Ahmet Turan Arslan Hocanın Muzaffer Efendi İle Bir Hâtırâsı

66 views
Skip to first unread message

кαяdєşℓєяiмizdєη .

unread,
Feb 17, 2016, 2:40:14 PM2/17/16
to Zahidan
Mehmed Zahid Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi64.tinypic.com/11ifpjm.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Ahmet Turan Arslan Hocanın Muzaffer Efendi İle Bir Hâtırâsı

Prof.Dr. Ahmet Turan Arslan Hocanın Aradığı Kitaplar

İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde Arap Dili ve Edebiyatı asistanı olarak İmam Birgivî'nin eserleri üzerinde çalışmak istediğimi söylediğim zaman (1978) bazı hocalar istihfaf ederek “üç sayfa Hadis Usûlü, beş sayfa Avâmil’i var, ne bulacaksın ki ne yazasın?” demişti. Ancak bu fikrimi, bilerek konuşan müeddeb insan rahmetlik Prof. Dr. Nihad M. Çetin hocaya açtığım zaman, büyük bir memnûniyetle “Çok güzel olur; İmam Birgivî ve Arapça Tedrisâtındaki Yeri, dersin!” demişti. Ben de -bir vefâkârlık olsun diye- hocanın ağzından çıktığı gibi yazıp dilekçemi sunmuştum ve o şekilde Yönetim Kurulu’nda kabul edilmişti. Tezi kararlaştırdıktan sonra İmam Birgivî’nin eserlerini almak üzere -Rahmet olsun canına!- Bâyezîd Câmii yanında Sahaflar Çarşısı’nda dükkânı bulunan Muzaffer Ozak Hoca Efendiye gitmiştim. Bir şahıs sırtını ovalıyordu; bir yaşlı zât da yanındaki iskemlede oturuyordu. Muzaffer Efendi’ye hitâben :

“İmam Birgivî’nin kitaplarını almak istiyorum Efendim” dedim.

O nüktedan bir zâttı. Tanıyanların hatırlayacağı üzere o müşekkel vücuduyla arkasına yaslanarak -İmam Birgivî'yi sanki sevmediğini ifade eden bir edâ ile- "kalmadı, elhamdülillah!" dedi. Ben de, tabii, ne diyeyim, "peki öyleyse" dedim. Raflara, diğer kitaplara doğru bakıyordum. Sonra bana,

"Ben böyle dedim diye İmam Birgivî'yi sevmediğimi mi zannettin yoksa?!” dedi.

"Estağfirullah Efendim, öyle takdir buyurdunuz, öyle söylediniz” dedim. Sonra kendisi,

“Neye hamd ediyorum, biliyor musun?” dedi.

"Neden Efendim?" dedim.

"Bundan yirmi sene evvel bu raflar çakılı, kitap doluydu, yerlere yığıyordum, dışarı koyuyordum, alan yoktu! Şimdi sizin gibi gençler çoğaldıda, aldılar, kalmadı! Onun için hamd ediyorum" dedi.

Yanında oturan kısa ve kır sakallı -sonradan kendisinin Diyanet İşleri Başkanlarından İbrahim Elmalı olduğunu öğrendiğim- zât bana dedi ki:

“Ne yapacaksın evlat, İmam Birgivî’nin kitaplarını?”

Ben de Birgivî’nin kitaplarını ne maksatla almak istediğimi anlatınca demişti ki:

"Elmalılı Hamdi Efendi benim hemşehrim ve medresede hocamdı; o derdi ki; 'Bir kimse Birgivî’nin İzhar kitabını anlayarak okursa nahiv olarak ona yeter! Sarftan da Şerhu’l- Mufassal’ı okursa yeter! Başka kitaplara ihtiyaç duymaz!’ İşte geçen asırda en güçlü bir Tefsir kitabını yazmış olan ve Arapça’yı Türkiye’de öğrendiğini övünerek ifade eden kudretli bir ilim adamının İzhâru’l-esrâr kitabı hakkındaki şehâdeti böyledir. Elmalılı Hamdi Efendi böyle söyledikten sonra, sarfa-nahve ihtiyaç var mı, yok mu veya ne ölçüde var? Varın siz kıyas edin...

Kaynak : PROF. DR. AHMET TURAN ARSLAN İLE ARAP DİLİ VE BELÂGATİ OKUMALARI ÜZERİNE MÜLÂKÂT
İLAM ARAŞTIRMA YAYINLARI, Ağustos 2014
İslami İlimler Rehberi Adlı Eserin İçinde





<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>





<br/><a href="http://oi64.tinypic.com/oggv1h.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Fransız Papaza Hediye Edilen Tabağın Sırrı

Bir Fransa seyahatinde yaşanan ilginç bir hâtırâyı, o seyahatte Efendi Hazretleri ile Fransızlar arasındaki konuşmaları tercüme eden Kudsi Erguner anlatıyor :

Bu Bretagne seyahatinde yaşanan ilginç bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Cemaat oradayken, Pierre Zuber ismindeki yakın bir arkadaşım başrahibi tanıdığından, istersek bölgedeki meşhur Mont-Saint-Michel Manastırı'na bir ziyâret düzenleyebileceğini söyledi. Sevinçle kabul edilen bu teklifden sonra bir otobüs kiralayıp rahipleri ziyarete gittik. Zaten kalabalık olan grup, tasavvufa meraklı Fransız dostların da bize katılmasıyla iyice kalabalıklaşmışdı. Manastırda bizi karşılayan başrahip bir hoşgeldin konuşması yapmak istediğini söyleyerek tercüme için benden yardım istedi. Konuşması aşağı yukarı şöyleydi :

"Biliyor musunuz, benim İslâm dîni ile ilk irtibâtım bir tabak sâyesinde oldu! Küçükken yatıya büyükanneme giderdim. Yatağımın baş ucunda üstünde acâib yazılar olan desenli bir seramik tabak asılı durur ve geceleri yattığımda kafama düşecek diye ödüm kopardı. Yıllar sonra tabakta Arapça "Allah" yazdığını öğrendim. Şanslıymışım ki hiç kafama düşmedi"

Papaz konuşmasını henüz bitirmişti ki, ben daha sözleri çevirmeye fırsat bulamadan, konuşmadan tek kelime bile anlamamış olan Muzaffer Efendi yerinden kalktı ve elinde tuttuğu paketi papaz efendiye hediye etmemi istedi. Bana :

"Paketin içinde üzerinde "Allah" yazılı seramik bir tabak var. Bun papaz efendiye ver, yatağının başucuna assın. Böylece Allah onu her türlü kazâ ve belâdan korur" dedi...

Misâfirlerden iki dili de anlayanların şaşkınlığı yüzlerinden okunabiliyordu. Muzaffer Efendi'nin sözlerini çevirdiğimde papaz da dili tutulmuş vaziyette kalakaldı!!




<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>



Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/2wbzrl1.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Kalbin Bütün Renkleri


Kendisi için kötü olanın, başkaları için de en az o kadar kötü olduğunu bilenler, Allah'ın kullarına bahşettiği nimetlerden daha fazlasına sahip olmak için kötülük silahına başvuramaz.

Başkalarına kötülük yapmayı göze alanlar, kendilerini diğer insanlardan daha 'önemli' buldukları için bunu yapıyor.

Günlere yayılan küçük küçük kötülükler, daha büyük kötülüklerin görünmezleşmesini kolaylaştırıyor.

Attığımız ilk adım yürüye yürüye geldiğimiz yeri tam olarak açıklamaz; ancak attığımız o ilk adım olmasa bugün nerede olurduk sorusu anlamlıdır.

Sahih-i Müslim'de insanı içinden tutup silkeleyen bir hadis-i şerif var, bugün de olduğu gibi, aklıma estikçe sizlerle paylaşıyorum: “Fitneler kalplere hasır çubukları gibi tekrar tekrar gelirler. Hangi kalbe bunlar tamamıyla içirilmiş olursa, o kalpte siyah bir leke meydana gelir. Bunları reddeden kalbe gelince, onda beyaz bir leke oluşur. Hatta iki kalbe işleyecek derecede beyazlaşır bembeyaz cilalı taş gibi olur. Bu takdirde, semalar ve yer devam ettiği müddetçe ona hiç bir fitne zarar vermez. Diğeri ise, meyilli bir testi gibi kırmızımtırak siyah renklidir. O, kendisine içirilmiş bulunan hevasından başka hiç bir iyi olan şeyi tanımaz ve hiç bir kötülüğü de geri çevirmez.”

Sunî malzemelerle donattığımız; yaşamakla kazanılmamış ve bedeli ödenmemiş bir zihinsel dağarcığa sahibiz. Hayatın iç sesine kulak vermemek ve kendimizle konuşmamak gibi çok büyük iki suç işliyor, çok bağışlanmaz iki ihmal gösteriyoruz. Bunun tabii sonucu olarak, bizi hayatla ve kendimizle buluşturacak hakiki bir dile sahip olamıyoruz. Sahici kelimelerimiz, sahici cümlelerimiz yok bizim. Bu sebeple ki, dilin inanılmaz zenginliklerle dolu bahçesinde hiç kimseye randevu veremiyoruz.

“Sabahın karşısında konuşmak ne zor!/ İncecik kül gibi kalıyorsun,/ dağ susmaya giden yolu biliyor/ sen bilmiyorsun” diyor Dağ isimli şiirinde Birhan Keskin.

O bir damla yaş gözünün ucuna kadar gelmenin bir yolunu bulduysa, bil ki yanağından süzülüp yere de düşecek, hayat böyle!

Ben bir yerde kendi halimde bir şarkı mırıldanıyor ya da öylece boş boş dikiliyor muydum bir zaman? O sıra yanıma usulca yaklaşıp, “Hayallerimi biraz tutar mısın, ben hemen geliyorum!” demiş miydi biri?

Kendini ömür boyu sımsıkı içine kapatıp asla dışarı vurmayan insanlar, bi patlayın artık!

Başkalarının giyinik hallerine baktığında, kendini bütün çıplaklığıyla görebilen insanlar da var.

“Herkesin kendini birlikte dönmeye bıraktığı bir dünyası var” dedi aynaya bakarak, “sen dışarıdasın!”

Sanki sadece “Kalbim!” diyebildim, gerisi hiç bitmeyecek uzun bir sessizlikti.

Mevsim kış ve sanki içim sükût şiltesine kıvrılıp uyuyan bir beyaz kedi...

“Dünyanın dört mevsim var” dedi meczup, “içimin bir tane!”


Gökhan Özcan




<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>




Zahide Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi67.tinypic.com/1fu89s.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>





<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>







Kedilerden Öğrendiğim 18 Hayat Dersi


1-Yaşadığın anın keyfini çıkaracaksın.


2-Oyun fırsatlarını kaçırmayacasın.



3-Doyduğun kadar yiyeceksin.

🐈
4-Birisi sana iyilik yaptı diye sahibin olamayacak.

5-Yine de kıymet bileceksin.

6-Tehlikeli bulduğun şeye yaklaşmayacaksın.

7-Meraklı olacaksın ama tedbiri elden bırakmayacaksın.

8-Temizliğine ve bakımına özen göstereceksin.


9-Sık sık gerineceksin.

10-İstediğini elde edene kadar ısrar edeceksin.

🐱
11-Özgürlüğünü kimseye kaptırmayacaksın.

12-Kafana koyduğunu yapacaksın.

13-Kendi isteklerini küçümsemeyeceksin.


14-Güzel bir masaja asla hayır demeyeceksin.


15-Numara yapmayacaksın, neysen o.


16-Yaşadığın yeri sahipleneceksin.

17-Her zaman dingin ve huzurlu bir anı yakalamaya çalışacaksın.

18-Veee en önemlisi Kendini beğeneceksin.





<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>





<br/><a href="http://oi66.tinypic.com/34oxd8h.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Evde Kedi Köpek Besleyenlere Çemkirmeden Evvel Bilmeniz Gereken 15 Çarpıcı Gerçek

Hayvan evcilleştirmenin tam 12 bin yıllık bir geçmişi var. Hayvanlarla olan bu birliktelik tabii ki insanoğlu denen paşa çocuğunun yeme içme ve korunma ihtiyacına cevap vermek için başlar. Başlarda her ikisi de doğanın bir parçasıyken insanın doğadan uzaklaşmasıyla bu minnoşlar da bizimle birlikte bu şehirlere sıkışıp kalırlar. Bir çoğu o kadar evcilleşmiş ki vahşi doğada hayatta kalma süreleri bizimkinden bile daha az. Özellikle şehirlerde evde hayvan beslemeye karşı olan insanların hiç üzerinde durmadıkları çok başka gerçekler var.

Şüphesiz ki evde hayvan beslemek insanın kendi kanaatinde olan bir şey ve yaşam alanlarına hayvan sokup sokmamak eleştiriye kapalı kişisel bir karar alanı. Fakat hayvan besleyen insanlara karşı çıkarken gösterdiğiniz bir çok argümanın hiç bir dayanağı olmadığını bilmenizde yarar var. Bir kaçına göz atalım isterseniz.

1. Her tarafını ele geçirdiğiniz o şehirlerde artık doğa yok.

2. Çöp kutusu kenarları hiçbir zaman onların doğal yuvası olmadı.

3. Onları doğadan aldığımızda bazı yetenekleri vardı. Şu an bildikleri tek şey dilencilik.

4. Şehirlerde avlanacak hiç bir şey yok. Sadece çöpler ve biz varız.

5. Ortalama bir kedinin ömrü 16 sene. Sokakta ise en fazla iki ya da üç yıl yaşayabiliyorlar.

6. Bir çoğunun tek desteği onlara bakan insanlar.

7. 'Ah ne kadar tatlı' deyip geçtiğiniz yavru kedilerin çoğu sadece bir kaç gün yaşıyor.

8. Neredeyse hepsi bozuk gıda tüketmekten ya da onlara uygun olmayan şeyler yemekten sindirim sistemi hastalıklarına sahip.

9. Kısırlaştırma daha fazla muhtaç ve hasta hayvan ölümünü engellemek için yapılıyor.

10. Her yerde arabalar binalar ve insanlar var. Zamanında içine sığındıkları ağaç koğukları mağara ve oyuklar yok.

11. İnsanlar tarafından şiddet görüyorlar dövülüyorlar ve öldürülüyorlar. Ciddiye alınır hiç bir cezası yok.

12. Toprağa patilerini değdirebilen çok az şanslı var. Park ve mezarlık kedileri nispeten daha şanslı.

13. Soğuk ve karlı havaları atlatamıyorlar çoğu ölüyor. Esasında dokuz canları yok, yarım canları var.

14. Kendilerini korumayı bilmiyorlar. Binlerce yıl önce bunu onların elinden aldık.

15. Sonuç olarak içinde hayvanların güvenle yaşadığı şehirler inşa ettiğinizde biz de hayvanlarımızı sokağa bırakacağız.





<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>





Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages