SİLAHTAR YUSUF PAŞA'NIN VEFASI

101 views
Skip to first unread message

Zahide

unread,
Nov 22, 2013, 5:45:00 PM11/22/13
to zah...@googlegroups.com

SİLAHTAR YUSUF PAŞA'NIN VEFASI

1643-1644 Yılları Arası Osmanlı Donanmasının Hırvat Kapudan Paşası, Silahtar Yusuf Paşa (1604-1646)

Dalmaçya'da Joseph Maskoviç isminde 10-12 yaşlarında bir çocuk, bir kış günü, yalın ayak su taşımaktadır. Bu hali gören fakir ve dul bir kadın, kocasından kalan bir çift kundurayı, çocuğa verir.

Aradan yıllar geçer. Kadın ihtiyarlar hala fakirdir. Birgün kapısı çalınır. Kapıya, bir torba bırakılmıştır. Açınca, yıllar evvel ayakları çıplak çocuğa verdiği kunduraları görür. İçleri altın doludur. Bir de Kaptan-ı Derya Silahdar Yusuf Paşa'nın, borcunu ödeme niyetini bildiren bir pusula. Küçük Joseph, devşirilmiş ve kaptan-ı deryalığa kadar yükselmiş ama üşüyen ayaklarını ve o kunduraları unutmamıştır.



 "http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






<br/><a href="http://oi43.tinypic.com/10rr2jb.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İSTANBUL BAHÇELERİ

Osmanlı dönemi İstanbul, durmaksızın akan dereleri ve pınarlarıyla bir safa bahçesiydi adeta.. Baharla gelen hıdrellez şenlikleri, çiçeklerin ve yeşilin kutlanmasıydı. Veziriazam düzenli olarak sultana ve yabancı elçilere çiçek ve meyve armağan ederdi. Du Fresne Canaye, Osmanlıların çiçeklere kutsal emanetler gibi davrandıklarını gözlemiştir. Ya ellerinde, ya da başlıklarında genellikle bir çiçek bulunurdu.

Osmanlılar İstanbul'da çok değişik bahçe tarzları meydana getirmişlerdi. Çiçek tarhlarıyla cennet bahçeleri, evlerin dışında sefa bahçeleri, asma çardaklarıyla gölgelenen taraçalı bahçeler, bostan adı verilen meyve ve sebze bahçeleri, yaz aylarında serin kaldığı için yerin kazılmasıyla elde edilen batık bahçeler..

1790 yılında, Fransız gezgini ve tarihçisi Jean du Mont, Veziriazam kaymakamının (vekilinin) bahçesinden çok etkilenmişti : "Kumlu yollar bazı yerlerde portakal ağaçları, bazı yerlerde de diğer meyve ağaçlarıyla çevreleniyor. Bahçelerin avluları bizimkiler gibi düzenlenmemiş; sadece tahtalarla birbirinden ayrılarak Türklerin çok sevdiği çiçeklerle doldurulmuş."

Ağaçlar İstanbul'un sokak ve duvarlarında da boy verirdi. Asmalar ve mor salkımlar evlerin üzerine yaslanır ve iplerin üzerinde caddenin bir ucundan diğerine uzanırdı. Marmara Denizi ve Boğaz kıyılarında altmış bir has bahçe vardı.

Bir bahçe tarzı vardı ki, son derece İstanbul'a hastı: Şehir dışındaki tepelere ve eteklere yayılan, çiçeklerle dolu mezarlıklar.. Osmanlı kabirlerinin arasında ya da kabirlerin üzerine oyulmuş deliklerde servi ağaçlarıyla çiçekler yetişirdi.

Beşiktaş yakınlarındaki Yahya Efendi bahçesi, Kanuni Süleyman'ın süt kardeşi olan müderris Yahya Efendi'nin kendi elleriyle diktiği ağaçlarla genişleyip büyüyen ve adeta bir ağaç denizi halini alan, 1570' deki ölümünden sonra da her Çarşamba, tarikattan olsun olmasın, kalabalık bir halk yığınının derviş zikirlerini izlemeye geldikleri bir yerdi..




 "http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







<br/><a href="http://oi41.tinypic.com/23usfpz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

MACAR BAKAN: "OSMANLI'YI UNUTAMAYIZ"

Macaristan’ın, Avusturya İmparatorluğu’na karşı yaptığı 1848-49 Özgürlük Savaşı’nın hemen ardından Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Macar komutanlar György Kmety (İsmail Paşa) ve Richard Guyon’un (Hurşit Paşa) hayatlarını anlatan "Macar Generaller Osmanlı Hizmetinde" isimli kitap Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de okuyucuyla buluştu. Kitabın tanıtımını Macaristan Savunma Bakanı Dr. Csaba Hende gerçekleştirdi.

Macaristan Savaş Tarihi Müzesi’ndeki tanıtım programına Macaristan Maslahatgüzarı Çağlar Çakıralp, Fadıl Başar, Macaristan Üniversitesi Türkoloji Bölümü hocaları, Türk dostu Macar vatandaşları olmak üzere yaklaşık 200 davetli katıldı.

Macaristan’ın 1848-49 yıllarında Avusturya İmparatorluğu’na karşı yaptığı özgürlük savaşını kaybetmesinin ardından Osmanlı’ya sığınan Macar generaller, İslam dinini seçmiş, ardından ise paşa olarak Osmanlı İmparatorluğu’na başta Kırım Savaşı olmak üzere birçok savaşta hizmet etmişti.

Hayata gözlerini Osmanlı topraklarında yuman Macar generalleri unutmadıklarını söyleyen Macaristan Savunma Bakanı Csaba Hende, Türkler ve Macarların akraba olduğunu, her iki devletin de ortak kahramanlarına sahip çıkarak onlara gereken saygıyı göstermesinin gerektiğini dile getirdi.

Bakan Hende, 18. yüzyılın başından itibaren Avusturya İmparatorluğu’na karşı yüzyıllar süren savaşlar yaptıklarını, bu savaşların kaybedilmesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun Macar krallarına ve kahramanlarına kucak açtığını, Macar halkının ve devletinin bu fedakarlıkları unutmasının mümkün olmadığını kaydetti.




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






<br/><a href="http://oi43.tinypic.com/5kodnc.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İSVEÇ'İN OSMANLI'YA BORÇLARINI TAHSİL ETMEK İÇİN İSVEÇ’E GİDEN MEHMED SAİD EFENDİ VE MAİYETİ, 1733

Resimde, on dört kişilik maiyetiyle birlikte betimlenen Mehmet Said Efendi, XII. Karl’ın Osmanlı Devletine olan borçlarını tahsil etme göreviyle, Kozbekçi Mustafa Ağa’dan dört yıl sonra İsveç’e gönderilen elçidir. Resmin ortasında görülen Mehmet Said Efendi, Sefaretname’sinde de belirttiği gibi İsveç’te görkemli törenlerle karşılanmış, İsveç Kralı tarafından kabul edilmiş, ancak o da parayı alamadan geri dönmüştür. Sonunda İsveç’in, Ruslara karşı Osmanlıları destekleme sözüyle borç düşürülmüş ve Osmanlı Devletine verilecek bir savaş gemisiyle sorun çözülmüştür.




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







JAPON BİLİM ADAMI ACI KONUŞTU

"Ben Japon’um Osmanlıca biliyorum. Sen Türk’sün ama bilmiyorsun. Yani ben değil, asıl sen yabancısın!"

Tokyo Üniversitesinde Osmanlı Tarihi dersleri veren Dr. Kiyo Hiko Hasebe'nin bam teline dokunan sözleri Türkleri utandırdı. Dr. Kiyo, tarih ve kültür meraklılarının Osmanlıcayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyor..

Fatih'i Sizden İyi Tanıyoruz !
Japonya'da Osmanlı'nın "Çok kuvvetli bir ülke" olarak anlatıldığını söyleyen Dr. Kiyo "Biz Fatih Sultan Mehmed Han'ı, Tanzimat dönemini sizden çok daha iyi biliyoruz. Çünkü, Osmanlı'yı merak ediyoruz. Muhteşem bir tarihiniz var" diyerek ilgisizliğimizi yüzümüze vurdu!

Osmanlı'nın Güzel Sanatlarına Vuruldum
Diğer Japon öğretim görevlisinden Dr. Yuriko Yamaguchi ise, Osmanlı İlmiye Teşkilatı üzerinde çalışıyor. Tokyo'da bayan öğretmen yetiştiren bir üniversitede hocalık yapan Dr. Yamaguchi'yi İstanbul'a sürükleyen Osmanlı sanatları olmuş. Yamaguchi şöyle anlatıyor: “Osmanlı güzel sanatları beni çok şaşırttı . Türkiye'ye ilk olarak 20 yıl önce geldim. Bu güzellikleri görünce çok heyecanlandım. Niye bu kadar güzel sanat yaptılar diye merak ettim. Yıllar geçti, hâlâ bu sorumun cevabını bulamadım. Osmanlı bu açıdan çok zengin.”



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





<br/><a href="http://oi42.tinypic.com/2n87zv6.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Osmanlı Çocuklarının Oyunu

“Eğer bir gezgin yazın öğleden sonra, Boğaziçi’nin her iki sahilinde sık sık görülen güzel yerlerden birine doğru gidecek olursa, pek bariz bir merakla gözlerini dikmemek şartıyla etrafına bakınca çınar ağaçlarının gölgelendirdiği ve gezmeye gelenlerin hararetini dindiren çeşme sularının serinlik verdiği bir set üstündeki köslerin kadınlar tarafından işgal edilmiş olduğu görülür. Bunların içindeki genç annenin en küçük yavrusunu zarif bir mahcubiyet içinde okşadığı ve daha büyük çocuklarına bakmak vazifesini de kendi annesine bıraktığı görülür. Bu çocuklar arasında gürültülü oyunlardan, hızlı koşmacalardan, çığlıklardan, itişip kakışmalardan ve hele küfürler, tokat ve yumruk darbelerinden eser bile görülemez. Bunlar İslâm terbiyesiyle ıslah edilmiş oldukları için, o kadar sakin sakin eğlenirler ki, sesleri bile güç duyulur. Büyükanneleri kendi zamanına ait menkıbeleri anlatır; hayat tecrübelerini öğretir ve atasözleriyle bitirdiği kıssaları hafiften nida gibi dinlenir.”

(Doktor A.Brayer)

 

"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







ADINI AZİZİYE TABYALARINA MÜHÜRLE VURAN NENE HATUN: "EYYY KIZLAR, ÖLÜM GÜNÜDÜR BUGÜN!"

Rus orduları 1877'de Ardahan'ı aştı.. Kars'ı aştı.. Horosan'ı aştı.. Hasankale Tabyalarını da aşarak Erzurum'un Aziziye tabyalarına ulaştı.. Cengiz Kurt Paşa'nın ordularını, Muhtar Ahmet Paşa'nın ordularını çiğneyerek geçti.. Ama geride çiğnenmeyecek bir ordu ile karşılaşacaklarını bilmiyorlardı.

Adını Aziziye tabyalarına mühürle vuran Nene Hatun 20 yaşında evli genç bir kadındı. 3 yıllık kocası cephede savaşmaktaydı. O sabah minarelerden ezandan önce Aziziye Tabyaları’nın düşman eline geçtiği, askerlerin çoğunun şehit olduğu ilan edildi. Çok dinleyemedi Nene Hatun. Ciğerparesi bebeğini gözyaşları içinde öptü ve kokladı; “Nâzım’ım seni bana Allah verdi, ben de seni yine O’na emanet ediyorum” dedi. Eline satırı aldığı gibi tabyalara doğru koştu. "Eyyy kızlar, ölüm günüdür bugün" diyor ve tabyaya saldırmak üzere toplanan halkı şevke getiriyordu. Şefkat abidesi kadınlar, kızlar vatanları uğruna sanki birer aslana dönüşmüştü. Ruslar ordusu kalmayan bölgede böylesi bir halk baskınını akıllarına bile getirmiyorlardı. Çarpışma şiddetli ama kısa sürmüştü. Başarıyla neticelenen baskının sonunda Nene Hatun, çetelerin nefretle söküp attığı şanlı ayyıldızlı bayrağı yerden aldı, alnına götürdü ve gözlerinden yaşlar boşanırken ait olduğu yere astı.

Nene Hatun ve kahraman Anadolu insanının o sabah başlattıkları mücadele, düşman, vatan topraklarını terk edinceye kadar devam etti. İyi donanımlı düşman askerlerinden tabyalar geri alındı. Üç bin düşman askeri öldürülmüş, bin kadar şehit verilmişti.

Asker belki bu orduya dur diyememişti fakat Nesibe'lerden kalma Anadolu kadınları vatanlarına, namuslarına uzanan bu mahrem ele "dur" diyerek Rus ordusuna ve bütün dünyaya unutulamayacak bir ders verdi.




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







<br/><a href="http://oi44.tinypic.com/sbqzq1.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

HİND MÜSLÜMANLARINDAN OSMANLI İÇİN İNGİLİZLERE ÜLTİMATOM

İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgali, Osmanlı Halifesine duydukları büyük bağlılık ve sevgileriyle bilinen Hint Müslümanları (Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Burma) arasında büyük tepki ile karşılanmıştı.

Güney Asya Müslümanları 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes antlaşması ile İstanbul’un milletlerarası bir denetime tabi tutulacağını öğrenince Paris Barış Konferansı öncesi harekete geçtiler. Malum 18 Ocak 1918’de toplanacak olan bu konferans da savaşta yenilenlerin durumu ele alınacaktı.

İngiltere’de yaşayan Hint asıllı Müslümanlar İngiliz başbakanı Lloyd George’a 5 Ocak 1919’da bir muhtıra verdiler. Bu muhtırada öncelikle Lloyd George’un ‘’Türk ülkeleri üzerinde Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinin yıkılmayacağına dair ‘’ sözünü hatırlattılar. İlk olarak bu muhtırada;

-Osmanlı Devleti kendi isteği ile savaşa girmemiş Rusya’nın amaçları doğrultusunda İngiltere ve Fransa tarafından savaşa itilmiştir.
-Türklerin savaş esirlerine kötü davrandıkları iddiaları doğru değildir. Aksine Ermeni ve Rumlar Türklere mezalim uygulamıştır.
-Osmanlı Devleti İslam anlayışı gereği tarihi boyunca azınlıklara eşsiz bir hoşgörü adalet örneği göstermiştir.
-Avrupa antlaşmalara kendi çıkarına uygun düştüğü sürece uymuştur.

Şeklinde açıklamalara yer verilirken Osmanlı Devleti’nin doğru olmayan ithamlar nedeniyle büyük bir haksızlık ile karşı karşıya olduğu giriş bölümünde ifade edildi.İlerlen bölümde ise Hintli Müslümanlar ‘’İslam Cemiyeti’’ aracılığı ile verdikleri bu muhtırada savaş öncesi statükonun korunmasını talep etmekteydiler. Şöyle ki;

-Osmanlı Devleti ‘nin geçmişi Avrupa İmparatorluklarından daha medeni ve eşitlikçidir.
-İstanbul her yönüyle bir İslam şehridir ve öylede kalmalıdır.
-Şerif Hüseyin’in halifeliği kabul edilemez, halifelik Osmanlı’da kalmalıdır.
-Balkanlarda ki Müslümanların canı, malı ve namusu güvence altında olmalıdır.
-Avrupalı milletlere olduğu gibi Türklere de ‘’milli egemenlik ve bağımsızlık’’ hakkı tanınmalıdır.

Muhtıra sahipleri kesinlikle Türkler için ayrıcalık istemediklerini Osmanlıdan ayrılan Hıristiyan milletlere tanınan hakların aynısının Türkler için istediklerini özellikle belirtmişlerdi. Eğer bu gerçekleşmezse İslam dünyasında ciddi rahatsızlıkların ortaya çıkacağı uyarısında bulundular. Hintli Müslümanlar İngiliz kamuoyunu etkilemek için basını da kullanmaya çalışmışlar İngiltere’nin meşhur gazetelerinde konu ile ilgili makaleler yayınlamışlardır.

İngiltere hükümeti ise bu girişimlere taviz vermemeye çalışmıştır. Fakat bu tutum Hintli Müslümanları girişimlerinden asla yıldırmamış aksine giderek hareket güçlenmiştir. Hindistan’da Hilafet Hareketi doğmuştur. Hatta bu harekete Ghandi bile destek vermek zorunda kalacaktır.

Hindistan’da hazırlanan bir heyet İngiliz başbakanı Lloyd George ile görüşmek için Sevres Antlaşması öncesi İngiltere’ye gelmişti. İngiliz başbakanının olumsuz tavrı sonrası heyet Fransa ve İtalya devlet adamları ile de bir dizi görüşme gerçekleştirmiştir.

Güney Asya Müslümanlarının uluslar arası alanda bu girişimleri sürerken milli mücadele boyunca Türk Milletine yaptıkları maddi ve manevi destek de İslam dünyasının iki büyük toplumu arasında ki ebedi dostluğu pekiştirecektir.



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







<br/><a href="http://oi43.tinypic.com/23rw9oy.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İŞTE OSMANLILIK BÖYLE BİR ŞEY !

Osmanlı zamanında, kendileriyle anlaşmalı Hollandalı tüccarlar İstanbul’a gemilerle gelir ve ticaret malı alabilmek için bazen haftalarca sıra beklerlerdi.

İşte bu tüccarlardan birisi bir gün Osmanlı tüccarına kumaş satın almak için gelir.. Osmanlı tüccarı da bütün kumaş toplarını birer birer Hollandalı'ya göstererek hepsini kendisine teslim eder.. Fakat bir kaç top kumaş vardır ki kenarda beklemektedir..

Bunun üzerine Hollandalı tüccar sorar: "Şu kenardaki kumaşları neden vermiyorsun..?"

Osmanlı tüccarı cevap verir: "Onlar defolu ürün..."

Hollandalı tüccar devam eder: "Önemli değil, uzun yoldan geldim, kumaşa ihtiyacım var. Ben o defolu kumaşı da sağlam kumaş fiyatına almaya razıyım."

Osmanlı tüccarı yine de vermek istemez. Fakat Hollandalı tüccar ısrar etmeye devam eder..

Bunun üzerine Osmanlı tüccarı şöyle der: “Ben malımın kusurlu olduğunu size söyledim ve siz de öğrendiniz. Fakat siz bunları kendi ülkenizde satarken alıcılarınız benim size bunları söylediğimi bilmeyecekler. Böylece sizin müşterilerinize ben kusurlu mal satmış gibi olacağım. Neticede Osmanlı'nın şeref ve haysiyeti rencide olacak ve bizi hilekar sanacaklar. Bu yüzden kusurlu mallarımı size satamam!"

Hollandalı bu yaşadıklarını diğer tüccarlara hayretler içinde anlatır. Bu söz dilden dile dolaşarak Osmanlı’nın dürüstlüğü Hollanda'da destanlaşır..




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/11lqx4j.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

FARKLILIKLARIN ORTAYA ÇIKARDIĞI İKİ MUHTEŞEM AHENK: "OSMANLI VE AŞURE"

Dilleri, renkleri, kültürleri birbirinden farklı çeşitli milletlerin bir araya gelmesiyle oluşan Osmanlı İmparatorluğunda farklılıklar bir tehdit değil, zenginlik olarak görülmekteydi. Bu yapı içinde Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Boşnak, Ermeni, Rum, Yahudi, Sırp, Bulgar, Macar, Kafkasyalı.. gibi 72 farklı milletten insanlar kendilerine ve toplumlarına ait değerleri, kabiliyetleri, zenginlikleri bu yapı içine aktarır, diğer toplumların zenginliklerini de karşılıklı etkileşimle onlardan alırlardı.. Tıpkı aşureyi oluşturan buğday, nohut, fasulye, incir, üzüm, fındık gibi birbirinden tamamen farklı 41 değişik tahıl ve yemişin karışımından tadıyla-kokusuyla "tadına doyulmayacak" muhteşem bir uyumun ortaya çıkması gibi..

Fakat aşureyi oluşturan tahıl ve yemişlerden biri dese ki "Bu muhteşem tatlı sadece benimle de güzel olur!"

O vakit sadece 1 tahılla yapılan o tatlıyı kimse yemez. Çünkü kötü bir koku ve kötü bir tat bırakır.. Aynen bunun gibi Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan milletler de tek başına aşure tadı vermezler.. Verse verse kabak tadı verirler..!



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







<br/><a href="http://oi44.tinypic.com/sm4z76.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İSRAİL'DE MECELLE, TÜRKİYE'DE İSVİÇRE KANUNU

Mecelle, Sultan Abdülaziz zamanında, Ahmed Cevdet Paşa’nın önderliğinde kıymetli İslam hukukçularının yer aldığı bir heyet tarafından 1869-1876 seneleri arasında müşterek bir çalışma sonrası oluşturulmuş 1851 maddelik bir medeni kanundur. Ancak yüksek vasıfları sebebiyle dünya çapında itibar görmüş; başta İsrail olmak üzere Osmanlıdan ayrılan ülkelerde yıllarca tatbik edilmiştir. Arapça, Bulgarca, Rumca, Ermenice, Fransızca ve İngilizce'ye tercüme edilen Mecelle için çok sayıda da şerh yazılmıştır.

Mecelle, 1926’da İsviçre Medenî Kanunu’nun alınmasına kadar 57 sene Türkiye'de tatbik edildi. 1926'da ise 1000 yıllık hukuk birikimine sırtını dönen Türkiye kendisiyle kültürel, tarihsel ve duygusal hiç bir yakınlığı olmayan İsviçre'nin medeni kanununu aynen tercüme ettirerek kendi kanunu olarak kabul etti. Buna karşın Mecelle Osmanlı Devletinden ayrılan ülkelerde ise yakın zamana kadar uygulanmaya devam etti. Arnavutluk'ta 1928, Lübnan'da 1934, Kıbrıs'ta 1946, Suriye'de 1949, Irak'ta 1953, Ürdün'de 1976, Güney Yemen’de 1992’ye kadar tatbik edildi. Bulgaristan Prensliği kurulurken, Mecelle’yi yeni mevzuatlarının esası kabul ettiler. Sırbistan ve Karadağ medenî kanunlarına, pek çok hüküm Mecelle’den alındı. Eski Yugoslavya'nın Müslüman bölgelerinde ise şuf'a ile ilgili maddeleri uygulanmaya devam edilmiştir. Lübnan'da 1934'de Mecelle'nin ekseri maddeleri kaldırıldı ise de hâkimler mevzuatta çözüm bulamadıkları meselelerde Mecelle'ye bakmakla mükellef kılındı. Filistin'de Mecelle’nin tatbikatı İsrail kurulduktan sonra da devam etti. İsrail’de Mecelle 1984’te kaldırıldı. Ancak İsrail'de aynî haklar kanununun pek çok hükümleri de Mecelle’den alınmıştır. Bugün Kıbrıs, İsrail ve Ürdün'ün Medenî Kanunları'nın esası Mecelle'dir.

Mecelle bütün dünyada saygı görmüştür. Hükümleri arasında tezada rastlanmaz. Kolay anlaşılan parlak bir üslûbu vardır. Maddeleri son derece veciz ve açıktır. Her kitabın evveline o mevzuya ait tabirlerin konması, her maddede de misallerin verilmesi hükümleri anlamayı ve tatbikatını kolaylaştırmıştır.

Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle'nin hazırlanmasında öncülük etmekle yalnız İslam hukukuna değil, dünya hukuk hayatına da büyük bir hizmette bulunmuş, hem kendi ismini hem de eserinin ismini ölümsüzleştirmiştir.

Ahmed Cevdet Paşa şunu nakleder: "Mecelle'yi Roma Kanunnâmesiyle mukayese eden ve her ikisine de insan eseri nazarıyla bakan bir Avrupalı hukukçu şöyle demiştir. Âlemde ilmî cemiyet tarafından iki defa kanun yapıldı. [Roma Kanunnâmesi (Codex Justinianus) ve Mecelle] İkisi de Konstantiniyye'de gerçekleşti. İkincisi, tertip ve intizamı ve meselelerinin düzenlenmesi ve irtibatı bakımından birincisine çok üstündür. Aralarındaki fark da insanın o asırdan bu asra kadar medeniyette kaç adım atmış olduğunu gösteren güzel bir ölçüdür."





"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.








SULTAN ABDÜLAZİZ’İN "KERBELÂ" ŞİİRİ

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in güzide torunu, cennet gençlerinin efendisi Hz. Hüseyin (r.a.)'ın Kerbela’da yaşadığı yürek yakan hadisenin vicdani tesirlerini tâ yüreğinin derinliklerinde hisseden Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, satırlara döktüğü Kerbelâ şiirinde duygularını en duru ve içten bir şekilde ifade ediliyor:

KERBELÂ
Kudretil ayini Resul-i Şâh-ı Server'e,
Katil kastiyle cem oldular bir yere,
Nasıl da lâyık gördüler cism-i pâki hançere!
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?
Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

Biat vâcib iken iman etmedi ol layın,
Kurdular dini fesadı oldular dini hayın,
Hüseyne kast fitneyi hayasız bi’din,
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?
Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

İncittiler evlad-ı Resulü, Hakkın da kulu,
Vermediler Kerbela’da mazluma bir katre su,
Ey hayasız zâlim, senin yüzüne pû!
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?
Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

Hüseyn’in katlinin hiç kalır mı yanına,
Şimir mel'un hançer çaldı ol Şâh'ın gerdanına,
Ey münâfık nasıl girdin Şâh Hüseyin kanına!
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?
Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

Kuran'ı, din-i İslam'ı metâ gibi sattılar,
Ehl-i Beyt'i üryan büryan Şam’a esir ettiler,
İnsanığa reva olmaz böyle bir iş tuttular,
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?
Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

Ey müslümanlar dinlediniz, feryâd figân ettiniz,
Din-i İslam olmuşuz, Resûl'e imân ettiniz,
Ya buna nasıl dayansın, Sultan Halife Abdülaziz!
Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?
Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare





"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




 
http://oi51.tinypic.com/245xaol.jpg
"NE ISTERSEN ONU YAP! AMA ALLAH'IN HER ZAMAN SENIN YANINDA HAZIR VE NAZIR OLDUGUNU HIÇ UNUTMA!"
              http://zahidan.wordpress.com  http://zahidece.wordpress.com/        
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages