Beddua ile Çocuklarının Ahlakını Bozan Anne Babalar
310 views
Skip to first unread message
Kardeşlerimizden .
unread,
Sep 22, 2013, 10:41:32 PM9/22/13
Reply to author
Sign in to reply to author
Forward
Sign in to forward
Delete
You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Beddua ile Çocuklarının Ahlakını Bozan Anne Babalar
Dua; kişinin Cenab-ı Hak’tan kendisi ya da bir başkası için olumlu bir şeyler istemesi ya da dilemesidir. Beddua ise; bir kimsenin başına kötü şeylerin gelmesini dilemek için söylenen sözlerdir. Beddualar; genellikle öfke, kızgınlık, güçsüzlük ve çaresizlik anlarında söylenmektedir. Dua olumlu olarak algılanırken beddua olumsuz olarak algılanmaktadır Maddi ve manevi olarak faydası olanlara hayır dua edilirken, maddi ve manevi olarak zararı dokunanlara da beddua edilmektedir. Hayır duaları mutluluk anlarında yapılırken beddualar ise sıkıntılı anlarda yapılmaktadır. “Allah iyiliğini versin, Allah kalbine göre versin, Allah işlerini rast getirsin, Allah zihin açıklığı versin…” anne babaların evlatlarına normal zamanlarda yaptıkları dualardan bazılarıdır. “Allah gün yüzü göstermesin, Allah sürüm sürüm süründürsün, dizine gözüne vursun, Allah’ından bulasın, ocağın sönsün, iki yakan bir araya gelmesin…” bu ve buna benzer serzenişler ise anne babaların sıkıntılı ve sinirli zamanlarında evlatlarına karşı yaptıkları beddualardan bazılarıdır.
Anne babalar, normal şartlarda akıllarının ucundan dahi geçirmedikleri düşünceleri, çocukların en küçük olumsuz hareketlerine karşı sinirlenip beddua amaçlı sözleri kolayca söyleyebilmektedirler. Bütün anne babalar iyi niyetlidir. Bu iyi niyet normal zamanlarda, söylemeye dahi haya edilen, akıllarına gelince de “Tövbe tövbe” denilen beddua, kızgınlık zamanlarına kolayca ağızdan çıkabilmektedir. Sinirlilik anlarında ağzından çıkan bir sözün nereye varacağını kestiremeyen anne babalar, sıkıntıların dönüp dolaşıp kendilerini bulacağını düşünemezler. Elbette bütün anne babalar bilerek çocuklarının kötülüğünü istemeyecek kadar akıllı ve bilinçlidirler. Ancak bu tutum her ne kadar kızgınlıkla yapılsa da hoş görülecek bir tavır değildir. Çünkü dil neye alıştırılırsa onu söyleyecektir. Kızgınlık zamanında çocuğa beddua etmek yerine dilini “Allah seni ıslah etsin” demeye alıştırmalıdır. Anne babalar için bir imtihan aracı olan çocuklar, onların hem bu dünya hem de öbür dünyaları için mutluluk kaynağı olabildikleri gibi zindanı da olabilmektedir. Çocukların olumsuz davranışlarına sabredip eğitmek yerine, beddua eden anne babalar, çocuklarının olduğu kadar kendi hayatlarını da karartmaktadırlar.
Kızgınlık belirtisi olarak söylenen beddualar, hayır duada olduğu gibi en ulu makama çıkar. Dualarının kabulünün konusunda inancı tam olan anne babalar, beddualarında Cenab-ı Hak tarafından kabul edileceğini çok iyi bilirler. Bilindiği gibi çocukların dini mükelleflikleri ergenlik çağında başlamaktadır. Mükellef olmayan çocuklar namaz ve oruç gibi dini vecibeler için sorumlu olmadıkları gibi olumsuz hal ve hareketlerden de sorumlu değillerdir. Dini manada hiçbir sorumluluğu olmayan çocuklara yapılacak bedduaların zamanla anne babalara geri döneceği bir gerçektir. Bir kimse karşısındakine hayır ya da beddua ettiği zaman melekler o duayı alır, dua edilen kimse o duayı hak etmişse ona yüklerler. Fakat o kimse bu duayı hak etmemişse söyleyene o duayı iade ederler. Beddua edilen çocuğa ise melekler, günahsız ve akil baliğ olmadığından bedduayı yüklemekten hayâ ederek sahibine iade ederler. Anne babalar ileriki zamanlarda kendilerine asi olan çocuklarına karşı nerede hata yaptım diye düşünmeye başlarlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Bir kul, herhangi bir şeye lânet ettiği vakit, o lânet semâya doğru yükselir. Gök kapıları hemen onun önüne kapatılır. Sonra o, yere doğru iner. Arzın kapıları da ona kapatılır. Sonra sağa ve sola (doğru) yol tutarsa da, gidecek bir yer bulamaz. Nihayet lânet olunan kişiye dönüş yapar. Eğer o, buna lâyık ise orada kalır. Şayet o, buna ehil değilse, bu sözü sarf edenin kendisine döner (ve onun üzerinde kalır).” (Ebû Dâvud, 4/277) buyurmaktadır. “Cennet annelerin ayağı atındadır.” (Kenz-ül Ummal, 45439.) hadisince ayaklarına altına cennet konulan anne babalar, bunu kendilerini cennete girmesini kolaylaştıracak şekilde algılamaktadırlar. Bu hadisi çocuklarından daha çok kendileri için algılayan anne babalar, çocukların eğitimlerinde karşılaştıkları olumsuz davranışlara karşı anlayış ve sabır göstermek yerine beddua etmeyi tercih etmektedirler. Anne babalar hak konusunu da yerine göre koz olarak kullanmaktadırlar. “Hakkım helal etmem” sözü ile çocuklarla aralarındaki bağları zayıflatmakta yerine göre de ortadan kaldırmaktadırlar. Yıllarca kendini arayıp sormayan ve kendince hayırsız evlat olan çocuklarına da “Ben onlara ne yaptım?” sorgulaması içine girmektedirler.
İtaatsizlikte bulunan çocuğundan şikâyete gelen bir babaya İbn-i Mübârek sordu:
“Sen oğluna hiç beddua ettin mi?”
“Evet, canımı çok sıktığı zamanlarda ettim.”
“Sen kendi elinle kötü yapmışsın çocuğunu. Baba ve annenin çocuğu hakkındaki duası ret olunmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), mübarek dişini kıran kavmine: “Yâ Rab, kavmime hidayet eyle. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!” diye dua etti. Sen de böyle bir anlayış içinde olsaydın; ziyan etmezdin. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in bu sabrı ve metaneti, ziyan getirmedi, sonunda kavminin imanlarına sebep oldu.” der. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v), Taiflileri İslam’a davet için gittiğinde hiç ummadığı tepkilerle karşılaşmıştı. Taif’in önde gelenleri Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile alaycı konuşmuşlar ve ona inanmamışlardı. Biri “Peygamberlik için Allah senden başkasını bulamadı mı?” diye alay ediyor, öteki “Sen peygambersen, ben seninle konuşamam; çünkü sen çok yücesin seninle konuşmam.” diyerek aklınca uyanıklık yapıyorlardı. Bu da yetmezmiş gibi dönüş yolunda Taifli çocuklara Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i ve Hz. Zeyd’i taşlatarak onları yaralatmışlardı. Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.v): “Bilmiyorlar Rabbim, bilselerdi yapmazlardı.” diyerek Allah’a kendisini taşlayanları helak etmemesi için onların adına istiğfarda bulunup dua buyurdu.
Taif halkını helak etmekle görevli olarak kendisine gönderilen dağlar meleği; “Beni Rabbin gönderdi Ya Muhammed! (s.a.v) dile, iki dağı birleştirerek Taif halkını helak edeyim!” diyen meleğe: “Hayır! Onları helak etme! Umulur ki Rabbim onların neslinden kendisine kulluk eden bir ümmet yaratır.” diyerek geri çevirerek hayır duada bulunmuş ve yıllar sonra bu belde halkı da Müslüman olmuştur. “Rahmetli anne babam aklıma geldikçe hayır dua aklıma gelir. Sağlığında bana hep hayır dua ederlerdi. Şimdi bende aklıma geldikçe onlar için hayır dua ettiğim gibi onlar için hayır hasenat yapmaktayım. Çünkü bugünkü başarılarımın temelinde onların duası yatmaktadır” der bir eğitimci yazar. Ebu Hureyre (r.a) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:“Üç dua vardır ki, kabul olacaklarında şüphe yoktur: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın çocuğuna duası.” (İbni Mace, Dua,11)
Çocuklara beddua edip onları musibetlere maruz bırakmak yerine, hayır dua edip onların kurtuluşuna sebep olmak gerekir. Çünkü çocuklara yapılan hayır dualar, anne babaların vefatlarından sonra kullanılmak üzere yatırım olacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün ameli amellerinin sevabı kesilir. Sadak-i cariye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından hayır dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyet,14) buyurmuşlardı. Çocuklara yapılan bedduaların Allah tarafından kabul edilip çocukları bulması halinde, buna ilk ve en çok üzülecek olan yine anne babalar olacaktır. “Yüzüme hasret kalasın!” diye beddua eden anne, kızının Avrupa’ya gitmesinden sonra anne-kız yıllarca görüşememişler. Annesinin kızgınlık anında söylediği bir sözden dolayı hem annesinin hem de kendisinin yıllarca bu sıkıntıyı yaşadıklarını söyler bir gurbetçi hanım. Anadolu da hata yapıldığı zaman söylenen bir deyiş vardır: “Ömrü uzun, niye böyle yaptın!” diye. Aslında dilimizi olumsuzluklarda da güzel ifadelere alıştırmak gerekir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetname adlı ünlü eserinde; “Çocuklara hakaret ve beddua etmemelidir. Zira beddua, fakirlik sebeplerindendir.” demiştir. Allah Resulü (s.a.v) çocuklara beddua etmeyi doğru bulmamış ve devesine kızan ve bu sebeple arkasından lanet eden birisini ikaz ettikten sonra şöyle buyurmuştur:“Kendinize beddua etmeyin. Çocuklarınıza beddua etmeyin. Mallarınıza beddua etmeyin. Duaların kabul olduğu bir ana rastlarsınız da duanız kabul olur. ” (Ebu Davud, Vitr,27). Sonuç olarak çocuklara beddua edilmemesi gerekir. Çünkü çocuklara yapılacak beddualar hem anne babalar için hem de çocuklar için hayırlı olmayacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v):“Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar.” (İbni Mace), “Bir kimse lanet edince, lanet edilen buna müstahak değilse, kendine döner.” (Beyhaki) buyurmuşlardır.
Beddua edilen çocuklar için geri dönüş yolunu da Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:”Ey günah işleyerek, nefsine zulüm eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah, bütün günahları affetmeye kadirdir. O, sonsuz rahmet ve mağfiret sahibidir. Size azap gelip çatmadan, Rabbinize yönelin; O’na teslim olun. Sonra yardımcı bulamaz, çaresizlik içinde kıvranırsınız. Ansızın gelen azapla yüz yüze gelmeden, Rabbinizden size indirilenin en güzeline, Kur’ân’a tâbi olun. Nefsin; ‘yazıklar olsun bana! Allah’a karşı azgınlık içinde oldum. Hak ve hakikatle alay edenlerden, onu hafife alanlardandım,’ diyeceği ve pişmanlıkla kıvranacağı günden, sakının!” (Zümer, 39/ 53-56)
Mehmet Emin Karabacak
Sonrası Anne!
Baba evlerini yaşatan, ancak ve yalnız annelerdir. Zira, anne hayattaysa, babanız bütün bütün ölmüş sayılmaz. Evinin direğini yitirmiş çoğu kadın, bizim idrak edemeyeceğimiz bir marifetle, evde onu, kimselere görünmez, yalnız kendisinin görüşüp halleşebildiği esatiri bir varlık gibi yaşatır. Hayır, hayır… Rahmetli eşinin hatırasını yaşatmak kabilinden bir şey değildir bu. Basbayağı, şu bildiğimiz yaşamaya benzer, sanki yarı canlı, yarı ruhani ikinci bir hayat…
Bunu nereden mi biliyoruz? Bir elmanın geri kalan yarısı olarak, birlikte kurdukları düzene asla ihanet etmezler de ondan… O evin işleyişini, göreneğini, zaman içinde oluşmuş sabitlerini; eşyanın yerini ve kullanım şeklini, başkalarına karşı geliştirilen davranış biçimlerini bir gram şaşmaksızın devam ettirirler. ‘Babanız böyle isterdi’ derler zaman zaman. ‘O sevmezdi böyle şeyleri’ diye yakınırlar yahut ‘babanız çok severdi bunu...’ derler gözleri ışıldayarak. Onun, kendisini bir yerlerden gözetleyip durduğunu bilir gibi... Bir de şuradan biliriz ki, böyle anneler, kocasını ikinci bir hayatı taşır gibi kendi tasarrufunda yaşatırlar da bunu etrafına sezdirmezler. Kimseciklerin olmadığı zamanlarda, bir köşeye çekilip yahut dua eder gibi ellerini açarak, onunla, evin babasıyla konuşmaya dururlar. “Ne vardı koyup gidecek bizi” derler. Halini hatırını sorarlar onun. Kimselere diyemediklerini, kör kuyulara atar gibi içlerine bastırıp durduklarını söyleyip, kimileyin ince ince gözyaşı döktükleri olur. “Kimim var senden başka, kimlere diyeyim!” Hatta çatının kırık kiremitlerini, budanmayan asmaları, kendi diz ağrılarını ve çocukların hoyratlığını tutup ona şikâyet ettikleri de olur. Bütün bunlar, tenha zamanlarda, kendi başına kalışlarda yapılan dertleşmelerden ibarettir ve dışarıya, evlatlara bile fark ettirilmez.
Bana öyle gelir ki, kimi daha ömrünün baharında, yirmilerinde, birkaç çocukla dul kalmış nice yürekli kadını belki yarım asır ayakta tutan kuvvet, eşiyle kurduğu bu ‘gizli ilişki’, onu evin içinde, yanı başında hissedebilme yeteneğidir. Bu suretle pes etmeden, vazgeçmeden ve asla yıkılmadan evi çekip çevirir, çocuklarını büyütürler. Doğrusu bu, Allah’ın yalnız kadınlara bahşettiği bir kabiliyettir ve mayası inanç, sabır ve özveriyle karılmıştır. Bir erkeğin asla anlayamayacağı, hayal bile edemeyeceği bir vaziyettir. Hiçbir erkek, küçücük çocuklarla, bir evin düzenini elli yıl muhafaza ederek çarkı döndüremez. İşte bu yüzden dostlarım, anneniz yaşıyorsa, baba evi aynı düzen ve bereketiyle ayakta demektir. Ona hiçbir şey olmaz… Çünkü o evin odalarında, her şeyi sakınan, koruyan, özüne sadık kalarak tazeleyen ve ocağı birlikte tüttürdüğü eşinin el emeğini, gözünün nurunu muhafaza eden biri gezinmektedir. Siz bilmeseniz de hiç fark etmeseniz de onlar birlikte kurdukları yuvayı yine el birliğiyle konuşa görüşe yaşatmaktadır. Anadolu’da erkeklerin eşlerine ‘ev sahibi’ diye hitap etmeleri boşuna değildir. Evet, ev ‘baba evi’ gibi görülür ama aslında her şeyi muhafaza eden ve gemiyi yürüten, daima içeride ve bir adım geride kalmayı tercih eden ‘anne’den başkası değildir. Baba gider, ‘ev sahibi’ ocağı aynı görkemiyle tüttürmeye devam eder.
Baba ocağına her gidişinizde kapıyı anneniz açıyor ve sizi karşılıyorsa, dünyanın bütün hazinelerine sahipsiniz demektir. Baba evi, sonsuz saadetler kaynağıdır çünkü. İnsan, hiçbir mekânda orada yaşadığı kadar rahat, orada bulunduğu kadar mesut, orada olduğu kadar çocuk değildir. Orada bütün yoksullar zengin, bütün dertliler huzurlu ve bütün günahkârlar temizdir. Var olsun ve uzun yaşasın anneler… Bir gün annenizi yitirir ve evin kapısını kendi anahtarınızla açacak olursanız, o zaman her şey değişecektir. Sizi, dilsiz eşyalar ve karanlık köşeler karşılayacaktır. ‘Ev sahibi’, babanızdan son kalanları da yanına alıp gitmiştir artık. Odalarda konuşan kimse kalmamıştır. Bir zaman gider gelirsiniz. Sonra her şey hatıra olur… ‘Aradan zaman, bir hayli zaman geçti’ diye dertlenirsiniz. Hayat, zaten bir hatıradır, alışırsınız!
Ali ÇOLAK
Kendimizin Unutturulması Allah’ı
unutursak, O da bize kendimizi unutturur... Bir ayet mealinden mülhem
olan bu sözü (beyanı) okuduğumda hem sarsılmış hem hayran olmuştum. O
zamanlarda yaşıyor olsaydım, sadece bu ayeti duysaydım derhal iman
ederdim. Böyle bir insan sözü olamaz. Epiktetos’tan beri bir sürü güzel
söz okudum, buna benzeyeni yok.
Kendimizi unutursak, başka musibet başka düşman lâzım değil; kendi
kendimizin düşmanı olmuşuz demektir. Bir çeşit manevi delilik! Lehine ve
aleyhine olanı bilmiyorsun. Çirkinlikleri güzel görmeye başlıyorsun,
bedbahtlığı mutluluk gibi arıyorsun, normal (fıtrî) dengelerini altüst
ederek tatmin umuyorsun; değerini, nasibini, ruhunu, kendini unutmuşsun
çünkü. Kendini unutanın kendine yaptığı kötülüğü, kimse ona yapamaz.
İnsanın kendini unutması, kendi var oluşuna ve yaşadığı hayata bir anlam
veremez hale gelmesidir. İnsan olarak sadece şeklen varsın; ruhunla,
aklınla, kalbinle değil. Böyle bir insana, kendini hatırlama ve bulma
şuuru kazandırmadan hiçbir kavramı, düşünceyi, değer hükmünü doğru ve
etkili olarak anlatamazsın. Uğraşırsan boşuna yorulursun. O, cezalı
gibidir. Kendini unutmaya hüküm giymiştir. Aslında bu, ceza da değil,
yardımsız ve yalnız kalma sonucunu kendi iradesiyle hazırlamıştır. Bunu
âdeta seçmiştir. Özgürlüğünü (!) o yönde kullanmıştır. Allah’ı unutanın,
kendi varlığının şuurunda olması aklen mümkün değil. O şuur olmayınca,
insanın zekâsı (IQ’su) sadece basit yahut spekülatif (felsefî türde)
kurnazlıklara yarar. En ilerisi de bu ikincisidir. Kendi içinden geçip
yükselen ışığı göremeyen, dışarıdaki şaşırtıcı ama yön göstermeyici
ışıkların peşinde koşturur durur. İç ışığından yoksunsan felsefe
teleskopları (!) olsa neye yarayacak?
Halbuki derinlere ve ötelere yönelmeni sağlayıcı ışık, senin içinden
geçip yükselen ışıktır ve senin şuursuzluğun senin ona açılan şuur
kapını kapatmış. Kendi içine bir gaflet perdesi çekmişsin var oluş
gerçekliğini unutarak. Senin kaybettiğin şeyler aradığın yerde değil ki.
Binbir hüner sahibi olsan da, elde edebileceğin bir şey yok. Sahte
ışıklar içindeki bir kısır döngüde fırıldak gibi döner durursun. Halbuki
o ışıklar aslen kör eden uyduruk ışıklardır. “Fikir mücadelesi” diye
birileriyle çarpışır toslaşır durursun. Sıradan gibi gördüğün, “kendini
unutmamış” insanlar sana çok yabancı ve çok uzak birine bakar gibi
bakarlar, yanlarında dursan bile. Ne seni anlayabilirler ne de
kendilerini sana anlatabilirler. Yan yana durabilirsiniz,
karşılaşabilirsiniz ama, iletişim imkânları yoktur; empati ve diyalog
bir hüzünlü hasretten ibarettir. Kendini unutmuş insana kimse erişemez.
Erişeyim derseniz duvara çarpmış gibi olursunuz. Bazen aynı evde
yaşasanız bile böyle olur. Kendini unutana erişilemez, erişilemeyenle
iletişim kurulamaz.
Bazı konuları kısa yazmak çok zor. Şu yazım sonuna yaklaşıyor, fakat
konunun aslına yeni girdim! Unutmamakla mesele bitmez. Düşünce
başlayacak ve gelişecek. Sonra unutmaya varılmadan da, ârız olan
aksaklıklar var. İçinizdekileri ve içselleştirdiklerinizi nasıl
değerlendireceğiz? Bunların da izahı gerekir... Şuurun yokluğu kesin ve
yalın bir durumdur ama; açık olan şuurun derecesi, işleyişi, kıvamı,
seviyesi, incelikleri çok geniş bir bahistir. Orada da “itidal” ve
“istikamet” gibi hayatî ilkeler vardır; itidalden uzaklaşıp ifratlara
dalarak istikametten sapma gösterme ihtimalleri de yok değildir. Ben
bunun bir örneğini şimdi şu satırları yazarken TV’den izlemekteyim!
Unutmamak ara sıra hatırlayış değildir, sathi hatırlama da
değildir, derin idrak şuuru ile her an O’na bağlı olmaktır. İşte o zaman
kendini bilirsin tanırsın, yolunu ve istikametini bulursun.
Ahmet Selim
Ufuk Uras’ın 3 Bin Kitabını Yaktılar, Kütüphane Hayalleri Kül Oldu
Ufuk Uras, her yaz tatil için gittiği Paşalimanı Adası’nda bu yıl büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.
Babası Mustafa Hasip Uras’ın bir derneğe bağışladığı 3 bin kitabın
ortadan kaybolduğunu öğrendi. İddialara göre Ufuk Uras’a ait evin hemen
arkasındaki eski okul binasında bulunan kitaplar, burada bir süre
konaklayan taşeron firma çalışanları tarafından yakıldı. Kitaplar
arasında Ku’ran, hadis ve tefsirler de vardı. Kütüphane için, “Babamdan
kalan bir vasiyetti.” diyen Ufuk Uras, “Kitapların bu şekilde yakılması,
bir kadir ve kıymet bilmezliktir. Babamın tek derdi köyün çocuklarıydı.
Kütüphanesinde dini kitaplar, Nutuk ve dünya klasiklerine kadar çok
sayıda zengin eser çeşidi mevcuttu. Kitapların yakılmasına kim sebep
olduysa adalet önünde hesabını verecek.” ifadelerini
kullanıyor.
Geçtiğimiz kasım ve aralık aylarında burada kalıp Poyrazlı
köyünün elektrik altyapısını sağlamlaştıran işçiler, kaldıkları binanın
pencerelerini açık unuttu. Şiddetli yağan yağmur sonrasında koliler
içerisinde bulunan kitapların bir kısmı ıslandı. İşçiler, ıslanan bu
kitapları kurutmak yerine eski okul binasının bahçesine çıkarıp yaktı.
Kitapların yakıldığını başta köyün Muhtarı Kamil Örnekli olmak üzere çok
sayıda kişi doğruluyor. Örnekli, “İşçilerin kalması için eski dernek
binasını tahsis ettik ama buna bin pişman oldum. Çünkü giderken
kitapların hepsini yaktılar. Köye ait zehir makinesini de tahrip
etmişler.” diyor.
Kur’an ve tefsir kitapları da yakılmış Kitapların
yakıldığı bilgisini ilk önce Ufuk Uras’ın annesi Nevin Hanım almış.
Paşalimanı Adası’ndaki yazlığa gittiği günün hemen ertesinde ölçü almak
için dernek binasına giden anne Uras, kitapların yerinde olmadığını
görünce köy muhtarını aramış. Muhtarın, “Kitapları yaktılar.” cümlesi
karşısında adeta şoke olmuş. Görgü tanığı komşular da kitapların
yandığını doğrulamış. Elektrik işçilerine süt ve yoğurt satan Zeliha
Coşkun, “Yoğurt tencerelerini almaya gittiğimde koca koca kitapların
yakıldığını gözlerimle gördüm.” derken, köyün temizlik işlerini yapan
Hüseyin Çayır, “Okulun bahçesine 3 tane meyve ağacı dikmiştim.
Kitaplarla birlikte onları da yakmışlar.” diye konuşuyor. Muhtar Kamil
Örnekli ise “İçlerinde çok sayıda Kur’an-ı Kerim, hadis ve tefsir
kitapları vardı. Islandığı için yakmak zorunda kalmış olabilirler.”
diyor. Kütüphane kurmayı düşünen Ufuk Uras ve annesi kitapların
yanmasına çok üzüldü. Nevin Uras, “Doğrusunu söylemek gerekirse
kitaplara üzüldüm ama daha çok Ufuk’un moralinin bozulması beni
kahretti. Çünkü onun kitaplara olan düşkünlüğünü iyi biliyorum.” diye
konuşuyor.
Ufuk Uras’ın babası emekli Albay Mustafa Hasip Uras, 1984
yılında yerleştiği Paşalimanı Adası’nda büyükçe bir kütüphane kurmak
için kolları sıvar. Çok zorlu koşullarda, birkaç vapur değiştirerek
adaya onlarca koli kitap getirir. Kütüphane hayali için yakın bir
dostunun bine yakın kitabını satın alır. Tek derdi, gençlerin hem maddi
hem de manevi yönden gelişmesidir. Her yaz, Poyrazlı köyünün gençlerini
toplar, Kur’an dersleri verir, onlara fotoğrafçılığın püf noktalarını
öğretir. Köyün gelişmesi için kurduğu derneği görmeye ömrü vefa eder
ancak kütüphane hayali bir türlü gerçekleşemez.
BÜNYAMİN KÖSELİ
Kaybolan Yıllarımı Geri Getiremezler Ama Hakkımı Kazandığım İçin Çok Mutluyum
Danıştay’ın, ‘Başörtüsü ceza gerekçesi olamaz’ kararını aldığı davayı
açan Erzurum Anadolu İmam Hatip Lisesi Edebiyat Öğretmeni Melek Sima
Yılmaz, “Yıllarımı kimse getiremez ama hakkımı kazandığım için çok
mutluyum.” dedi.
Melek Sima Yılmaz, Erzurum Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde 2000
yılında görev yaparken başörtülü olduğu için meslekten uzaklaştırıldı.
Bunun üzerine dava açan Yılmaz’ın ihraç kararını Erzurum 1’inci İdare
Mahkemesi onadı. Memurluktan çıkarılan Yılmaz, 2005 yılında AİHM’ye
başvurdu. AİHM, adil yargılanma yapılmadığı gerekçesiyle Türkiye’yi
mahkum etti. Ancak mahkeme memuriyetten çıkarılma cezasını tekrarladı.
Kararı temyiz eden Melek Sima Yılmaz, 2006 yılında memur sicil affıyla
göreve döndü. Danıştay 12. Dairesi, 2011 yılında Erzurum 1’inci İdare
Mahkemesi’nin kararını bozarak ‘Başörtüsünün memurluktan çıkarılma
nedeni olamayacağına’ hükmetti. Melek Sima Yılmaz, “Ben bıkmadan 12 yıl
boyunca mücadele ettim. Hakkımı aradım. Adalet yerini bulduğu için çok
mutluyum. Benim durumumda olan meslektaşlarım da haklarını sonuna kadar
arasın.” diye konuştu. Yılmaz’ın avukatı Süleyman Arslan ise, “Danıştay
kararıyla Türkiye’de ilk defa başörtüsü nedeniyle kimsenin memuriyetten
çıkarılmayacağı kesinleşmiş oldu.” diye konuştu.