Kapsülüne Bakmadan Hapı Yutma

1,623 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Nov 3, 2012, 7:42:47 PM11/3/12
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği


Kapsülüne Bakmadan Hapı Yutma

Jelatin kapsüller ne yazık ki hiç gündemimizde değil. Çünkü ciddi şekilde bilgi eksikliğimiz var. Çözüm basit aslında. Vatandaş ısrarla talep edecek, kurumlar harekete geçecek…

Her şey masa üzerinde duran prospektüse elinin uzanmasıyla başladı. Normalde daha önce harekete geçmeliydi. Ama söz konusu basit bir vitamin takviyesi olunca bu kez ‘içindekiler’ kısmını çok da umursamamıştı. Minik kâğıdı açar açmaz ilacın ismini gördü. Ardından parantez içinde yazan ‘Jelatin’ ifadesine takıldı gözleri. Jelatin neyden yapılıyordu? Domuz ya da sığırdan... “Acaba benimki hangisi?” dedi. Sonra “Sığırdan yapılsa da kullanabileceğim anlamına gelmiyor ki…” diye düşündü. Doktorunu arayıp bu konuya açıklık getirmesini istedi; ama onun da bilgisi yoktu. “Araştıracağım.” diyerek telefonu kapattı. Aklına ilacı üreten firmaya sormak geldi. Oldukça tanınan, ürünleri çok sık kullanılan bir markaydı bu. Yaşadıklarını anlattı. Anlayışla karşıladılar ve bir süre sonra farmakoloji uzmanının kendisini arayacağını söylediler. Sözlerinde durdular. Gün içinde gelen telefon bu haberin de çıkış noktasını oluşturdu: “Hanımefendi, kullandığınız ilacın kapsülü sığırdan elde ediliyor. İçiniz rahat olsun.” “Helal mi peki bu sığır jelatini?” “O kısmını bilemiyorum. Bu konuda bize bir bilgi verilmedi.” Bu cevap üzerine ufak çaplı bir şok hâli yaşadı. Kısa süre sonra tekrar telefonu çaldı. Arayan doktoruydu. Ona yeni bir ilaç önerdi. Yalnız biliyordu ki herkes onun kadar şanslı değildi…

Jelatin, günümüz insanının en büyük imtihanlarından biri. Çünkü neredeyse kullanmayan sektör yok. Dolayısıyla neye elimizi atsak içimizde bir tereddüt, sızı var. “Acaba, acaba…” demekten yoruluyor, bazen de duyarsızlaşarak vicdanımızın sesini susturmaya çalışıyoruz. Söz konusu sağlığımız olunca da durum ne yazık ki değişmiyor. Yukarıdaki gerçek olay, aynı sorunu yaşayan vatandaşları aklımıza getirdi. Konuyu araştırmak, aldığımız bilgiler doğrultusunda naçizane okurlarımıza yol göstermek ve en çok da bir kamuoyu oluşturarak prospektüslerde (Amerika ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi) jelatinin neden yapıldığının yazılmasına vesile olmak istedik.

Niçin jelatin kapsül?

İyi niyetlerle çıktığımız yol öyle zorluydu ki. Malum ilaç sektörü gerek üretim hacmi gerekse ticari kapasitesiyle ekonominin en kritik sektörlerinden biri. 2011 itibarı ile 9,1 milyar dolar düzeyinde bir pazara sahip Türkiye’de. Konumuz jelatin olunca görüştüğümüz kurum ve kişiler isimlerini vermek istemedikleri gibi edindikleri bilgileri paylaşmakta da oldukça ‘cimri’ davrandılar.   

Türkiye ve dünyadaki kapsüllü ilaçların yüzde 95’i sığır ve domuz jelatininden yapılıyor. Yalnız uzmanlar son 20 yılda domuzdan elde edilen jelatinin hayli arttığını söylüyor, bunun sebebi olarak da 1986’da İngiltere’de çıkan ve sığır etinden insanlara da geçebileceği kabul edilen deli dana hastalığını (BSE) gösteriyorlar. Peki, neden domuz ve sığır jelatini yerine bitkisel jelatin ya da balık jelatini kullanılmıyor? Son iki yıldır Türkiye’ye jelatin kapsül getiren bir firmanın genel müdürü, aynı zamanda da Kimya Yüksek Mühendisi N.E. cevaplıyor sorumuzu: “Kapsülün kullanım kolaylıkları var. Bağırsaklar ya da midede çözülüyor. Ağza kötü tat, koku bırakmıyor. Kolayca yutuluyor. Kendi, başlı başına protein kaynağı. Ama tercih edilmesinin en önemli sebebi çok daha ucuz olması. Bitkisel kapsüller aşırı pahalı. Bazen bir kuraklık geliyor. Bütün maliyet hesaplarınız altüst oluyor. Ama sığır ve domuzda böyle bir sorun yok. 12 yıldır ilaç sektöründeyim. Hayvansal jelatin 6,5, bitkisel kapsül ise 30-40 dolar. Ki Sağlık Bakanlığı sürekli ilaç fiyatlarını da düşürmeye çalışıyor.”

Yumuşak kapsüllerde balık, sert kapsüllülerde de bitkisel jelatin kullanan bir firma, N.E. ile aynı fikirde. Mevcut hassasiyetlerinin artı bir maliyet olarak kendilerine döndüğünü anlatıyorlar: “21. yüzyılda sağlıkta risk faktörlerinin azaltılması hedefleniyor. Domuz ve sığır jelatinini deli dana virüsü taşıma ihtimali bulunduğu için kullanmak istemiyoruz. Ama her defasında özel üretim yaptırıyoruz. Özellikle balık jelatini kapsüllerini. Bu da bize yüksek maliyet şeklinde geri dönüyor.” N.E. sektörde bu anlamda bir hareketlilik olduğunda üretim yapacak ülke ve şirketlerin artacağını, maliyetlerin de otomatik olarak düşeceğini belirtiyor. Yalnız kamuoyunun bilinçlenmesi gerektiğine sıklıkla dikkat çekiyor.

Jelatin, hayvanın derisi, beyaz bağ dokusu ve kemiklerinden çok aşamalı işlemlerden geçerek elde ediliyor. Yapı itibariyle de ciddi bir protein kaynağı. Yalnız dinî açıdan jelatinin tüketilmesi için bu bilgiler yeterli değil. Kaldı ki ilaç kapsülleri hakkında ne vatandaşın ne de hekim ve eczacıların bilgisi var. İslami hassasiyetleri bulunan doktorların birçoğunun da ne yazık ki gündeminde değil jelatin kapsüller. Bazılarıysa sığır jelatininden üretilen kapsülleri ‘ideal’ şeklinde nitelendiriyor. İstanbul’un Avcılar, Esenyurt, Yenibosna, Beylikdüzü gibi semtlerinde hizmet veren eczacılar, vatandaşın jelatin kapsüllerle ilgili herhangi bir sorusunun, merakının olmadığını söylüyor. Bundan dolayı da domuz jelatini kullanılan bazı ilaçlar hakkında müşterileri bilgilendirme ihtiyacı hissetmediklerini anlatıyorlar. İsminin yazılmasını istemeyen eczacı L.E. “İstediğiniz ilacın kapsülü domuz jelatininden yapılmış gibi bir açıklama yapsam, muadil ilaç her zaman olmayabilir. Doktor yazıyor, biz veriyoruz. Kaldı ki ilaçların prospektüslerinde jelatinin neden üretildiği yazmıyor. Özel olarak araştırmamız lazım bizim de. Bu da her ürün için çok mümkün değil.” diyor.

Hâlbuki Avrupa ve Amerika’da yaşayanlar bu konuda herhangi bir sıkıntı çekmiyor. Çünkü Yahudi ve Müslümanların taleplerini karşılayacak şekilde üretimler yapılıyor. Hatta yaygın şekilde kullanılan ilaçların muhakkak muadili raflardaki yerini alıyor. Ayrıca ilaçta esas maddenin yanı sıra yardımcı madde olarak da ne kullanılıyorsa prospektüste yazıyor. Ama Türkiye’de aynı patentle üretilen ilaçlarda bile bu bilgiler yer almıyor. Bir ilaç firmasında satış müdürlüğü yapan B.Ö. mevcut sorunu ortadan kaldıracak pratik bir öneride bulunuyor: “Her ilacın  bir kimlik kartı bulunmalı. Ürünün takip edilebilirliği çok önemli. İlaç prospektüsünde sadece jelatin değil, diğer maddeler hakkında da ayrıntılı bilgi yer almalı. Ürünün menşei, ana girdileri nedir, helal midir, koşer midir, ifade edilmeli. Bir ilaç firması bizden jelatin istedi. Daha önce ne kullandıklarına baktık. Tamamen domuzdan elde edilmiş kapsüllerden mide ilacı yapıyorlarmış mesela. Tüketici okuyarak bilgilenmeli. Karar kendisine ait. İster kullanır ister kullanmaz. Hatta hassasiyet sahipleri ortaya çıkan fiyat farkını da ödemeyi göze alır. Yeter ki alternatif olsun.”

Helal şartı aranmıyor
Jelatin kapsülleri gündemine alması gereken iki kurum var: Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı. Gerçi ilaç sektöründe görüştüğümüz, ülkemize jelatin ithal eden firmalar bu konuda Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın görevini yerine getirdiğini söylüyor. Ama bir farkla... Ayrıntılı bilgiyi N.E. veriyor: “İstenilen belgeleri tamamlayıp gümrüğe sokuyorsunuz malı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ağır metal var mı, bulaşıcı, oldukça tehlikeli salmonella bakterisi bulunur mu, deli dana ya da şap hastalığı görülen ülkelerden mi getirildiğine bakıyor jelatinin. Biz de ‘Bunlar ürünler, gümrük ve sağlık belgesi, helal sertifikası’ diye beyan ediyoruz. Görevliler bizim sunduğumuz bilgiler üzerinden işlem yapıyor. Helallik özellikle aranan bir şey değil. Sağlık açısından sorun yoksa ürün giriyor Türkiye’ye.”

B.Ö. Mart 2012 itibariyle Çin, Pakistan ve Mısır’dan gelen jelatinlerin de yasaklandığını, Güney Amerika’dan gelenin ise serbest olduğunu söylüyor ve “Ürün DNA’sına bakılması gerekiyor.” diyerek uyarıyor: “Jelatin gerçekten sığır mıdır yoksa domuz mudur bunu başka türlü ayırt edemezsiniz. Gümrükte test yapılması, ülkeye öyle girmesi, ona göre de piyasada kullanılması lazım. Sıkıntı aslında gümrükte başlıyor.”

İç piyasaya Fransa’dan onaylı helal sertifikalı jelatin kapsüller satan başka bir firmanın yöneticisi ise Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bu konuda hassas davrandığını düşünüyor. Yani prosedürlerde bulunmasa da sığır jelatin girişlerinde helal belgesinin olup olmadığını sorduklarını anlatıyor. “Peki, helal sertifikanız yok. Diğer belgeleriniz tamam. Gümrükten girişe izin vermeme hakları var mı görevlilerin?” sorumuza ise “Hayır.” cevabını veriyor. Dolayısıyla bakanlığın eğer böyle bir hassasiyeti varsa gümrük girişinde istenen belgelerin arasına helal sertifikasını da eklemesi gerekiyor. Çünkü bu çok önemli problem gümrük görevlilerinin inisiyatifiyle çözülecek cinsten gözükmüyor…

Piyasada yumuşak ve sert olmak üzere iki çeşit jelatin kapsül bulunuyor. Hangi ilaç ve markalarda hangi jelatin türünün kullanıldığını söyleyebilmek mümkün değil. Ama yumuşak kapsüllerin genellikle tercih edildiği, birkaç bitki çeşidinin karıştırıldığı gıda takviyelerine biraz daha mesafeli durmanızı, ürünü almadan muhakkak kapsülün neden yapıldığını sormanızı tavsiye ederiz. Çünkü Türkiye’de gerek internet ve televizyon gibi iletişim araçlarıyla gerekse de kişisel pazarlama teknikleriyle satılan bu tarz besin takviyelerinin ürün açıklama metinlerinde kesinlikle kapsülün neden yapıldığı yazmıyor. Tıpkı ilaçlardaki gibi! Yine satış rakamlarının yüksek olduğunu bildiğimiz 3 besin takviyesinin üretim birimine “Kapsülleriniz neden üretilmiştir?” sorusunu yönelttik. Aldığımız cevaplar şaşırtıcıydı: “Sığırdır herhâlde. Çok şükür biz de Müslümanız”, “Domuzun dışındaki her şey helaldir. İçimiz rahat.”, “Aldığımız yere güveniyoruz. Sığır yani. Ama helal sertifikası henüz yok elimizde.”

Çelişkili başka bir olayı da helal sertifikası için başvuran firmaları denetlemekle görevli O.B. anlatıyor: “Firma yetkilisi tanışma esnasında kendisinin oldukça dindar biri olduğunu, helal sertifikası alarak müşterilerinin içini daha da rahatlatmak istediğini söyledi. Kapsül şeklindeki besin takviyeleri satıyordu. Denetime başladık. İlk olarak kapsülün cinsini sorduk: ‘Sığırdır herhâlde.’ Peki, helal sertifikası var mı? ‘Yok. İlla olması mı gerekiyor? Güvendiğim yerden alıyorum.’ dedi. Bu cümle üzerine denetimi yarıda kestik.”        

Gittikçe daha da globalleşen bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye’de üretilen bir hammadde birkaç ülke dolaştıktan sonra bambaşka bir ürün olarak ülkemize geri satılıyor. Bundan dolayı da sıradan vatandaşlar olarak belli unsurları kontrol edip bir yere kadar araştırabiliyoruz. Aynı handikap helal sertifikalı sığır jelatinleri için de geçerli. Avrupa’da helal ya da koşer sertifikası veren birçok kurum var. Neyi ne kadar denetlediğini ne yazık ki bilemiyoruz. Çünkü jelatinin ana malzemesi olan sığırın deri, kemik ve bağdokuları farklı farklı yerlerden toplanarak da üretimi gerçekleştirilebiliyor. Dolayısıyla sığırın getirildiği her mekânı araştırabilmek çok zor. Ki B.Ö. ithal edecekleri ürünün helalden çok koşer sertifikasının olup olmadığına baktıklarını, koşer sertifikası veren kuruluşların çok daha ciddi çalıştıklarını, kendilerine daha fazla güven verdiklerini anlatıyor. N.E. de Avrupa’da birçok sığır jelatini üreten yeri dolaşmış ama helal sertifikalı üretim yaptığını söyleyen birçok firmanın İslami hassasiyetleri gözetmediğini görmüş: “Sonunda bir yer bulduk. İçimize sindi. Ki orada da birkaç düzenleme yapmalarını istedik. Kabul ettiler. Sonra da ithalata başladık. İçimiz rahat. Jelatin, firmaların vicdanına bırakılmış bir mesele Türkiye’de.”

Şu an çözümsüz gibi dursa da ‘kötünün iyisi nev’inden’ eğer kullandığımız ilaç ya da besin takviyesinin kapsülü sığırdan elde edilmişse helal ya da koşer sertifikasının olup olmadığını sormanızda fayda var. Ancak bu şekilde kendinizi biraz daha iyi hissedebilirsiniz çünkü...

Kamuoyu oluşmalı
Jelatin kapsüllere hasta, eczacı ve doktorların bu kadar tepkisiz kalmasının en önemli sebebi bilgi yetersizliği. Vatandaşların yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede kapsüllerle ilgili sıkıntılar aslında basitçe halledilebilecek cinsten. Fakat bu konuda kamuoyu oluşması, vatandaşın böyle bir değişikliği yetkili makamlardan talep etmesi lazım. Bu istek eğer olumlu bir gelişmeyle sonuçlanırsa domuz jelatini ya da sertifikasız sığır jelatini kullanan firmaların kendilerine çekidüzen vermesi gerekecek, bitkisel jelatin ya da balık jelatini kullanılarak üretilen kapsüller daha da yaygınlaşacak. Peki, bu konuda ne yapabiliriz?

Şikâyetlerinizi iletirken izleyeceğiniz yol
Besin takviyeleri Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın denetiminde. Onlar için de (0312) 287 33 60 (10 hat) numaralı telefonu arayabilir, in...@tarim.gov.tr adresine mail atabilir ya da (0312) 286 39 64 numaralı hatta faks çekebilirsiniz.

Sosyal Medyada gündem oluşturulabilir 
Birkaç yol daha denenebilir aslında. Mesela Twitter’da jelatin kapsüllerle ilgili gündem oluşturulabilir, sivil toplum örgütleri harekete geçirilebilir, sanal ortamda imza toplanabilir, herkesin konu hakkındaki tereddüt ve sıkıntılarını aktarabileceği dijital platform oluşturulabilir. Belki de tüm bunlara gerek bile kalmadan ilgili bakanlıklar ivedi şekilde düzenleme yaparak bu problemi çözüme kavuşturabilir...

Çözüm önerileri 
    İlaç ve besin takviyesi satan şirketler kullandıkları jelatini hangi ülke, firma ve hammaddeden temin ettiğini prospektüs ya da etiketinde muhakkak belirtmeli. Bu uygulamayı Sağlık Bakanlığı zorunlu hâle getirmeli. Kapsülün sığırdan üretilmesi Müslümanlar için yeterli değil. Ancak hayvan İslami usullere göre kesildiyse ‘helal’ vasfını alabiliyor çünkü. Bundan dolayı sığır jelatini kullananlar helal ya da koşer sertifikalarını da tüketiciyle paylaşmalı. Bu da yasal bir zorunluluk olmalı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı gümrükten giren sığır jelatinlerine helal ya da koşer sertifikası zorunluluğu getirmeli.  Türkiye’deki ilaçların büyük bir çoğunluğu jelatin kapsüllerden meydana geldiğine göre her aşamasıyla İslami usullere uygun şekilde üretim yapacak jelatin fabrikaları kurulmalı. Ülkemizde domuzdan çok daha fazla miktarda sığır yetiştirilip tüketildiğine göre hammadde sıkıntısı da yaşanmayacaktır.


TÛBA KABACAOĞLU




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.









Modern Çağın Hastalığı: D Vitamini Eksikliği

Daha fazla kapalı alanlarda yaşıyor, mesaimizin çoğunu ofiste geçiriyoruz. Kanser korkusuyla yüksek faktörlü koruyucular kullanıyor, güneşten yeterince faydalanamıyoruz. Toplu olarak D vitamini eksikliğine yakalandık, haberiniz olsun!

Fatma Kaya, Elazığ Keban’da yaşıyor. 62 yaşında. Tiroid hastası. Yıllardır vücudundaki geçmeyen ağrılardan şikâyetçi. Özellikle kol ve ayaklarındaki ağrılar yüzünden namaz kılamaz hâle gelmiş. Fizik tedavi görmüş ancak onlar da kâr etmemiş. Birkaç yıl bu ağrılarla yaşamış. Ta ki oğlu Ali Kaya bir internet sitesinde kemik ağrılarının D vitamini eksikliğiyle ilgili olabileceğini okuyana dek. Birkaç dakikalık kan tahlili neticesinde çıkmış sonuç. D vitamininin eksik olduğu tespit edilmiş. Şimdilerde dışarıdan D vitamini takviyesi alıyor. Yılda iki defa iğne vuruluyor. Ağrıları ise eskiye nazaran çok daha az.

Muhsin Tokgöz bir doktor. Eşinin rahatsızlanması üzerine romatoloji, ortopedi ve fizik tedavi gibi birçok bölüme başvurmuş. Ancak doğru teşhise bir türlü ulaşamamış. Aylar sonra şikâyetlerinin gerçek sebebi, yaptırdıkları basit bir kan testiyle ortaya çıkmış: D vitamini eksikliği!

Emine Demir, 58 yaşında. Kemik erimesi hastalığı var. Ayrıca parmaklarında ve kafasında gözle görünür şişmelerden şikâyetçi. O da hastalığının sebebini bir türlü bulamamış. Göz doktoru oğlu Can Demir’in tavsiyesi üzerine D vitamini ölçümü yaptırmış. Çıkan sonuç şaşırtıcı. D vitamini vücudunda neredeyse hiç yokmuş. Kendisine damla verilmiş. Beş aydır damla kullanan Emine Demir, kafasındaki şişliklerin azaldığını söylüyor.

Genç-yaşlı pek çoğumuz yorgunluk, stres ve kas-kemik ağrılarından şikâyetçiyiz. Ancak sorunun nereden kaynaklandığını bir türlü bulamıyorsanız D vitaminine baktırmakta fayda var. Görüştüğümüz hastaların şikâyetleri farklı; ama ortak noktaları D vitamini eksikliği. Ancak dinlediklerimizin çoğu böyle bir vitaminin varlığından bile bihaber. Zaten birçok doktor ve hasta, D vitamininin insan sağlığı üzerindeki önemini yeni yeni fark ediyor. Neden mi?

Bu vitamine daha önce kemik sağlığı açısından dışarıdan alınması gereken bir vitamin gözüyle bakılıyordu. Son araştırmalar, D vitamininin öneminin, bugüne kadar bilinenden çok daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Bu vitaminin insandaki 200’den fazla geni etkilediği, bu genler arasında kanser ve bağışıklıkla ilgili hastalıklarla bağlantılı olanların da bulunduğu anlaşıldı. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk Dağdelen, D vitamininin ilk tanımlandığı günden beri kendilerini şaşırttığına dikkat çekiyor: “İlk tanımlandığından beri bizi üçüncü kez yanıltıyor. İlk yanlışı, ‘vitamin’ dediğimiz zaman yapmışız. İkinci yanlış, sadece kemik sağlığı için gerekli olduğunu sanmamız. Üçüncüsü de modern yaşam tarzından en çok etkilenen vücut bileşeni, bunu da pas geçmişiz. O yüzden şunu söylemek yanlış olmaz. D vitamininin insan sağlığı üzerindeki önemini yeni fark ediyoruz.”

Geçtiğimiz günlerde Antalya’da düzenlenen 14. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi’nin de en önemli başlıklarından biriydi D vitamini. Uzmanlar, son derece yaygın biçimde ortaya çıkan D vitamini eksikliğinin giderek arttığına dikkat çekti. Öyle ki hastalık dünyada 1 milyardan fazla kişide bulunuyor. Türkiye’de ise her üç erişkinden ikisinin D vitamini eksik. Eksiklik genelde gençlik ve orta yaş döneminde çok fazla fark edilemiyor. Ancak kanda ölçümle saptanabiliyor. Rahatsızlık, yaş ilerledikçe ve D vitamini eksikliği derinleştikçe, kaslarda güçsüzlük, sık düşme ve geceleri özellikle kramplar ve yaygın vücut ağrıları gibi silik şikâyetlerle kendini gösteriyor. Doç. Dr. Selçuk Dağdelen, D vitamini eksikliği için “Modern çağ hastalığı” ifadesini kullanıyor. Sebebi ise D vitamini eksikliğinin bağırsak hastalıkları, romatoid artrit, MS, diyabet, birçok kanser çeşidi ve kalp hastalıklarının oluşmasındaki rolü.

Vitamin mi, hormon mu?
D vitamini, klasik vitaminlerden farklı olarak vücutta sentezleniyor. Uzmanlar, bunun vitamin mi, hormon mu olduğu konusunda ikileme düşüyor. Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, D vitaminini “Her iki işlevi üstlenmiş müthiş bir sağlık desteği” şeklinde tanımlıyor. Yetişkin bireyin günlük 400 ila 600 ünite arasında değişen D vitamini alması gerekiyor. Yaygın kanının aksine, süt ve süt ürünleri bu ihtiyacı karşılamıyor. Haftada iki kez deniz balığı tüketilmesi, bu balıkların da somon ve uskumru gibi yağlı olması gerek. Ancak D vitamini için en doğal ilaç güneş. Öyle ki güneş ışığı D vitamini için olmazsa olmazlardan. Çünkü D vitamininin yüzde 90’ı güneş sayesinde alınıyor.

D vitamini eksikliğinin en önemli sebebi yeterince güneş alamamak. Bundan dolayı, mesai saatlerini ofiste geçirenler risk altında. Uzmanlara göre tek çözüm her gün 10-15 dakika güneş molası vermek. Üstelik güneşin temas edeceği cilt yüzeyi tesettürlü kişileri zorlamayacak derecede makul. İnsan metabolizması için gerekli D vitamininin sentezlenmesi için vücudun yüzde 6’sının, yani el, yüz ve kolların minimal kızarıklık oluşacak şekilde doğrudan güneş görmesi gerekiyor.

İhtiyaç duyulan günlük D vitamini, bebek, çocuk ve 50 yaşın altındaki erişkinler için 200, 50-70 yaş arasındakiler için 400, 70 yaş üzerindekiler için 600 ünite. Bütün vücudun çıplak olarak hafif pembeleşecek kadar güneşe maruz kalması, 10-25 bin ünite arası D vitamininin alınmasına eşdeğer. Bu rakam, D vitaminine en fazla ihtiyaç duyan yaşlıların günlük ihtiyacının yaklaşık 20-40 kat fazlası. Ayrıca D vitamini yıkıma uğrayan bir molekül ve 21 günlük yarı ömre sahip. Yani, yazın güneşlenerek vücutta D vitamini sentezini uyarmak ve kışın kullanmak üzere depolamak mümkün değil. Çünkü D vitamini kısa ömürlü bir vitamin. Bundan dolayı yıkımı ve yapımı dinamik olması sebebiyle sürekli alınması gerekiyor. D vitaminine en çok ihtiyaç duyan yaşlılarda dahi, sadece el, yüz ve ön kolların haftada 2-3 defa, pembeleşmeyecek kadar güneş ışığı alması yeterli. Yani başörtülü ve işi gereği kapalı bir mekânda mesaisini geçiren kişiler için günlük 10-15 dakika güneşlenmek kâfi.

Koruyucuları dikkatli kullanın!
D vitamini noksanlığının yaygınlaşmasında, güneşten koruyucu krem ile yağların kontrolsüz ve bilinçsiz kullanımının da sorumlu olabileceği düşünülüyor. Koruyucu kremler, özellikle yüksek oranda koruma sağlayanlar, ciltteki D vitamini üretimini neredeyse tamamen durduruyor. Dermatologlar güneş koruyucuları eksik etmemek gerektiğini söylerken, endokrin uzmanları koruyucu krem kullanımının D vitamini eksikliğine yol açtığı kanaatinde. Ortak kanı ise güneşin zararlı olabileceği saatlerde güneşlenmekten kaçınmalı; ama günlük en az 10-15 dakika da olsa güneşten faydalanmalı. Ayrıca yılda sadece bir-iki hafta sabahtan akşama güneşte kalıp bronzlaşmanız veya simsiyah olmanız D vitamini üretimi için pek makbul bir durum değil! Çünkü cilt karardıkça cildin D vitamini üretim kabiliyeti azalıyor. Yani kısa aralıklarla sık sık güneşlenmek cildimize D vitamini ürettirebilmek açısından daha doğru bir davranış biçimi. Peki, güneşlenemeyenler, güneşe alerjisi olanlar ne yapacak? D vitamini eksiğini nasıl kapatacak?

Eğer güneşlenme imkânınız yoksa D vitamini desteklerinden istifade edebiliyorsunuz. Ancak kandaki D vitamini seviyesini ölçmeden, yani doktor tavsiyesi olmadan asla alınmamalı. Çünkü fazlasının bebeklerde zihinsel ve fiziksel geriliğe, çocuklarda boy kısalığına ve zehirlenmelere sebep olduğunu söylemekte yarar var.

D Vitamini eksikliği tanısı
D vitamini eksikliği ve yetersizliği tanısı kandaki D vitamini (25OHD) düzeyleri ile konabilir. 30 ng/ml üzeri normal  20-30 ng/ml arası D vitamini yetersizliği   20 ng/ml altı D vitamini eksikliği olarak tanımlanır.

D vitamini düzeyi kimlerde bakılmalı?
 Yatağa ve eve bağımlı kişilerde.  Bakımevleri ve huzur evlerinde kalanlarda.  D vitamini eksikliği ve yetersizliğine yol açabilecek bir hastalığı olanlarda.  Osteoporozu olanlarda  Düşük travmalı kırık öyküsü olanlarda (örneğin ayakta dururken düşenlerde).  Kan kalsiyumu düşük (Hipokalsemisi) olanlarda  Kan fosforu düşük (Hipofosfatemisi) olanlarda.  D vitamini metabolizmasını etkileyecek ilaçları kullananlarda.

D vitamininin vücuttaki fonksiyonları
 İnce bağırsaklardan kalsiyum ve fosforun emilimini düzenleyerek kemik büyümesi, sertleşmesi ve tamiri üzerinde etkili olur.  Raşitizmi önler.  Böbrek hastalıklarında düşük kan kalsiyumu seviyesini düzenler.  Postoperatif kas kasılmalarını önler.   Kalsiyumla birlikte kemik gelişimini kontrol eder.  Bebekler ve çocuklarda kemik ve dişlerin normal gelişme ve büyümesini sağlar.

D ViTAMiNi HANGi HASTALIKLARI ÖNLÜYOR?
Tip 2 diyabet ve depresyon:

Şeker hastalığı olmayan 65 yaş ve üzeri bir grup hastada yapılan çalışmada günlük 700 IU D vitamini + kalsiyum alan kişilerde, almayanlara göre açlık kan şekerlerinde daha az bir artış görülmüş. Norveç’te yapılan bir çalışmada ise haftada yüksek dozda D vitamini alan grupta depresyon belirtilerinde ciddi düzelmeler tespit edilmiş.

Kalp hastalığı:
Bir araştırmaya göre D vitamini seviyeleri düşük olan hastalarda (15’in altında) kalp hastalığı riski yüzde 60 daha fazla bulunmuş. Bir başka çalışmada da 4 yıl süreyle takip edilen kadın ve erkeklerde D vitamini düşük olanlarda hipertansiyon riski üç kat daha fazla bulunmuş.

Kırıklar ve düşmeler:
D vitamini kalsiyum emilimine yardımcı olarak kemik sağlığında önemli rol oynuyor. D vitamini kas gücünü artırarak teorik olarak düşmeleri de önleyebiliyor. Birçok çalışmada düşük D vitamini seviyeleri ile artmış kırık riski arasında ilişki bulunmuş. Günlük 800 IU D vitamini takviyesinin kalça kırıklarında yüzde 20 azalma sağladığı tespit edilmiş.

Otoimmun hastalıklar ve grip:
D vitamininin bağışıklık sistemini düzenleme rolünden dolayı Multiple Sclerosis (MS), tip 1 diyabet ve tiroid hastalığını önlediği düşünülmekte. Bilim adamları kış aylarında D vitamini yetersizliğinin grip salgınlarına sebep olduğunu öne sürmekte.

Kanser:
Birçok çalışmada düşük D vitamini seviyeleri ile artmış kanser riski arasında ilişki bulunmuş. Özellikle kolorektal (bağırsak) kanser için kuvvetli deliller var.  Creighton Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada kanda D vitamini seviyesi yüksek olanlarda bağırsak kanseri oranı yarı yarıya daha az görülmüş.


NURSEL DİLEK



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.








Ümit Meriç: Artık, Evimden O Muhteşem İstanbul Silüetine Bakamıyorum

İstanbul  büyük medeniyetlere başkentlik  yapmış bir şehir. Prof. Ümit Meriç’le yeni çalışmaları hakkında söyleşirken nasıl bir hazinenin üzerinde oturduğumuzu da hatırlama fırsatı bulduk.

Prof. Ümit Meriç’i geniş kitlelere tanıtan ve sevdiren şey üniversite hocalığına ve babası Cemil Meriç’e vakfettiği yıllarından ziyade, kendi medeniyet kökleriyle buluşma serüveni oldu. Pozitivist bir sosyoloji tedrisatının şekil verdiği zihin dünyasının, İslam’ın zaman üstü hakikatleriyle karşılaşmasını ve kanatlanmasını anlattığı “İçimdeki Cennete Yolculuk” kitabı diğer bütün eserlerinden daha çok ilgi gördü, “Dualar ve Aminler” binlerce okuyucuya ulaştı. Emekliliğinden sonraki yıllarını yine yazmaya, üretmeye, anlatmaya hasreden Meriç’le Çengelköy’deki evinde buluştuk. Konferans davetlerini ve gündelik gazetelerde yazma tekliflerini yeni eserlerini ortaya çıkarma adına erteleyen Ümit Meriç, tezgâhındakileri bizimle paylaştı.

-Hocam, bir süredir sohbet ve konferans programlarına ara verdiğinizi biliyoruz. Bu suskunluğun özel bir sebebi var mı?
Bir süre için konuşmalarıma ara verdiğim doğru. Ama bu okuyucularımdan ya da dinleyenlerimden ayrılmam demek değil. Tam tersine “Söz uçar,  yazı kalır.” Otuz yıl üniversitede hocalık yaptım. Arzumla emekli olup on iki yıl boyunca yurt içi ve dışında bütün konuşma davetlerine seve seve iştirak ettim. Ama artık biraz durup dosyalar ve defterler dolusu notumu derleyip, toparlamak, bütün bu birikimi okuyucularımla paylaşmak için masa başında çalışmak zamanı geldi. Dolayısıyla suskunluğum mevcut ve müstakbel okuyucularımın huzuruna yeni kitaplarla çıkmak arzumdan kaynaklanıyor.

-Şu an hangi kitaplar var tezgâhınızda?
1851’de Şihabeddin Alusi adlı bir âlim Bağdat’tan yola çıkıyor, Diyarbakır, Erzurum üzerinden Samsun’a geliyor ve oradan dört günlük bir yolculuktan sonra İstanbul’a varıyor. Çengelköy’de Hamdi Paşa’nın yalısında misafir ediliyor. Şöyle bir cümle sarfediyor Şihabeddin Alusi: “Gözlerimizin dudakları, İstanbul’un yanaklarından öptü.” Benim gözlerimin dudakları da Çengelköy tepesindeki evimden, her gün  İstanbul’u yanaklarından öpüyor. Zira tezgâhımdaki ilk kitap “Dünyanın kalbgahı İstanbul”. “Seyyahların aynasında Şehirlerin Sultanı İstanbul” kitabım İstanbullu olmayanların bin yıllar boyunca ziyaret ettiği şehrimizi nasıl görüp resmettiklerinin belgesi idi. Bense bu kitapta kendi İstanbul’umu anlatıyorum. Mor salkımlı selvileriyle Üsküdar’ı, Kız Kulesi’nin köpüklü kayalıklarını, Kandilli Kız Lisesi’ndeki eski piyanoyu…

-Fatih Belediye bülteninde Fatih Külliyesi hakkında bir yazınız çıktı. Bu yazı da kitabınızın bir bölümü mü olacak?
Evet, Fatih Külliyesi’nin hem benim şahsi hayatımda hem aile tarihimizde çok farklı bir yeri var. Fatih Camii haziresi adeta 19. asrın Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede salonu gibidir. O devrin bütün uleması, vüzerası, meşayıhi orada, bu defa bayramlaşmak için değil mahşeri beklemek için bir araya gelmiştir. Bana düşünce kıblemi bulduran Ahmet Cevdet Paşa, Çubuklu’da vapura binen İstanbullulardan, Kazan Türklerine kadar bütün bir Türkçe sevdalıları ordusunun okuduğu muhteşem kalem Ahmet Mithat Efendi, daha kimler kimler oradalar. Dedem Ali Haydar Menteşoğlu Safranbolu medresesini bitirdikten sonra katır sırtında Bartın’a, sonra bir tekne ile Zonguldak’a, oradan daha büyükçe bir gemi ile dört günde İstanbul’a varıp, Fatih Camii Külliyesi’nin güneyindeki Bahr-i Sefid medresesinde talebe olmuş, hakimlik görevini Maraş’ta, Girit’te, Beyrut’ta ve Konya’da ifa etmiştir. Yani Fatih Camii’nin avlusu, beni bir anda hem fikrimin babalarının iklimine hem anne babamın iklimine alıp götürür. Aynı zamanda Fatih Külliyesi İstanbul’un Kâbe’sidir. Kısa bir sürede devasa bir çiçekten etrafa rüzgârla uçuşan çiçek tozlarının yeni çiçek tarlalarını dalgalandırması gibi o da “İstanbul’un Kâbe’si” olmuştur. Sadece Fatih döneminde İstanbul’da bir kısmı kubbeli, bir kısmı çatılı 190 tane cami ve mescit inşa edilmiş.

-İstanbul’un bir dünya başkenti olması boşuna değil.
İstanbul’un dünyanın başkenti olması aynı zamanda kainatla şehir arasındaki ahenk dolayısıyladır. Osmanlı’da zaman ve mekân tasavvuru üzerinde henüz yeterince çalışılmadı. Her medeniyetin bir zaman ve mekân tasavvuru vardır. Biz fetihle birlikte Doğu Roma’nın zaman ve mekân tasavvurunu da tevarüs ettik. Konstantinüs Mese yolunu açarken, Romalılar kainatla İstanbul’un irtibatını dikkate almıştır.

-Nasıl bir irtibat bu?
Güneş ve ayla şehri irtibatlandırarak, yani bir tür ışık mühendisliği yaparak. Unutulmuş bir hakikati seslendireyim. Ayasofya’nın hemen karşısındaki Mıllion taşı eski İstanbullular için dünyanın sıfır noktasıdır, bugünkü Greenwich gibi. Şehrin ana yolu oradan başlar, Çemberlitaş’ta Konstantinüs’ün heykelinin üstünde bulunduğu Forum Konstantinüs’ten geçer, Beyazıt’ta yolun kenarında yıkılmış mermer parçalarını gördüğümüz Forum Tauri’den bugünki Laleli’ye gelir ve orada ikiye ayrılır. Bir kol bir zamanlar 12 Burç Mabedi’nin, daha sonra aynı yerdeki 12 Havari Kilisesi’nin bugünse Fatih Camii’nin dış avlusunun bulunduğu yerden Edirnekapı’ya varır. Diğer kol ise Aksaray üzerinden Altınkapı’ya ulaşır. İşte bu ana cadde İstanbul’un üzerinden 21 Mart ve 23 Eylül’de güneşin geçtiği meridyenin hattıdır. Yani Romalılar bu şehir içi yolu açarken gökyüzünde güneşin şehir içinde geçtiği yolu izlemiştir. Biz de bugün aynı yolları-aşağı yukarı- kullanıyoruz. Heyecan verici değil mi?

-Evet, gerçekten. İstanbul’un böyle gökyüzü ile irtibatlandırılarak kurulduğunu bilmiyordum.
Evet, hem gökyüzü ile hem yeryüzü ile. Bunlar bizim bugün sadece Türkiye olarak değil, dünya olarak da kaybettiğimiz bilgiler. 2007’de BAE’nin başkenti Abu Dabi yakınında, çölün ortasında, enerjisi güneş ve rüzgâr olan yeni bir şehir kuruldu: Masdar. Bu şehir sadece yenilenebilir enerji ile yaşamayacak, aynı zamanda 65 dereceye çıkan sıcağı en aza indirgemek, gölgeden maksimum yararlanmak için, güneşin doğu-batı yönünde izlediği yola dik acıyla inşa edilen dar sokaklardan da oluşacak. Halep’in iç kalesi ya da Yemen’in Sibam kasabasının güneşle irtibatlı yapısı, bu füturistik projeye ilham kaynağı oldu. Bir reklam spotunda dendiği gibi: “Geçmişi okuyarak, geleceği yazmak” gerek. Kainat, tabiat ve tarih ile irtibatımız çok azaldığı, kainatın içindeki yerimizi kaybettiğimiz için beşeriyet olarak inşallah büyük hüsranlara düşmeyiz. Cennetmekân Fatih, Edirne Sarayı’nın yerini seçmeden önce farklı yerlere sığır ciğerleri koyduruyor ve en geç hangisi bozulursa, orası en havadar yer olduğu için sarayını oraya kurduruyor. Bugün hangi inşaat şirketinin böyle bir tasası var?

-Tarihî yarımadanın silüetini hoyratça  tahrip eden gökdelenler, inşaat şirketlerinin hiç bir tasası olmadığını gösteriyor.
Evet, ben artık evimden o, dünyada başka hiçbir şehre nasip olmayan muhteşem silüete bakamıyorum. Zira Beyazıt Kulesi’nin hemen arkasında iki heyula, minarelerime ve kubbelerime tepeden bakıyor. ‘Mashattan’a (Maslak-Levent) yani geleceğin İstanbul’una bir şey demiyorum, ama lütfen tarihimizden bize tebessüm ederek bakan o güzelim çehreyi betondan mızraklarla -söylerken bile içim acıyor- delik deşik etmeyelim.

-Maalesef çok haklısınız hocam. Fatih Külliyesi’ne tekrar dönersek, İstanbul tarihindeki önemi nedir?
Külliye İstanbul’daki ilk sultan camii. Üstelik tebşirat-ı nebeviyyeye mazhar olmuş veli bir padişahın külliyesi. Fatih, Yavuz’dan önce “Emir’ül-müminin ve İmam’ül Müslimin”dir. Daha sonra İslamı kabul eden bir Rum mimara, Sinan-ı Atik’e yaptırdığı külliye İstanbul’da o zamana kadar inşa edilen en büyük bina kompleksidir.  Her gün 7 bin kişinin secde-i Rahman’a vardığı, Güney ve Kuzeyindeki Akdeniz ve Karadeniz medreselerinin talebe-i ulum’u  ilim semasına kanatlandırdığı, Şifahanesinde Yahudi hekim Berto ile Rum hekim İshak’ın Müslüman tabiblerle beraber ibadullaha şifa dağıttığı, Aşhanesinde hergün binlerce garibin karın doyurduğu, Tabhanesine gelen misafire  tarçınlı karanfilli bal kadehlerinin sunulduğu bu külliye, İslam ilim, irfan ve şefkatinin zirvesidir.

-İstanbul’un fethinden önce de burası önemli bir mekan mıydı?
Evet,  12 Havari Kilisesi iken burası Roma ve Doğu Roma imparatorları’nın Panteonu yani Anıt Kabridir. Bu kilisenin planı Venedik’teki San Marcos Klisesi’ne örnek olmuştur. 1204 Haçlı işgalinde yağmalanan imparator lahitlerinden birkaçı, bugün Arkeoloji Müzesi’ne çıkan merdivenlerinin iki yanında sergileniyor. Fatih Külliyesi inşa edildikten sonra burası İstanbul’dan ahirete giden yolun taç kapısıdır. Bir mimari detay gibi gözükse de gerçek bir şaheser olan Çorbacı Kapısı’nın altından kimler geçirilerek ahirete uğurlanmamıştır ki. Hepsi kendi külliyelerini yaptırdıkları halde dünyaya, cedd-i alalarının huzurunda veda etmek isteyen II. Beyazid, Yavuz hatta Kanuni’nin cenazeleri hep buradan kaldırılmıştır.

-O musalla taşı hâlâ önemini koruyor değil mi?
Elbette. Parmaklıkların arkasında 370 şahide (mezar taşı) var. Turgut Özal,  Sakıp Sabancı, Sabri Ülker gibi siyaset ve servet dünyamızın zirveleri, Muzaffer Özak, Safer Dal, Necip Fazıl gibi mânâ dünyamızın zirveleri, Sabahattin Zaim, Ahmet Kabaklı, Tenzile Erdoğan ve daha kimler kimler “arkasından güneş doğmayan o kapıdan” geçerek bize veda edip gittiler.

-Hocam sizin kökünüz aşkla bağlı olduğunuz İstanbul’da ama yüzünüz tüm dünyaya dönük. Yeryüzünün pek çok noktasına seyahatler yaptığınızı biliyoruz.  Onları da okuyucularınızla paylaşacak mısınız?

Dünyanın bir çok yerine yaptığım seyahatleri şu an çalıştığım “Yitik Hafızanın Peşinde” başlığını taşıyan kitabımda okurlarımla paylaşacağım. Bu kitapta Hz. Peygamber, diğer Peygamber-i izam hazerati, yaşayan ve vefat eden İslam velileri ve ‘Kâbe merkezli coğrafya tasavvuru’ gibi başlıklar olacak. İslam dünyasına yaptığım yolculuklarıma da çok ehemmiyet veriyorum. Çünkü artık global bir köy haline gelen dünyamızda Müslümanlar olarak birbirimizi yeterince tanımıyoruz. Şüphesiz tarihte de tek bir blok değildi İslam dünyası. Ama birbirimizi tanımak imkânı bu kadar yoktu. Ben aynı kıbleye yönelen, aynı Peygamberi (sas), aynı Peygamberleri, aynı velileri seven İslam dünyasının birbirine yabancılaştığı kanaatindeyim. Birbirimizi tanımadığımız gibi Müslüman olmanın izzetini de yeterince anlatamıyoruz. Nesebi gayrisahih bir film yapıldı. Bir kısım Müslümanlar infiale kapıldı. Oysa muhtemelen maksat da bu idi. Hadis-i şerifi niye hatırlamıyoruz?: “Öfkelenmeyiniz, öfkelenmeyiniz, öfkelenmeyiniz.” Biz son dinin muntesipleri olarak Peygamberimizi ya da İslamiyeti tanıtmak için ne gibi bir gayret içinde olduk ki öfkeleniyoruz. İslam’ın izzetini bihakkın temsil etmeli ve bu şerefi de bihakkın tebliğ etmeliyiz. Artık Türk sineması dünya film festivallerinden ödüllerle dönüyor. İnsani ve İslami temaların çiçek açtığı yeni çalışmaları genç ve çok değerli yönetmen ve senaristlerimizden niye beklemeyelim?



PINAR DEMİR


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages