
Bu Gidiş Nereye?
Yerin altının üstünden hayırlı olduğu bir zaman dilimini yaşıyoruz. Zamana ve mekana zifiri bir karanlık çökmüş. Şeytanlar özgür, melekler zincire vurulmuş. Yeryüzü, büyük bir günah evine dönmüş adeta. Her tarafta kan, gözyaşı ve acı var. Milyarı geçkin insan, yeryüzünün sokaklarında aç dolaşıyor. Bir avuç egemen, dünyanın bütün kaynaklarını sömürüp duruyor. Diğer taraftan İslam coğrafyası karış karış işgal ediliyor. Mukaddes beldeler küresel emperyalistlerce çiğneniyor. İslam ülkelerinin yetimleri sahipsiz bir şekilde kendilerini kurtaracak bir el ve irade bekliyor. Peygamber Efendimiz “İçindeki bir zayıfın hakkı güçlüden serbestçe alınmayan bir millet hiçbir zaman iflah olmaz.” diyor. Dünya milletlerinin iki yakasının bir araya gelmemesinin sebebi ezilen mazlumların ahı olsa gerek.
Zulme karşı çıkmak en fazla Müslaman´a yakışır. Bugün dünyada 1.57 milyar Müslüman var ve bu rakam giderek artıyor. Ancak bu artış yeryüzündeki zulmü, yoksulluğu ve manevi tahribatı aşağıya çekmiyor. Türkiye´de de dindarlık yükselen trend. Ama ne inançlı insanların çektiği sıkıntılar bitiyor, ne de ahlaki erezyon eksiliyor. Peki neden? İslam, sadece girdiği kalbi kirden, pasdan temizlemez, insanların kalpleriyle beraber sokağı, çarşıyı, pazarı, kısacası ülkeyi ve dünyayı da zulümden, tuğyandan temizler. Kuranın bir tek ayeti veya Peygamberimizin bir tek hadisi bile insanda devrim meydana getirebilecek güce sahiptir. Ama suya sabuna dokunmayan, fincancı katırlarını ürkütmeyen, kuru dindarlık anlayışı ne insanlığın ne de ülkenin dertlerine derman olamaz.
İnsanoğlunu dünyanın acımasız dönen çarkı karşısında, ancak hak, adalet ve özgürlük anlayışına sahip bir İslam anlayışı ayakta tutabilir. Tarih boyunca bütün peygamberler hep mazlumun, yoksulun sesi ve soluğu olarak ortaya çıkmıştır. Efendimiz de “Ey örtüsüne bürünen kalk ve uyar” emrine muhatap olduktan hemen sonra, Mekke´de diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının hesabını sormuş ve Mekke´nin tefeci aristokratlarına başkaldırmıştı. Sömürü saltanatına karşı hakkı ve adaleti savunan Peygamberimiz, sonunda refah ve huzur ülkesi Medine´yi inşa etmeyi başarmıştır.
Bakınız yeni bir yıla girmenin arefesindeyiz. Şimdi herkesi şapkasını önüne koyup muhasebe yapmaya çağırıyoruz. Bu gidişat nereye? Yeryüzünü fesada veren, insanlara acı ve zulümden başka bir şey sunmayan dünya müstekbirlerine karşı ne yapıyoruz? Yaşanabilir bir dünyayı ve Asr-ı Saadet´i inşa etmek için ne kadar çalışıyoruz? Bu devirde hiçbir Müslüman´ın gafleti yorgan yapıp altına saklanma hakkı yoktur. Rehavete, atalete girme lüksü yoktur. Her karşılaştığımız olayı Allah´a havale ederek kurtulacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz.Unutmayın hepimiz vebal altındayız. Sadece söylediklerimizden veya yaptıklarımızdan dolayı değil, söylememiz gerekirken söylemediklerimizden, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Kötülüğün hakim olmaması için tek şart iyilerin gayret göstermeleridir. Mazlumlar ayağa kalkmadan zalimler diz çökmez. Asr-ı Saadeti yeniden inşa etmenin yolu ve yöntemi çağdaş sömürü mekanizmasını alaşağı etmekten geçer.
Evet görünürde Müslümanların sayısı artıyor olabilir. Vakıfları, dernekleri, yurtları, evleri çoğalıyor olabilir. Herkes kendilerinin “hayra çağıran bir topluluk” olduğunu iddia ediyor. Ancak bunlardan kaçı kendi menfaatlerine değil de gerçekten hayra çağırıyor? Herkes bir yol tutturmuş gidiyor ama, Mevla´ya varmayan yol neye yarar? Bizi bizden iyi bilen Rabbimiz, namazlarımızda, kırk defa “Ya Rab, bizi doğru yola, sana varan doğru yola ilet !” diye niyazda bulunmamızı istiyor. Bize düşen O´nun yoluna revan olmaktır. Bizim bütün şeref ve şanımız o yoldadır. Yolumuz açık olsun.
Feyzullah Gültekin
Anadolu Gençlik Dergisi / 119. Sayı
