Neler Geldi Neler Geçti Felekten, Un Elerken, Deve Geçti Elekten
4,094 views
Skip to first unread message
Kardeşlerimizden .
unread,
Apr 23, 2013, 10:02:23 PM4/23/13
Reply to author
Sign in to reply to author
Forward
Sign in to forward
Delete
You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Zahide Kardeşimizin Gönderdiği
Neler Geldi Neler Geçti Felekten, Un Elerken, Deve Geçti Elekten
Varlıklı bir adam, kızını uzaktan bir köye gelin etmiş. Kızına verdiği çeyizi deveyle göndermiş. Aradan epey zaman geçmiş, adam kızının köyüne, onları görmeye gitmiş. Kızı un eliyormuş, babası ona: "Nasılsın?" diye sormuş. Kız, uzun uzun dertlenmeden, şikayet etmeden, babasına durumu şöyle dile getirmiş:
"Neler geldi, neler geçti felekten Un elerken, deve geçti elekten"
Baba, bu arifane sözlerden; kızının ailesinin çok yoksul düştüklerini, her şeyi sattıkları gibi deveyi de sattıklarını, onun parasıyla buğday aldıklarını ve şimdi o buğdayın ununu elediğini anlamış.
Bu deyim, "sıkıntıların, yoksulluğun, hayatta insanın başına neler getirdiğinin" bir özeti olarak söylenir.
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
İnsan, Aynaya Bakar Gibi Nefsine Bakmalıdır
İnsan nefsiyle yaşar. Nefis de menfaate ve zevke düşkündür. Böylelikle insan mutlaka hata eyler. Bu sebepten her insan aynaya bakar gibi nefsine de bakmasını bilmelidir. Nefsi ondan ne istiyor, o bu isteklere nasıl cevap veriyor; görebilmelidir. Bir insanın, kendi kusurlarıma bakayım, demesi büyük bir inkılaptır. İyilik ve hayır âlemine girmesi demektir. Kendi kusurlarını arayan insan başkalarınınkiyle ilgilenmez. Kendi derdine düşer. Nefsin her isteğine boyun eğmemeyi öğrenir. Böylelikle onda yerleşen güzel ahlak, tebliğ vazifesini de yapar. Ayıpları örtmek güzel ahlaktandır, sevaptır. İnsanın olduğu yerde iyilikler de kötülükler de mevcuttur. Bu kötülükler bazen irade dışıdır; istemeden olur. Bunları örtmek, yüze vurmamak kemâlâttır.
Bir hatıramı anlatayım: Hacı adaylarıyla hacca gittik. Büyükçe bir salonda karyolalar yan yana dizildi. O salonda bulunanların hepsi eğitimli insanlar. Bunlardan bir tanesi herhangi birini tenkit etmeye başlardı. Mesela; “Abdullah’ın şu hataları vardır.” Öbürü; “Celalettin’in daha büyük hataları var” diye anlatırdı. Üstad’ın yakın talebelerinden Ceylan Çalışkan abi yattığı yerden hemen seslenirdi: “Ömer Efendi!” Fırlayıp yanına giderdim. “Ben çok hastayım, ne yapsam acaba?” “Abi, doktor çağırayım, ilaç alayım. Ne buyurursun?” derdim. Tabii o salonda bulunan herkes dikkat kesilirdi; abimiz hastaymış diye. “Ömer Efendi” derdi, “Ben kimsenin aleyhinde konuşamıyorum, acaba ne yapsam?” Hepimiz gülerdik, “Tamam abi, konuşmayacağız.” derdik, yatardık. İnsan başkasını konuşmaya alışmıştır, farkında bile olmadan konuşur. Yine konuşan oldu mu Ceylan abi beni yine çağırıp yine aynı cümleyi söylerdi. Yani konuşanlara dönüp, gıybet yapmayın, haramdır, demezdi. Bu itirazını kadife bir mendile sarıp uzatırdı.
Peygamberimiz diyor ki, “Kim bir arkadaşının ayıbını örterse Allah da onun ayıbını örter.” İnsan düşünmeli. Çok günah işliyoruz. Allah’ın gizlediği çok günahımız vardır. Öyleyse bizim günahları aşikâr etmeye hakkımız yoktur. İnsan, ağzına süzgeç koymayı bilmelidir. İbni Abbas diyor ki: “Arkadaşlarının ayıplarını söylemek istediğinde hemen kendi ayıplarını hatırla.” Bence bu sözü akılda tutmak, kişinin bu günahı işlemesine büyük engeldir. Günahları gizlemek, başkalarını o günahtan korumak gibidir. Birinin günahını açığa vurunca o günah yayılır. Yayan kişi, günahın bilinir hale gelmesine, ünsiyete sebep olur. Anne, çocuğunun televizyonda zararlı filmleri seyretmesini istemez. Çocuk gösterilen kötülükleri kapmasın diye. Biz de her Müslüman’a karşı aynı ince düşüncede olmalıyız.
“Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” Kötü düşünen ise güzellikleri göremez olur. Hüsn-ü zannın yolu açıktır, su-i zannın yolu kapalıdır. Yani su-i zannın kapalı yolundan gitmeye çalışanlar sonunda ıstırap sahibi olurlar. Nefis, başkalarını ayıplamaya, tenkit etmeye zorlar. Nefsinde böyle bir zorlama hisseden insan dönüp kendine sormalıdır; benim ne üstünlüğüm var, aynı hatayı yahut daha beterini işlemeyeceğimi nereden biliyorum? Karşıdaki insan da tenkide tahammül edemeyebilir. Enaniyetin güçlendiği 21. asırda tenkit insanı yaralar. İnsanları kırmamak, üzmemek mecburiyetindeyiz. Güzel ahlak sahipleri insanları kusurlarından dolayı ayıplamadan, hor görmeden, kalplerini kırmadan onlara faydalı oluyorlar. Bu metot, arkadaşlıklarda da, ailede de, topluluklarda da böyle uygulanmalıdır. Huzur, böylelikle temin edilmelidir.
Hekimoğlu İsmail
Mutluluğa Dâir
Kralın birisi bilge adamlarını toplamış, onları mutluluğun reçetesini hazırlamakla görevlendirmiş.. bu bilgeler, oturup müzakere ve münakaşa ederek mutluluk reçetesini 7 maddede toplamışlar :
1-en büyük zenginlik sağlıktır. beden ve ruh sağlığı yerinde olmayan kişi verimli çalışamaz.. ve mutlu olamaz.
2-akıllı insan, kimseye muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayan kişidir. yani mutluluk çalışarak temin edilen refahtan geçiyor…
3-akıllı insan, kazancının bir kısmını biriktirir ve yatırıma dönüştürür…
4-zamanı boşa harcamayan yani, hedeflerini tesbit edici plan yaparak bu planlara göre yaşayan insan, ancak başarıya ve mutluluğa ulaşır…
5-kendisine zarar verecek sigara, kumar, içki… gibi alışkanlıklardan uzak duran kişi ancak mes'ud olabilir…
6-mutlu olan kişi, bu dünyada, ölümlü yani fânî olduğunun bilincindedir.. yaradanla hergün temasa geçerek ruhunu ve kalbini nurlandırır. yaradanla irtibata geçmek belki de saâdetin temelini teşkil eder…
7-mutluluğun başka bir anahtarı da; hayatın zorluklarına, meşakkat ve ızdıraplarına tahammül etmek ve onları sabırla, soğukkanlılıkla karşılamaktır…
görülüyor ki, bu 7 madde; çalışkanlık, doğruluk, sağlık, moral gibi mutluluğun ana kanunlarını da içinde barındırmaktadır… sevgili okuyucularım, diyeceksiniz ki, hayatta muvaffak olmanın yollarını, çarelerini gösteren pekçok insan vardır. pekçok insan gelip geçmiştir.. de.. acaba kaç kişi o mutluluğa, o saâdete ve sevince mazhar olmuştur? bu soruyu her zaman sorabilirsiniz.. bu soru hiçbir zaman ehemmiyetini kaybetmeyecektir…
o halde mevzuyu tamamlamak ve hitama erdirmek için denecek odur ki; hayat öyle her zaman güllük gülistanlık bir neş'e diyarı değildir.. acılarla sevinçlerle, zahmetlerle, sıkıntı ve ferahlık devreleri ile dolu bir serüvenden ibarettir.. devamlı mutluluk, devamlı refah belki de insanoğlunda bir utanç, bir bıkkınlık, bir yeknesaklık yaratacaktır.. zahmetsiz gelen başarıların, saâdetlerin tatlı, cazip ve güçlü olduğunu söyleyebilir miyiz? hayat, daha doğrusu yaratıcı; herşeyi en iyi, en güzel, en mükemmel bir tarzda ayarlamıştır.. bunu böyle bilmek ve icablarına bu suretle riayet ve itaat etmek lâzımdır.. rahatlıktan, lâkaydiden (kayıtsızlıktan), kaygısızlıktan ve tasasızlıktan elde ettiğimiz bir zenginlik, bir başarı, bir irfan, bir güzellik var mıdır?...
Osman Akkuşak
Muhabbet mi Dert Anlatmak mı?
Eşimle konuşamıyoruz.’’Konuşmayın zaten, konuş konuş nereye varır hayat? Bazen sessizliktir çözüm. Kelimeleri yutmaktır. Söylenmeyecekleri söylememektir. Söylenecekleri erteleyebilmektir uygun bir zamana.
Bazen konuşmak, muhabbetin zehridir. Sadece dertten, tasadan, sorundan mürekkep bir konuşma, ruhların esas tasasıdır. Unutulmamalıdır ki, dertler anlatıla anlatıla eksilmez, istiflenir. “İşyerinde şunları şunları yaşadım. Bana haksızlık yapıldı yine.”
Sus ve yaşamın sesini dinle. Ne yapıyorsun her akşam öyle? Sürekli dert anlatmak geveze akılların işidir. Yolda gelirken bir ağaç da mı gözüne çarpmadı çiçek açan? Yağmur tanelerinin taşıdığı rahmetin sesini de mi duymadın? Başını kaldırmadın mı hiç gökyüzüne?
Bir kitapta mı okumadın bahis açacak? Bir şiir yok mu etkilendiğin? Ya da bir çocukluk hatıran? Bildiğin bir hadis, bir ayet. Sana yapılan haksızlıkları anlata anlata neden cilalıyorsun onları? Bildiğin bir fıkra da mı yok?
“Dinle şekerim, biliyor musun başıma ne geldi geçen?” Ne can sıkıcısın. Muhabbetin celladı mı olacaksın? Dertlerini, sorunlarını arkadaşına boca etmeye mi geldin, muhabbet etmeye mi? Nerede görülmüş dertleri anlatmanın kalbin ilacı olduğu?
Hangi ruh dinlenir şikâyetler yumağında? Dinginlik muhabbettedir oysa, muhabbetin diliyse başkacadır. Sürekli dert yanmak hayatın boğazındaki yağlı urgandır. Sanırsın ki dünya dertlerden müteşekkil. Bu dönmekten yorgun dünyada, kalplerin aradığı tek şey, şöyle durup demlenebileceği serin bir gölgeliktir; sağanak halinde dostun üstüne yağan ve tepeden tırnağa onu şikâyete bulayan dertleri sırtlanmış laf yağmuru değil..
Çöldeki fırtınadan bir taşın altına sığınmaktır muhabbet. Yağmurlu bir kış gününde, bahçene sığınmış bir kediye, mukavva kutulardan yaptığın derme çatma kulübedir. Mutlak Varlık’tan bahis açmaktır ruhun aradığı serinlik. O’nu anmaktır iki kişilik bir evrende.
Melekler hakkında konuşmaktır. Cenneti anlamak ve anlatmaktır. “Ah, neden ikimiz de sessiziz?” Sessiz mi? Hadi canım. Duymuyor musun kaşığın bardaktaki tıkırtısını? Karşındakinin çayını içerken çıkardığı sesi neden sesten saymıyorsun? Çayın yanındaki kurabiyeden sana ikram edişiyle konuştu ya, illa kelimelere mi muhtaçsın?
Neden kulak kabartmıyorsun? Ya rüzgârın uğultusu? Söylesene ona bunu. Suskunluk büyük bir konuşmadır. Duyana. “Ay kızım, bugün yine çok çok kötüyüm.” Kim yakınıp durarak, sızlanarak daha iyi hissetmiş kendini?
Hangi ağrı geçmiş, hangi dert derman bulmuştur? Yaraları tekrar tekrar yaralarsın oynayıp durdukça kabuğuyla... yeniden kanatıp durdukça sen kendini. O kabuğu kaldırdıkça yeniden ve yeniden. “Yaralarımdan başka bir şey sergilemedim” diyor şair (Jean Cocteau) ve ekliyor: “Boş yere ortaya kendimi dökmek delilikti.”
“Kocam çok aksi ayol.” Sen şimdi böyle şikâyet ettin ya, akşama kocanın aksiliği maksiliği kalmaz, yumuşak mı yumuşak, anlayışlı mı anlayışlı biri olup çıkar. Daha bu sabah baktın aynaya halbuki. Yaşlandığını gördün süslenirken. Bir kat daha fondöten sürmek geçti içinden. Geçicilik yüzüne yeni çizgiler ekledi. Korktun.
Fanilikten bahis açamaz mısın, mesela? “Konuşmaya başlar başlamaz kavga ediyoruz.” Konuşmayı, hayattan yakınmak ve şikâyet diye tanımladığınız sürece, madem öyle, konuşmayın o zaman. Kelimeleri hakkıyla kullanmayı öğrendiğinizde başlarsınız sohbete.
Bir ömür var önünüzde. Yan yana oturun siz de, sessizce. Bırakın dinsin öfkeniz sessizliğin serinleten gölgesinde. Tek kelime etmeyin, sadece çay demleyin. Hatta çekirdek çitleyin. Çekirdeğin sesini dinleyin, illa ki bir ses diyorsanız.
Çözüm yolu aramak için anlatın “Derdimizi hiç mi anlatmayalım?” Anlatalım elbette. Bir şartla. İstişare yapmak için. Anlatıp rahatlamak için değil. Şikâyet etmek, sızlanmak için değil. Anlatıp bir çözüm yolu aramak için anlatın.
Yok illa dert anlatmaktan kendimi alamıyorum diyorsan, tamam derim. Ölümden başlayabilirsin söze. Sonsuz bir hayatı kazanmak ya da kaybetmek. Hangi mesele, hangi sorun bundan daha büyük? Bir sağındaki bir solundaki meleklerin yazdıklarına bir bak hele.
Hangi şeyden daha önemsiz? Hangi ağrıdan, hangi sızıdan, hangi haksızlığa maruz kalmaktan, hangi kaygıdan, gam ve kederden?
Hal diliyle konuşmak Bir gün dergahın kapısına bir yabancı geldi, zikir halkasına dahil olmak istiyordu. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Kapının tokmağı yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki mürit, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra hal diliyle konuşmaları başladı.
Kapıyı açan mürit içeri girdi, elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla geri döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Yabancı anlamıştı. Dergâh bahçesindeki güllerin yanına gitti, güllerden bir gül yaprağını alarak kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su bir damla dahi taşmamıştı. Bu durumu gören mürit, saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Mustafa Ulusoy
Hem Şefkat Hem Tokat Tokadın şefkatli olanını hayal edin. Nasıl ki bir anne, sıcak bir tencereye dokunmak üzere olan evladını ani bir kavrayışla durdurarak onu yanmaktan korur. Yüce Yaratıcı da kullarını birtakım musibetlerle imtihan ederek, onları cehennem ateşinden muhafaza eder. Çocuk çoğu zaman, annesinin kendisine yaptığı bu muameleyi anlamaz. Hatta özgürlüğünün kısıtlandığını düşünüp, yapmak istediği şeylerden mahrum bırakıldığını zanneder. Büyüdükçe, annesinin kendisini tehlikelerden korumak için böyle davrandığını anlar. Bizler de “Belâ ve musibetler neden başımıza geliyor?” diye düşünürken olayların görünen yüzünde, Allah’ın (cc) sonsuz şefkat ve merhametini hemen göremeyebiliriz. Fakat bazen bir tokat gibi gelen bu ikazlar doğru yorumlanabildiğinde, kulun Rabb’ine yakînini (bilinç, inanç) artıran bir lütuf olur.
‘Şefkat tokadı’ yorumunu ilk kez Said Nursî dile getiriyor. Üstad bu tabirle, kendisinin yediği şefkat tokatlarını da nazara vererek, bizlere manevî bir reçete sunuyor. Ona göre nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin cezası köylerde verilir. Büyük suç işleyenler ise büyük mahkemelere gönderilir. Aynen bunun gibi müminlerin ve has dostların hükmen küçük hatalarının cezası, çabuk temizlenmeleri için kısmen ve hızlıca dünyada verilir. Said Nursi Hazretleri, kendisinin bu konuyla alakalı bir hatırasını da nakleder: “Ne vakit hizmette gevşeklik gösterdiysem, ‘neme lazım’ deyip nefsime ait hususi işlerle meşgul olduysam tokat yemişimdir. Ahiretimi kurtarmak için Erek dağında mağara gibi bir yere çekildim. O vakit beni sebepsiz aldılar, sürgün ettiler. Kanaatim odur ki, o tokatları ihmalim yüzünden yedim.”
Şefkat tokadının hayra bakan yönü Evet, kullarına çok merhamet eden ve onları seven Cenab-ı Hak, bazen gittiğimiz yanlış yoldan döndürmek, bazen de daha iyiye sevk etmek için İlahî bir uyarıyla (şefkat tokadı) bizi kendimize getirir. Nasıl ki, serçe minik bir kuş olmasına rağmen atmacanın musallat olmasıyla, zayıf olan kabiliyet ve refleksleri gelişir. Artık daha hızlı uçabilir ve hayatını her an tehlikeyle karşılaşacakmış gibi tetikte sürdürür. İnsan da zorluklarla karşılaştığı zaman “Acaba başıma gelen bu olay bir şefkat tokadı olabilir mi?” diye sorguladığında Allah’ın razı olacağı bir istikamete doğru yönelme fırsatı yakalar. “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) ayet-i kerimesinde her şerde bir hayır olabileceğine işaret edilir. Şefkat tokatlarına bu ufuktan bakacak olursak, yaşadığımız imtihanların şer gibi görülen yüzlerinin ardında hayra bakan bir yönünün de olabileceğini görmek mümkün. “Yaşadığımız olumsuz olayları ceza olarak düşünmek doğru mu?” sorusunu yönelttiğimiz psikiyatrist Mustafa Ulusoy, şefkat tokadı ifadesinden Yaradan’ın gazabından ziyade rahmet ve merhametini anlıyor. Ona göre bu durum, Allah’ın bir mükâfatı. Çünkü şefkat tokatları, aslında Cenab-ı Hakk’ın bize verdiği değerin bir göstergesi. Ulusoy, hastalarından edindiği izlenimle pek çok kişinin, yaşadığı musibetler karşısında Allah’ın kendilerini sevmediği ve cezalandırdığı duygusuna kapıldığını ifade ediyor. İlahî uyarıyı insanın doğru algılayabilmesi için yaşadıklarını ahiret inancıyla beraber değerlendirmesi gerektiğini düşünen Ulusoy’a göre Allah, kulunun ahireti kazanması ve kendisine çekidüzen vermesi için imtihanları vesile yapıyor.
Hakikatini ancak Alîm olan Zât’ın (cc) bileceği, zahiren (görünüşte) bize şer gibi görünen şefkat tokatlarının arkasında nice güzellikler vardır şüphesiz. Kulun bu güzellikleri görmeye çalışarak, imtihanının hayrına erişmesi mümkün. Kişi ancak o zaman başına gelenler, kendisi için ne kadar çetin olursa olsun sarsılmaz/sendelemez. Böylece sıkıntılarının üstesinden kolayca gelir. Mustafa Ulusoy da, şefkat tokatlarının hayra bakan yönünü; ders verici, daha büyük bir şerrin engelleyicisi olması ve Allah’a yaklaşma vesilesi olarak değerlendiriyor. Öyle ki, merhametinin bir sonucu olarak Yüce Yaratıcı şefkat tokatlarıyla, kulunun ders almasını ve istikamet kazanmasını istiyor. Bu zaviyeden bakıldığında şefkat tokatları birer lütuf ve ihsan. Dolayısıyla musibetlerin, Allah’ın bizi zor duruma sokarak burnumuzu sürtmesi veya cezası olarak görülmemesi lazım. Ulusoy da, “Tabir-i caizse Allah bizi cennetine koymak için elinden geleni yapıyor.” diyor. Çünkü çoğu musibetin ahiretle bağlantılı bir hayrı var. Fakat başımıza gelenlerin diğer alemde hayırlı birer karşılığının olacağına inancımız yoksa, şefkat tokadının bize kazandıracağı hayrı engellemiş oluyoruz.
Herkesin şefkat tokadı kendine İlahî uyarıyı hayra dönüştürmek için irade gösteren kişi için iç muhasebenin önemi aşikâr. Psikiyatrist Ulusoy, buradan hareketle kişinin ayağı takıldığında bile “Acaba hangi yanlış şeyi düşünüyordum da tökezledim?” diye kendini sorgulamasını tavsiye ediyor. Ulusoy, bireysel muhasebeyi önemserken, başkası adına yapılan yargılamaları ise son derece yanlış buluyor. Zira birinin başına gelen musibetin hükmünü bizim vermemiz, Allah’ın kuluna şefkat tokadı yaşatmasının hikmetine ters düşüyor. Dolayısıyla ders çıkarabilmek adına kişinin başına gelen musibetlerde, muhasebesini kendi başına yapması gerekiyor. Böylece insan yaşadıklarını sorgulayarak, kendini gözden geçirme imkânı bulur. Ayrıca O’nun (cc) kapısından başka kapı bilmeyip, Yaratıcı’sına her durumda el açtığında, imtihanları karşısında doğru bir duruş sergiler.
Bize sıkıntı veren her olay, Allah’ın dilemesi ve müsaade etmesiyle oluyor. Kul, başına gelen musibetleri, ümit addettiğinde ‘şefkat’; korku unsuru olarak algıladığında ise ‘tokat’ olarak hissediyor. Cennete talip olan insanın her imtihanı İlahî şefkat olarak görerek kendine çekidüzen vermesi, ona hem dünya hem de ukba hayatında huzurun kapılarını açıyor.