SARI GELİN TÜRKÜSÜ ve EFSANESİ

764 views
Skip to first unread message

ZEYTİNBURNU ÜLKÜ OCAKLARI

unread,
Nov 9, 2008, 10:20:17 AM11/9/08
to zeytinburnuocak
Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır.
Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da
Kuman'dır.

Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla
veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır. Sarı Gelin, eski
çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak
beyinin kızıdır.

Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin âşık olduğu bu sarışın
güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde
yaşamaktadır. .....





Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk
edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni
türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu yazıda,
Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle,
onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde
durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını
tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla
anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz.

Giriş

Eski bir türkü, son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu.
Günlük bir gazetede çıkan yazıdan, türkü hakkında çeşitli iddiaların
ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000). Önce bu iddialara
bakalım: Azerbaycanlılar, bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade
ediyorlar. Azerbaycan Büyükelçisi, "Ermenicede sarı ve gelin
kelimeleri yok. Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor. Milletvekili
Yılmaz Karakoyunlu, bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert
yanıyor.

Türkü tartışmasına katılan bir Erzurumlu: "Sarı Gelin, Ermeni kızıdır.
Türkü, bir dadaşın bu kıza olan âşkının nağmeleridir." diyerek,
türkünün hikâyesini Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırıyor. Bir
Erzurumlu da, "Bu türkü, dadaş türküsüdür." diyor.

Bir başka Erzurumlu, türkünün, bir filme meze yapıldığını, güftesinin
çarpıtıldığını belirterek öfkesini dile getiriyor. Milletvekili olan
bir vatandaşımız, yazdığı senaryodan bahsederken, "Ermeniden beter
Ermeni" üslûbuyla devletimizin Ermenilere haksızlık yaptığı noktasında
duruyor. Bu noktayı senaryosunun merkezi hâline getiriyor. Sarı Gelin
türküsünü de, Erzurumlunun dediği gibi "meze" yapıyor! Milletvekilinin
ifadelerinde şunlar da var: "Sarı gyalin anbele pare pare... Ermenice
sarı, dağlı demekmiş. Dağlı gelin yani. Ermenilerin Erzurum'dan
ayrılırken Sarı Gelin'in müziğini götürmelerinden daha doğal ne
olabilir ki?"

Bir başka yazar söze karışıyor: "Ulusal aidiyet tartışmasını abes
buldum doğrusu. Müziğin vatanı olur mu? Sarı Gelin, kime ait olursa
olsun, güzel bir türkü." diyor.

Müziğin vatanı olur veya olmaz; ama siz gidip onun bunun dillerde
dolaşan şarkısına, benim derseniz gülerler! Çok eski bir musıki tarihi
olan milletin, kalkıp Ermeni'den türkü devşirmesi mümkün mü? Ama yüz
yıllarca tebamız olmuş Ermenilerin bizden çok şey aldıklarını
söyleyebiliriz. Bunun tersi de olabilir. Yani hakim halk, tebadan da
alabilir. Türkçedeki kelimelerin kökenine bakarsanız görürsünüz.
Bunlar olağan şeyler ama yüz yıllardan beri söylene gelmiş bir türkü
söz konusu olursa, burada söyleyeceklerimiz vardır.

Bir başka gazetede çıkan habere de göz atalım: "Yavuz Bingöl ve Yeşim
salkım, Sarı Gelin'in sinema uyarlamasında Ermeni düşmanlığına karşı
bayrak açacak." deniliyor. Bu filmde, türkücü Yavuz Bingöl, Ermeni
kızı rolündeki Yeşim Salkım'a âşık Türk subayını canlandıracakmış
(Milliyet-2001).

Biraz tarih

Kıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler
Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın
anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç
kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece "sarışınlar"
diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).

Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok
kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli
Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile
getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak
kızıydı. Apak'ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizamî,
eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951:
48-49).

Kumanlar, XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak
çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır. Devletin, asker, maliye ve
devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın
damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971:
145).

Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı
savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve
Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet
etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla
Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler, Kıpçak ordusu
sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-
Canaşia-2000: 142-143).

Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan
Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı
hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren
Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları,
1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini, Ortodoks
Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür
ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına)
yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu
ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır
(Kurat-1992: 84).

Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da
yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti,
III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve
Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı
(Zeyrek-2001). Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey
ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu
Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.

Türkünün kaynağı olan efsane

Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere
de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı
manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden
almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa
çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-
Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası
anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra
kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip
eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır,
âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar.
Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise
yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).

Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum
çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir.
Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir. Türküye
geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan
İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının
hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim:

Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp
yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının
domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı
zamanda eziyetli bir işti.

Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik
evlâdı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da âşık olmuş. Hristiyan kız,
şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak
kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız
da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık
çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini
duydu. Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan,
Geylanî'nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.

Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da
arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı, durumu padişaha
bildirmiş. Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız,
Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da
Abdulkadir Geylanî'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış.
Şeyh, bu teberle kâfir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle
kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların
yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine
yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların
yattığı yer şimdi ziyaretgâhtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği,
dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).

Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında
Bana olarak geçen Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht
şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de
burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan
Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde,
Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür.

Sarı Gelin türküsünün kaynağı olan bu efsanenin diğer bir varyantı,
önce mahallî bir gazetede, sonra da bir kitapta yer almıştır. Hüseyin
Köycü tarafından derlenen efsane, Şenkaya gazetesinin dokuz sayısında
tefrika edilmiş (Köycü-1950-51); bundan birkaç yıl sonra da Ali Rıza
Önder'in kitabına girmiştir (Önder-1955: 73-76). Her iki kaynaktan
özetleyelim:

"Şeyh Abdülkadir Geylanî'nin müritlerinden Sananî, şeyhine darılarak
firar etti. Yolu Erzurum ve Oltu'ya düştü. Burada tanıştığı bir
dervişle yola çıktılar. Penek suyu kıyısına geldiklerinde, derviş,
genç Sananî'den kendisini karşıya geçirmesini istedi. Sananî, bu
teklifi kabul etmeyince, dervişin, "Benden esirgediğin omuzlarına,
domuz yavruları binsin!" bedduasına uğradı. Misafir oldukları
Hristiyan Penek beyinin güzel kızına vurulan Sananî, misafirliği
uzattı ve sarayın hizmetçileri arasına katıldı. Kendisi sarayın domuz
çobanı olmuştu.

Şeyhi Geylanî, müridi Sananî'nin bu hâlini öğrendi ve çok üzüldü. Beş
yüz müridinden, onu kurtarmalarını, gerekirse sevgilisiyle birlikte
getirmelerini istedi. Müritler, Sananî'yi, domuz güderken buldular;
şeyhin isteğini Sananî'ye bildirdiler. Sananî, ancak sevgilisiyle
birlikte gelebileceğini söyledi. Bir sabah erkenden kızı aldığı gibi,
kendilerini bekleyen müritlere doğru yola çıktı.

Hep birlikte karlı dağa doğru yürüdüler. Onların yokluğunu anlayan
saray görevlileri, çevre köyleri aradılar, bulamadılar. Dağlara
yöneldiler. Âşıklar ve müritler, takip edildiklerini anlayınca kaçmaya
başladılar ve dağın güneyine sarktılar. Takipçiler yetişince çetin bir
savaş oldu. Bugünkü Allahuekber dağları, adını bu müritlerin
"Allahuekber" sedalarından almıştır. Âşıkların ve müritlerin mezarları
da ziyaret yeridir."

Bu iki varyant arasında küçük farklar olsa da, olayın özü ve motifler
aynıdır. Günümüze kadar gelen Sarı Gelin türküsünün kaynağı işte bu
efsanedir. Sarı Gelin, Penek beyinin kızı, Sinan da San'an veya
Sananî'dir. Görülüyor ki burada Ermeni yok! Efsaneler, tarih değildir;
onlardan bilimsel sonuçlar çıkarılamaz. Bununla birlikte efsaneler,
muhayyelesinden çıktığı milletin hangi değer yargılarını benimsediğini
gösterir. Onu ortaya koyanların nelere inandığını, ne gibi ahlâk
esaslarına değer verdiğini açıklar. Efsaneler, bir milletin manevî
nabzının ölçüsü, toplumsal mizacının ifadesidir. Efsanelerde toplumun
şuuraltı hazinelerinin anahtarları saklıdır (Uyguner-1956).

Efsaneler, sebebi ve kaynağı bilinmeyen birçok olayın izahında, halk
muhayyelesinin meydana getirdiği hikâyelerdir. Bir folklorcunun dediği
gibi, efsaneler hayallerde doğar, gönüllerde beslenir, dudaklarda ve
kalemlerde yaşar (Önder-1955: 6). Zamanla yeni unsurlar alır ve büyür.
Sarı Gelin türküsüne konu olan efsane de, halkın dilinde yaşarken, kim
bilir, ne zaman ve hangi yeni olay üzerine türküye dönüşmüştür...
Türkünün ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynıdır: Sarı
Gelin ve Şeyh San'an/Sinan.

Türkünün varyantları

Erzurumlu Faruk Kaleli tarafından derlenen "Sarı Gelin" türküsü,
günümüzde yaygın olarak şu güfteyle söylenmektedir (Bulut-1989: 126):

Erzurum çarşı pazar
İçinde bir kız gezer
Elinde divit kalem
Dertlere derman yazar

Bu dörtlüğün son mısraı, başka bir yerde, "Katlime ferman yazar"
şeklinde geçmektedir (Turhan-1999: 113).

Palandöken yüce dağ
Altı mor sümbüllü bağ
Seni vermem yadlara
Nice ki bu canım sağ

Bu türküde:

Neynim aman aman
Hop ninen ölsün Sarı Gelin aman

Şeklinde söylenen nakaratın ilk mısraı, bazı kaynaklarda, "Neylim
aman" şeklinde yer almaktadır (Erzurum 98- 239).

1918 yılında, bir hey'etle birlikte kuzeydoğu illerimizi gezen tarihçi
Ahmet Refik Bey, Sarı Gelin türküsünü, Göle'nin Okçu köyünde tespit
etmiştir. Bu seyahat notlarından meydana gelen kitabında şunları
yazıyor:

"Okçu köylü Ali'nin en güzel söylediği, Diyarbekir'de, Erzincan'da,
Erzurum'da Kürdî nağmelerle okunan bildiğimiz bir türkü. Fakat ezgiler
burada daha hüzünlü, daha kederli. Türkünün konusu gayet şâirane: Bir
Türk delikanlısı köyünde yaşayan bir Hristiyan kızını seviyor.

Sabahleyin tarlaya giderken peşinden ayrılmıyor. Akşamları sürüler
ağıllarına dönerken sevgilisinin güzelliğini seyrederek ruhunun
ateşini dindirmeye çalışıyor. Kalbi ve kafası o derece meşgul oluyor
ki, sonunda taptığı haçı, sevdiği salibi/haçı görmek istiyor. Kalbi
heyecan içinde çarparak bir pazar sabahı kalkıyor. Güneş yamaçlara
altınlar serper, kuşlar tatlı cıvıltılarla ortalığı şenlendirirken
kiliseye gidiyor. Bir köşeye çekiliyor. Sevgilisinin taptığı haçı,
kilisede yapılan ayini seyrediyor. Türkü şöyle başlıyor:

Vardım kilsesine baktım haçına
Mâil oldum bölük bölük saçına
Kız seni götürem İslâm içine
Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Âh seni vermem dünya malına.

Şarkının nakaratı o kadar hazin, o derece tesirli ki... Ali, elini
şakağına koymuş, gözleri yaş dolu, ruhundan kopan acılarla feryat
ediyor:

Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Seni vermem dünya malına...

dedikçe güya ağlamak istiyor. Sarı Gelinler orada da mı bedbaht
âşıkları bu derece büyülemişler (Altınay- 2001: 71-72)? Sarı Gelin
türküsünün halk ağzında dolaşan ikinci dörtlüğü de şöyledir:

Vardım kilsesine kandiller yanar
Kıranta keşişler pervane döner
Tersa sevmiş deyin el beni kınar
Vay Sinan ölsün Sarı Gelin
Seni saran neyler dünya malın.
(Seni alan neyler dünya malın)

Ünlü "Kars Tarihi" adlı eserinde, Kıpçaklardan bahsederken, Sarı Gelin
türküsüne de değinen Kırzıoğlu, bu türkünün Kars ve bir zamanlar halkı
Türklerden meydana gelen Erivan'da söylenen bir başka varyantını da
verir:

İrevan çarşı pazar
İçinde bir kız gezer
Elinde divit kalem
Dertliye derman yazar.
dörtlüğü ile başlayıp:
Sarı Gelin, sarı kız
Ettin ömrüm yarı kız

nakaratlarıyla ve bar/halay havası olarak da söylendiğini belirtir
(Kırzıoğlu-1953: 380-381).Kırzıoğlu, türküde:

Sarı kız, Sarı Gelin
Dünyanın varı gelin

nakaratı olduğunu da şifahen belirtmiştir. Burada bahsettiğimiz on
birli ve yedili heceyle söylenen iki çeşit Sarı Gelin türküsü olduğu
anlaşılıyor. Her iki türküde de Sarı Gelin ve Sinan isimleri geçiyor.
Bu isimlerin efsanedeki Şeyh San'an ile sevgilisinden geldiği açıktır.
Ünlü Türkolog Prof. Dr. Kırzıoğlu, "Sarı Gelin türküsü ve Şeyh San'an
efsanesi, XII. yüzyılda Kafkaslar kuzeyinden gelen Ortodoks Kuman/
Kıpçakların hatırasından kalmıştır." diyerek türkünün kaynağını kesin
şekilde belirtiyor (Kırzıoğlu-1958: 133).

Ünlü şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum halk havalarından
bahsederken, "Erzurum çarşı pazar, diye başlayan bu türkünün
canlandırma kudretine daima hayran oldum." Demektedir (Tanpınar-1976:
201).

Sarı Gelin, bir oyun havası olarak, Kars oyunları arasında da
geçmektedir (Bugün-1959). Gazimihal'in, "Yurt Oyunları Kataloğu" ile
Kırzıoğlu'nun, "Kars İli Halk Oyunlarının Adları"nda Sarı Gelin'i de
görüyoruz (Tan-1977; Kırzıoğlu-1960). Azerbaycan'da söylenen Sarı
Gelin nakaratlı türkünün ilk kıtası şöyledir:

Saçın uzun hörmezler
Gülü gonçe dermezler
Bu sevda ne sevdadır
Seni mene vermezler
Neynim aman Sarı Gelin (Namazeliyev-1993: 62).

Sarı Gelin türküsünün bir Türk eseri olduğunu böylece ortaya koyduktan
sonra, meselenin Ermeni tarafına da bakalım. Şunu hemen belirtmeli ki,
türkünün ortaya çıktığı coğrafyada Türk unsuru hakimdir. Ermeniler ise
bir azınlıktır. Büyük imparatorluklar kurmuş bir milletin, kendi
himayesinde yaşayan bir azınlıktan türkü, hele oyun havası alması uzak
bir ihtimaldir.

İkinci bir husus da türkünün dayandığı mevcut folklor malzemesidir. Bu
malzeme olmasaydı, türkünün kaynağı meçhul kalacaktı. O zaman, bir
propagandaya malzeme olsa da, türkünün Ermeni mahsulü olup olmadığı
tartışılabilirdi. Hâlbuki durum öyle değil. Türküyü ortaya çıkaran
kuvvetli halk edebiyatı verimlerine sahibiz.

Ermeniler ve Türk kültürü

Osmanlı Devleti zamanında, Türk'ün sadece kuvveti değil kültürü de
üstündü. Bu üstünlük, diğer kavimleri de derinden etkilemiştir. Klasik
müziğimizdeki Ermeni besteciler, bunun açık delilidir. Bizim ruhumuzu
terennüm eden nağmeleri onlara çaldıran ve söyleten, bizim
kültürümüzün zenginliği ve derinliğidir.

Ermenilerin âşık edebiyatımızdaki yeri üzerinde lâyıkıyla
durulmamıştır. Bilhassa XIX. yüzyılda çok güçlü olan âşık
edebiyatımızın etkisinde kalan Ermeni âşıklar bulunmaktadır. Buna en
canlı örnek, Ahılkelekli Kenziya'dır. Posoflu ünlü halk şairi Yusuf
Zülâlî, defterlerinden birinde, Kenziya'dan bahsetmektedir. Zülâlî,
Kenziya'yla 1892 yılında Batum'da karşılaşmıştır. Bu sazlı sözlü
karşılaşma esnasında, Kenziya şöyle demektedir:

Bir anadan bir babadan gelmişiz
Biz buna etmişiz iman Zülâlî
Eğer böyle ise niçin olmuşuz
Biz size siz bize düşman Zülâlî?

Kenziya, bir yerde de şöyle demektedir:

Cami, kiliseyi birleştirelim
Bu halkı oraya yerleştirelim
Allah Allah diye dilleştirelim
Birdir, iki değil Sübhan Zülâlî

İki âşıkın karşılıklı söyleşmesi, bu dostluk havası içinde devam
etmektedir. Bu deyişmenin büyük bir bölümü elimizde bulunmaktadır.
Zülâlî (1873-1956), eski yazıyla kaleme aldığı hatıralarında,
Kenziya'nın çok iyi Türkçe konuştuğunu, saz çaldığını, Âşık Kerem
hikâyesini Ermeniceye çevirdiğini ve Bayburtlu Zihnî'nin şiirlerini
pek sevdiğini haber vermektedir.

Ermenilerin, Türk halk hikâyelerini kendi dillerine çevirdiklerini,
bunu yaparken İslâmî motifleri değiştirdiklerini biliyoruz. XIX.
yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında, Ermeni halkı arasında,
hayli ilgi gören halk hikâyelerimiz, defalarca basılmıştır. Türk halk
hikâyelerini Ermeniceye çeviren iki önemli isimden biri halk şairi
Civanî (1846-1909), diğeri de Agek Muhtaryan'dır. Bunlar, Âşık Garip,
Kerem ile Aslı, Şah İsmail, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan,
Köroğlu, Emrah ile Selvi, Leylâ ile Mecnun vb. gibi ünlü halk
hikâyelerini, "tercüme, tebdil ve neşr etmişlerdir."

Civanî'nin çevirdiği, Kerem ile Aslı hikâyesi, 1888 yılında Gümrü'de
basılmıştır. Bu eser, sonraki yıllarda birkaç defa daha basılmıştır.
Muhtaryan, Civanî'den farklı olarak, yaptığı tercümelerde, bu
hikâyelerdeki şiirleri, eserin aslında olduğu gibi muhafaza etmiş ve
bu koşmaları her iki dilden vermiştir. Azerbaycanlı İsrafil Abbasov,
bunları uzun bir makale çerçevesinde tahlil etmiştir (Abbasov-1977:
54-137). Bu tahlillerden şu sonuç çıkıyor: Ermeniler ne şekilde
tercüme ederlerse etsinler, bu hikâyeler, aslî sahibi olan Türk
milletine aittir.

Ermeniler, yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadıkları Türklerin
kültüründen derinden etkilenmişlerdir. Papazlar, mahallî örf ve
âdetleri Türk etkisinden kurtarmak için çok çaba göstermişlerdir. Bu
çabalarında kısmen başarılı olmuşlarsa da, Türk halk musıkisini
terennümden vazgeçirtip Ermeni halk şarkıları icad etmek hususunda
başarılı olamamışlardır. Bu bilgileri aktaran tarihçi ve musıki
araştırmacısı Kösemihal (1900-1960), 1929 yılında basılan kitabında:

"Tahkik ettik, (Erzurum Ermenileri) bundan otuz sene evvel yalnız
bizim türküleri söyleyip bar oynarlarmış. Yozgat, Bayburt
Ermenilerinin yalnız Türkçe türküler kullandıklarının en güzel delili,
bu havali Ermenilerinin bundan yetmiş sene kadar evvel Ermeni
harfleriyle yazıp E. Litman'ın neşrettiği Türkçe türkü güfteleridir."
demektedir (Kösemihal-1929: 34-36).

Sonuç

Sarı Gelin, Kars ve Erzurum çevresinde efsane, türkü ve oyun olarak
yaşamakta; halk kültürümüzün birden çok unsurunda yer almış
bulunmaktadır. Birbirini çok seven iki âşıktan birinin, başka bir
kavimden, başka bir dinden olması, halkımız tarafından olumlu
karşılanmıştır. Bu hoşgörüyü dile getiren manilerden biri şöyledir:

Bahçelerde mormeni
Verem ettin sen beni
Ya sen İslâm ol ahçik
Ya ben olam Ermeni

Kerem ile Aslı Hikâyesi'nin Aslı'sı, bir Ermeni keşişinin kızıdır
(Banarlı-1971: 729). Bu Ermeni kızının adı, yüz yıllardan beri Türk
kızlarına isim olmaktadır. Bir başka hikâye veya efsane kahramanının
Ermeni olması da mümkündür... Sarı Gelin de gerçekten Ermeni olsaydı,
öylece kabul edilebilirdi.

Bütün bu açıklamalardan sonra, Sarı Gelin türküsünün, nerede
söylenirse söylensin, hakim toplum olan Türklerden alındığı kesin
olarak anlaşılmaktadır. Bu türkünün hiçbir yerinde Ermeni unsuru
yoktur. Ermeniler, bir gün oluyor, el dokumalarımızdaki motiflere, bir
gün oluyor ünlü bir mimarımıza sahip çıkıyorlar. Şimdi de Sarı Gelin
türkümüzün, kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Bu iddianın da,
Anadolu toprakları üzerindeki hayallerinden farkı yoktur.

Bir politikacı tarafından yazılan romanın, Ermeni bir vatandaşımız
tarafından senaryo hâline getirilmesiyle, güzel bir türkümüzün
Ermenilere mal edilmesi meselesi, iki yıldan beri tartışılmaktadır.
Gazeteciler, türkücüler, şarkıcılar, kahveciler ve dernekçiler
konuşuyor. Halk edebiyatı sahasında çalışan bilim adamlarımız, bu tür
konulara eğilmelidir.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages