken sürekli eskiyle bugünü kıyas ettim ve
bu yazı şekillendi kafamda… *
 
 
 
*“Eskidendi Çok Eskiden”;*
 
 
 
Hani erken inerdi karanlık
 
Hani yağmur yağardı inceden
 
Hani okuldan, işten dönerken
 
Işıklar yanardı evlerde
 
Hani ay herkese gülümserken
 
Mevsimler kimseyi dinlemezken
 
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken
 
 
 
Hani herkes arkadaş
 
Hani oyunlar sürerken
 
Hani çerçeveler boş
 
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
 
Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken
 
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden
 
 
 
Şimdi ay usul, yıldızlar eski
 
Hatıralar gökyüzü gibi
 
Gitmiyor üzerimizden
 
Geçen geçti, geçen geçti
 
Hadi geceyi söndür kalbim
 
Şimdi uykusuzluk vakti
 
Gençlik de, geceler gibi, eskidendi.
 
 
 
*Söz: Murathan Mungan Müzik: Atilla Özdemiroğlu *
 
 
 
*SU TAŞIRDIK*
 
 
 
*Konya Ereğli’den 1982’de Ankara’ya taşındık. *Yedi yıl Etimesgut’ta
gecekonduda oturduk. O zamanlar çeşme suyu çok kireçliydi, içilmezdi. *Şimdiki
gibi damacana sular da yoktu. *
 
 
 
*Etimesgut semtinde Atatürk’ün getirttiği temiz pınar çeşmesinden hergün
bidonlarla eve su taşırdık. *On-oniki yaşımda evin büyük çocuğu olarak bu
görev bana verilmişti.
 
 
 
*ÖDEV YAPMAK*
 
 
 
Okul ödevlerimizi yapmak için *koca koca Meydan Larus gibi ansiklopedi*lerden
faydalanırdık. Hatta bazen zorlu ödevlerimiz için haftasonu kütüphanelere
gider, araştırırdık.
 
 
<https://3.bp.blogspot.com/-e9PIf98ShSM/Vx9xiiFUnwI/AAAAAAAAd28/qwFta0ELWzgfsJ21y1c5WiEAHWOqhGNHACLcB/s1600/8C705C3E96B14535AB5E653E0C3A5034.jpg>
 
 
<https://4.bp.blogspot.com/-ZqRDCs6fAPs/UH-zpzVOpXI/AAAAAAAADFU/aMfWfA4iMIAY8Je14W-3l5CWP9aaKbzNwCKgB/s1600/2.jpg>*Verilen
her ödev, bizler için öğrenme ve etüd etme **-mevcut ansiklopedi veya
kütüphaneleri kullanarak-** sonrasında sentez ederek yazıya dökme
süreçlerini kapsardı. Dolayısıyla öğrenilen bilgiler dağarcığımızda
kalıyordu. *
 
 
 
*Şimdi gençler Google’a tıklayarak anında bilgiye ulaşıyor ve hiç zahmet
çekmiyorlar. O yüzden de kitap okuyup araştırmıyorlar ve bilgiler çok çabuk
unutuluyor.*
 
 
 
Tabi bir de bizim zamanımızdaki ansiklopediler bir uzman kurul tarafından
titizlikle hazırlanıp onaylanıyordu. Şimdi Google’da bir konu aratsak
yüzlerce farklı bilgi çıkıyor. Nasıl güveneceğiz…
 
 
 
*TELEFONLA ARAMAK*
 
 
 
Seksenlerde Babam Ereğli’deki dedemgili aramak için PTT’ye yürüyerek gider,
kuyruğa girerdi. Jeton alır ama bu seferde telefon kulübesi önünde tekrar
kuyruğa girerdi. Yani *kısacık bir telefon konuşması saatlerini alırdı. *
 
 
 
*Yine seksenlerde Bekir dayımın hanımı rahmetli Fadime yengemin **(ölüm:
Mart 2013)** köyde yazın hergün çamaşır yıkadığını hatırlıyorum. Çünkü altı
çocuğu vardı. *
 
 
 
*Odun ateşi yakarak kazanla su kaynatıyor; bakır leğen içinde elinde tektek
çitileyerek yıkıyor, sıkıyor ve avludaki ipe asıyordu. Yani çamasır yıkamak
3-4 saati buluyordu. *
 
 
 
*TEBRİK KARTLARI*
 
 
 
*1992’de üniversitedeyken kampüsten Konya şehir merkezine giderdik.
Kırtasiyeden tebrik kartları ve zarf alırdık. *
 
 
 
*Sevdiklerimiz için bu kartların arkasına tektek bayram kutlama mesajı
yazar; sonra zarfların üstüne adreslerini yazardık. PTT’de kuyruğa girer ve
zarflara pul yapıştırırdık. *
 
 
 
*O zamanlar üç samimi dostumla beraber tebrik kartları yollamak için bir
saat yol giderdik. Fakat bu uzun iş bize keyif verirdi. *
 
 
<https://1.bp.blogspot.com/-AIQWGJVtAtE/Vx9_YtvDNYI/AAAAAAAAd3U/kkfdGfly60Ep-RNGpndrUA-U3OiEz64iACLcB/s1600/tepe1.jpg>
 
 
 
 
 
*Konya Alaaddin Tepesinde çay ve lokantada etliekmek eşliğinde keyifli
sohbet ederdik. *
 
 
 
*Şimdi ise Whatsupp ve SMS ile zahmetsiz saniyesinde tebrikleşiyoruz. *
 
 
 
*MEKTUPLAŞMAK*
 
 
 
Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte *iletişim çok hızlandı*.
Şimdiki gençler aşk duygusunu tam yaşayamıyor. *Aşk özlemektir*. O özlemle
hayaller kurmaktır. Biz farklı şehirlerde oturuyorduk. Seksenlerde ev
telefonları vardı ama en iyi iletişim *mektup yazmaktı. *
 
 
 
*Biz birbirimize mektup yazardık. Ruhunun derinlik ve inceliklerini
öğrenmek için satır satır o mektupları defalarca okurdum. Yüzünün
güzelliğiyle başladı ama sonra ruhunun güzelliğine de aşık oldum…*
 
 
 
*Gençler artık hiç özlemiyorlar, gündüz buluşuyorlar, akşam görüntülü
konuşuyorlar. Evlenince aşk çabuk bitiyor ve malesef boşanma ve tabi analı
babalı yetimler… *
 
 
 
*1987’te Yükseliş Koleji ortaokul kısmında okurken Din Kültürü
öğretmenimizin sorusunu ve cevabını hiç unutmuyorum. *
 
 
 
O zamanınkileri saydı.* Bütün bu teknolojik gelişmeler ve sürekli yeni
icatlar ne için olabilir, *diye sormuştu. Sonra yanıtı kendi verdi,*
İnsanın daha rahat yaşaması için, *demişti.
 
 
 
*Evet şimdi artık çok rahatız ve eskiden zahmetle yapılan işler hiç
zamanımızı almıyor. *
 
 
 
Geçenlerde *sevgili Hayat Nur Artıran* Hanımefendinin attığı bir tweette
şunu görmüştüm:
 
 
 
*“İnsan daha kendini tanımadan bilmeden, çok muazzam bir teknolojiye
ulaştı; Bu insanlık alemi için çok büyük bir tehlikedir !” ( Dr. Alexis
Carrel )*
 
 
 
*SONUÇ*
 
 
 
*“Rahat zahmette; zahmet rahattadır”* cümlesi, Müslüman halkımızın yüz
yıllardır Kur’ân’a dayandırarak söyleyegeldiği bir özlü sözdür. Bu atasözü,
Kur’ân-ı Hakim’in, “Elbette güçlükle berâber şüphesiz bir kolaylık vardır.
Gerçekten güçlükle beraber şüphesiz kolaylık vardır” *(İnşirah suresi, 5-6)*
âyetlerini tefsir ediyor.
 
 
<https://1.bp.blogspot.com/-uTE8ANtZmsU/Vx9vQC2DLLI/AAAAAAAAd2o/rly6pc-e3Kkwrea-r-oKO1Hmx0K7Oq2CgCLcB/s1600/12751480_552141651619449_1895516256_n.jpg>
 
 
*Zorluklar ne kadar dayanılmaz da olsa, gerek doğrudan Allah’ın takdir
ettiği musibetlerde olsun, gerekse olumlu netice almak için gösterilen
verimli ve özverili çalışma esnasında olsun; çekilen her zorlukta; 1-
Dünyevî, 2- Uhrevî olmak üzere iki büyük kolaylık vardır. *
 
 
 
*1-Dünyevî kolaylık*; başarıdır, verimliliktir, kalitedir, olgunluğa
ermektir, kemâl kazanmaktır, sevilmektir, sayılmaktır, el üstünde
tutulmaktır, bol kazançtır, berekettir.
 
 
 
Meselâ özveri ile işine sarılan ve işinde alınteri döken şahıs, zorluğu,
sıkıntıyı ve zahmeti göğüslemiş olur. Fakat bu zorluğun arkasında:
 
 
 
1- Çalışma zevkini tatma. 2- Başarı zevkini tatma. 3- İnsanlara hizmet
verme ve memnun etme zevkini tatma. 4- Kazanma zevkini tatma. 5- İnsanlarca
sevilmek ve sayılmak zevkini tatma. 6- Olgunlaşma ve kemale erme zevkini
tatma. gibi dünyevî kolaylıklar görmektedir.
 
 
 
*2-Zorlukların neticesinde gelen uhrevî kolaylığa gelince:* Bu, Allah’ın
izniyle ve takdiriyle gelen yüksek feyiz ve sevapla birlikte, Allah’ın
rızasına, Cennetine, cemaline, sonsuz nimetlerine, hadsiz mükâfatlarına ve
ebedî hazinelerine ulaşmaktır.
 
 
 
Rahatın zahmette oluşu bu geniş mânâları ifade eder. Katlanılan zahmetler,
çekilen sıkıntılar ve göğüs gerilen zorluklar, neticede hem dünyada, hem
âhirette sonsuz rahatlık, doyulmaz huzur ve ebedî saadet kazandırıyorsa,
elbette baş göz üstüne denmeli ve katlanmalıdır.
 
 
 
*BİR HİKAYE*
 
 
 
*Şimdi konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacak bir hikaye ile yazımızı
bitiriyoruz:*
 
 
 
*Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan
birinin dalında , küçük bir kozanın varlığını fark etti. *
 
 
 
*Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Adam , bunun bir kelebek kozası
olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye
düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak
istedi. *
 
 
 
*Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz
kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dışarı çıkmak
için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. *
 
 
*
<https://3.bp.blogspot.com/-z6nMeO6d3VE/Vx9v24hT85I/AAAAAAAAd2w/9QJrX_V7pYwDh9HYY381Soarb8mLHDffgCLcB/s1600/imagesD33GEZ92.jpg>*
 
 
*Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir
şey kalmamış gibi geldi ona. *
 
 
 
*Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı
çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. *
 
 
 
*Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat
bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. *
 
 
 
*Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp
genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.*
 
 
 
*Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş
bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese
de , asla uçamadı. *
 
 
 
*Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey ,
kozanın kisitlayiciliginin ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten
dışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah'ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı
onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kisitlayiciligindan
kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu. *
 
 
 
*Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: *
 
 
 
*Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. Eğer Allah
, hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman ,
bir anlamda sakat kalırdık . *
 
 
 
*Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdık.. *
 
 
 
 
 
*Celalin Penceresinden*
 
 
 
 
http://celal1973.blogspot.com.tr/2016/05/zahmette-rahmet-vardr.html
"Grup Yönetici " <erzinca...@gmail.com>: May 25 05:25PM +0300

---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
From: Yilmaz Karahan <karahan...@gmail.com>
Date: Tue, 24 May 2016 23:47:27 +0300
 
*İran, Alparslan Türkeş’i Tehlike Olarak Sundu *
 
Son dönemlerde İran’da Türkçülük hareketleri tırmandıkça İran siyaset
bilimi uzmanları çeşitli konferanslarla İran’da Türkçülük tehdidini ele
almağa başlamışlar. Geçtiğimiz hafta İran’ın Şiraz Üniversitesi siyaset
bilimi fakültesinde İran’da Türkçülük tehdidi adı altında bir sergi açıldı.
Bu sergide İran siyaset uzmanlarının Pantürksim dedikleri Türkçülük
hakkında broşürleri öğrenciler ve öğretim üyeleri içinde dağıtıldı ve
Türkçülük davası hakkında çeşitli fotoğraflar sergilendi.
 
Fotoğraflarda Alparslan Türkeş, Üç Hilal, Bozkurt simgesi ve Güney
Azerbaycan siyasi kuruluşlarının fotoğrafları İran’da milli birliği
zedeleyen konular olarak sunuldu.
 
http://araznews.org/tr/?p=1081
 
 
[image: Satır içi resim 1]
 
http://www.yenidenergenekon.com/1387-iran-alparslan-turkesi-tehlike-olarak-sundu/
 
 
 
 
 
 
 
--
Türkiye için el ele mail grubumuz
*https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele
<https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele> *
 
Gruba e-posta gönderme adresi *turkiye-i...@googlegroups.com
<turkiye-i...@googlegroups.com> *
 
Erzincan Kemaliye Egin Grubum
http://groups.google.com.tr/group/erzincan-kemaliye-egin-grubu
 
Gruba e-posta gönder : erzincan-kemal...@googlegroups.com
 
Grub Admin M.İlaldı 0532 7269362 erzinca...@gmail.com
 
Tüm dost ve arkadaşlarımı twitter sayfama bekliyorum :
https://twitter.com/#!/MiLALDi
 
Facebook Sayfamda Sizleride Bekliyorum.Teşekkür ederim.
http://www.facebook.com/profile.php?id=1561718148
"Grup Yönetici " <erzinca...@gmail.com>: May 25 05:21PM +0300

---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Gönderen: Nurullah aydın <na74...@gmail.com>
Tarih: 25 Mayıs 2016 12:13
Konu: KİN'İN, NEFRET'İN PANZEHİRİ SEVGİ VE ADALET'TİR
Alıcı:
 
 
*Nurullah AYDIN*
 
*23 Mayıs 2016-ANKARA*
 
 
 
*KİN'İN, NEFRET'İN PANZEHİRİ SEVGİ VE ADALET'TİR*
 
 
 
Dünya’da ve Türkiye’de ben ve öteki ayrışması, kıt kaynakların sömürülme
isteği, insanlardaki paylaşım, adalet, acıma, sevgi gibi insani değerleri
altüst ediyor.
 
 
 
Her din mensubu ve ideoloji sahibinin saplantısı ve kendini doğru haklı
görmesi; *kin, nefret, öfke *fırtınası yaşatıyor. Tabi bu fırtına belli
çevrelerce bilinçli bir şekilde yaşatılıyor. İlkel düşünce sahibi ucube
tipler, her nasılsa etkili ve yetkili konumdadır.
 
 
 
*Ama ne yazık ki,* rezilliğin dibine vuranlar, toplumun tümünü ya da bir
kesimini rencide edici, kırıcı, yaralayıcı ifadeleri kullanmaktan hiç
kaçınmıyor.
 
Bilinçli ya da değil gerçekleştirilen *çirkinlik kimin eseri* diye sormak
gerekir.
 
 
 
*İnsanlar; *etnik köken, din araştırmasına yönelmiş durumda. Güvensizlik
ayrışma hızla artıyor. Birlik ve beraberlik söylemleri ciddiye bile
alınmıyor. Kamplaşma artıyor. Toplumda küllenmiş geçmişe ait ne varsa
tartışma konusu ediliyor. İnsanlar şaşkınlık içinde! Ne adına bunlar
yapılıyor, demokratikleşme ve özgürlük adına. Acaba gerçekten öyle mi?
 
 
 
*Rezilliklerden* sadece partiler, gazeteciler, akademisyenler mi, aydınlar
mı sorumlu?
 
Suç işleyenlere yaşa varolan diyenlerin, hiç bir işlem yapmayanların hiç
suçu yok mu?
 
 
 
Reyting canavarına kurban verdiğiniz topluma aşılanan zehir, etkisini gün
geçtikçe arttırıyor.
 
TV'deki programların, gazete manşetlerinin, köşe yazılarının, TV'de
konuşanların, hayatımızı işgal etmesi; hatta sadece hayatımızla sınırlı
kalmayıp hayallerimizi bile işgal altına alması sıkıntılı bir süreç.
 
 
 
*Düşünen ve üreten beyinler yetiştiremezsek*, gençlerin ellerine hamburger
kolayı verirsek, gerçek başarının iç huzuru ve mutluluk olduğunu unutturan
hayatlar yaşatırsak, sevmezsek/öpmezsek, kendine saygı kavramını
yaşamlarına entegre edemezsek, prensipler geliştirecekleri onurlu hayatlar
yaşatamazsak, sadece para ve bilgisayarla oyalanıp zaman öldürmelerine
müsaade edersek olacağı bu elbet!
 
 
 
Ne olmak istediğini bilmeyen ve hayatının merkezine dizi karakterlerini
oturtan gençler, bizim geleceğimiz...
 
 
 
Ama *bizler*, bugünümüzü ziyan ettiğimiz gibi geleceğimizi de yok ediyoruz.
Bu tabloyu görünce inanıyorum ki, küresel ısınma bile, insanlık kadar
dünyaya zarar veremez!
 
 
 
*Değerlerine sahip çıkmayan bir toplumda çözülüş kaçınılmazdır! *
 
 
 
Girişimciliğin en önemli gereklerinden biri *özgür düşünce*dir. Kafalar ne
kadar özgür olursa düşünceler de o kadar güçlü olacaktır. Özgürlüğün önü
açıldıkça girişimcilikte gelişecektir.
 
 
 
*Unutulmamalıdır ki;* topluma ve insanlara gem vurulduğunda onlardan
yenilikçi düşünmeleri beklenemez. Amaçsız, idealsiz, hedefsiz, özgürlük te,
ekmek te olmaz!
 
 
 
*Bugün dünyada*; gıda, su, enerji güvenliği, döviz kuru savaşları
tartışılırken, daha fazla nasıl zenginleşiriz, işsizliği nasıl çözeriz
sorularına yanıt aranırken, Türkiye'de anlamsız gereksiz konular
tartışılıyor. Enerjimizi o kadar lüzumsuz şeylere veriyoruz ki. Doğru
şeyleri tartışmalıyız, gereksiz konulara takılıp kalmamalıyız.
 
 
 
Dünya'da *aydınlanmanın ışıkları *tekrar yansımaya başladı. Bu ışıklar
gökkubbeden Anadolu coğrafyasına doğru geliyor. O ışık; bu topraklardan
yeniden doğacak.
 
 
 
Başarılı bir girişimci olmak için nelere ihtiyaç vardır? sorusunu herkes
soruyor. Özgüvene, paraya, yenilikçi düşünceye, iyi eğitime ihtiyaç vardır.
 
 
 
*Gençler *kendilerine güvenmeli ve kendilerinden daha akıllı insanlarla
çalışmalıdır.
 
Başarı için; hedef belirleyecek ve hayal kurulacak, çalışılacak. Çünkü
çalışmadan belirlenen hedefe ulaşmak mümkün değildir. Yılmadan çalışmak
gerekir.
 
 
 
*Zenginlik önemlidir*. Ülkeler zenginleştikçe işsizlik azalır. Ancak asıl
zenginlik güç ve vicdandır. Herkes birbirini mutlaka sevmesi gerekir.
Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır.
 
 
 
*Empati yapmayı öğretmeliyiz.* Birbirimizi, şucu bucu ayırmaya ve dışlamaya
hakkımız yok. Bu bizim zenginliğimiz ve birbirimizi kucaklamak zorundayız.
 
 
 
Bunları sağlayacak ülkenin duyarlı bilinçli insanları, ortak değerlerde
buluşarak, birlikte hareket etmek zorundadırlar.
 
 
 
*GÜNÜN SÖZÜ*: Hayalleri, hedefleri olan insan, çalışarak başarıya ulaşır.
 
 
 
--
Türkiye için el ele mail grubumuz
*https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele
<https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele> *
 
Gruba e-posta gönderme adresi *turkiye-i...@googlegroups.com
<turkiye-i...@googlegroups.com> *
 
Erzincan Kemaliye Egin Grubum
http://groups.google.com.tr/group/erzincan-kemaliye-egin-grubu
 
Gruba e-posta gönder : erzincan-kemal...@googlegroups.com
 
Grub Admin M.İlaldı 0532 7269362 erzinca...@gmail.com
 
Tüm dost ve arkadaşlarımı twitter sayfama bekliyorum :
https://twitter.com/#!/MiLALDi
 
Facebook Sayfamda Sizleride Bekliyorum.Teşekkür ederim.
http://www.facebook.com/profile.php?id=1561718148
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 25 05:19PM +0300

ALLAH'IN SIFATLARI
<http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/allahin-sifatlari.html>
 
*ALLAH'IN SIFATLARI*
 
Allah'ın Sıfatları: Allahü teâlânın sıfatları 14 tanedir. 6 tanesi Zati
Sıfatları (Sıfât-ı zâtiyye), 8 tanesine de Subûti Sıfatları (Sıfât-ı
sübûtiyye) denir.
 
Her Müslümanın,
Allah'ın bütün kemâl sıfatlarına sahip, noksan sıfatların hepsinden de uzak
olduğuna inanması farzdır.
 
*Zati Sıfatları (Sıfat-ı Zatiyyesi):*
 
1- Vücud: Bu sıfat Allah Teâlâ'nın var olduğunu ifade eder, Allah Teâlâ
vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcib-ül vücûddür, yanî varlığı lazımdır.
2- Kıdem: Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmamasıdır. Allah
Teâlâ'nın varlığının evveli yoktur.
3- Beka: Allah Teâlâ'nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunmasıdır.
Allah Teâlâ'nın varlığının sonu yoktur. Hiç yok olmaz.
4- Vahdaniyyet: Allah Teâlâ'nın bir olması demektir. Allah Teâlâ'nın
zatında, sıfatlarında ve işlerinde ortağı, benzeri yokdur.
5- Muhalefet-ün lil-havadis: Allah Teâlâ'nın sonradan vücud bulan
varlıklara benzememesi demektir. Allah Teâlâ, zatında ve sıfatlarında
hiçbir mahlûkun zât ve sıfatlarına benzemez.
6- Kıyam bi-nefsihi: Allah Teâlâ'nın, başka bir varlığa ve hiçbir mekâna
muhtaç olmadan zâtı ile kaim olması demektir. Allah Teâlâ zâtı ile kaimdir.
Mekana muhtaç değildir. Madde ve mekan yok iken O var idi. Zîra her
ihtiyactan münezzehdir.
 
 
* Subûti Sıfatları (Sıfat-ı Sübutiyyesi):*
 
1- Hayat: Allah Teâlâ'nın hayat sâhibi olması demektir. Allah Teâlâ
diridir. Hayatı, mahlûkların hayatına benzemeyip, zatına layık ve mahsûs
olan hayat, ezelî ve ebedidir.
2- İlim: Allah Teâlâ'nın her şeyi bilmesi, ilminin her şeyi kuşatması
demektir. Allah Teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi mahlûkâtın bilmesi gibi
değildir.
3- Sem’: Allah Teâlâ'nın her şeyi işitmesidir. Allah Teâlâ işitir.
Vâsıtasız, cihetsiz işitir. İşitmesi, kulların işitmesine benzemez.
4- Basar: Allah Teâlâ'nın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ görür. Aletsiz
ve şartsız görür. Görmesi göz ile değildir.
5- İrâdet: Allah Teâlâ'nın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey
Onun dilemesi ile var olur.
6- Kudret: Allah Teâlâ, herşeye gücü yeticidir. Hiçbir şey O'na güç gelmez.
7- Kelâm: Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir.
Allah Teâlâ söyleyicidir. Söylemesi alet, harfler, sesler ve dil ile
değildir.
8- Tekvîn: Allah Teâlâ yaratıcıdır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi O
yaratır.
 
 
KAYNAK: http://www.namazsitesi.com/allahin-sifatlari.html
 
--
.
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 01:14AM +0300

[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags TARİH, EDEBÎ, ŞERH GELENEĞİ, TASAVVUF, ŞİİR ŞERHLERİ]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 12:50AM +0300

OsmanlIlarda birçok ilmiye mensubunun tasavvufla alâkadar olduğu
bilinmektedir. Asırlardır ilmî üstünlüğü ve yetkinliğiyle haklı şöhrete
sahip bulunan Molla Fenârî (ö. Mart 1431) bunların önde gelenlerindendir.
Asıl adı Şemseddin Muhammed olan Fenârî, Yıldırım Bayezid Dönemi'nde başkent
Bursa'da kadılığa, Sultan II. Murad Dönemi'nde de ilk defa olarak
Şeyhülislâmlık makâmına getirilmiş önemli bir âlimdir. Onun tasavvuf
düşüncesi ve kültürüne olan yakın ilgisi, kaleme aldığı birçok eserinde
açıkça görüldüğü gibi, "el aldığı" şeyhler ve mensup olduğu tarîkatlar da
güvenilir kaynakların verdiği bilgilerden öğrenilebilmektedir. Kaynaklardaki
bu bilgilerin bir kısmı bazı çağdaş müellifler tarafından muhtelif
çalışmalarda kullanılmış ve Fenârî'nin tasavvufî yönüne daha önce de işâret
edilmiştir; ancak bunların bir kısmı hatalı, bir kısmı da yetersizdir. Bu
araştırmada konu ile ilgili yeni bilgiler sunulurken yeri geldikçe önceki
çalışmalara da işâret edilerek gerekli ilâve ve düzeltmelerin yapılması
hedeflenmektedir.
 
Kuruluşundan itibaren tasavvuf ehlini koruyup kollayan Osmanlı Devleti,
ortaya koyduğu bilinçli politikalar sâyesinde medrese ile tekke arasında
sağlıklı bir denge oluşturmayı başarmış gözükmektedir. Kurulan bu denge
Osmanlı toplumda önemli oranda "mutasavvıf-âlim" tipinin yetişmesine imkan
sağlamıştır.[1]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn1> İşte konumuz olan Molla Fenârî de bunların ileri
gelenlerinden biridir. Bu açıdan bakıldığında Fenârî, yalnızca tasavvufa
ilgi duyan bir âlim olmaktan öte, Osmanlı tasavvuf târihinde önemli bir
işlevî üstlenen köşe taşlarından biri olma niteliğini taşımaktadır. Nitekim
o, bir şeyhülislâm olarak zamanında ulemânın başı durumunda olduğu gibi,
aynı zamanda entelektüel tasavvuf anlayışını sürdüren Ekberiyye mektebinin
önemli bir temsilcisi ve birçok tarîkat silsilesinin kendisinde birleştiği
önemli bir merkez durumundadır. Onun bu çok yönlü durumu bir yandan tasavvuf
ehlince öteden beri uygulanagelen birtakım âdâp ve usulleri benimseyip
bizzat icrâ etmesine, diğer yandan da tasavvufa muhâlif olanlara karşı bir
kısım eserler yazarak tasavvuf düşünce ve anlayışını benimsetmek için gayret
göstermesine vesîle olmuştur. O dönemde sûfîlerin uyguladığı tarîkat âdâp ve
erkânını savunmak için müstakil bir risâle kaleme almış olması bunun en
güzel göstergesidir. Giriş kısmında eserin yazılış sebebini şu şekilde
açıklamaktadır:
 
"Bazı kimseler tasavvuf ehlinin yaptıklarını bid'at, tavırlarını gösteriş ve
aldatma, sözlerini de yalandan ibâret zannetmektedirler. Oysa ben biliyorum
ki, onlar Peygamberden mîras olarak aldıklarını uyguluyor, Kitap ve
Sünnet'in gösterdiği sağlam ve emin bir yolda yürüyorlar."[2]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn2>
 
Fenârî'nin daha başka bir kısım eserlerinde de tasavvuf düşünce ve
anlayışını özellikle ilmiye mensuplarına benimsetmek için özel çaba sarf
ettiği gözlenmektedir. Ekberiyye mektebinin İbnül- Arabî'den sonra ilk
temsilcisi Sadreddin Konevî'nin vücut, vücut mertebeleri vb. konulardan
bahsettiği Miftâhu'l-gayb isimli eserine yazdığı şerhin (Misbâhu'l-üns) ön
sözünde açıkça, tasavvuf ehlinin ortaya koyduğu keşfî kâideleri (kavâid-i
keşfiyye) mümkün olduğunca nazar ve burhan metodunu kullananların (ulemâ)
akıllarına uygun gelecek şekilde açıklamaya çalıştığını belirtmekte,[3]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn3> aynı çabayı Fâtiha sûresinin tefsîri sadedinde kaleme
aldığı Aynü'l-âyân isimli eserinde de göstermektedir. Fenârî burada
Fusûsü'l-hikem'in ilk şârihi olarak bilinen Müeyyidüddin Cendî'nin bir
mesele hakkındaki îzâhına karşı, "Şeyhin bu görüşünü zâhir bakımından doğru
anlamak çok zordur (müşkildir). Hatta bu, tasavvuf ehli olmayan akıl
sâhiplerini dalâlete düşürecek mâhiyettedir" diyerek kendisi o hususta
anlaşılabilir bir açıklama yapmaya çalışmıştır.[4]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn4> Ayrıca şu da belirtilmelidir ki, Fenâri bâzı
eserlerinde ulemâya tasavvuf düşüncesini kabul ettirmek için çaba sarf
ederken, aynı zamanda hakîkate ulaşma noktasında tasavvuf ehlinin kullandığı
metodun (keşf) önemine ve ilim erbabına sağlayacağı katkılara da işâret
etmiştir. Örneğin zâhir ilimlerle tasavvuf ilmini mecz ettiği adı geçen
Aynü'l-âyân isimli eserinde[5]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn5> ilm-i tefsîr ile alâkalı bilgi verirken müfessirin
muhtaç olduğu hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerin yanı sıra "mevhibe ilmi"ni
de zikretmesi[6]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn6> ve âyetlerin tefsîri sırasında zaman zaman keşfin
verilerine de başvurmuş olması[7]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn7> bunu göstermektedir. Ona göre sûfilerin benimsediği
keşif ilmi, dinin temel kaynaklarını da ihtivâ edecek kadar geniş bir alanı
içine almaktadır. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin girişine yazdığı şerhte gâyet
net bir şekilde şöyle diyor:
 
"Usûluddin olarak kabul edilen kelâm ilminin asılları Kitap ve Sünnet'tir.
Binâenaleyh Kitap ve Sünnet 'usûlü usûliddin' olmaktadır. Kitap ve Sünnet'in
asılları da gaybî ve ledünnî olan keşfî ilimlerdir. Bu durumda keşfî ilimler
'usûlü usûli usûliddin' olmaktadır."[8]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn8>
 
Fikrî açıdan kendi döneminde tasavvuf düşünce ve anlayışını bir kısım
eserleriyle savunmuş olan Fenârî'nin, fiilî olarak da bizzat tasavvufun
içinde olduğu görülmekte, devlet nezdindeki yüksek mevkiine rağmen başına
derviş tâcı, üzerine de basit ve sâde giysiler giymeyi tercih ettiği
belirtilmektedir.[9]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn9> Öyle anlaşılıyor ki o, bir yandan şeyhülislâmlık
görevini icrâ ederken diğer yandan da tarîkat şeyhliği vazîfesini
yürütmekteydi. Düşünce olarak Ekberiyye mektebinin görüşlerini benimsemişti.
Bilindiği gibi Ekberiyye, vahdet-i vücut anlayışı başta olmak üzere
Muhyiddin İbnü'l- Arabî'nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu bir
mekteptir. Bursalı M. Tâhir ile daha sonra İ. H. Uzunçarşılı gibi
müellifler, Fenârî'nin feyz aldığı tarîkatları sayarken Ekberiyye'yi de bu
tarîkatlardan biri olarak saymış,[10]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn10> bazı araştırmacılar da bu görüşü
benimsemişlerdir.[11]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn11> Ancak Ekberiyye'nin tarîkattan çok bir entelektüel
tasavvuf/mektep olarak kabul edilmesi daha doğrudur. Gerçi Ekberiyye'nin
mektep olarak kabul edilişinin yanı sıra, bir tarikat olduğunu söyleyenler
de vardır,[12]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn12> fakat Fenârî'nin Ekberiyye ile ilişkisinin daha çok
entelektüel planda olduğu anlaşılmaktadır.
 
Molla Fenârî Ekberiyye mektebinin görüşlerini, Taşköprîzâde ve Hoca Sâdeddin
Efendilerin kaydına göre, İbnü'l-Arabî'nin evlatlığı Sadreddin Konevî'nin
(ö. 1274) talebelerinden olan babası Hamza'dan öğrenmiştir.[13]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn13> Hamza Efendi, Konevî'den okuduğu Miftâhu'l-gayb
isimli eserini oğluna okutmuş ve oğlu Fenâri de yukarıda işâret edildiği
gibi, bu eseri daha sonra şerhetmiştir (Misbâhü'l- üns).[14]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn14> Fenârî'nin ayrıca babasından sonra hem bu eseri,[15]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn15> hem de İbnü'l-Arabî'nin Fusûsü'l- hikem'ini okuttuğu
kaydedilmektedir. Onun özellikle Füsûsü'l-hikem'i okutması ve
İbnü'l-Arabî'nin görüşlerini aşırı derecede savunması sebebiyle bir kısım
tenkitlere de maruz kaldığı nakledilir.[16]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn16> Fenârî'den Konevî'nin Miftâhu'l-gayb'ını okuyup
icâzet alanlar arasında Yıldırım Bayezid'in dâmâdı
 
Kübreviyye şeyhi Buhâralı Emir Sultan da bulunmaktadır. Taşköprîzâde Emir
Sultan'a âit Fenârî'nin icâzet yazdığı Miftâhu'l-gayb nüshasını gördüğünü
belirtmektedir.[17]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn17>
 
Molla Fenârî Sadreddin Konevî'den babası Hamza Efendi vâsıtasıyla Ekberiyye
mektebinin görüşlerini aldığı gibi, ayrıca Harîrîzâde'nin tasnifine göre
Ebheriyye'nin bir kolu olan Evhadiyye tarîkatından da iki ayrı silsileyle
hilâfet almıştır.[18]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn18> Bu silsilelerde İbnü'l-Arabî'nin evlatlığı Sadreddin
Konevî'nin de bulunması dikkat çekmektedir. Kaydedildiğine göre Sadreddin
Konevî İbnü'l-Arabî'nin fikir mîrasını tevârüs etmekle kalmamış, on altı
sene hizmetinde bulunduğu Evhadiyye tarîkatının kurucusu Evhadüddin
Kirmânî'den de tarîkat icâzeti almıştı. Onun, bu iki büyük zâtın yanında
yetiştiğini ifâde için "Ben iki anadan süt emdim" dediği nakledilir.[19]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn19> İşte Molla Fenârî'ye Sadreddin Konevî'den gelen
tarîkat silsilelerinden biri (Şeyh Evhadüddin Kirmânî > Şeyh Sadreddin
Konevî > Şeyh Hamza > Molla Fenârî),[20]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn20> Ekberiyye mektebinin silsilesiyle (Sadreddin Konevî
> Şeyh Hamza > Molla Fenârî) aynı olduğu için olmalı, bazı müellifler
yanlışlıkla onun Ekberiyye tarîkatından hilâfet aldığını söylemişlerdir.
Oysa Ekberiyye'den aldığı düşünce mirâsıdır.
 
Aynı silsileden tarîkat olarak aldığı ise Evhadiyye'dir. Fenârî bu
tarîkattan meşhur hadis hâfızı İbn Hacer Askalânî'ye hilâfet vermiş ve
silsile Askalanî'den sonra şu şekilde devam etmiştir: Şeyhülislâm Zekeriyya
el-Ensârî > Şeyh Ebu'l-Hasan el-Bekrî > oğlu Şeyh Muhammed el-Bekrî.[21]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn21>
 
Molla Fenârî'ye aynı tarîkatın Sadreddin Konevî'den gelen diğer silsilesi
ise Hacı Bayrâm-ı Velî'nin de şeyhi olan Hamîdüddin Aksarâyî/Kayserî
(Somuncu Baba) vasıtasıyla ulaşır. Tibyân'ın hâmişinde silsile şu şekilde
kaydedilmiştir: Şeyh Sadreddin Konevî > Şeyh Şemseddin Mûsa Tebrîzî > Şeyh
İzzeddin Yûsuf Kayserî > Şeyh Şemseddin Mûsa Kayserî > oğlu Şeyh Hamîdüddin
Aksarâyî (Somuncu Baba) > Molla Fenârî.[22]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn22> Tibyân müellifi Harîrîzâde bu silsile dolayısıyla
Somuncu Baba'nın Ebheriyye tarîkatına bağlandığını belirtmiştir ki,[23]
<http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin-
tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed
%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%
9ETIRMALARI%29#_edn23> bu aynı zamanda Evhadiyye'ye bağlanması anlamına
gelmektedir. Zira silsile Sadreddin Konevî'nin şeyhi olan Evhadiyye'nin
kurucusu Evhadüddin Kirmânî'den yürüyerek
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 01:11AM +0300

Umûmî Türk tarihinin en önemli hâdisesini İslâmlaşma olarak tespit etmek güç
olmasa gerektir. Her şeyden önce bu hâdise, güneşin doğduğu bölgelerden
güneşin battığı coğrafyalara doğru daima sefer hâlinde olan, bu yüzden de at
üstünden hiç inmemiş bir milletin temekkün ettiği kültürel ve siyâsî
coğrafyayı belirlemektedir. Bunu ifade ederken, hiçbir zaman, İslâmlaşma
öncesi Türk toplulukların yerleşik hayatla olan tanışıklıkları görmezlikten
gelinmemektedir. Bilakis dünyanın bilinen en eski topluluklarından birini
oluşturan Türkler'in medenî atmosferle tanışmaları çok daha erkendir.
Bununla birlikte kahir ekseriyetle seyir halinde olmaları cihetiyle, farklı
dînî-sosyal çevrelerle tanışmışlar; çoğu kere de bu çevrelerin câzibe
alanına dâhil olmuşlardır. Daha önceleri Gök Tanrı inancı ya da Eski Türk
Dîni'ne mensup olan bazı Türk boylarının, tarihî vetîre içerisinde Budizm,
Maniheizm, Karaim ve Nastûrilik gibi tarihsel dinlere ve dolayısıyla bu
dinlere kendi millî dokularından ruh veren kavimlerin kültürel ve siyâsî
etki alanına girdikleri bilinmektedir. Bu anlamda İslâmlaşma, bu milletin
kendisini bulma ve onunla yeniden var olma hâdisesidir.[1]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn1>
 
Türkler, İslâmlaşma ile sadece yeni bir dinin esaslarını benimsemekle
kalmadılar. Üstelik bu dinin farklı etnik yapıları evrensel ilkeler
etrafında toparlayıcı ve birleştirici gücü altında, millî değerlerini, içine
girdikleri İslâm toplumunun değerleriyle yeniden telif ettiler. Böylece
toplumsal doku, tevhid eksenli bir yenilenme süreci yaşadı. Bu süreç
içerisinde yeni bir Türk edebiyatı, Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'i ile
başlamış oluyordu. Bu edebiyat, iki koldan gelişimini göstermiştir. İlki,
İslâmlaşma öncesi halk kültürünü ve edebî zevki İslâm kültürüyle mezc
etmiştir. Şekil ve eda itibariyle eskiye, ruh ve mânâ itibariyle de yeniye
ait olan bu edebî kol, halk edebiyatı, aşık edebiyatı ve tasavvuf edebiyatı
gibi isimlerle varlığını daima korumuştur. Ötekisi ise tarihsel olarak
İslâmiyet ile Türkler'den önce muhatap olup bu dinin medeniyet havzası
içerisinde yer edinen Arap ve Fars edebiyatının izini sürerek oluşumunu
tamamlamıştır. Klasik Türk edebiyatı, ümmet çağı Türk edebiyatı ve divan
edebiyatı gibi isimlerle de anılan bu edebiyat üzerinde, özellikle Türklerin
egemenliği altındaki bölgelerde gelişen İslâmî Fars edebiyatının doğrudan
etkisinin olduğu bilinen bir gerçektir. Ortak İslâm edebiyatının nazım
şekilleri ve türleri ile sanat telakkîsine bağlı olan bu edebî atmosfer
içerisinde eser veren şâir, dil, deyiş, düşünce, duygu ve hayal gibi
edebiyatın unsurlarını kullanarak sanatını oluşturur. Sanat, mutlak güzele
(hüsn-i mutlak) ulaşmak için bir vâsıtadır. Şâir, bu mutlak güzeli
aramaktadır. Fakat bu güzel, vücut bulması için zorunlu varlığa
(vâcibü'l-vücûd) muhtaç olan görünen âlemdeki (âlem-i şahâdet) mevcûdât
içerisinde aranmaz. Zira mevcut, eksik ve kusurludur. Oysa mevcûdâtın her
bakımdan mükemmel örneği, görünmeyen âlemde (âlem-i gayb) potansiyel
(bilkuvve) olarak bulunmaktadır. Mevcûdât, görünmeyen âlemde kendi kendine
var (ayn)dır[2]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn2> ve bu varoluş değişmez (ayân-ı sâbite).[3]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn3> Bu kabil bir güzellik tasavvuru ve buna bina edilen sanat telakkîsi,
edebî hayatı olduğu kadar mîmârî ve resim gibi güzel sanat dallarını da
etkilemiştir. Böylece İslâm'ın sosyal cephesi içerisinde kısa zamanda kayda
değer bir mevki elde eden Türkler, eski dînî anlayışlarıyla da paralellik
arz eden yeni dînin metafizik ve kültürel tarafını teşkil eden rûhî yapısı
içerisinde de muhkem bir yer edinmişlerdir.
 
Bu makalede Türk milleti için adeta bir yeniden doğuş olarak tavsif edilmesi
mümkün olan İslâmlığın beraberinde getirdiği toplumsal dokuya atıfta
bulunmakla birlikte, bu dokunun yazılı ve sözlü yansıması, tasavvuf ve
edebiyat merkezli tespit edilmeye çalışılacaktır. Kısaca tasavvufun şiir
formunda ifadesine işaret edilerek, İslâmî Türk Edebiyatı'nın tekevvününe
dair katkıları ve bu vadide meydana getirilen edebiyat ele alınacaktır.
 
Tasavvuf
 
İslâm Peygamberi'nin risâlet görevinden önceki dönemlerde tehannüs ve
tehannüf kelimeleriyle ifade edilen bir ibadet hayatı vardı. Tehannüs, bazı
günlerde inzivâya çekilip gece gündüz ibadet etmek anlamına gelmektedir.[4]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn4> Tehannüf ise, hanif din olarak kabul edilen İbrahim Peygamber'in
tebliğ ettiği dinin öngördüğü ibadetleri icra etmektir. Bu daha çok sayılı
günlerde ibadet etmek olarak da anlaşılmaktadır. Peygamber'in zaman zaman
Hira mağarasına çekilip kendisini ibadete ve tefekküre verdiği mütevâtir
derecesinde sabittir. İslâm'ın tebliği ile birlikte itikaf ve daha sonraki
dönemlerde gelenek içerisinde halvet adıyla anılan özel uygulamaların
tarihsel öncüleri bu iki ibâdet biçimi olsa gerektir.
 
Esasen burada İslâm ibâdetlerinin tarihsel kaynaklarına dair bir mukâyese
yapılmak amaçlanmamaktadır. Bununla birlikte İslâm geleneği içerisinde, bir
yandan düşünce ve hayatı anlama bilinci olarak gelişen, öte yandan bir ilim
olarak kabul görüp derin tesir yaratan tasavvufun menşe'ine ilişkin
mütalaalara atıfta bulunmak için bu hususa işaret edilmiştir. Bir disiplin
olarak tasavvufun kaynağı neresidir? Hermetik gelenekten mi, Yunan
felsefesinden mi, Hint dinlerinden mi esinlenerek meydana getirilmiştir?
Yahut eski İbrahimî dinlerin bir devamı mıdır? Bu kabil soruların cevabını
tasavvufun mahiyeti hakkında tetkik yapan ilim adamlarına bırakarak, İslâm
tasavvufunun bütün bu geleneklerden yararlanmakla birlikte kaynağının
İslâmiyet içerisinde aranması gerektiğini ifade edebiliriz. Onun menşe'i
hakkındaki tartışma, tanımı için de süregelen bir durumdur. Nitekim müslüman
toplumlar içerisinde çeşitli fonksiyonlar icra etmiş olan tasavvuf, bu yolun
sâlikleri tarafından içinde bulundukları hâle paralel olarak tanımlandığı
gibi, yolun dışında olan bazı âlim ve müdekkikler tarafından da
tanımlanmıştır.[5]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn5> Bununla birlikte efrâdını câmî ağyârını mânî bir tanımın yapıldığı
söylenemez.
 
Bazı sûfî muhakkikler tasavvufu, "Dîn-i İslâm'ın hakîkat-ı Bâtıniyyesi,
Kur'ân'ın sırr-ı muzmeri, Şârî-i Mukaddes'in ta'lim ettiği itikâdın lübb ü
hülâsası"[6]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn6> olarak tanımlamışlardır. Buna göre tasavvuf, dînin herkes tarafından
görülüp anlaşılan mahiyetinin fevkindeki bâtınî (inisiyatik) hakîkatlerini,
Kur'an'ın muhkem anlamının yanında gizli anlamlarını ve din koyucusunun
öğrettiği inanç manzûmelerinin özünü içine almaktadır. Şu halde tasavvuf,
hakîkat arayışını ta'lim eden bir mektep olarak görüldüğü gibi, bizâtihî
hakîkatin kendisi olarak da teşhis edilmektedir. Bir mektep olarak birtakım
riyâzet ve mücâhadeyi ifade eder. Bu anlamda tasavvuf nefsi tezkiyeden
ibarettir. Öte yandan sâlikin arınan nefisle birlikte iç evreninde yaşadığı
seyirle menzil ve makamlardan geçmek sûretiyle Allah'a yükselmesi (cem),
başka bir ifade ile mârifetu'llâh'a ulaşmasıdır.
 
Bu itibarla tasavvuf, amelî pratikleri olduğu gibi nazarî (felsefî)
bilgileri de ihâta etmektedir.[7]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn7> Nitekim tasavvuf her şeyden önce zühd ve takvâyı bir yaşam biçimi
olarak sunmayı amaçlarken, öte yandan da varlık, bilgi, ahlâk ve aşk gibi
konularda önemli açılımlar getirmektedir. Bilindiği gibi daha Hz.
Peygamber'in yaşadığı dönemde zühdî hayatı önceleyen pek çok sahabe vardı.
Bu hayat biçimi daha sonraki dönemlerde sistematik bir düşünce biçimi olarak
gelişecek olan tasavvuf düşüncesinin habercisi olarak değerlendirilebilir.
 
İlk sûfî adıyla anılan Kûfeli Ebû Hâşim'dir (ö. H.150). Bilahare
Süfyânü's-Servî (ö. H. 168), Hıristiyan mistisizmi için de önemli bir merkez
olan Mısır'da yetişen Zü'n-Nûn el-Mısrî (ö. H. 245), Horasanlı Bâyezid-i
Bistâmî (ö. H. 261), düşüncelerinden ötürü idam edilen Hallâc-ı Mansûr (ö.
H.309) ve Bağdatlı Cüneyd gibi ünleri bu günlere de taşınan sûfîler
yetişmiştir.
 
Bu ilk dönem sûfîleri, tahkir, küfür ve isnatlara rağmen mesleklerini
yaymaktan geri kalmadılar. İlk sûfîler dinin hukûkî çerçevesi dışına çıkıp
galiyye düşüncesine saptıkları zannıyla töhmet altında kalmışlarsa da
Ebü'l-Kâsım Abdü'l-Kerim el-Kuşeyrî'nin (ö. 465) sûfîliğin sünnî akîdelerden
ayrı olmadığını göstermek maksadıyla telif ettiği ünlü eseri Risâle ile bu
menfî düşüncede kısmen bir değişiklik yaşanmıştır. Bilhassa Gazzâlî'nin
(450-505) bu meyandaki fikirleri münderiç çalışmalarıyla tasavvuf hakkında
olumlu kanaatler gelişmiştir.[8]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn8> Âlimlerin ve sultanların ünlü şeyhlere intisabı dolayısıyla da bu
cereyan kısa zamanda halk arasında yayılmıştır.
 
Başlangıçta sadece zühdî hayatı esas alan ve herhangi bir kurumsallaşma
içerisinde teşekkül etmeyen tasavvuf, IV. yüzyıldan başlayarak VI. asra
kadar İslâm dünyasının her bölgesinde çeşitli isimlerle birer müesses
tarîkat olarak kurumsallaşmıştır. İlk Abbâsî asrının vücûda getirdiği sosyal
ve ekonomik refah, halk içerisinde zühdî hayatın gerekliliğine ilişkin bir
anlayışı da beraberinde getirmiştir. Dönemin ilmî ve felsefî atmosferinden
de yararlanılarak zenginleştirilen bu zühdî hayat, İslâm tasavvufunun
oluşumuna kaynak teşkil etmiştir. İslâmiyet içerisinde gelişen tasavvufun
ilk yazarı olarak kabul edilen Basralı Haris b. Esed el-Muhâsibî (ö.
H.223)'den başlayarak ünlü düşünür İbnü'l- Arâbî'ye kadar bütün büyük
sûfîlerin eserleri, tasavvuf ıstılahlarının oluşumuna ve tasavvuf
düşüncesinin varlık, bilgi ve ahlak anlayışını ortaya çıkarmaya yönelik
malzemeler içerir. Bunların fikirlerinin temelinde varlığın birliği
düşüncesi (vahdet-i vücûd) egemen fikir olarak kabul edilebilir.[9]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn9>
 
Başlangıçta Bağdatlı Cüneyd, Bâyezid-i Bistâmî ve Ebû Saîd Ebü'l-Hayr gibi
sûfîlerin söz ve menkıbelerinde görülen vücûdun birliği mesleği, İbn Sînâ,
Sühreverdî-i Maktûl gibi İşrâkî felsefeyi ve Yeni Eflâtuncu düşünceleri
yayan filozofların da katkısıyla gelişim göstermiştir. Kısaca bu düşüncede
vücûdun tek olduğu fikri işlenmektedir. Vücûd tektir; yegâne sâhib-i vücûd,
Vücûd-ı Mutlak olan Allah'tır. Vücûd-ı Mutlak, aynı zamanda Hayr-ı Mutlak ve
Hüsn-i Mutlaktır. Var olmak için zorunlu varlığa muhtaç olan mevcûdât
âleminin tek kaynağı da O'dur.
 
Bu, sûfîlerin tekvin (kozmogoni) görüşü ile anlam kazanan bir husustur.
Onlara göre, zaman yaratılmadan önce, Mutlak Hüsn, ceberût-ı gaybiyyesinde
meknûz idi; bu nedenle O'na cezbolunmuş başkaca bir göz yoktu. Halbuki hüsn
(güzellik), doğası gereği görülmek, takdir edilmek ister. İşte tekvinin
sebebi, hüsnün kendini gösterme arzusunda gizlidir. "Gizli bir hazine idim;
bilinmek istedim ve kâinâtı yarattım"[10]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn10> şeklinde rivayet edilen Kudsî Hadis ile temellendirilen bu tekvîn
anlayışı, tecellî kelimesiyle özetlenir. Kelime olarak âşikâr olmak, açığa
çıkmak, görünmek ve zuhûr etmek anlamlarına gelen tecellî, tasavvuf dilinde
daha çok gaybdan gelen ve kalbde zâhir olan nurlar[11]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn11> anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufî kozmogonide ise, Mutlak
Hüsnün sahip olduğu güzelliği ortaya çıkarması olarak anlaşılır. Diğer bir
ifade ile bütün bu kâinâtın yaratılması, salt bir yaratma değil, bir
zuhurdur.[12]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn12> Dolayısıyla kâinât Hüsn-i Mutlak'ın bir görüntüsünden
ibarettir.[13]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff
eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#
_edn13>
 
Her şey zıddıyla bilinir. Bu itibarla Hüsn-i Mutlak ve Hayr-ı Mahz olan
Vücûd-i Mutlak'ın bilinmesi, hakîkatte var olmayan (lâ-mevcûd) adem ile
gerçekleşir. Adem, lâ-hüsn ve lâ-hayr demektir. Adem, müstakil olarak mevcut
değildir; zarûrî olarak Vücûd-i Mutlak'ta dâhildir. Adem bir hayalden
ibarettir; tecellî dolayısıyla muvakkat bir süre için varlık evreninde
bulunur. Adem, Vücûd ile karşılaşınca, vücûd bir aynada aksetmiş gibi
yansır. Bu akis, gerçekte hayalden öte bir şey değildir.[14]
<http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati.
html/2#_edn14> Durgun bir göle akseden güneş gibi, göz makamında olan
insanda da Hüsn-i Mutlak akseder. Bu sebepledir ki insan adem
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 12:39AM +0300

I. Sünnî-Hanefî Anlayış ve Selçuklular
 
Pek çok araştırıcının ortak görüşü, Selçukluların Sünnî anlayışı benimsediği
istikâmetindedir. "Türk, asker ve Sünnî: işte Selçuklu Devleti'nin temel
karakteristikleri bunlardır"[1]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn1>
şeklindeki formülasyon genel kabul görmüştür. Selçuklularda fetvaların
Hanefî fıkhı esas alınarak verildiği de bilinmektedir.[2]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn2> "Selçuklu
sultanları Hanefi alimlerini o kadar himaye etmişlerdir ki, onların sevgisi
ihtiyar ve gençlerin kalbinde bakidir" Eş'arileri Horasan'daki camilerde
lanetlemek için izin vermiştir. Şafiilere karşı benzer aşırı duyguları
taşıdığını da yine İbnu'l-Esîr nakletmektedir.[3]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn3> Ünlü
Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın Ebu Hanife'nin kabrini ve camiini tamir
ettirdiğini ve hatırasına bir medrese inşa ettirdiğini de biliyoruz.[4]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn4>
Nizamülmülk'ün Siyasetnâmesi'nde Alp Arslan'ın Râfızi ve Şafiilere karşı
sert tavır alışları ile ilgili detaylar anlatılmaktadır.[5]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn5>
 
Selçuklu sultanlarının Sünniliğinin muhafazası için bir gayret içinde
oldukları anlaşılıyor. Konu ile ilgili olarak Sultan Sancar ile Gazâlî
arasında cereyan eden bir anekdotu nakletmek, fikir vermesi bakımından kayda
değerdir. Gazâlî'nin Ebû Hanife ve Selçuklu Sultanı Sancar aleyhine ifade
ettiği sözlerden çok etkilenen Sultan, Gazâlî ile bizzat görüşmek istemiş,
Gazâlî o esnada uzlette bulunduğu için Meşhed'e kadar gitmiş ve orada
görüşme cereyan etmiştir. Gazâlî Sultan'a Ebû Hanife'nin aleyhine herhangi
bir beyanı olamayacağını ve bu dedikoduların yalan olduğunu ifade etmiş,
Sultan Sancar da memnun olarak geri dönmüştür.[6]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn6>
 
Sünniliğin Selçuklu Türkleri arasında yayılışı kolay olmamıştır. Sünnî
medreselerin kurulması Şiilerin, çok şiddetli karşı koymaları sebebi ile
sıkıntılı olmuştur. Halep'te Alp Arslan adına okunan Cuma hutbesi, orada
bulunan Türk askerleri sayesinde gerçekleşebilmiştir.[7]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn7> Yine
Halep'te ilk Selçuklu müessesesi büyük güçlüklerle inşa edilebilmişti. Çünkü
gün boyu inşa edilen kısımlar, Şii militanlar tarafından gece
yıkılıyordu.[8]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn8> Bazı
yerlerde Sünnî şahsiyetlerin konuşmaları, Türk askerlerinin kapı önünde
nöbet tutması sonucu gerçekleşebiliyordu.[9]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn9> Bu
şartlar altında, Selçuklu Türkleri sayesinde, Sünnilik bölgede yavaş yavaş
etkili olmaya başladı. Sünniliğin tesis edilmesinde, Nizâmiye Medresesi
önemli bir role sahip olmuştur. Nizâmiye'deki eğitim sayesinde Şiilik
dengelenebilmiştir.[10]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn10>
 
Selçuklu Sünniliğinin karakteristik özelliği dini fanatizmin olmayışıdır
denebilir.[11]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn11>
Hanefiliğe bağlı olmalarına rağmen diğer İslâm mezheplerine, hatta diğer
dinlere karşı saygılı bir davranış içinde oldukları bilinmektedir. Aşırı
görüşlü Şiilerin yanında Hıristiyan ve Yahudiler de, devlete karşı
başkaldırmamak kaydı ile, tam bir hürriyet ortamı içinde bulunuyorlardı.[12]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn12> Ünlü
Türk mutasavvıfı Mevlâna Celaâleddin Rûmi'nin 1274 yılındaki cenaze
merasiminde, Müslümanların yanında Hıristiyan ve Yahudilerin de bulunduğunu
biliyoruz.[13]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn13>
 
Bunun yanında, Selçuklu medreselerinde değişik mezheplere mensup
öğrencilerin yanında müderrisler de görev yapmakta idiler. Kutbeddin Şirâzi
(ö. 1311), İbnî Sinâ'nın Kânun ve Şifâ'sı ile Zamanşerî'nin Keşşâf'ını
okutmakta idi.
 
Bu kısa değerlendirmeden sonra diyebiliriz ki Selçuklular Sünniliği
benimsemişler, ancak diğer din ve mezheplere karşı bağnaz bir tavır içinde
hiç olmamışlar, bu dönemde onların hakimiyetleri altındaki yerlerde tam bir
hoşgörü ortamı hakim olmuştur.
 
II. Hanefilik-Mâtûrîdilik ve Osmanlılar
 
Selçukluların devamı olarak Osmanlıların Sünnî-Hanefiliği benimsemiş
olmaları çok tabiidir. Bunun gibi daha pek çok müessese, Selçuklulardan
Osmanlılara miras olarak kalmıştır.
 
Osmanlıların Ebû Hanife ekolüne bağlı oldukları bilinmektedir. Ebû
Hanife'nin menşei üzerinde pek çok fikirler ileri sürülmekle birlikte, Arap
olmadığı yolundaki görüşler çok kuvvetlidir.[14]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn14>
Osmanlıların Sünnî-Hanefi anlayışlarının karakteristik özellikleri önemli
araştırmalara konu teşkil etmemiştir.
 
Başlangıçta Selçuklularda olduğu gibi liberal bir anlayışın bulunduğunu
tahmin etmek zor olmadığı gibi, bu düşünce tarzının tarihi bilgilerine de
sahibiz. Bu hoşgörülü üslubun 15. asrın sonlarına kadar sürdüğü genelde
kabul gören bir husustur. 15.asrın sonlarına doğru Hanefiliğin devlet
doktrini olarak resmileştirilmesi, bu analayışa önemli bir ivme
kazandırmıştır.[15]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn15> 16.
asırla birlikte bir katılaşma ve içe kapanma döneminin başladığı genelde
kabul gören bir düşüncedir.
 
Pek çok tarihçiye göre 16. asır boyunca ortaya çıkan ekonomik ve sosyal
zorluklar,[16]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn16> dönemin
yöneticileri tarafından alınan bazı tedbirlerle önlenmeye çalışıldı. Çok
sayıda ulema ve dini sorumluya göre, bu güçlüklerin belli başlı sebepleri ve
medrese öğrencilerinin ayaklanmaları, dini duyguların zayıflaması sonucu gün
yüzüne çıktı.[17]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn17> Dini
anlamda bir katılaşmanın en önemli sebepleri olarak bu unsurlar genelde ön
plana çıkmaktadır.
 
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi'nde, insanların dini görevlerini yerine
getirmeye yönelik kanuni düzenlemelerin yapıldığı bile ifade
edilmektedir.[18]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn18>
Şeyhülislam Ebussuud Efendi Kanuni'ye aracı olarak giderek "din ve devlet ve
ülke düzenliği artık şunu gösteriyor ki, İslâm imamlarından bazı
içtihatçıların ifade ettikleri kurallara uymak bugün zorunlu hale gelmiş
bulunduğundan"[19]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn19> söz
ederek, konu ile ilgili bir ferman yayınlaması talebinde bulunmuştur.
 
Bir diğer önemli faktör de Şiilerin baskısı idi. Sultan Selim zamanında
(1512-1520) Şii dalgalanma Osmanlı İmparatorluğu için önemli bir tehlike arz
eder duruma gelmişti. Anadolu'daki Şii hareket nötralize edildikten sonra,
yönetim Sünnî-Hanefî görüşe önem vermiş, büyük merkezlerin yanında,
taşradaki müftü ve kadıların atanmalarına dikkat edilmiştir.[20]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn20> Bu
dönemlerde Sünnilik ve Şiilik birbirine zıt iki İslâmi ekol olarak öne
çıkmıştır.
 
Sonuç olarak Şiilik ve onların faaliyetleri, Sünniliğin devlet doktrini
olarak öne çıkmasının önemli sebeplerinden birisi olmuş, yönetim kademesinde
olanların diğer İslâmi mezheplere karşı daha katı bir tutum içerisine
girmeleri sonucunu doğurmuştur. Asırlar sonra Cumhuriyet'e geçişte de aynı
üslup benimsenmiştir. "Dinle devleti bütünüyle birbirinden ayırmayan, bunun
yerine Sünnî İslâmı devletleştiren Kemalist Laiklik." ifadesi bunu
göstermektedir.
 
Hanefî-Sünni geleneği içinde Türkler inanç konularında Mâtûrîdi akidesine
bağlı idiler. Pek çok el kitabında şu formülasyona sıkça rastlanır:
"İtikatta mezhep sorulduğunda Mâtûrîdî, amelde ise İmam-ı Azam Ebû Hanife
demek gerekir." Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat adı ile ifade edilen bu söylem
Osmanlı'dan sonra Cumhuriyet döneminde de devam ettirilmiştir.
 
Mâtûrîdî doktrini Semerkant'ta doğup Türkistan'da gelişme göstermiş ve
oradan yayılmıştır. Taşköprüzâde'ye göre Kelâm ilminde iki otorite vardır.
Birisi Hanefi olup Ebu Mansûr Mâtüridi, diğeri Şafii Ebu'l-Hasan
el-Eş'arîdir.[21]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn21>
 
Mâtûrîdî (ö. 944) Orta Asya'daki Mâverâünnehir'de Semerkant'a yakın bir yer
olan Mâtûrid adlı kasabada doğan ve Türk asıllı olduğu genel kabul gören bir
şahsiyettir. Bu bölgeler 10 ve 11. asırlarda birer ilim merkezi olma
durumundadırlar. Bölgenin fikri ve felsefi sahaya olan yatkınlığı açıkça
görülür. Mâtûrîdî'nin problemlere, Bağdat dini ortamında çağdaşı Ebu'l-Hasan
Eş'arîden daha felsefi bir açıdan yaklaşması, büyük ölçüde içinde bulunulan
bu değişik ve farklı kültürel ortamdan kaynaklanmaktadır.[22]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn22>
 
Mâtûrîdi orijinalliğine ve büyük önemine rağmen üzerinde çok az araştırma
yapılmış önemli bir düşünürümüzdür. Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar,
onu bütün yönleri ile tanımaya yeterli değildir. Batı dünyasında Eş'ari
hakkında pek çok araştırma yapılmasına karşın, Mâtûrîdî her nedense çok
ihmal edilmiştir.[23]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn23> Bu
ihmalde Türk dünyasının hiçbir bahanesinin bulunmadığını söylemek bile
gereksizdir.
 
Genel olarak değerlendirildiğinde Eş'ariliğin Mâtûrîdîlik'ten daha geniş bir
alana yayıldığı ve ondan daha çok taraftar kitlesine sahip olduğu görülür.
Bu olgunun sebepleri üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Özellikle
Mâtûrîdî'nin en önemli takipçisi olan Ebu'l-Mu'in Nesefî'de (ö. 1115)
gördüğümüz, Mâtûrîdî ekolüne has Semantik Metodun zorluğu dikkat çekicidir.
Bir nevi dil felsefesi diyebileceğimiz bu bakış açısı geliştirilebilseydi,
herhalde bugün dini ve kültürel bakımdan farklı bir konuda bulunurduk.
Ayrıca Eş'arî, Mutezile ve Yunan kültüründen etkilenen bir ilim ortamının
etkisi altında yetiştiği halde, Mâtûrîdî ve Nesefî, bu ortamdan coğrafi
olarak bir hayli uzakta oldukları için, böyle bir etkilenme onlar için söz
konusu olmamıştır. İslâm dünyasında, genelde Meşşâî felsefesi sistemi hakim
olduğundan dolayı, Eş'arî ekolü daha çok tutunmuş ve daha geniş bir bölgeye
yayılmıştır. Bazı düşünürler Mâturîdî'nin ihmaline sebep olarak Ehl-i Sünnet
içinde Eşarîliği tek doktrin kılma arzusunu göstermektedirler.[24]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn24>
Mâtûrîdî'nin Türk menşeli olması da bize göre bu ihmalin önemli
sebeplerindendir.
 
Şuna da işaret etmek gerekir ki, her ne kadar Mâtûrîdî Sünnî kelâm sistemi
içinde önemli bir yer işgal ediyorsa da, tartışılmaz bir lider konumunda
değildir. Zaman zaman eleştirilere tâbi olduğunu da görüyoruz.[25]
<http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f
eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+
TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn25> Günümüz
itibarı ile yadırganacak gibi görünen bu hususun, söz konusu bölgelerin o
dönemlerde bile böyle eleştirel bir anlayışa ve ortama sahip oldukları artık
bilinmektedir. Mâtûrîdî düşüncesini önemli ve orijinal kılan en önemli
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 06:49PM +0300

Türkiye zor bir dönemden geçiyor..
 
İç ve dış tezgahların son derece aktif hale gelmesine bakıldığı zaman, bunun
tarihsel bir oyun olduğunu iyi görmek gerekiyor..
 
Türkiye üzerindeki bütün saldırıların arka planı dış odaklar...
 
Bu nedenle de "Büyük Ortadoğu Projesi'nde" Türkiye üzerindeki büyük oyunu
gördüğü için köprüleri atan, tamamen 'MİLLİ' bir politika ortaya koyan
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürekli hedef haline getiriliyor..
 
İngiliz'inin, Alman'ının, Fransız'ının, ABD'nin son dönemde artan Erdoğan
karşıtlığı ve Davutoğlu'nu dışarıdan sürekli cilalatmak istemelerinin nedeni
işte buydu!
 
Dış basına baktığımız zaman Erdoğan üzerinde yaratılmak istenen düşmanca
algı operasyonlarının ana kaynağının, 'Kullanılamaz adam' olduğu gerçeğini
görmelerinden başka hiçbir şey değildir.
 
Çünkü dışa bağımlı olmayan, kendi ayakları üzerinde duran, büyüyen, gelişen,
artık kendi yol haritasını kendi çizen Türkiye'nin, Ortadoğu'da güçlü bir
pozisyon almasını içlerine sindiremiyorlar..
 
Çünkü Erdoğan tarihi iyi okuyup, 'Gerçek yüzünüz görüldü' diyerek oyunu
bozan adam oldu..
 
Nasıl mı?
 
Bakın geçtiğimiz günlerde Ortadoğu Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu'nun
gündeme getirdiği Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde İngilizler ve
Fransızlar tarafından hazırlanan Sykes-Picot Anlaşması bugünlere ışık olacak
şekilde çok önemli..
 
Bu projenin Osmanlı'yı küçültme projesi olduğunu belirtirken "Batı'nın yeni
Ortadoğu haritasının önünde tek engel Türkiye" sözleri çok dikkat çekici..
 
İşte Türkiye'nin bugün yaşadığı sorunlara baktığımız zaman işin bam telinin
burası olduğu görülüyor..
 
Neydi Sykes-Picot anlaşması..
 
16 Mayıs 1916'da İngilizler ve Fransızlar arasında Osmanlı topraklarının
paylaşıldığı anlaşma. Rusya Çarlığı'nca da onaylanan anlaşma..
 
Son yıllarda ABD ve AB basınında çıkan Ortadoğu'da mevcut devletleri
onlarca yeni ülkeye bölmeyi planlayan haritalara bu nedenle iyi bakmak
gerekir..
 
O haritalar içerisinde Türkiye'nin de olduğu unutulmasın..
 
Bu noktada Prof. Dr. Sofuoğlu'nun şu sözlerinin de altı önemle çizilmeli..
 
"O dönem İngilizlerin asıl amacı Arapları Osmanlı'dan koparmaktı. Araplar,
Osmanlı içinde tek parça sorunsuz yaşarken, Sykes-Picot sonrası 15 ayrı
ülkeye bölündü. Çünkü amaç, petrol kaynaklarına tek bir ülkenin sahip olup
güçlü bir ulusun ortaya çıkmasını engellemekti."
 
İşte bunda başarılı oldular..
 
Devam ediyor.
 
Sykes-Picot Osmanlı'yı küçültme projesiydi. O projeyle ortaya çıkan
devletlerin bile yeteri kadar küçük olmadığını gördükleri için şu sıralarda
onları bile yeniden küçültmeye çalışıyorlar.
 
Artık Irak, Suudi Arabistan, Yemen gibi küçülttüklerini sandıkları
devletleri 'II. Sykes-Picot' ile Kuveyt gibi daha küçük ülkelere bölmek
istiyorlar.
 
İşte Türkiye buna engel olduğu için, bugün bu sorunları yaşıyor.
 
Batı'nın yeni Ortadoğu haritasının önünde tek engel Türkiye.
 
Türkiye devreye girip ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kurumları aktif hale
getirerek Ortadoğu'da yeni haritaların çizilmesine engel olmaya çalışıyor.."
 
***
 
İşte bugün Türkiye üzerindeki saldırılara, içerideki tezgahlara baktığımız
zaman bu gerçek görülmüyor mu?
 
Ergenekon, Balyoz davalarında en büyük güç TSK'nın belinin kırılmaya
çalışılması..
 
Gezi Parkı ayaklanması..
 
Paralel yapının ortaya çıkması..
 
17-25 Aralık operasyonları ile Erdoğan'ı yalnızlaştırıp oyun dışı bırakma
girişimi..
 
Rus uçağının düşürülmesi ve aralarında çok iyi dostluk köprüleri kurulmuş
ABD ve Batı'nın bundan rahatsız olduğu, iki devletin bir anda karşı karşıya
getirilmesinin sırrı nedir?
 
PKK, IŞİD ve PYD'nin hain saldırıları..
 
Başbakan, bakan atamalarında dışarıdan söz sahibi olunma arzuları..
 
Nedendir..
 
Bütün bunlar senaryosu önceden yazılmış, diz çöktürme anlamında büyük bir
oyunun önemli parçalarıydı.
 
İşte bütün bunların hedefindeki tek adam da Recep Tayyip Erdoğan'dı..
 
Onu devre dışı bırakmadan Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirme
şanslarının olmadığını anladılar..
 
Erdoğan oyunu gördü..
 
Yani Recep Tayyip Erdoğan, sırayı Türkiye'ye getirecekleri Ortadoğu'daki
büyük oyunun figüranı olmaya karşı direnince işleri karıştı..
 
Kendilerine biat edeceklerini sananlar, sert bir kayaya çarptı..
 
O nedenle..
 
Tamamen 'Milli' bir duruş ortaya koyarak kendini BOP'tan dışarı atıp,
"Türkiye kendi rotasını kendi çizer. Ortadoğu'da kimse bizi figüran
görmesin" deyince saldırı altına alındı..
 
Çünkü Recep Tayyip Erdoğan giderse Sykes-Picot'un ikincisinin devreye
gireceği aşikar..
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan'a rağmen Türkiye'yi kendi rotalarına sokma şansları
olmadığını artık çok iyi gördüler..
 
Üstat Necip Fazıl derki..
 
"Rüyaları gerçekleştirmenin yolu uyanmaktır"
 
İşte Türkiye artık uyandı..
 
Şu an karşılarında Erdoğan direnci var.
 
Tarihi iyi biliyor ve dersini çok iyi çalışıyor.
 
Yumuşak zemin bırakmıyor...
 
Devlet zirvesinde sadakatle 'tek ses' arayışı bu nedenle..
 
Davutoğlu'nun gidişinin, Yıldırım'ın gelişinin nedenini burada aramak
gerekmez mi?
 
Bu değişimin görünen değil, görünmeyen yüzüne iyi bakmak gerek..
 
Türkiye'ye rol biçmeye çalışan dış ve iç aktörlere 'TEK ADRES ERDOĞAN'
mesajı veriliyor..
 
Açıkçası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 'Bağımsız Türkiye' için
savaşıyor!
 
Siyaset arenasında tek başına!
 
Onun için 'Diktatör' suçlaması yapılıyor!
 
Ama bu nasıl diktatör ise arkasına 'MİLLİ İRADEYİ' alarak yolunda yürüyor..
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags GÜNDEM ANALİZİ, OSMAN DİYADİN, tayyip Erdoğan, SYKES-PİCOT]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 06:51PM +0300

Dokunulmazlıkların kaldırılmasını "Türkiye'nin bölünmesinin yapı taşları
olarak niteleyen Ahmet Takan, BOP planının bu çerçevede adım adım
uygulandığını kaydetti.
 
Kulis haberleri ve çarpıcı analizleri ile bilinen Yeniçağ Gazetesi Ankara
<http://www.aktifhaber.com/ankara/> Temsilcisi Ahmet Takan, Rotahaber'den
Eşref Aydoğmuş'a çarpıcı açıklamalarda bulundu.
 
Bilindiği üzere terör örgütü PKK, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "siyasi hayatıma
mal olsa da devam ettireceğim. Baldıran zehiri içeceğim" diye başlattığı
Çözüm Süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> döneminde, Hükümet
tarafından asker ve polise operasyon izni verilmemesini fırsat bilip
şehirlere yerleşmişti.
 
AKP'nin tek parti iktidarını kaybettiği, HDP'nin de yüzde 13 oy aldığı 7
Haziran seçimlerinden sonra pamuk ipliğine bağlı devam eden Çözüm Süreci
<http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> bir anda bitmiş ve yeniden bir
çatışma ortamına girilmişti.
 
Gelinen nokta Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> son 9 ay içinde
Kıbrıs Barış Harekatında verdiği şehitten daha fazlasını terör örgütü
PKK'nın saldırılarında verdi. 500'den fazla vatan evladı toprağa düştü.
 
Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> yeniden terör sarmalı içine
girerken, "Baldıran zehiri içerim" diyerek Çözüm Süreci
<http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> ni başlatan Erdoğan, HDP'li
vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme getirdi.
 
Ve geçtiğimiz günlerde AKP+MHP'nin oyları ve CHP'nin son tur oylamada 20
vekillik desteği ile Meclis'te fezlekesi bulunan ve çoğu HDP'lilere ait olan
milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı.
 
HDP'li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını "Türkiye
<http://www.aktifhaber.com/turkiye/> 'yi bölünmeye götürecek yapı taşları"
olarak nitelendiren Ahmet Takan, bu yaşananları "esasında bunlar çözüm
süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> nden beri getirdikleri
Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> 'nin bölünme sürecini,
federasyon yapısını, Büyük Ortadoğu Projesini(BOP) dövüşerek inşa etme
aşamasına geçtiler" sözleri ile değerlendirdi.
 
Dokunulmazlıkların kaldırılmasının Türkiye
<http://www.aktifhaber.com/turkiye/> 'yi hızla bir bölünme sürecine
götüreceğini kaydeden Ahmet Takan, HDP'lilerin dokunulmazlıkların
kaldırılması sonrası süreci ise şöyle özetledi:
 
"Bunların sonucu ne getirecek? İnşallah öyle olmaz ama, gidecekler
Diyarbakır <http://www.aktifhaber.com/diyarbakir/> 'da meclislerini
kuracaklar, parlamentolarını kuracaklar. Zaten bunları destekleyecek hazır
bir uluslar arası camia da var. Yurtdışına gidiyorlar geliyorlar,
Amerika'da, Avrupa'da ağırlanıyorlar, Avrupa Birliği zaten en büyük
destekçileri. Şimdi dövüşerek yapıyorlar. Çözüm süreci
<http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> nde sevişerek yapıyorlardı, şimdi
dövüşerek metoduna geçtiler. Siz de bunları sanki dövüşüyorlarmış gibi
düşünüyorsunuz. Danışıklı dövüş." yorumunda bulundu.
 
ANADOLU İNSANI BÖLÜNMEYE BÖYLE Mİ İKNA EDİLECEK
 
Bu süreçte olanın yine gariban Anadolu çocuklarına olduğunu dile getiren
Takan, 500'den fazla şehit verildiğini hatırlatıp, Anadolu insanının bu
bölünme sürecine "En sonunda kana bunaltılacağız ve adam orada parlamento
kurunca da "ya bölünürse bölünsün' diyeceğiz bu isteniyor" yaklaşımı ile
ikna edilmek istendiğini kaydetti.
 
AKP'nin terörle mücadele konusunda samimiyetsiz olduğunu da dile getiren
Ahmet Takan, "Kreşlere bile kayyım atayan AKP niye PKK'nın para
<http://www.aktifhaber.com/para/> kaynakları üzerine gitmiyor" diye sordu.
 
Takan, röportajında çarpıcı bir iddiayı da gündeme getirdi:
 
"İmralı'ya gidip Abdullah Öcalan'la görüşen bir adam bakanlık yapıyor şuan
bu memlekette. Devletin kayıtlarında var."
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI, Ahmet Takan, Dokunulmazlıklar, Türkiye,
BOP Planı]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 01:18AM +0300

Özbekistan sınırları ve ulusal kimliği bakımından Sovyetler Birliği
tarafından kurulmuş bir cumhuriyettir. 1924'te 19. yüzyılda Rusya tarafından
işgal edilen Buhara, Hiva ve Hokand Hanlıklarının toprakları üzerine kurulan
Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 1991'e kadar SSCB içerisinde
varlığını sürdürmüştür. SSCB'nin dağılmasıyla Özbekistan iç ve dış
politikasında egemen bir devlet haline gelmiştir. On yıllık bağımsızlık
dönemi boyunca da çok önemli mesafeler katetmiştir. Özbekistan
bağımsızlığının ilk yıllarından itibaren Rusya'nın kendi üzerindeki
ağırlığını mümkün olduğunca minimize etmeye çalışmış, buna karşın Batı'nın
etkisini arttırmaya çalışarak bölgede dengeleri değiştirmeye çalışmıştır. En
önemlisi ise ABD, Rusya, Çin gibi büyük güçlerden herhangi birinin etkisi
altına tamamen girmekten kaçınarak bağımsızlık politikası uygulamaya
koyulmuştur.
 
Bu bağlamda 11 Eylül saldırıları Özbekistan açısından önemli bir gelişme
olmuştur. 11 Eylül öncesi güvenlik nedenleri ile Rusya ve Çin'in başat
konumda olduğu Şanghay İşbiliği Örgütü'ne katılım için başvuran Özbekistan,
ABD'ye yapılan saldırılar sonucu Batı ile yakınlaşma ve aynı zamanda
güvenlik tehditlerini ortadan kaldırma fırsatı elde etmiş oldu.
 
Zira, Afganistan'a düzenlenen operasyon, ABD ve İngiltere'yi Afganistan'a
coğrafî bakımdan yakın ülkelerde müttefik arayışlarına itmiştir. Bu
müttefiklerden biri de Özbekistan olmuştur. Özbekistan, Afganistan'la görece
iyi korunan sınırları, kapalı bir devlet olması ve halkın yönetimin kontrolü
altında olması gibi özellikleriyle ABD'ye elverişli müttefiklik koşulları
sunabilmiştir. Bu çalışmada, 11 Eylül sonrası gelişmeler Özbekistan'ın dış
politikasındaki öncelikler açısından Rusya ve ABD ile ilişkileri bağlamında
ele alınacak, önümüzdeki dönem için Özbekistan'ın kazanımlarının neler
olabileceği incelenecektir.
 
Özbekistan Dış Politikasındaki Temel Öncelikler
 
Bağımsızlığını pekiştirme ve Orta Asya bölgesinde lider olma Özbekistan'ın
1991'den günümüze izlediği dış politikanın önceliklerini oluşturmaktadır.
Bağımsızlık politikası Özbekistan'ın hem bölge devletleri hem de Rusya ile
ilişkilerinde dönem dönem kendini göstermektedir. Bölge ülkeleri ile
ekonomik entegrasyondan yana olduğunu söyleyen Özbekistan Devlet Başkanı
İslam Kerimov, siyasî alanda entegrasyona inanmadığını her fırsatta dile
getirmektedir. Fakat, ekonomik alanda da ciddî bir birliktelikten bahsetmek
zordur. Bölge devletlerinden Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın,[1]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn1> Beyaz Rusya ve Rusya ile birlikte ilk başta Gümrük
Birliği adı altında kurdukları ve daha sonra Avrasya Ekonomik Birliği'ne
dönüştürdükleri örgüte Özbekistan katılmamıştır. Özbekistan, özellikle
Rusya'nın başat konumda olduğu herhangi bir yapılanmaya girmekten
kaçınmaktadır. Ocak 1994'te kurulan ve Özbekistan'ın da üyesi olduğu Orta
Asya Ekonomik Birliği ise pek önemli sonuçlar elde edememiştir.[2]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn2>
 
Öte yandan, Özbekistan 1999'da Bağımsız Devletler Topluluğu Ortak Güvenlik
Anlaşması'ndan da ayrılmıştır. Özbekistan, ilk başlarda BDT şemsiyesi
altında her üye devletin kendi ordusu ile katılacağı NATO tarzı bir askerî
yapılanmaya gidilmesinden yanaydı. Bu öneri Özbekistan tarafından 15 Mayıs
1992'de Taşkent'te yapılan BDT toplantısında gündeme getirildi.[3]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn3> Bu toplantı üyeleri açısından önemli bir
anlaşmanın imzalanmasıyla sona ermişti. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan,
Özbekistan, Tacikistan ve Ermenistan arasında varılan ortak bir karara göre
taraflardan herhangi birine dışarıdan yapılan saldırı tüm taraflara yapılmış
olarak algılanacak ve gereken tedbirler alınacaktı. Fakat, daha sonra
Rusya'nın kendi iç ekonomik sorunlarına yönelmesi ve uyguladığı yeni fiyat
politikaları ruble alanındaki diğer ülkeler tarafından eleştirilmeye
başlandı. Fiyatlardaki aşırı artış Özbekistan'da da yankı buldu: Başkent
Taşkent'te üniversite öğrencileri protesto gösterileri ile hayat
koşullarının ağırlaşmasına ilk tepki verenlerden oldular.
 
Bu gelişmeler üzerine Devlet Başkanı Kerimov, Rusya'nın BDT içinde uygulanan
ekonomik reformlar konusunda ortak bir karar sonucu hareket etmediğini dile
getirdi. Ardından, Kerimov ve Merkez Bankası Başkanı Feyzulla Mullazhanov
tarafından Rusya'nın bu şekilde devam etmesi sonucu Özbekistan'ın kendi
millî para birimine geçmek zorunda kalacağı açıklandı.[4]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn4> Rusya'nın 1993'te "yeni ruble"ye geçmesi ile
Özbekistan 15 Kasım 1993'e kendi para birimi "som"u tedavüle soktu.
 
Bu arada, Özbekistan eski SSCB cumhuriyetleri arasında, Birliğin çöküşü
nedeniyle yaşanan ekonomik çöküntüyü en az zararla atlatanlar arasında
olduğunu söylemek pek yanlış olmaz. Şöyle ki, SSCB'nin dağılmasının hemen
ardından, 1992'de Özbekistan GSYİH'si %11.1'lik bir düşüş gösterirken,
sanayideki en büyük düşüş %12.3 oranında olmuştur.[5]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn5> EBRD'nin istatistiklerine göre, diğer
cumhuriyetlerin çoğunda ekonomideki düşüş kendini daha büyük rakamlarla
belli etmektedir.
 
Özbekistan genel olarak, Rusya'nın Orta Asya'daki askerî etkinliğini
azaltmaya yönelik politikalar izlemiştir. Moskova'nın eski SSCB sınırlarını
koruma hakkına ilişkin iddiaları da Özbekistan tarafından olumlu
karşılanmamış, Taşkent, BDT Dış Sınırlarının Savunması Hakkında Anlaşma'yı
imzalamayı reddetmiştir.[6]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn6> Özbekistan, Moskova ve Duşanbe arasında 201.
Motorize Birliğin 20 yıllık bir süre için Tacikistan'da konuşlandırılmasına
ilişkin anlaşmanın imzalanmasına da karşı çıkmıştır.
 
Bir taraftan Rusya'nın bölgede askerî varlığına karşı çıkan Özbekistan, bir
taraftan da kendi ordusunu güçlendirmeye çalışıyordu. SSCB döneminde askere
alınan Özbek kökenli gençler daha çok stroybat diye adlandırılan inşaat
birliklerine gönderiliyordu. Bu nedenle, Birliğin dağılmasından sonra
nitelikli Özbek subayların sayısı çok değildi. Fakat, bağımsızlıktan sonra
Özbekistan hızlı bir şekilde eğitimli Özbek askerinin yetişmesi için
girişimler başlattı. SSCB zamanındaki Özbekistan'ın birlik ordusundaki subay
sayısı sadece %6'yı oluşturuyorken, 1997'de bu rakam %85'e yükseldi.[7]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn7>
 
Bölge liderliğine gelince, Özbekistan bağımsızlığının ilk günlerinden beri
bu arzusunu yerine getirmek için çabalamaktadır. 31 Ağustos 1991'de
uluslararası alanda yeni bir devlet olarak ortaya çıkan Özbekistan, Orta
Asya'nın en güçlü devletlerindendir. Ayrıca, çoğunluğu Özbek olmak üzere
yaklaşık 25 milyonluk nüfusla bölgenin en kalabalık ülkesidir. Bunun
yanında, 447 bin km2'lik yüzölçümü, verimli toprakları ve doğal kaynakları
ile Özbekistan Orta Asya'da en fazla gelecek vaadeden devletlerden biri olma
özelliğini taşımaktadır. Özbekistan aynı zamanda, bölgede en güçlü askerî
yapıya da sahiptir. 50 bin kişilik kara kuvvetleri, 9 bin 100 kişilik hava
kuvvetleri personeli ve 17 bin ile 20 bin arasında değişen içişlerine bağlı
birlik mensubuyla Özbek ordusu Orta Asya'nın en büyük ordusudur.[8]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn8>
 
Bir önemli husus da, Orta Asya'da Özbek nüfusun dağılımıdır. Özbekistan'ı
çevreleyen diğer cumhuriyetlerde yaklaşık 2,5 milyon etnik Özbek
yaşamaktadır.[9]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn9> Bunların çoğu Kırgızistan'ın Oş ve Celalabad,
Kazakistan'ın Çimkent ve Jambıl vilayetleri ve Tacikistan'ın Sughd ve Hisar
bölgeleri olmak üzere Özbek sınırına yakın yerleşim birimlerinde
yaşamaktalardır.[10]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn10>
 
Özbek dış politikasının temel özelliklerini kısaca ele aldıktan sonra iki
büyük güç olan Rusya ve ABD ile gelişen ilişkilerini irdeleyebiliriz.
 
Rus-Özbek İlişkileri
 
1990'ların ortalarından itibaren toparlanmaya başlayan Rusya tekrar gözünü
Orta Asya'ya çevirdi. Bölgedeki hidrokarbon yataklarının üzerinde kontrolünü
artırmaya çalışan Rusya, diğer sanayi alanlarında da Orta Asya ülkeleri ile
işbirliğine yöneldi. Nitekim, bu dönemde Rus tekstil bölgelerinden
sanayiciler Özbekistan pamuğunu değerlendirme teklifleri ile ülkeye
geldiler. Öte yandan, 1996'da Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı olarak
Yevgeni Primakov'un atanması ile Rusya güney bölgelerle daha fazla
ilgileneceğinin sinyalini vermiş oldu. Bir Orta Doğu uzmanı olan
Primakov'un, göreve gelir gelmez Şubat 1996'da gerçekleştirdiği Orta Asya
gezisinin bir durağı da Özbekistan'dı. Fakat, planlananın aksine, ziyaret
sırasında sadece bir anlaşma imzalanabilmişti.[11]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn11> İmzalanamayanların içerisinde Özbekistan'daki
Rusların durumuna ilişkin bir anlaşma da vardı.
 
Buna karşın Özbekistan ve Rusya birbirleri için önemli ticaret ortakları
olarak kalmışlardır. 2000 yılı itibariyle Rusya'nın dış ticaretinde
Özbekistan dördüncülüğü korurken, 1991-2000 yılları arasındaki rakamlar
Özbekistan'ın en büyük dış ticaret ortağının Rusya olduğunu
göstermektedir.[12]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F
eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%
C5%9ETIRMALARI%29#_edn12>
 
Özbekistan ve Rusya arasındaki ilişkilerde Tacikistan ve Afganistan'da
başlayan çatışmalar dönüm noktasını oluşturmuşlardır. Bağımsızlık sonrası
Tacikistan'da radikal İslâmî eğilimlerin yükselmesi sonucu çıkan iç savaş ve
Afganistan'da mücahitler arasında verilen iktidar savaşı Özbekistan'da ciddî
güvenlik kaygısı yaratmıştır. Özbekistan'ın Afganistan ve Tacikistan'la
ortak sınırlara sahip olması doğal olarak, çatışmaların kendi içine
taşmasını engellemek amacıyla bu sınırların güvenlik altına alınması için
gerekli tedbilerin alınmasına zorlamıştır. Bu noktada, Rusya'yı bölgede
güvenlik ve istikrarı koruyabilecek tek güç olarak gören Özbekistan,
Moskova'yla ilişkilerini iyileştirmeye çalışmıştır. Afganistan ve
Tacikistan'da olanları sadece bölge için değil, tüm BDT için bir
köktendincilik tehdidi olarak değerlendiren Rusya, aynı görüşte olan
Özbekistan ile ortak tehdit algılaması sonucu özellikle güvenlik alanında
sıkı işbirliğine yönelmiştir. Tacikistan'daki savaşın 1997'de sona ermesi
doğu sınırları açısından bir miktar rahatlamaya neden olmuşsa da, 1996'da
Afganistan'da aşırı dinci Taliban hareketinin yönetime gelmesi güneydeki
tehdit algılamasını daha da arttırmştır.
 
Fakat, Özbekistan Taliban'a karşı mücadelede kendi kartını, Afganistan'ın
kuzey bölgelerindeki Özbek nüfusun lideri General Abdurraşid Dostum
faktörünü kullanmayı ihmal etmemiştir. 1997-98'e kadar Dostum birliklerine
maddî ve manevî ciddi destek veren Kerimov, bu şekilde Taliban'ı kendi
sınırlarından uzak tutmaya çalışmıştır. Fakat, Afganistan'da savaşın çıkmaza
girdiğinin anlaşılması Özbekistan'ı tehlikeli bir oyuna girmekten kaçınmaya
itmiştir.
 
Bu bağlamda, Ekim 1998'de Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in
Taşkent'i ziyareti iki ülke arasındaki ilişkilerin temel boyutunu ortaya
koymaktadır. Yeltsin'in Kerimov'la yaptığı temasların ana konusunu Taliban
oluşturdu. Görüşmeler sonucu iki ülke arasında herhangi birine saldırının
düzenlenmesi halinde diğerinin yardımda bulunacağına dair bir anlaşma
imzalandı.[13]
<http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz
erindeki-etkileri.html/2#_edn13>
 
ABD-Özbekistan İlişkileri
 
1994'e kadar Özbekistan-ABD ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi
sorunları Özbekistan için hep pürüzlü noktaları oluşturmuştur. Fakat,
Afganistan'daki Taliban yönetimi ve bu yönetimin Orta Asya'dan gelen aşırı
dinci gruplara kucak açması Özbekistan'ı sadece Rusya ile değil, Batı ile de
güvenlik alanında işbirliği arayışlarına itmişti. 1994'e kadarki dönemde
Batı, özellikle de ABD tarafından Özbekistan'ın politikasına yönelik bazı
çekinceler ileri sürülüyordu. Hatta, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Al Gore
Orta Asya gezisini Taşkent'e uğramadan tamamlamıştı.
 
Buna rağmen, bir süre sonra Özbekistan yönetiminin İran, radikal İslâm ve
Rusya karşıtı söylemlerine ABD kulak vermeye başladı. Aynı zamanda,
Özbekistan kendini istikrarlı, Batı yanlısı ve güçlü bir devlet olarak
empoze etmeye çalışıyordu. Batı'da da güçlü bir Özbekistan'ın aslında,
Batılı yatırımları koruyabileceği görüşü giderek yaygınlaşmaya başladı. Öte
yandan, Özbekistan'ın
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: May 24 10:25AM +0200

İşte bizim bugünkü „ Ana Muhalefet Parti“miz Y-CHP : Bu iktidardan, bu gidişattan kurtulmak için evvela bu „ana muhalefet partisi“nin „yeni“sinden kurtulmamız gerekiyor; ve de „biz tıpış tıpış oy vermeye gitmeyiz“ diyerek iktidarın başına bir de bugünkü dokulmazlık taçını konduran zihniyetten.
 
Aydoğan
 

 
Von: Adnan Pelvanlar [mailto:adnanpe...@gmail.com]
Gesendet: Dienstag, 24. Mai 2016 07:40
An: undisclosed-recipients:
Betreff: Kılıçdaroğlu, nereye koşuyor? Erivan’a mı? http://www.bizimbakis.com/kose-yazisi/143/kilicdaroglu-nereye-kosuyor-erivana-mi.html
 
Kılıçdaroğlu, nereye koşuyor? Erivan’a mı?
 
<http://www.bizimbakis.com/kose-yazisi/143/kilicdaroglu-nereye-kosuyor-erivana-mi.html> http://www.bizimbakis.com/kose-yazisi/143/kilicdaroglu-nereye-kosuyor-erivana-mi.html
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:17PM +0300

Öyle ya çalışma izni, kimlik kartı, ikamet... Kilis'in nüfusunu bile
aştılar...
 
 
 
AKP NEDEN BU SIĞINMACILAR
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/s%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1lar> I
ÇOK SEVİYOR...
 
Tarih: 2 Mayıs 2016...
 
Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, Suriye
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/suriye> 'deki krizle ilgili önemli
açıklamalarda bulundu. Earnest, ABD
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/abd> Başkanı Obama'nın Türkiye
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/t%C3%BCrkiye> 'nin desteklediği
"güvenli bölge" önerisine sıcak bakmadığını ifade etti.

Sözcü, Suriye lideri Beşar Esad için "sözünü tutmalı" dedi.

Beyaz Saray Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest yaptığı basın açıklamasında
Obama'nın "Suriye'de 'güvenli bölge'nin gerçekçi bir alternatif olduğuna
inanmadığını" söyledi.

Suriye rejimi ateşkese uymalı diyen Earnest, "Esad rejimi verdiği sözleri
tutmalı ve Ruslar da rejim üzerindeki etkilerini kullanarak sözlerin
tutulduğunda emin olmalı" dedi.

Amerika, AB ile aralarındaki ticaret anlaşmalarıyla ilgili sızan haberler
konusunda ise endişe duymadıklarını belirtti(CnnTürk).

Haber işte böyle.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye için "güvenli bölge" önerisini getirdi, ABD
kabul etmedi.

Erdoğan "Esad gitmeli" dedi, bakın ABD "Esad sözünü tutsun, Rusya
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/rusya> da buna garantör" olsun dedi
yani Esad da kalabilir.

Ne oldu şimdi?

Şimdi Türkiye ABD-Rusya kıskacına alındı; işte Kilis'i dahi savunamaz bir
siyasete düştü.

Öte yanda.

Yanlış Suriye siyaseti yüzünden milyonlarca Suriyeli geldi ve gitmeye de
niyetleri yok zaten AKP de vatandaşlığa almak için çalışma yapıyor, çalışma
izni veriyor.

Peki, bu Suriyeliler kim?

Bu gelen sığınmacıların çoğu 1915 Ermeni
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/ermeni> tehcirle Suriye'ye
gönderilen Ermeniler ile 1915 ve 1924 isyanlarından kaçan Nesturi
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/nesturi> /Asuri/Keldani
<http://www.bilgeturksam.com/haberleri/keldani> ler. Bakınız tehcir
edildikleri yerlere; bir de bakınız bu sığınmacıların geldikleri yerlere;
ikisi de aynı!
 

Ve biz de bunları vatandaş yapıp haklar vereceğiz, onlar da yarın karşımıza
dikilip "eskiden bu topraklar bizimdi" deyip dava açacaklar, öyle mi!

Bir; bu tespitimiz yanlış ise AKP Hükümeti bu sığınmacıların kim olduğunu
açıklasın bize!

İki; Erdoğan siyaseti iflas etti, etti ama acaba bilerek mi bu siyaseti
izledi, izledi de Türkiye'yi savunmasız duruma düşürdü, şimdi bu soruya bir
cevap bulma zamanı geldi.
 
Yani Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı üçlü bir ittifak tezgahı mı var, bunu
mutlaka öğrenmeliyiz...
 
BİLGETÜRK
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags GÖÇMEN DOSYASI, AKP, Sığınmacı]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 08:18PM +0300

VİDEO LİNK :
 

 
https://www.youtube.com/watch?v=L6Wcusi_mMI
<https://www.youtube.com/watch?v=L6Wcusi_mMI&feature=em-uploademail>
&feature=em-uploademail
 

 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags ETNİK KÖKENLER DOSYASI, VİDEO, Lazlar, Lazca, BİLGİ]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:37PM +0300

[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags TARİH, OSMANLI, PARA TARİHİ]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 08:10PM +0300

[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags HAVACILIK DOSYASI, Mısır, Havayolları, Uçak]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:53PM +0300

Akhunlar, I.-VI. yy.'larda İran, Hind ve Çin arasında büyük bir
imparatorluğun, daha doğru bir söyleyişle Türk Hakanlığının temsilcisi
idiler. Bu nedenle, hemen her kaynakta yer aldılar. Çeşitli isimler altında
göze çarptılar. İslam kaynaklarında ise bu Hun kökenli kabile, Abdal ile
yakın ilişkisi olan Haytal Habtal, çoğul şekli ile de Hayâtıla diye göze
çarpmaktadır. Taberi, Belazuri, Belâmi, Dineveri, Yakût, Mesudî, Mukaddesi,
Şehnameyi yazan Firdevsi bu yazılar ile Haytal-Heyâtılılardan
bahsederler.[1]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn1>
 
Haytallar, VI. yy.'da bölgenin büyük siyasi kuruluşudur. Batıda Sasaniler,
doğuda-kuzeydoğuda Türkler (Tu-kiue), güneyde Hindu Racalıkları ile komşu
idiler. Çin ile siyasi münasebetleri her zamanki gibi elçilikler yolu ile
devam ettirilmekteydi. Sasaniler ise sürekli dostluk elini uzatan Haytallara
karşı nedense hep düşmanca davranmışlardır. Firuz (459-488) ve halefi Kavad
zamanında Heyâtıla ile savaşa varan hareketler, Ahşunvar'ın dirayetli
siyaseti ile Sasanilerin aleyhinde sonuçlanmıştır. Kavad, Mezdek hareketi
sırasında oldukça zor duruma düştüğünde, yine yardım elini uzatanlar
Heyâtıla olmuştur. İç düzenin sağlanmasından sonra Heyâtıla-Sasani barışı
bir müddet devam etmiştir. Tarihe Âdil şöhreti ile geçen Nuşirevan
(531-579), batıda Bizans ile uğraşırken, doğu da yeni ortaya çıkan
Göktürkler ile dostluk kurdu.[2]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn2> Heyâtıla
askeri ve siyasi bakımdan yalnız kaldı. Afganistan ve Mâveraünnehir'deki
hakimiyetleri azaldı. Nuşirevan ve İstemi Han bu Türk devletine son darbeyi
vurdular.[3]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn3>
 
Heyâtıla'nın Milli Kahramanı Tarhan Nizek
 
Mâveraünnehir, Afganistan ve Hindistan'ın kuzeyindeki Heyâtıla (Akhun:
Hûna)[4] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn4>
hakimiyeti, ittifak karşısında zayıfladıktan sonra, bazı grupların direnişe
geçtikleri görülmektedir. Toharistan'da Heyâtılaları bir araya toplamaya
çalışan milli bir kahraman ortaya çıktı. Bu kişi Tarhan unvanlı Nizek'tir.
Bunun menşei hakkında bilgiler çok azdır. Sasanilerin, Araplar karşısında
yenilmesi üzerine Heyâtıla ülkesi yeni bir güç olarak ortaya çıkmıştır.
Göktürk-Nizek münasebetleri hakkında kaynaklar sessiz kalmaktadır. Ancak,
bazı arkeolojik malzemelerden anlaşıldığına göre Nizek, kendi adına para
bastırılmış ve herhangi birini de efendi olarak tanıdığını gösteren ifade
kullanılmamıştır.
 
Nizek Adı
 
Tarih kaynaklarında, daha çok Taberi'den nakiller yapan yazarlar, Nizek
adından sıkça bahsederler. N.z.k veya N.i.z.k diye yazılmış olan isme bir de
unvan eklemişlerdir. Bu da eski Türklerde bir asalet unvanı olan Tarkan veya
Tarhan'dır. Çin yıllıklarında ise Tte I, ssu-nan-cu/Tireç unvanında
görüldüğü gibi bir kullanış vardır.[5]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn5> Nizek
Türkler arasında kullanılan şekil değildir. Belki de söyleyişten veya
yazılıştan kaynaklanan bir hata vardır. Zira, T.z.k'deki noktalama
işaretleri yer değiştirelecek olursa T.r.k ortaya çıkmaktadır. Kaşgarlı
Mahmud, Tirek/Direk kelimesinden bahseder.[6]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn6>
 
T'ang dönemi yazılışında, Arapların veya yerlilerin Nizek ismi, Çinlilerce
Nose diye yazılmaktadır.[7]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn7> Belh ve
civarında ise Na-zek Şah kullanımı yaygındır.[8]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn8>
 
Nozeg şeklinin de olduğunu belirtmeliyiz. Abdullah İbn Hâzim ve Selm İbn
Ziyâd'ın efendi olarak tanımladığı bazı paralarda Tarka (n) Şaho/Tarka (n)
Nizaga yazısı okunuyor. Şaho, Farslıların kullandığı "şah"dır. Eski gelenek
VII. yy'da da devam ettirilmiş oluyordu.[9]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn9>
 
İsmin Türkçe olabileceği üzerinde duran ilk tarihçi Prof. Dr. A. N.
Kurat'dır.[10]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn10> Onun
Nizek hakkındaki görüşlerini Dr. Emel Esin şöyle değerlendirmektedir.[11]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn11>
"Bagdis/Herat hükümdarı olan bir Türkün adı ekseri İslam kaynaklarında
Tarhan Nizak diye geçmektedir. A. N. Kurat, Tabari'nin hem- zamane Âsam
al-Kufi'nin rivâyetlerinden Badgis hükümdarının Tarhan Terik unvanlı bir
Türgiş beyi olduğunu istihraç etti. Tarhan Tirek'deki Tirek lakabı, bazen
değişik şekiller meyânında, Nizak olarak yazılmış ve araştırıcılara böyle
sunulmuştur. Tirek, Tarhan gibi Türkçe bir unvan idi." Gumilov[12]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn12> ise
Nizek'e değişik bir yorum getirmektedir. Nizek/Bijan şekli için Gumilov
şunları kaydeder: "Belazuri ve Taberi, Nizek Tarhan'dan bahsediyor. Ancak.
Firdevsi, itiraz ederek, onun isminin Bijan Tarhan olduğunu ileri sürüyor.
Yine ona göre Bijan'ın ülüşü Semerkand'da idi. Badgis'te 653 yılında Çjançju
(Cabgu) ki inci anlamına gelmektedir, öldürüldü. 709 yılında öldürülen Nizak
Tarhan onun genel valisi idi. Şu halde büyük bir ihtimalle Tarhan'ın adı
Nizak değil Bijan idi. Arap kaynaklarında geçen Nizak'da, Arapça da "j"
olmadığı için, olsa olsa Bijan'ı gösterebilir."
 
Yezdegerd'in Yenilgisi ve Tarkan Nizek'in Ona Yardımı
 
M.Ö. IV. yy.'da Perslerin başına gelenler şimdi de Sasanileri
ilgilendiriyordu. Zira, halife orduları, Medain'i ele geçirmişler ve İran'a
girmişlerdi.
 
III. Yezdegerd (633-651) Sasanilerin son şahı idi. Şehr-i Yâr'ın oğlu ve
Husrev'in de torunuydu. Kadisiye, Medain ve Nihavend'e yenilen şah, Media'ya
sığındı. Burada da fazla kalamadı. Toharistan'da Tarkan Nizek'den, diğer
Türk ileri gelenlerinden yardım istedi.[13]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn13>
 
Bu sırada, onu takip etmekte olan Ahnef b. Kays, Sasaniler üzerine sefer
için Hz. Ömer'den izin istedi. Halife, ona gereken müsaadeyi verdi.
Afganistan'ın önemli şehirlerinden olan Herat, fethedildi. İdaresi Sahhar b.
Fulan'a verildi. Ahnef b. Kays, Ceyhun nehrine doğru ilerledi. Merv-i Şah-ı
Cihan'a ulaştı. Yezdegerd bunun üzerine Merv er-Rud'a geçti. Yine, son bir
ümit ile Yezdegerd Çin hükümdarına ve Türk hakanına yardım için elçi
gönderdi ise de teklifi reddedildi.
 
Yezdegerd, mecburen Belh'e çekildi. Belazuri, Yezdegerd ve Tarhan Nizek
arasındaki gelişen hadiseler hakkında şunları yazmaktadır: "Yezdegerd bu
durumu görünce, Horasan'a gitti. Merv sınırına gelince, buranın merzbanı
Maheveyh kendisini saygı ile yücelterek karşıladı. Tarhan Nizek de
Yezdegerd'in yanına geldi. Getirdiği elbiseyi, Şaha hediye etti. Yanında bir
ay kaldıktan sonra ayrıldı. Sonra, Tarhan Nizek, Yezdegerd'e yazdığı
mektupta, kızı ile evlenmek istediğini bildirdi.[14]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn14>
Yezdegerd buna son derece öfkelendi. Tarhan Nizek'i kölelikle suçladı ve
cesaretine, cüretine kızdığını belirtti. Böylece, zaten kötü olan durum
Şahın aleyhinde gelişme kaydetti".[15]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn15>
Yezdegerd, takiben Maheveyh'e, hesapların incelenmesini ve kendisine
bildirilmesini emretti. Akıllı ve dirayetli bir şahıs olan Maheveyh, o anda
Şah'dan yüz çevirdi. Tarhan Nizek'e bir mektup yolladı ve onu Yezdegerd
aleyhinde kışkırttı. Belazuri, bu konuda şunları nakletmektedir: "Yenilmiş
ve kovulmuş bu adama iktidarına yeniden kavuşması için sen ona yardım ettin.
Ama, o sana neler yazdı. Daha sonra Maheveyh ile Nizek Tarhan Yezdegerd'i
öldürmek için birbirlerine destek oldular. Nizek Tarhan Türklerin başına
geçti ve el-Cünabiz'e geldi. Burada, Sasani ordusu ile savaştılar. Önceleri
iki taraf birbirlerine üstünlük sağlayamadılar. Sonra ise savaş Türklerin
üstünlüğü ile sona erdi. Adamları öldürüldü ve ordugahı yağmalandı.
Yezdegerd Nizek Tarhan'ın eline geçmemek için Merv'e geldi. Ancak, şehrin
ahalisi kapıları açmadı. Yezdegerd, bunun üzerine hayvanının üzerinden indi
yaya olarak gitti. Sonunda Mürgab Nehri kenarında bir değirmencinin evine
girdi".[16]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn16>
 
Yezdegerd, bir söylentiye göre Maheveyh'in adamlarınca, bir başka söyleyişe
göre de değirmenci tarafından öldürülmüştür. 651 yılında meydana gelen olay,
aynı zamanda Sasanilerin de sonudur. Hanedandan Firuz sağ kaldı ve Türklere
sığındı. Bir müddet sonra da Türkler kendisini evlendirdiler. O da bunların
arasında sade bir vatandaş gibi yaşadı.[17]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn17>
 
Tarhan Nizek, Sasaniler gibi büyük bir devletin ortadan kalkması ile bu defa
Araplarla karşı karşıya kalacaktır. Bazen dostane bazen düşmanca bir siyaset
artık bu tarihten sonra, 652'de başlayacak ve devam edecektir.
 
Kuteybe B. Müslim'e Kadar Belh ve Toharistan
 
Ahnef ile başlayan Arap akınları, Kutebye b. Müslim'in valiliğine kadar Kays
b. El-Heysem, Abdullah b. Hazim, Rebi b. Ziyad b. Enes b. Ed-Deyyan
el-Harisi tarafından devam ettirildi. Taberi ve Belazuri'deki bilgiler,
karışık olduğu için kronolojik sırayı takip edebilmek güçleşmektedir.
 
Ahnef'den sonra Belhde Esid b. Müteşemmis göze çarpmaktadır. Kays b.
El-Heysem de Toharistan fatihi olarak kaynaklarda yer almaktadır. Semengan
bölgesine kadar ilerlediği rivayet edilmektedir.
 
Kays'ın, Belh'de Nev-Bahar (Nev-Bahar-ı Belh)'i yıktırması ise akisler
uyandırmıştı. Barmak / Bermekilerin ilim ve irfan yuvası olan bu tapınak,
Kays tarafından görevlendirilen Ata b. Eş-Şaib tarafından yerle bir
edilmiştir. Nizam ül-Mülk, Siyasetnamesi'nde Bermekden bahseder. Ata, bu
arada üç akarsu üzerinde köprüler de inşa ettirdi. Bunlar kendi ismi ile
uzun zaman anılmıştır.
 
Belazuri'nin kaydına göre, 665'de, Kays el-Heysem Merv er-Rud, Nafi b. Halid
et-Tahi Herat Badgis, Umeyr de Merv'de yönetici oldular.
 
671 yılında Belh yönetimi yine bir başkasının elindedir. Bu esnada Horasan
Valisi Abdullah b. Hazim'dir. Tarkan Nizek, onunla dostça geçindi. Tabi
olduğunu ifade etmek için, paralarında onun adını da belirtmiştir. Ancak,
Abdullah b. Hazim, 691'de, ayaklanma ile devrilmiş ve kesilen başı
Abdülmelik'e yollanmıştır. Haccac zamanında ise Kuteybe b. Müslim sahneye
çıkacaktır.
 
Halife ve Emevilerin Horasan'daki Yöneticileri
 
İslamiyet Arabistan'da ortaya çıktı. Çevresinde hızla yayılmaya başladı.
Halifeler ve Emeviler, İran meselesine önem verdiler ve bu tarafta arka
arkaya büyük zaferler kazandılar. Horasan'da oturan Arap valileri, burayı üs
yaptılar. Maveraünnehir, Toharistan ve Türk ülkelerine akınlarını,
gazalarını devam ettirdiler.
 
El-Ahnef b. Kays, Hz. Peygamber devrinde dünyaya gelmişti. Ancak onu
göremedi. Sicistan tarafındaki Türk beldelerini fethetmiştir. Daha sonra
Kufe valiliğine getirildi. Haccac ile arası açıldı. Bu nedenle, Türk meliki
Rutbil'e sığındı. Ancak, 704 yılında Rutbil tarafından başı kesildi ve
Haccac'a yollandı.
 
Tarhan Nizek ile ilişkileri olan diğer Arap komutanı Kuteybe b. Müslim'dir.
Abdülmelik b. Mervan zamanında Rey, El-Velid devrinde ise Horasan valiliği
yapmıştır. Sicistan, Harezm gibi Türk ülkelerini ele geçirdi. Tam adı, Ebu
Hafs Kuteybe b. Müslim b. Amr b. Hüseyin b. Rebi'a Ebu Hafs el Bahili'dir.
Annesi Dırar binti Dırar b. Ka'ka'dır.[18]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn18>
 
Kuteybe b. Müslim, büyük bir fatih olarak İslam kaynaklarında yer
almaktadır. Toharistan'da, Maveraünnehir'de unutulmayacak izler bıraktı.
Türklerin başbuğu olarak sivrilen Tarhan Nizek ile bazen dostane bazen de
düşmanca bir siyaset takip etti. Ancak, son isyan hareketi üzerine Tarhan
Nizek'le çatıştı. Onu, aşağıda temas edileceği üzere, bir kalede
sıkıştırarak teslim aldı. Kuteybe b. Müslim, Halife Süleyman b. Abdülmelik'e
karşı ayaklandı. Ancak, emrindeki askerler bu harekete katılmadılar. Vaki b.
Hasan el-temimi tarafından öldürüldü (715).[19]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html/2#_edn19>
 
Tarkan Nizek-Yezid Savaşı (703)
 
Yezid b. El Mühelleb b. Ebi Sufra VIII. yy. başlarında tanınmış Arap
komutanlarından ve valilerinden biri idi. Babasının ölümü üzerine Horasan
idaresini üzerine aldı. Haccac'ın güvenilir adamlarındandı. Kaynakların
ifadesine göre Yezid, Toharistan ve buranın hakimi olan Tarkan Nizek olayı
ile meşgul oldu. Türkler ve Araplar arasındaki antlaşmanın bozulmasından
sonra Yezid, ülkeyi bir kere daha istila etti. Birçok kaynaktan derlemeler
yapmış olan İbn el-Esir, Ka'b b. Ma'dan'ın şiirine de yer vermiştir. Ayrıca,
fetih haberini anlatan Advanlı Yahya b. Ya'mer'in, Haccac ile olan
ilişkilerini de hikaye eden İbn el-Esir[20]
<http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html/2#_edn20> ,
Badgis fethi, Tarkan Nizek'in davranışı için şunları kaydetmektedir: "Bu yıl
içerisinde Yezid b. Mühelleb Neyzek kalesini fethetmiştir. Yezid casusları
vasıtasıyla Neyzek'i gözaltında tutuyordu. Neyzek'in kalesinden çıkıp
gittiğini haber alınca kendisi gidip kaleyi muhasara etti ve ele geçirdi. Bu
kale en sağlam kalelerden biriydi. Kendisi bu kaleyi gördüğü zaman
taziminden dolayı kalenin önünde secdeye kapanırdı. Eşkarlı Ka'' b. Madan
bundan söz ederek şöyle der;
 
"O Bazegis ki, onun zirvesine çıkan
Bütün hükümdarlardan güçlü olur;
İster asar, ister keser.
Zapt edilmedi orası bundan önce.
Büyük ordularla kuşatılmadıkça.
Uzaktan gördüğünüzde karanlık gecelerde,
Oradaki ateşler yıldızları andırır."
 
Bu şiir birkaç beyittir. Yine Yezid'i ve onun burayı fethedişini konu ederek
şöyle der;
 
"Neyzek'i Bazegis'ten sürdü, oysa orası
Bütün hükümdarları acze düşürmüş ve zaptedilememiş.
Göklerde yükselen başı,
Yağmursuz yaz bulutu gibidir."
 
Bu şiir de birkaç beyit olarak devam etmektedir.
 
Yezid burayı fethettikten sonra Haccac'a fetih haberini bildirdi. Yazdığı
mektupta şöyle diyordu; "Bizler düşmanımıza kavuştuk. Allah bizlere, onları
omuzlarından yakalama fırsatı verdi. Onların kimisini öldürdük kimisini esir
aldık. Kimisi de kaçıp gitti." Haccac, Yezid'in kâtipliğini kim yapıyor
diyince, kendisine; "Yahya b. Ya'mer" denildi. Mektup yazarak Yahya'nın
posta birlikte kendisine gönderilmesini istedi.
 
Mufaddal'ın Badgis Seferi (704)
 
Mufaddal 702 Horasan'da ölen Mühelleb'in oğludur. El-Mufaddal b. El-Mühelleb
s. Ebu Sufra adını taşımaktadır. Yezid'in kardeşidir. Haccac tarafından 704
yılında Horasan valiliğine tayin edildi. Bu görevinde dokuz ay kadar
kalabildi. Mufaddal, "gâzâ" niyetiyle Badgis'e saldırdı. Yöreyi kolaylıkla
ele geçirdi. O kadar çok ganimet ele geçirilmişti ki, Mufaddal'ın emriyle
herkese sekizyüz dirhem verilmişti. Badgis kazasından sonra yine akına devam
etti. Bu defa aynı yöredeki Aherûn'a hücum etti. Şuman'a kadar ilerledikten
sonra, Mufaddal aldığı bir kara ile geri döndü. Aynı yıl Haccac'ın rakibi ve
halifelik makamında bulunan Abdulaziz b. Mervan'ın öldüğü haberi duyuldu.
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 08:55PM +0300

İran'da 2009 yılında gerçekleştirilen ve 110 kişinin hayatını kaybetmesi ile
sonuçlanan başkanlık seçimlerinin öncesini, sonrasını ve "Yeşil Devrim"
olarak adlandırılan olayların ana karakterlerini TimeTürk okuyucuları için
değerlendirdik.
 
 
Üç bölümlük bir yazı dizisi halinde okurlarımızla paylaşacağımız serinin ilk
bölümünde, İran Devrim Muhafızları'nın 2009 seçimlerde bir "propaganda ve
cezalandırma aracı" olarak üstlendiği görevi anlatıyoruz.
 
DEVRİM MUHAFIZLARININ SEÇİMLERDEKİ ROLÜ
 
İran Devrim Muhafızları'nın (IRGC), 2009 yılındaki seçimlerde Ahmedinejad'ın
yeniden devlet başkanı seçilmesinde önemli ve etkili görevler üstlendi.
 
IRGC, iç güvenliği sağlamak ve hükümet karşıtı gösterilerin bastırılması
görevlerini üstlenen gönüllü Besic milisleri ile birlikte çalışarak, 12
Haziran seçimlerinde; seçim kampanyalarının yürütülmesi, Ahmedinejad'ın
mitinglerinin düzenlenmesi, seçimlerin gözetlenmesi ve hükümet aleyhine
düzenlenen gösterilerin bastırılması bu görevler arasındaydı.
 
IRGC'NİN SİYASETE GİRMESİ
 
IRGC'nin İran siyaset sahnesine çıkması, 2001 yılında Muhammed Hatemi'nin
ikinci kez devlet başkanı seçildiği zamana denk gelir.
 
Hatemi'nin yeniden devlet başkanı seçilmesi ve reform yanlıların giderek
güçlenmesi, IRGC ve Besic gibi muhafazakâr askeri kurumlar tarafından ciddi
bir tehdit olarak algılandı.
 
2004 meclis seçimlerinde, Koruyucular Meclisi tarihinde ilk kez IRGC
görevlilerinin seçimlerde aday olmasını onayladı.
 
Reform yanlıları IRGC'nin siyasete girmesini, İran yürütme aygıtlarına
"güvenlik zihniyeti" getirmeyi amaçlayan stratejik bir hamle olarak
değerlendirdi. Bu strateji, Koruyucular Meclisi'nin çok sayıda reform
yanlısını "salahiyetsiz" ilan ederek adaylıktan men etmesini de içeriyordu.
 
IRGC'nin siyaset üzerindeki ağırlığı, aşırı muhafazakâr Ahmedinejad'ın 2005
başkanlık seçimlerini kazanması ile görünür hale geldi; paramiliter güçlerle
yakın ilişkiler içinde olan çok sayıda IRGC eski yetkilisi, yeni hükümette
görevler üstlendi.
 
IRGC, 2005 ile 2008 yılları arasında siyasi ve ekonomik alandaki etkisini
giderek arttırdı. Artık hükümetin kilit noktalarında görevliydiler; İçişleri
Bakanlığı'nın seçimlerin gözetlemekle görevli kademelerinde Muhafızlar
bulunuyordu.
 
Muhafızlar, ülke içinde giderek artan reform taleplerini bastırmak için
paramiliter güçlere daha fazla bağımlı hale gelen dini lider Hamaney'in de
tam desteğini almayı başarmışlardı.
 
SADECE ASKERİ BİR GÜÇ DEĞİL
 
IRGC'nin siyasete doğrudan etkisinin ikinci safhası 2008 milletvekili
seçimlerinde, IRGC eski komutanlarından Ali Rıza Afşar'ın seçimleri
gözetlemek üzere dini lider Hamaney tarafından yetkili olarak atanmasıydı.
 
Bu atama, İran İslam Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir durumdu. Seçimler
ilk kez, doğrudan ve sadece dini lidere karşı sorumlu bir eski komutanın
direkt denetiminde gerçekleşecekti.
 
Ayetullah Haşimi Rafsancani'nin de aralarında olduğu çok sayıda reform
yanlısı siyasetçi, Muhafızlar ve Besic'in siyasete girmesine muhalefet etse
de Hamaney, daha fazla eski askerin meclisine girmesine izin verdi.
 
2008 baharında IRGC ve Besic eski askeri yetkilileri artık sadece mecliste
değil yeni hükümette de baskın hale gelmişti.
 
Aşırı muhafazalar eski askerlerin ön plana çıkarılmasıyla, yaklaşan 2009
seçimleri öncesinde İran sivil toplumu arasında çalışmalar başlatan
muhaliflere güçlü bir mesaj veriliyordu.
 
SEÇİM ÖNCESİ PROPAGANDA FAALİYETLERİ
 
IRGC, 2009 seçimleri öncesi siyaset üzerindeki etkisini propaganda yoluyla
arttırmaya devam etti.
 
Seçimlerden bir kaç hafta önce IRGC birimleri ve bazı önde gelen komutanlar,
reform yanlısı aday Mir Hüseyin Musavi ve destekçilerine karşı, karşıt
propagandaya başladı. Çekoslavakya'daki "Kadife Devrim"e atıfta bulunarak
Musavi destekçilerine "yeşil devrim karşıtları" diyorlardı.
 
Bu sırada IRGC ve dini liderin komutası altında bulunan hafif silahlı,
gönüllü Besic milisleri, ülke genelinde Ahmedinejad taraftarlarını
toplayarak kalabalık mitingler düzenliyordu.
 
Seçim gününde ise Besic milisleri, oy kullanma noktalarında bekleyerek
reform yanlısı aday Mir Hüseyin Musavi'ye oy verecek gibi görünen gençleri
tehdit ediyordu.
 
SEÇİMLERDE ŞAİBE
 
IRGC'nin seçim sürecinde üstlendiği görevlere dair en tartışmalı kısım,
oyların sayılması meselesiydi.
 
Muhalif aktivistlerden bazıları, oylarının çoğunun sayılmadığını ve IRGC'nin
istihbarat sistemi tarafından geliştirilen bilgisayar sayım sisteminin çok
sayıda oyu Ahmedinejad hanesine yazdığını iddia ediyordu.
 
Seçimlerin şaibe olup olmadığı meselesi hiçbir zaman bir netliğe
ulaştırılamadı. Ancak net bir şey vardı ki o da IRGC ve Besic milislerinin,
seçimlerin ardından yapılan protestolarda halka karşı aşırı şiddet
kullandığıydı.
 
ŞİDDET ARAÇLARI SAHNEDE
 
Hamaney'İn IRGC'deki temsilcisi Ebul Kasım Alizade seçimin ardından, seçimin
meşruiyetine gölge düşürdüğü iddiasıyla Musavi'yi "hain" ilan etti.
 
Seçimlerde şaibe olduğu iddiasıyla protestolar düzenlemek üzere sokaklara
dökülen Musavi taraftarları ve reform yanlısı muhalifler, IRGC ve Besic'in
"şiddetli" yüzüyle karşılaştı.
 
IRGC, Besic milislerine ek olarak toplam gücünün %30'unu, istihbarat
toplamak ve protestoları bastırmak için taktik operasyonlar düzenlemek üzere
sevk etti.
 
İstihbarat birimlerinin sorumluluğu büyüktü; gizli kameralar sayesinde IRGC,
protestolara katılan çok sayıda kişiyi tutukladı. Bunlar arasında,
protestolarda olup bitenleri cep telefonu ile kaydeden göstericiler
yoğunluktaydı.
 
IRGC ve Besic tüm gözetleme ve cezalandırma araçlarını kullanarak
göstericileri gözaltına alıyor, tutukluyor ve hatta sokak ortasında
öldürebiliyordu: gösteriler sonunda bilinen kadarıyla 110 kişi hayatını
kaybetmişti.
 
Sonuç olarak, Temmuz ayı başında IRGC, ülkedeki "yabancı devlet komplosu"nu
bertaraf ettiğini ve "zafer" kazandığını ilan ediyordu.
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags İRAN DOSYASI, Kan, İran baharı, 2009 devrimi]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:48PM +0300

İslamiyet sonrası oluşan ve zaman içinde klasikleşen Türk şiiri
değerlendirilirken, daha çok yazı dili esas alınmış, klasik Türk
edebiyatının Arap, özellikle de Fars edebiyatının etkisinde oluştuğu ileri
sürülmüştür. Böylece klasikleşen Türk şiirinin temelindeki şiir anlayışı ve
edebî gelenek göz ardı edilmiş, yeterince araştırılmamış, buna karşılık dil
farklılığı öne çıkarılmıştır. Türklerin edebî etkinlikleri de çok kere Türk
dili ile yazılmış eser ve kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda
değerlendirilmiştir.
 
İslamiyet sonrası oluşan şiirin tarihi gelişimi Anadolu'da klasikleşen Türk
şiirinin geçmişiyle ilişkilidir. Bu süreç içerisinde Gazneli ve Selçuklu
Devletlerinin rolü büyük olmuştur. Bunların kültürel değerleri ve dinî
anlayışları, hakimiyet alanlarında yazılan şiirlere yansıyarak, dönemlerinin
şiir özelliğini oluşturmuştur. Bu özellik X. yüzyıldan itibaren Horasan ve
çevresinde yazılan şiirlerle birlikte, bir anlayış ve geleneği de
başlatmıştır. Bu edebî geleneğin ne olduğu bilinmeden, bunun Anadolu'daki
uzantısı olan şiirin anlaşılması ve değerlendirilmesinde yanlış algılamalar
ve farklı yorumlamalar yapılabilir. Hatta yapılmıştır bile. Temeli, İslam
dininin ortaya koyduğu prensipler olan ve çeşitli milletlerin oluşturduğu
bir medeniyetin oluşumu, VII. yüzyıldan itibaren gerçekleşmeye başlar.
Farklı ulusların kültürleri az çok ortak bir kimliğe bürünür. Din birliği
üzerine kurulan İslam medeniyeti, başta Arap, Fars ve Türk şair ve yazarlar
olmak üzere müşterek oluşturdukları konuların işlenmesinde, mefhum ve
manzumların kullanılmasında en büyük etken olur.
 
Bu ortak edebiyat, siyasi, sosyal ve güncel nedenlerden dolayı Arap dili ile
oluşturuldu. Aynı duygu ve düşünceler IX. yüzyılın başlarından itibaren de
Horasan ve çevresinde Fars diliyle ifade edildi.
 
Yeni Fars şiirinin en parlak dönemi Sâmânîler Dönemi'dir. (874-1005)
Samaniler, İran kökenli olmakla övünen bir sülale idi. İran gelenek ve
göreneklerine büyük ilgi duyan ve soylarını Keyûmers'e ulaştıran hanedan
yöneticileri, bu iddialarını halka anlatabilmek ve İran'ın eski adetlerini,
kültürel değerlerini yeniden canlandırmak için şairlere ihtiyaç duymuşlar,
bu hususta onları teşvikte hiçbir şeyi esirgememişlerdir.[1]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn1>
 
Böylece şiir, Sâmânîler Dönemi'nde resmen saraya girdi ve şairler sarayın
vazgeçilmez unsuru sayıldılar. Samanî hükümdarları da, Arap yöneticilerin
yolunu izleyerek, onlar gibi saraylarında şairlerden oluşan bir zümrenin
oluşmasını sağladılar. Bu şairler, Sâmânîlerin resmi ideolojisi olan milli
duygu ve kahramanlara yönelik şiirler yazdılar.[2]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn2> Sâmânîlerin bu davranışları, İslamiyet öncesi İran tarihine
yönelmeler, bu konuda eserlerin yazılmasına sebep olur. Ebu'l-Müeyyed Belhî,
Mesûd-i Mervezî, Dakîkî (ö. 978) gibi şairler ilk örneklerini verirler.
Nihayet Firdevsî (ö. 1020-5), bu türün en mükemmel örneğini vererek,
Şâhnâme'yi yazar.[3]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn3>
 
Abbasî Halifesi Mansur Dönemi'nden (754-775), Sâmânî Devleti'nin yıkılışına
kadar geçen uzun süre içerisinde Fars kültürünü yayma düşüncesi, Firdevsî
ile doruk noktaya ulaşır, hem de bu düşüncenin ortadan kalkma süreci başlar.
Zira, Samanîlerden sonra, ırkçılık hususunda gönüllerinde bir heyecan
uyanmayan, İslam dinini koruyan ve Arapçayı bilim dili olarak seçen
Gazneliler (963-1187) ve Selçukluların (1038-1194) tarih sahnesine
çıkmasıyla, Fars kültürünü yaşatma duygusu dinî ve siyasî ortam içinde
eriyerek kaybolur.[4]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn4>
 
Gazne ve Selçukluların Horasan ve Maveraünnehir'de ortaya çıkarak İslam
dünyasında etkili olmaya başlamaları ve Türk asrını bu bölgelere taşıyarak,
Türk varlığını hissettirmeleri neticesinde; İslam dünyasında Arapların diğer
ırklardan daha üstün olduklarına inanmayan bir fırkanın adı olan ve çoğunu
İranlıların oluşturduğu Şuûbiye hareketi de sona ermiştir.[5]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn5> Gaznelilerin ortaya çıkıp Sâmânîlere son verip, devlet kurmaları,
İslam dünyasında İran unsuruna karşı girişilen mücadelede Türk unsurunun ilk
zaferi olarak kendini göstermektedir.[6]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn6>
 
Gazneliler Dönemi'nde (955-1187) şairler, kendilerinden önceki şairlerin
eserlerine yansıtmış oldukları milli duygulardan, geleneklere olan
bağlılıklardan uzaklaşmaya başlarlar. Dönem şairlerinin çok azının
eserlerinde milli duygulardan, geleneklerden ve İran halkının adetlerinden
bahseden şiirlere rastlanır.[7]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn7> Mitolojik İran kahramanlarının küçük düşürülmesi, Gazneliler
Dönemi şiir özellikleri arasında yer alır. İran edebiyatı kaynaklarında bu
durumu açıkça görebiliyoruz. Aşağıdaki görüşler sadece bu kaynaklardan
bazılarından alınmıştır.
 
"Hükümdar Mahmûd'un, mitolojik İran şah ve kahramanların övgüsünün dile
getirilmesinden hoşlanmamış olması mümkündür. Zira onun ve oğlunun
sarayındaki şairlerin büyük bir kısmı şiirlerinde destanî İran büyüklerini
aşağıladıklarını ve onları Mahmud'un ordusundaki emirlerden daha kıymetsiz
saydıklarını görüyoruz".[8]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn8>
 
"Ferruhî'nin şiirlerinde milli duyguların zayıflığını gösteren örnekler
çoktur. O, eski şahlarla ilgili rivayetler içinde Mahmûd için bir benzer
bulamaz. Çünkü Mahmûd'un ismi bütün şahların isimlerini ortadan
kaldırmıştır. Şâhnâme'nin bundan böyle hiçbir değeri ve kıymeti yoktur.
Sultan Mahmûd'un kapısına hizmet için Keyhüsrev gibi yüz şah, Rüstem gibi
yüz aslan toplanmıştır. Mahmûd'un en küçük hacibi Cem ve Kisrâ gibidir. Onun
en değersiz kölesi Gîv ve Bîjen gibidir."[9]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn9>
 
"Ferruhî'nin tasvirlerinde Gazneliler Dönemi şiirinin özelliklerinden bir
sayılan İran'ın destanî/kültürel değerlerini küçümsemek, gözle görülür
ölçüde açıktır."[10]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn10>
 
"Acem hükümdarlarının şâhnâmelerine ve rivayetlerine, İran gelenek ve
göreneklerine saldırı ve onları hafife alma, alay etme Gazneliler Dönemi'nde
başladı."[11]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn11>
 
Bu ifadeler sözü edilen dönemde şiirlerde Fars kültürünün egemen olmadığını
gösterir. Gazneliler Devri şiirinde; Türk kültürünün izlerini, Türkmen
boylarının isimlerini, Türk güzellerden söz etme, Türklerin
kahramanlıklarını, Türk hanlarına, soylarına, Türk şehirlerine genel
isimlendirmeyle Turan ve Türkistan'a yer verme, Türk hükümdarlarının eski
İran kahramanlarıyla karşılaştırmaları ve bu sultanların "Şâh-ı Acem, Şâh-ı
İrân, Hüsrev-i İrân, Melik-i İrân" gibi unvanlarla anılmaları vb. duygu ve
düşünceler yer bulmuştur.[12]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn12> Aşağıdaki ifadeler örnek olarak bu duygulardan bazılarının şiire
yansımasıdır:
 
"Çin ve Maçin'den Ceyhun'un kenarına kadar, Türk ve Tacik(ler)den, Türkmen,
Oğuz ve Hazar(lar)dan hepsi Anter gibi savaşçı İlek ve Toğan gibi on, oniki
emir geldi.
 
(Onların) bedenleri savaş alanlarında yoğrulmuş, yaratılışları hamle yapmaya
uygun hale gelmiş ve gözleri uykusuzluğa alışmış."[13]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn13>
 
Ferruhî (ö. 1037) Karahanlı hükümdarlarından Kadir Han'ın övgüsünde yazdığı
bir beyitte şöyle der:
 
"Cihan var olduğu sürece mevki, makam, değer ve kıymette Türkistan ülkesi
Kadir Han gibi (bir) han görmemiştir.
 
Çin ve Maçin'den, Rum ve Rus'a kadar, (hatta) Saklab'a kadar (olan yerler)
Han'ın vilayetidir ve Han'ın buyruğunun altındadır."[14]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn14>
 
X. yüzyılda İslam dünyasının sınır bölgelerine (İran ve Turan ülkelerine)
hakim olmak için, İranlılar ve Turanlılar arasında yapılan savaşlar Turan
(Türk) hükümdarlarının zaferiyle sonuçlanmış, İran ve Turan ülkesi,
Türklerin yönetimine girmiştir.[15]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn15> Bundan dolayı bu hükümdarlar İran'ın yani "Acem'in hakimi, şahı,
meliki" gibi sıfatlarla anılmışlardır.
 
Minuçihrî (ö.1040), Gazneli Sultan Mes'ûd'u (1030-1040) överken, yukarıda
adı geçen hakimiyet alanlarına işaret eder.
 
"Turan (ülkesini) şu oğluna, İran (ülkesini de) bu oğluna verirsin. Doğuyu
şu kabileye, batıyı da şu sülaleye verirsin."[16]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn16>
 
Bundan dolayı Unsurî (ö.1039), Gazneli Mahmûd'u (998-1030) överken, onu
"Şâh-ı Acem", "Hodaygân-ı Acem=İran'ın kudretli hükümdarı, büyük efendisi"
olarak görür ve öyle hitap eder.[17]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn17> Aynı ifadeleri Ferruhî de dile getirmiştir.[18]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn18>
 
Minûçihrî de Gazneli Mes'ûd'u överken ona Acem'in yüce padişahı" diye
seslenir.
 
"Bütün kuşlar, gül(ler) üzerinde Acem'in yüce padişahının canına ve ömrüne
hayır duada bulunurlar."[19]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn19>
 
Gazneliler Dönemi'nde İran tarihine ve mitolojisine ait kavramlar, Türk
sultan ve devlet adamlarıyla karşılaştırılarak, Türk hükümdarlarının
üstünlükleri dile getirilmiştir. Aşağıdaki beyitler, bu duyguları ifade
etmek için yazılmıştır:
 
"Rüstem, hünerleriyle ünlendiği vakitte savaş (bir) oyundu ve dünya adamları
(da) gevşek (basit) düşünceliydi.
 
Senin savaştığın şu günlerde eğer Zâl'ın oğlu Rüstem dirilse (yaşasaydı)
senin Türklerinin okunu öper (idi).[20]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn20>
 
"Her hangi bir gün her nerede onun (Mahmûd'un) adalet ve merhameti anılsa, o
gün Enûşirvân unutulanlardan olur."[21]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn21>
 
"O'nun (Mahmûd'un) en küçük parmağı Hâtem ve Rüstem'den daha iyi olduğundan
dolayı, Hâtem ve Rüstem'i anmam."[22]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn22>
 
"Sultanın bir seferde beş zaferi vardır. Erdeşîr ve Nûşirevân (bunlardan
hiç) birini yapmamıştır."[23]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn23>
 
"Rüstem'in kemendi ancak onun üzengisi olur. Feridun'un gürzü de ancak onun
demir çivisi ve mızrağıdır."[24]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn24>
 
"Mahmûdnâme'nin tüm şiirlerini okusan, sanki Şâhnâme'nin tamamını okumuş
(gibi) olursun."[25]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml#_edn25>
 
Sultan Mahmûd'un ordusunda Kisrâ ve Keykubâd gibi yüzlerce şah ve hüsrev
vardır.[26]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn26>
 
En düşük seviyedeki hacibin, Cem ve Kisrâ gibi; en küçük kölen (hizmetçinin)
Gîv ve Bîjen gibi.[27]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn27>
 
Büzürgmihr'den büyük üç yüz vezir; İsfendiyâr'dan büyük üç yüz komutan
edinirsin.[28]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn28>
 
Gazne Dönemi şiir özellikleri arasında belirtilen mitolojik İran
kahramanlarının küçük düşürülmesine verdiğimiz yukarıdaki örnekler,
bunlardan ibaret değildir. O dönem şairlerin divanları tarandığında, bu
durumu yansıtan binlerce beyit görmemiz mümkündür.[29]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn29>
 
Gazneliler Dönemi'nde X. asrın sonlarında ve XI. asrın başlarında yaşamış
olan Unsurî, Ferruhî ve Minûçihrî'nin şiirleri, şaşılacak derecede Türk
dünyasıyla ilgilidir. Turan ve Türkistan ve yine yer adı olarak Türkü
defalarca anarlar. Kaşgar, Karluk, Özgend, Balasagun, İlek, Taraz (Talas),
Huten gibi Türkistan'daki şehirler ve bölgeler de şiirlerde esin
kaynağıdır.[30]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn30>
 
Turan, Unsurî'nin Divanı'nda iki yerde (s. 162, 218), Ferruhî'nin Divanı'nda
bir yerde (s. 256) ve Minûçihrî'nin Divanında da üç yerde (s. 40, 60, 87)
geçer Yer adı olarak Türkistan üç şairin Divanlarında çok geçer: Unsurî (s.
10, 140, 142, 150, 160, 212, 227, 243, 244), Ferruhî (s. 21, 142, 174, 200,
251, 252, 257, 273, 279, 280, 291, 321, 343, 369), Minûçihri (s.58, 225).
Türk kelimesi de Unsurî'de (s. 125, 140, 141, 173) ve Minûçihrî'de (s.199)
Turan anlamında kullanılmıştır.
 
Türkistan yöresindeki Halaç, Çiğil, Kırgız, Gafter, Yağma, Taraz,Tamgaç,
Huten, Kaşgar vb. şehirler Sâmânî Dönemi şairlerin şiirlerinden sonra Gazne
Devri şairlerin şiirlerinde de geçer. Burada yaşayan güzeller de şairlere
ilham kaynağı olur. Ünlü şair Rûdekî (ö.941) gönlünün Taraz güzellerine
yönelişini şöyle ifade etmiştir:
 
"Yüz, mihraba yöneldi. Ne fayda gönül (de) Buhara ve Taraz (şehrinin)
güzellerine."[31]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn31>
 
Aynı duyguları Ferruhî de şöyle dile getirir:
 
"O geceyi hatırla ki,Taraz güzellerinin parlaklığı (aydınlığı) beni ezan
vaktine kadar eğlendirdi."[32]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn32>
 
Yine Ferruhî, Yağma şehri ve Karluk Türk güzelinden şöyle bahseder:
 
"Sürekli olarak, mutluluk meclisinde parlak şarabı, bazen Karluk güzelinin,
bazen de Yağma (şehri) güzelinin elinden al."[33]
<http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht
ml/2#_edn33>
 
Rûdekî, hükümdar meclisini tasvir ederken adı geçen yöre güzellerini şöyle
betimler:
 
"Dünya hükümdarlarının şahı, Horasan emiri başta ki tahta oturmuş.
 
Binlerce (güzel) Türk, ayakta saf bağlamış, her biri iki haftalık parlak ay
gibi
 
Her birinin başlarında taç, dudakları kırmızı şarap gibi, saçları ve
kakülleri reyhan kokulu
 
Meclisin sakisi de olağanüstü güzellerden bir güzel; Türk hatun ve hakanın
çocuğudur
 
Siyah gözlü, peri yüzlü, boyları servi, zülüfleri çevgan gibi (olan) Türkün
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: May 24 08:10PM +0200

Von: Lale Gurman [mailto:lale....@gmail.com]
Gesendet: Dienstag, 24. Mai 2016 18:48
An: undisclosed-recipients:
Betreff: Fwd: Mehmet Perinçek+Serkan Koç+Aziz Sancar Saat 20.00'de Ulusal Kanal'da Haber Artı Programında...
 

 

 
“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.”
 
Seneca
 

 

 

 
 
 
 
 

 
--
 
“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.”
 
Seneca
Lale Gurman <lale....@gmail.com>: May 24 07:47PM +0300

Haber Artı Programında...
 
 
 
--
 
 
 
 
 
 
 
--
 
*“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.”*
 
*Seneca*
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 10:51PM +0300

Fabián Escalante 36 yıl boyunca devrimin önderlerini korumakla görev yapmış,
Küba istihbaratının 1 numaralı ismi. Celil Denktaş, Havana'da soL için
etraflı bir söyleşi gerçekleştirdi kendisiyle. Hayatını Küba sosyalizmini
korumaya adamış bu önemli ismin anlattıkları, sayısız derslerle dolu.
Denktaş'ın söyleşisi dönüp dönüp bakılacak, arşivlik bir nitelik taşıyor:
Örgütlü bir halkın neleri başarabileceğine dair sayısız örnek taşıması ve
Küba'yı daha iyi anlamak adına.
 
Küba Devrimi'nin pek bilinmeyen yanlarından biri de, bin dereden su
getirilip üzerinin örtülmeye çalışıldığı fakat devrimci kadroların kılı kırk
yaran araştırmaları, inatla peşine düşmeleri sayesinde bir bir ortaya
çıkartılan çoğu mide bulandıran, kimi de tüyleri diken diken eden, "Artık bu
kadarı da olmaz!" diye isyan ettiren ABD tekellerinin mafya destekli gizli
servis komplolarıdır. Bunların çok büyük bir bölümü, devrimi durduracağı
"tespiti"yle doğrudan devrimin lider kadrosuna ve Fidel Castro'nun şahsına
yönelik suikast girişimleridir.
 
Bu savaş aynı zamanda da emperyalizmin, devrimi, halk hareketlerini
kavrayabilmekten ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Elbette ki emperyalizmin
bu zaafı sosyalistlerin elindeki en önemli koz, devrimcilerin haklılıklarına
güç veren ayrı bir gerçeklik. Kişilerin kutsallaştırılması, örgütlülüğün
küçümsenmesi, kitlelerin taleplerinin, hak mücadelelerinin küçümsenmesi
nesnel olarak devrimin önünü açıyor, halk tarafından sahiplenilmesinin
temelini oluşturuyor.
 
Fabián Escalante'nin eşsiz deneyiminden çıkardığı en önemli sonuç, halk
kitlelerinin desteğini görebilmek, bunu devrime çevirebilmek. "Başlangıçta
ne bir deneyimimiz vardı ne de düşmanın üstün teknik donanımıyla baş edecek
silahlarımız. Halkın bize 24 saat verdiği destek olmasaydı bu saldırılarla
baş edemezdik" diyor Escalante. Ne kadar öğretici!
 
Mart ayı başında Türkçe çevirisi de çıkan "Fidel Castro'yu Öldürmenin 634
yolu: Executive Action" adlı kitabın yazarı Fabián Escalante'yle Havana'da
görüşüyoruz. Görüşmemize, Latin Amerika'nın önemli yayın organlarından,
"Resumen" dergisinin Küba editörü Javier Salado Villacin tercümanlık
yapıyor. Javier, görüşmenin sonunda aktardığımız anekdotu da anlatarak yazar
hakkında bilgilenmemize katkı sağlıyor.
 
Fabián Escalante Font, son derece mütevazı bir kişi. Devrim önderlerinin
yaşamlarından sorumlu olmak gibi bir yükü 36 yıl omuzlarında taşıyan sanki o
değilmişçesine anlatıyor yaşadıklarını. Elbette her devrimcinin üstlendiği
görevin türüne özgü farklı derecelerde sorumlulukları vardı, vardır. Devrim,
bu sorumlulukların bir arada, örgütlü ve koordineli yürütülmesinin bir
sonucudur. Ancak Fabián'nınki diğer tüm sorumlulukların sanki bir kat
üzerinde gibi. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi aslında, doğrudan
Devrim'in korunmasından sorumlusunuz. Önderlerin yaşamları her ne denli
kritik, kilit öneme sahip olsa da, sonuçta düşmanın hedefinde kişiler değil,
Devrim'in kendisi yer alıyor.
 
Fabián Escalante, sosyalist devrimin insan yaşamına kattığı sağlık ve
özgüvenin adeta somut bir simgesi; 76 yaşına rağmen oldukça dinç. Sanki
Kübalıların tüm ortak özelliklerini şahsında toplamış; uzun boyu dışında.
Konuşmasını ince esprilerle süslemeyi hiç ihmal etmiyor. Kendinden son
derece emin, sakin bir ses tonuyla konuşuyor. Hafızasıysa benim diyen
gençlere taş çıkartacak denli berrak. O konuştukça Küba Devrimi'nin Küba
halkınca nasıl benimsendiği, ne şekilde yükseldiği, bugüne nasıl geldiği
daha iyi anlaşılıyor. "Fidel Castro'yu Öldürmenin 634 Yolu"na ışıl ışıl
yansıyan Devrim'in sağlam temeli, bir kez de bu büyük "eser"in neferlerinden
birinin ağzından pekişiyor:
 
- Kitabınızda, 1940'da Havana'da doğmuş olduğunuz yazılı. Bundan sonra 20
yıllık bir boşluk var; yani, gizli göreve atanmanıza kadarki yaşamınızdan
hiç söz edilmemiş. Bize yaşamınızın ilk yıllarından bahseder misiniz?
 
Ben, komünist bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailenin büyükleri,
dedelerim, İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşmış kişilerdir. Bu nedenle de
bütün çocukluğum, bu mücadelerle, savaşlarla, ülke tarihiyle ilgili
konuşmalara, tartışmalara tanık olmakla geçti diyebilirim. Çünkü atalarım
hem sömürgeciliğe ve aynı zamanda da sonraki yıllarda kapitalizmin ortaya
çıkarttığı faşist diktatörlüklere karşı fiilen savaşanların arasında yer
alan kişilerdi. 1953'te, ortaokula başladığım yıllarda, bu okullarda
örgütlenmiş olan bir terörist, yani öyle denmekteydi, bir gençlik grubuna
katılmıştım. Altı ay kadar onlarla birlikte oldum. Daha sonra da, Sosyalist
Parti'nin gençlik örgütü olan, Genç Sosyalistler'e üye oldum.
 
- Bu terörist(!) grubun adını hatırlayabiliyor musunuz?
 
Evet, "Triple A (Asociasión Armada Autentica)"; o kadar önemli bir örgüt
değildi aslında. Anarşist bir gruptu. Ancak kendilerini terör eylemleriyle
ifade etme yolunu seçmişlerdi.
 
- Kitabınızda da adı geçiyor böyle bir grubun, karşıdevrimci gruplar
arasında...?
 
Hayır, hayır. Bu, o örgüt değil. Kitapta bahsedilen merkezi Arjantin'de
olan, profesyonel katillerden oluşan faşist bir grup. Benim dediğim o değil.
Bahsettiğim o yıllarda Küba'daki, Otantik Parti'nin (Partido Revolucionario
Cubano-Auténtico)[1] uzantısı olan bir gençlik grubu, Otantik Silahlı
Birliği. Küba tarihindeki enteresan örgütlerden biridir. Küba Devrimi'ne
katılan pek çok devrimci önder o sıralarda bu partinin, aynı zamanda da bu
gençlik grubunun üyesiydi. Bunlardan biri örneğin, Raúl Roa'dır[2].
 
- Yeniden çocukluk yıllarınıza dönelim. Anne ve babanız komünistti ve siz de
evde sıkça onların kendi aralarındaki siyasi konuşmalara tanık
olmaktaydınız. 13 yaşında da siyasi mücadeleye katıldınız. Buna nasıl karar
verdiniz? O yıllarda marksist klasikleri okumaya başlamış mıydınız? Sizi bu
karara iten ne oldu?
 
O yaştaki bir çocuk ne kadar anlarsa... Tabii asıl 1953 yılı; Kübalı her
sosyalist devrimcinin olduğu gibi benim yaşamımda da, Moncada Kışlası Olayı
dolayısıyla önemli bir dönüm noktası. Ama 1953'ün sonuna kadar o anarşist
grubun bir parçasıydım; bir bakıma orada piştim diyebilirim. Sonra da genç
sosyalistlere, Sosyalist Parti'nin gençlik örgütü olan gruba katıldığımda
siyasi bilincim gelişmeye başladı...
 
- Yanılmıyorsam bu parti, Komünist Parti'nin kapatılmasından sonra yerine
kurulmuş olan parti; yani, Küba Komünist Partisi'nin devamı...
 
Evet. Komünist Parti 1952'de kapatılıp yasaklandıktan sonra komünistler bu
partiyi kurdu. Tam adı, Popüler Sosyalist Parti (Partido Socialista
Popular-PSP). Genç Sosyalistler, bu partinin gençlik kollarına verilen addı.
 
- Anne ve baba komünist olmanın dışında ne işle uğraşıyorlardı? Aile,
geçimini nasıl sağlıyordu?
 
Babam tam gün, komünist parti, daha sonra da PSP'nin militanıydı. Partinin
sekreterlerindendi[3]. Annemse hemşire olarak çalışmaktaydı; tabii siyasi
mücadelenin yanı sıra.
 
- Peki kaç kardeşiniz var?
 
Bir erkek kardeşim var. Benden bir yaş genç.
 
- Parti örgütlenmesi altında ne tür eylemlerde görev alıyordunuz?
 
O sıralarda Parti'nin bütün eylemlerine katılmaktaydık. Örneğin önemli bir
eylemimiz 1955'teki, Toprak Sahipleri Birliği'nin (Asociación de Hacendados
y Colonos de Cuba) Havana'daki merkez binası baskınıdır. Bu eylemler
sırasında, yani 1959'a kadar dört kez yakalanıp hapsedildim.
 
- Yani, 15 yaşındayken hapishaneyle tanıştınız.
 
Evet. Son tutuklanmam, 29 Aralık 1958'deydi. İki gün sonra da devrim oldu ve
serbest kaldım.
 
- Gerilla savaşı ayları boyunca hep hapiste miydiniz?
 
Evet. Hemen, hemen.
 
- Politika dışında başka şeylerle de meşgul oluyor muydunuz? Örneğin, güzel
sanatlar, müzik gibi?
 
Sanat değil ama tıbba karşı ilgim vardı. Doktor olmak istiyordum. Ancak
tabii çok önemli bir engelim vardı, çünkü tam üç kez okuduğum okullardan
atıldım; komünist olarak çabucak adım çıkıyordu çünkü. Bu yüzden de
ortaokulu bir türlü tamamlayamadım. Öğrenciler arasında yaptığım ajitasyon
çalışmaları beni ele veriyordu. Son atılmam 1957'dedir. Artık adım iyice
ortaya çıkmıştı. O yıl da, yeraltına geçtim zaten.
 
- Böylelikle okuma olanağı da zaten ortadan kalkmış oluyor...
 
Evet. Ancak devrimin başarısından sonra, 1959'da ortaokula devam etme
olanağım oldu. Zaten bir yılım kalmıştı. Onu da o zaman, Yamari'de
tamamladım. Ancak yine devamını getiremedim çünkü bu sefer de, Küba Gizli
Servisi'ndeki görevim başladı, 1960'ta. Ta, 1972'de üniversite eğitimine
devam olanağı doğdu. Hukuk okumayı seçtim. Tabii bir yandan da gizli
servisteki görevim devam etmekteydi. Sonunda, avukat olarak üniversiteyi
bitirdim.
 
- Yani şu anda diplomalı bir avukatsınız...
 
Yani onun gibi birşey. Çünkü diplomamı aldıktan sonra hiç avukatlık
yapmadım. Gizli servisten emekli olduktan sonra da... Ama hukuk diplomam var
işte.
 
- Çok güzel. Peki evlenmeye zaman bulabildiniz mi bari?
 
A, evet! Evliliğimin çok özel bir yanı bile var: Ben, 55 yıl aynı eşle
birlikte yaşamını sürdürmeyi beceren ender Kübalılardan biriyim. Tabii eşim
de öyle. İki de çocuğum var. İki erkek çocuk. Şu anda biri 53, diğeri de 50
yaşında. Onlar da hukuk okudular ve avukat oldular. Fakat yine onlar da
benim gibi avukatlık yapmıyorlarlar. Her ikisi de farklı devlet kurumlarında
memur olarak çalışmaktalar. Şu anda ikisi de yönetici konumunda.
 
- Devrimin getirdiği eğitim olanakları sayesinde yetiştiler...
 
Evet. Tabii ki.
 
10 AYDA 8770 CİVARI SALDIRI
 
- Önce tıpla ilgileniyor, sonra hukuk okuyorsunuz. Daha sonra da kitap
yazmaya karar veriyorsunuz. Nasıl oldu bu? Edebiyata, yazmaya ilgi
duymadığınız halde?
 
Bakın bu ilgi değil, bir "kendiliğinden görev" diyelim. Yazmaya emekli
olduktan sonra başladım. Küba tarihinin, Küba Devrimi Tarihi'nin bu dönemi,
1960'lar 1970'ler gelecek kuşaklara aktarılmalıydı, unutulup gitmesine izin
verilemezdi. Bugünkü gençliğin önemli bir bölümü, bırakın gençliği, yaşlı
nüfusun da oldukça ciddi bir bölümü, örneğin "Domuzlar Körfezi Saldırısı"
konusunda ne biliyor? Ki bu olay, yakın tarihimizde ülkemize karşı girişilen
en önemli açık askeri işgal saldırısıdır. Bu açık işgal girişiminin yanı
sıra emperyalizm 1960'tan başlayarak ülkemize karşı müthiş bir gizli savaş
yürüttü. Terörist saldırılar, sabotajlar, suikastlar... Düşmanın düzenlediği
bir sürü saldırı... Ben kitaplarımda bunları yazıyorum. Örneğin, Ekim
1962'deki "Füze Krizi!"; Bırakın Küba'yı, dünyada kaç kişi hatırlıyor?
Hatırlayanlar ne kadarını biliyor bu krizin? Bilenler olayı yalnızca,
Küba'nın çağrısı üzerine Sovyetlerin ABD'ye saldırmak üzere Küba'ya nükleer
başlıklı füzeler yerleştirmiş olduğuyla sınırlı sanıyorlar. Bu, elbette ki
gerçeğin basitleştirilmesi, tahrif edilmesinden başka birşey değil. CIA'nın,
ABD Hükümeti'nin onayıyla 1962'nin yalnızca ilk on ayında Küba'ya karşı, 8
bin 770'ten fazla terörist saldırı gerçekleştirmiş olduğundan kimsenin
haberi yok.
 
- "Sekiz bin yediyüz"den fazla?
 
Evet, aynen öyle. Hiç abartmasız. Kaç kişinin bundan haberi var bugün?
Dolayısıyla bunları bilmeden Küba'nın neden Sovyet füzelerini topraklarına
kabul ettiğini anlamak tabii ki olanaksız. Bununla ilgili ayrı bir kitap
yazdım: Operasyon Mangoose. Sizin Türkçeye çevirmiş olduğunuz, "Fidel
Castro'yu Öldürmenin 634 Yolu" adlı kitabımda da bahsi geçiyor,
biliyorsunuz. Bu ad, ABD tarafından füzelere karşı girişilen operasyona
CIA'nın taktığı ad. Yalnızca eylemleri değil propagandayı da içeriyor. Bir
diğer örnek de hemen hemen herkesin bildiği, ABD Başkan'ı Kennedy'nin
1963'te bir suikasta kurban gitmesi olayı. Ancak yine hiç kimsenin
bilmediği, 1963'ün ABD tarafından Küba'ya girişilmiş olan terörist
saldırıların zirve yaptığı bir yıl oluşu. Yine 1970'li yıllar ABD'nin bütün
dünya yüzeyinde, "WAVE" kod adını verdikleri saldırıların süreklilik
kazandığı yıllar. Bu saldırılar sırasında çeşitli ülkelerde görevli Küba
devleti temsilcileri ve Kübalı olan herkes, her şey hedef alınmıştı. 300'den
fazla saldırı yapıldı bu yıllar boyunca. Bunların içerisinde en trajik
olanı, sizin de bildiğiniz gibi, Küba Havayolları'na ait bir sivil yolcu
uçağının 1976'da düşürülmesi eylemidir. Bagajına yerleştirilen bomba
marifetiyle uçuş sırasında infilak ettirildi, tüm yolcu ve mürettabatıyla
birlikte Atlantik Okyanusu'na gömüldü. Bu yılların iğrenç bir diğer
saldırısı da, bu yıllar boyunca Küba'ya karşı yürütülmüş olan, "biyolojik
savaş"tır. Bundan da kimsenin haberi yok bugün. Bu saldırıda Küba, kasaplık
hayvan varlığının tamamını, yüzde 100'ünü kaybetmiştir. Ayrıca, şeker kamışı
tarlaları, kahve üretiminin hemen hemen tamamı, tarım ürünlerinin tamamına
yakını, kırsal nüfusun önemli bir bölümü yani insanlar, çiftçiler bu
biyolojik saldırıdan etkilendi. Binden fazla çocuğun zehirlenerek ölümüne
neden oldu. Şimdi bunları kim hatırlıyor?
 
Hem 1970'lerde, hem de 1980'lerde, bu kez de, "ideolojik savaş" zirve yaptı.
Radyo, televizyon, uçaklardan atılan propaganda broşürleri, hatta Küba
çevresindeki deniz akıntılarına salıverilen içerisinde propaganda
ambalajlarıyla paketlenmiş cikletler bulunan plastik oyuncaklar şeklinde. Ki
bunlar sahile, plajlara vuran sanki denizin sürükleyip getirdiği eşyalar
izlenimi veriyordu... Bununla ilgili Küba çevresindeki akıntılarla ilgili
ciddi ciddi uzun, detaylı çalışmalar yaptıklarını biliyoruz... Yine aynı
yıllarda, Kanada'daki ve Portekiz'deki Küba büyükelçilikleri bombalandı.
Bunları da kimse hatırlamaz. Fidel'e karşı girişilen yüzlerce suikastın
kaçını, kaç kişi biliyor? 1959'dan önce başlayıp 2000 yılına kadarki dönemde
neredeyse her dakika Fidel'e karşı bir saldırı örgütlenmiştir, yalnız ve
yalnızca Fidel'i öldürmeyi hedefleyen. Aynı zamanda da Fidel'in moralini
bozmaya, onu toplum karşısında pasifleştirmeye yönelik komplolar da
düşünmüşlerdi.
 
İşin bir de ticari savaş boyutu var. ABD'de 1962 yılında, "Global Ticari
Detektiflik" adı altında özel bir büro kuruldu. Bu büronun tek görevi
Küba'yla ticari ilişki kuran devletleri, şirketleri, kişileri tespit ederek
izlemekti. Elbette bu arada Küba'dan yapılmakta olan ihracatı sabote etmeyi
de ihmal etmiyorlardı. Bunlar gerçekten oldukça ilginç ve ilginç olduğu
kadar da, kimi dehşet verici önemli tarihi olaylardır. Çoğundan hiç kimsenin
haberi olmamıştır; bugünse hiç kimse hiçbir şey hatırlamıyor.
 
BUGÜN DEĞİŞEN SALDIRININ BİÇİMİ
 
- Evet ama artık durum değişiyor...
 
Değişiyor kuşkusuz. Zaten ABD Başkanı Obama da aynı şeyi söyledi,
"Yöntemlerimizi değiştireceğiz" dedi, fakat "Nihai amacımızda bir değişiklik
yok!" diye de ilave etti. Anlayacağınız saldırganlık politikasında bir
değişiklik yok. Bize demokrasi getirmekte ısrarlılar. Şunu unutmayalım:
ABD'nin bu politikası binlerce Kübalının hayatını tehdit etmeye devam
edecek. İster doğrudan
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 09:21PM +0300

Tolga Şardan
 
Gaziantep <http://www.milliyet.com.tr/gaziantep/> 'te 1 Mayıs sabahında
yaşanan ve göreve gitmeye hazırlanan polislere yönelik olduğu anlaşılan
IŞİD'in bombalı araç eylemi, güvenlik birimlerinin dikkatlerini yeniden
radikal <http://www.milliyet.com.tr/radikal/> dinci terör örgütüne çevirdi.
 
Saldırının ardından polis birimleri, kendi sorumluluk bölgelerinde IŞİD'in
"uyuyan hücreleri"nin peşine düştü.
 
Eylem yememek için uyuyan hücreleri gün ışığına çıkarmayı amaçlayan son
operasyonlardan biri de geçen hafta Elazığ
<http://www.milliyet.com.tr/elazig/> 'da gerçekleştirildi. Operasyon, haber
<http://www.milliyet.com.tr/> bültenlerine "IŞİD'in üst düzey
yöneticisi"nin yakalandığı şeklinde geçti.
 
Uyuyan hücre
 
Elazığ'daki MİT Bölge Başkanlığı ile İl Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki
Terörle Mücadele ve İstihbarat şubelerinin ortak çalışmasıyla kentteki
IŞİD'in "uyuyan hücresi" uyandırıldı.
 
Her ne kadar operasyonda gözaltına alınan Suriyeli 7 şüpheli istatistiklerde
rakam olarak gözükse de soruşturmanın içeriğinde çok önemli bilgiler var.
 
Öncelikle şimdiye kadar batıdaki büyük kentler ile Adıyaman
<http://www.milliyet.com.tr/adiyaman/> , Diyarbakır
<http://www.milliyet.com.tr/diyarbakir/> , Şanlıurfa
<http://www.milliyet.com.tr/sanliurfa/> , Kilis
<http://www.milliyet.com.tr/kilis/> , Gaziantep'te faaliyetleri ağırlıklı
olan IŞİD'in, yabancı uyruklu kadrolarıyla Elazığ'da kendini göstermesi
dikkat çekici.
 
Bunun nedeni; kentin, IŞİD tarafından istihbarat terminolojisinde "safe
house" olarak adlandırılan "güvenli alan/bölge" olarak değerlendirilmesi.
Sınır kentlerindeki operasyonlardan bunalan örgüt, Elazığ'da konuşlanarak
hem kendisini gizlemiş oluyor, hem de asıl hareket alanı olan kentlerden
uzaklaşmadan faaliyetlerine devam ediyor. Kaldı ki; Elazığ, Diyarbakır -
Şanlıurfa hattını kullanarak sınırdan çıkış yapmak için de kolay bir nokta.
 
İki aylık takip
 
Gelelim soruşturmanın ayrıntılarına.
 
Gözaltına alınan 7 Suriyeli'ye yönelik iki aydır MİT ve Emniyet İstihbarat
tarafından takipler yapılıyordu. Bu takipler sırasında, soruşturmada
tutuklanan Aboud A.'nın Elazığ'a Şubat 2015'te ilk gelen kişi olduğu
anlaşıldı. Aboud A.'nın grupta "lider" konumunda olduğu ve aynı zamanda
yanında oğlu Aysor A.'nın yer aldığı görüldü.
 
Şüpheli Aboud A. ve oğlunun yanısıra Ahmad H., Hıdır Ş., İyad H., Ahmad S.
ve Sofi Muhammed A.'nın aynı grup içinde faaliyet yürüttükleri anlaşılırken,
lider konumundaki Aboud A.'nın IŞİD'in Suriye
<http://www.milliyet.com.tr/suriye/> 'deki petrol kuyularından sorumlu
olduğu tespit edildi.
 
Baba-oğul dışındaki diğer şüphelilerin 2015'in sonlarına doğru aileleri
olmaksızın Elazığ'a gelip yerleştikleri belirlendi.
 
Zanlılardan Sofi Muhammed A.'nın, Suriye'de IŞİD içinde faaliyetleri
sırasında "kafa kesme" eylemlerine katıldığı ve aynı zamanda Fehet Çemberi
kod adını kullandığı istihbarat birimlerince ortaya çıkarıldı.
 
Grubun kendilerini gizlemek için Elazığ'ın Sanayi Mahallesi bölgesindeki beş
farklı evde yaşadıkları ve herhangi bir işte çalışmadıkları için düzenli
gelirlerinin olmadığı tespit edildi.
 
'ÖSO'cuyuz' dediler, IŞİD'çi çıktılar
 
Yapılan istihbarat çalışmalarında, grubun lideri olduğu değerlendirilen
Aboud A.'nın, farklı zamanlarda 4 kez toplamda yaklaşık 500 bin doları özel
kuryelerle IŞİD'e gönderdiği yine istihbarat birimlerince saptandı.
 
İşin başka önemli ilginç yanı ise şüphelilerin Türkiye'ye girişlerinde
uyguladıkları yöntem olarak güvenlik birimlerinin karşısına çıktı. IŞİD'çi
oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 7 Suriyeli'nin, Şanlıurfa'dan
Türkiye'ye girişleri sırasında kendilerini "Özgür Suriye Ordusu
<http://www.milliyet.com.tr/ozgur-suriye-ordusu/> 'ndan (ÖSO) olduklarını"
belirtikleri ve bu tanıtma karşılığında Göç İdaresi'nden "geçici kimlik
numarası" aldıkları ortaya çıkarıldı.
 
Zanlıların böylelikle Türkiye içinde çok daha kolay hareket imkanı
yarattıkları ve sığınmacılara sağlanan olanaklardan faydalandıkları gün
ışığına çıkarıldı. Operasyonunda gözaltına alınan Aboud A. ile oğlu Aysor A.
tutuklanarak cezaevine gönderildi, diğer zanlılar hakkında adli kontrol
hükmü verildi.
 
Elazığ'daki IŞİD operasyonu, yasadışı radikal dinci örgütün "yerleşik
faaliyetleri"nin ortaya çıkarılması açısından önemli. Şimdiye kadar yabancı
uyruklu IŞİD'çilerin Türkiye'de uzun süreli kalıcı faaliyetleri pek tespit
edilememişti. Daha çok gerçekleştirilen terör eylemlerinin arkasında yer
aldıkları "kilit" roller biliniyordu.
 
Ancak bu operasyonla örgütün yabancı uyruklu kişilerden oluşan "uyuyan
hücreleri"nin kalıcı biçimde ülke içinde barındığı gerçeği ortaya çıkarılmış
oldu.
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category terör]
 
[tags IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI, TOLGA ŞARDAN, Elazığ, IŞİD operasyonu]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 10:11PM +0300

ABD Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA)istihbarat bilgilerini gizli
yazışmalarını ifşa eden Wikilekas'ın yayınladığı belgelerdeki çok önemli bir
ayrıntı dikkat çekiyor. Belgelerin Türkiye kısmında yer alan ayrıntı Millî
Gazete'nin ABD tarafından satır satır, en ince detayına kadar okunarak
arşivlendiğini ortaya çıkardı. Bu belgeler Millî Gazete'nin sahip olduğu
misyonun önemine ve yaptığı haberlerin toplumda oluşturduğu etki gücüne
dikkat çekiyor.
 
 
 
 
İsveç merkezli uluslararası bir organizasyon olan WikiLeaks'in, ABD
Dışişleri Bakanlığının gizli belgelerini yayınlaması uluslararası alanda
yankı uyandırmıştı. Büyük bir bölümü, çeşitli ülkelerin büyükelçiliklerinde
görevli ABD'li diplomatların, görev yaptıkları ülkeler ve yönetimleri
hakkında Washington'a gönderdikleri kriptolardan (şifreli yazılar) oluşan bu
belgelerin sayısı yüz binlerle ifade ediliyor.
 
GİZLİ BELGELERİ SIZDIRIP YAYINLIYOR
 
20 Kasım 2010'da biten NATO zirvesinin ardından patlak veren WikiLeaks
skandalı, ABD istihbaratının gizli yazışma ve bilgilerini açığa çıkardı.
Kuruluşundan bir yıl sonra organizasyonun ve wikileaks.org'un veri tabanında
1,2 milyondan fazla doküman yayımlandı. WikiLeaks 26 Temmuz 2010'da Amerikan
ordusunun 2004-2009 yılları arasında Afganistan Savaşı'nda tutmuş olduğu 92
bin belgeyi, The Guardian, The New York Times ve Der Spiegel gazeteleriyle
birlikte açıkladı. WikiLeaks, son olarak 19 Haziran 2015 tarihinde The Saudi
Cables kod adıyla, "çok gizli" olarak tasnif edilmiş 500 bin Suudi Arabistan
dokümanını paylaştı.
 
MİLLİ GAZETE'NİN ETKİSİ BÜYÜK
 
ABD Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) istihbarat bilgilerini ve gizli
yazışmalarını ifşa eden WikiLekas'in yayınladığı belgelerdeki çok önemli bir
ayrıntı dikkat çekiyor. Belgelerin Türkiye kısmında yer alan ayrıntı Millî
Gazete'nin ABD tarafından satır satır, en ince detayına kadar okunarak
arşivlendiğini ortaya çıkardı. Belgelerde Millî Gazete'de çıkan haberlerin
ve köşe yazarlarının yazdığı makalelerinin İngilizceye çevrilmek suretiyle
ABD'ye gönderildiği ve burada değerlendirmeye tabi tutulduğu anlaşılıyor. Bu
belgeler Millî Gazete'nin sahip olduğu misyonun önemine ve yaptığı
haberlerin toplumda oluşturduğu etki gücüne dikkat çekiyor. Gazetenin
yazarlarından Abdülkadir Özkan ve Doğan Bekin'in makalelerinin İngilizceye
çevrilerek, ABD'ye gönderildiği ve üzerlerine notlar düşüldüğü belgelerle
görülüyor.
 
Kaynak: Milli Gazete <http://www.yeniakit.com.tr/haber/milligazete.com>
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags AMERİKA & NSA DOSYASI, ABD, istihbarat, Millî Gazete, arşiv]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 09:28PM +0300

ABD İHA'larının Pakistan'da bulunan Taliban liderini öldürdüğü iddiasına
Afganistan istihbaratından doğrulama geldi.
 

 
 
 
Afganistan istihbarat servisi Taliban lideri Molla Ahtar Mansur'un ABD'nin
insansız uçakla düzenlediği bir saldırıda öldüğünü doğruladı.
 
Saldırıda Mansur'un içinde bulunduğu araç, Cumartesi günü Pakistan'ın
güneybatısında, Afganistan sınırına yakın bir noktada vurulmuştu.
 
BBC Türkçe'de yer alan habere göre, ABD Dışileri Bakanı John Kerry,
Mansur'un "Amerikan personeli için sürekli tehdit oluşturduğunu" söyledi.
 
Mansur, liderliği Temmuz 2015'te Taliban'ın kurucusu ve manevi lideri Molla
Ömer Muhammed'den devralmıştı.
 
Afgan Ulusal Güvenlik Müdürlüğü, Mansur'un Belucistan vilayetinin Dalbandi
bölgesinde öldürüldüğünü açıkladı. Bu, Taliban liderinin ölümünü teyit eden
ilk resmi açıklama oldu.
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category terör]
 
[tags TALİBAN ÖRGÜTÜ DOSYASI, Afgan istihbaratı, ABD, Taliban lideri]
Bu grubun güncellemelerine abone olduğunuz için bu özeti aldınız. Ayarlarınızı grup üyelik sayfasından değiştirebilirsiniz.
Bu gruba aboneliğinizi iptal etmek ve gruptan artık e-posta almamak için Turkiye-icin-el...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.


metin atamer

unread,
May 25, 2016, 10:42:18 AM5/25/16
to Özet alıcıları
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages