Peygamberimiz Zamanında Rabıta Var mıydı? Rabıta Bidat midir?
Rabıta hakkında bilgisi olmayanlar, rabıtanın dinde yeri olmadığını, sahabe zamanında da böyle bir şeyin mevcut olmadığını söylüyorlar. Bu yazımızda onlara cevap vereceğiz…
Öncelikle şunu söyleyelim ki Rabıta bir ibadet değildir. Rabıta tasavvuf yolunun bir eğitim metodudur ancak kaynağını dinden almıştır. Bid’at değildir.
Kalp deyince anlamamız gereken şey vücuttaki et parçası değildir. Ruhumuzdaki latifedir. Ruhumuzda 5 alemi emirden, 5 de alemi halktan olmak üzere 10 latife vardır. Bunlardan birisi de kalptir. Daha çok gönül alemi olarak biliriz. Yaşadığınız heyecanların, sevgilerin, muhabbetlerin veya tuttuğunuz kin ve hasedin yeri ruhtaki kalp latifesidir. Daralan, genişleyen, huzur bulan veya huzursuzlanan yer yine ruhumzdaki kalp latifesidir. Rabıta, ruhumuzdaki kalp latifesi ile alakalıdır..
Rabıta manevi bir bağ kurmak, ruhsal etkileşim yapmak ve düşündüğü kişi ile etkileşime geçmektir. Bir nevi telepati kurmaktır. Bu gün telepati denilen etkileşimi yani 5 duyu organını kullanmadan iletişime geçmenin mümkün olduğunu bütün dünya kabul etmektedir. Ki bunu bazen kişisel olarak siz de yaşarsınız. Başkasını düşündüğünüz bir vakitte o da sizi düşünüyordur ve bunu birbirinize açtığınızda aynı cevabı alırsınız. Hatta bu konuda çok kullandığımız bir sözümüz vardır: “Kalp kalbe karşıdır.”
Ama bizim amacımız bunun bilimsel açıklamasını değil, Müslümanların merak ettiği yönünü izah edeceğiz.
Bunu iddia edenlerin, Peygamber Efendimiz ve ashabı arasındaki muhabbet ve aşkı bilmiyor olsalar gerek…
Size bu konuda birkaç örnek vereceğiz ve siz rabıtanın Peygamberimiz zamanında olup olmadığını anlayacaksınız..
Peygamberimize en candan rabıta yapanların başında hazreti Ebubekir Radıyallahu anh gelmekteydi.
Şöyle ki: O, ruhaniyet hasebiyle Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hiç ayrılmadığından, hatta kaza-i hacet için bile Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hali (boş) bir yer bulamadığından dolayı Peygamberimiz’den çok utanırdı.
Bu durumu Efendimiz’e şikayet ettiğinde, Peygamber efendimiz O’na ruhsat vermişti. (Abedst bozarken dahi gayri ihtiyari bir şekilde Resulüllah’ı hatırlamasında bir sakınca olmadığını beyan etmiştir) (Risale-i Halidyye Tercümesi, Mütercim, Şerif Ahmed İbn-i Ali, sh: 11-12, Esad Sahıbzade, Nurul Hidayeti ve’l irfan, sh: 30; Yusuf Şevki, Hediyetü’zakirin, sh 23)
Resulüllah efendimizin azatlısı Sevban (Radıyallahu nah) Resulüllah’a karşı çok muhabbetli olup, O’nsuz hiç durmazdı. Bir gün rengi değişmiş ve yüzünde üzüntü eseri olduğu halde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldiğinde, Resulüllah (Sallallah Aleyhi ve Sellem) ona:
“Senin rengini ne değiştirdi” diye sordu. O da:
“Ya Resulallah! Bende hiçbir hastalık ve ağrı yok. Ancak seni görmediğim zaman, tekrar sana kavuşuncaya kadar çok sıkıntı çekiyorum. Sonra ahireti düşündüğümde seni hiç göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü sen Peygamberlerin makamına yükseleceksin, ben ise cennete girsem de, senin makamından daha aşağı bir mertebede olacağım. Cennete giremezsem, o vakit seni ebediyen göremeyeceğim” diye cevap verince:
“Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine in’am ettiği peygamberler, sıddiklar, şehitler ve Salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa suresi 69) ayet-i celilesi nazil oldu. (Begavi, Me’alimü’t-Tenzil: 1/450; Ebu ishak es-Sa’lebi, El-Keşfü ve’l beyan, 3/341; Kurtubi, el-Cami’u li ahkami’l Kur’an; 57175, Vahidi, esbabü’n-nüzul, No:334, sh: 168; Ebu Hayyan, el-bahru’l Muhit, 37286)
İşte sahabe-i Kiramın sevgisi ve rabıtası. Peygamberimizi göremedikleri zaman onu düşünmekten ve O’ndan ayrı düşmekten renkleri solan sahabe efendilerimiz. Buradaki ince ayrıntı, sahabenin Peygamber Efendimizi düşünüyor olmasıdır…
Said ibn-i Mansur ve ibn-i Münzir (Rahimehullah) Şa’bi (Radıyallahu anh)den şöyle rivayet etmişlerdir:
Ensar-ı Kiramdan bir zat, efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek: Eğer ben evimde iken seni hatırladığımda gelip seni görmezsem, o kadar darlanıyorum ki, ruhumun bedenimden çıkacağını zannediyorum.” Dedi ve ağlamaya başladı. (Said ibn-i Mansur, es-Sünen, No:661, 4/1 308; Taberani, ibn-i Merdüye, Ebu Nuaym, Ziya-i makdisi, Suyuti, ed-Dürrül Mensur 2/588)
O PEYGAMBERDİR FARKLIDIR!
Sahabe Efendilerimizin rabıtasının ne kadar şiddetli olduğunu görüyorsunuz. İnkârcılara sahabe-i Kiramdan da örnek verdiğimiz zaman inkâr yolları kapandığı için bu sefer: “Ama o Peygamberdir” diyerek yeni bir çıkış yolu aramaya kalkarlar. Onlara da şöyle cevap veririz:
Peygamber Efendimiz Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayetle şöyle buyuruyor:
“Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Ka’beye bakmak, Okumadan da olsa mushafa bakmak, Âlimin yüzüne bakmak” (Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566)
Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Beş şey ibadettendir; Ka’beye bakmak, anne-babaya bakmak, Zemzeme bakmak ki o, günahları sildirir, bir de âlimin yüzüne bakmak” (Ali el- Muttaki, kenzu’l Ummal, No.43494, 15/880, Münavi, Feyzül Kadir, No:3971, 31613)
Yine Abdullah ibni Mes’ud (Radıyallahu anh)den gelen bir hadis-i şerifte Hazreti Ali (Radıyallahu Anh)ı işaret ederek:
“Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir” buyurmuştur. (Hâkim, El-Müstedrek, No: 4683, 82,81, 3/153; Taberani, el-Mu’cemü’l Kebir, No:207, 18/109; Deylemi, el-Firdevs, 4/294; Bu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya, 2/183, 5/58)
Efendimizin “Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir” ve “Âlimin yüzüne bakmak sevaptır” hadis-i şerifleri bize gösteriyor ki, suretlere bakılması ve düşünülmesi peygamberlere has olan bir özellik olmayıp, ilmi ile amel eden âlimlerin yüzüne bakmak da sevaptır.
Ve Efendimizin beyanına göre âlimlerin yüzüne bakmak sevap ise onları Allah için sevmek ve düşünmekte de hiçbir mahzur yoktur.
İmam-ı Münavi bu âlimlerden maksadın Şeriat ilmini bilen ve bildiği ile amel eden âlimler olduğunu bildirmiştir.
Herallî (Rahimehullah şöyle demiştir) “Âlimin yüzüne bakan kimse, onu görmekle Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmaya niyet etmelidir.” (Feyzu’l Kadir 3/613)
UVEYS EL-KARANİ (VEYSEL KARANİ) HAZRETLERİ
Sahabe-i Kiram Peygamberimizi gördükleri için yanıp tutuşur ve O’nu göremedikleri zaman düşünürlerdi denilirse biz de görmeden aşık olan Üveys-el Karani Hazretlerini gösteririz. Kendisi Peygamberimizi hiç göremediği halde O’nun aşkı ile yanmış, O’nu düşünmekten bir an bile gafil olmamıştır. Bu nedenle bir çok müjdelere nail olmuştur.
Peygamber efendimiz; “Üveys-i Karnî, ihsân ve iyilikte Tâbiînin hayırlısıdır.” buyurdu. Resûlullah efendimiz, zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve; “Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum.” buyururdu. “Kıyâmette Allahü Teâlâ Üveys sûretinde yetmiş bin melek yaratır ve Üveys’i onların arasında Arasat’a götürürler. Cennet’e gider ve Allahü teâlânın dilediği (bildirdiği)nden başka mahlûk hangisinin Üveys olduğunu bilmez.” “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabîlelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefâat edecektir.” buyurdu. Arabistan’da bu iki kabîlenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, bu kimdir?” dediler. Peygamber efendimiz; “Allah’ın kullarından biri.” buyurdu. Biz hepimiz kullarız, ismi nedir? dediler. “Üveys.” buyurdu. Nerelidir? dediler. “Karnlıdır.” buyurdu. O sizi gördü mü? dediler. “Baş gözü ile görmedi.” buyurdu. Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin! dediler. “İki sebepten: Biri hallerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır. Îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar.” buyurdu. Biz onu görür müyüz dediler. Hazret-i Ebû Bekr’e; “Sen onu kendi zamânında göremezsin.” Ama hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’ye; “Siz onu görürsünüz. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin.” buyurdu.

RABITA İLE KALPTEN İSTİFADE ETMEK
Buraya kadar ashabı kiramın rabıtasının olduğunu ve Peygamberimizin onları men etmediğini, aksine alimlerin ve Allah’ı hatırlatacak kimselerin yüzüne bakmayı teşvik ettiğini dolayısıyla bu uygulamanın dinde yeri olduğunu anlıyoruz… En azından mübahtır ve bunun bir vebali yoktur… Asıl mesele ise rabıta yapılan kişiden istifade edilme noktasıdır. Acaba rabıta ettiğimiz kişiden istifade edebiliyor muyuz? Ondan ne alıyoruz?
Bu konuda yine Peygamber Efendimiz yol gösteriyor:
Ebu Inebe el-Havlani (Radıyallahu nah)’dan rivayet edilen: bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:
“Şüphesiz Allah(u Tealan)ın, yer ehlinden bir takım kapları vardır. Rabbinizin kapları, Salih kullarının kalpleridir.
Kalplerin Allah’a en sevgilisi ise, en yumuşak ve en merhametli olanlarıdır.” (Teberani, Zebidi, İthafü-s Sade, 6/209, Ahmed İbni Hanbel, ez-Zühd, No:827, sh:223; Münavi, Feyzül Kadir, No: 2375, 2/629, Süyuti, Nebhani, El-Fethu’l Kebir, No:4103, 1/374)
İmam-ı Münavi (Kuddise Sirrahu) bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle buyurmuştur:
“hadis-i şerifte geçen Salih kullardan maksat; hem Allah’u Teâlâ’nın hem de kullarının haklarından üzerlerine düşenleri hakkıyla yerine getirenlerdir.
İşte bu kulların kalplerine Allah’u Teâlâ’nın marifetinin nuru dolarak uzuvlarına taşar. Çünkü kalp yumuşayarak incelip parlayınca, parlak ayna gibi olur. Meleküt (manevi) âleminin nurları ona parlayınca bütün göğsü aydınlatır.
İşte o zaman gönül gözü, Allah’u Teâlâ’nın emirlerinin iç yüzünü görmeye başlar ve bu görüş onu Allah’u Teâlâ’nın nurunu mülahaza etmeye sevk eder (gözetmeye sürükler)
Böyle bir kalp Allah’u Teâlâ’nın kendisine verdiği safa (paklık) ile ziynet ve behayı (süs ve güzelliğini) kemale erdirdiğinden, mahlûkatı arasında Allah’u Teâlâ’nın nazarının mahalli olur.
Evet, Allahu Teala’nın yeryüüznde, nurunun tecelligahı olan kaplar vardır. Bu kaplara yönelenler o kaplardan istifade ederler. Dolayısıyla kalbini her türlü masivadan temizleyerek yine bir başka kabtan istifade etmiş olan Allah dostlarının kalplerine yönelmek suretiyle onlar istifade edilir. Kalbi Allahu Teala’nın kabı olmuş bir Allah dostunun kendisini düşüneni düşünmesi gerekmez. Peygamberimizin buyurduğu gibi onun kalbini bir kaba benzetirsek, istifade etmek isteyenin o kabın altına kendi kalp kabını koymasının gerektiğini söylemek yanlış olmaz.
Önemli olan husus itifade edilecek kişinin kalbini tamamen Allahu Teala’nın nuruna tecelli gah olacak şekilde temizlemiş olmasıdır. Bu sebeple tasavvuf ehli, kendisine icazet verilmeyen kişilere rabıta yapılmasını şiddetle men eder.
Hüccetü’l İslam İmam-ı Gazali (Kuddise Sirrahu) şöyle buyurmuştur: Mevla Teâlâ Kerem-i Rahmani hükmünce nurlarını hiçbir kulundan esirgemez. Zira Mevla Teala cimrilik yüzünden vermemekten münezzehtir.
Nur-u İlahinin kalbe girmesine engel olan şey, sadece kulun kalbinin pisliği, bulanıklığı ve meşgul oluşudur. Çünkü hadis-i şerifte açıklandığı üzere; “Kalp, kap gibidir.” Suyla dolu kalbe hava girmediği gibi, Allah’u Teala’dan başka şeylerle meşgul olan kalbe de Allah’u Teala’nın Celali’nin marifeti (büyüklüğünün bilgisi) dahil olamaz. (Münavi, Feyzül Kadir 2/629)
Kalbi bir başka kalbe rabt etmek olan rabıta Peygamber Efendimiz zamanında da vardı ve sahabeler kalplerini O’nun kalbine çevirerek rabt etmişlerdi. Peygamber Efendimizin onları men etmemesi rabıtanın caiz olduğu anlamına gelmektedir. Okuduğumuz hadis-i şerifler ise bir Allah dostunun kalbinden istifade edilmesinde bir sakınca olmadığı aksine fayda olduğu yönündedir. Yalnız şunu unutmamak gerekir; Peygamber Efendimiz zamanında yapılan bu rabıta zoraki değildi ve çok doğaldı. Daha sonraları insanlar dinden uzaklaşmasıyla bu doğallığı kaybettiği gibi kendisine farz olan Allah’ı zikretmekten aciz hale geldiler. Tasavvuf bunu sistematik bir hale sokmuş, insanlığın istifade etmesini sağlamıştır. Allahu Teala, kalplerini Allah’ın kabına dönüştürmüş dostlarından istifade etmeyi nasip eylesin..

Evliya Allah Dostu Dünyayı Tırnağından Seyreder mi?
İngilizler tarafından kurulup şuanda Amerika güdümlü Araplar tarafından desteklenen ve dünyaya vehhabi-selefilik örtüsü altında bozuk inançlar yaymaya çalışılan ajan-misyonerler tarikat ve tasavvuf erbabını şirk ile suçlayıp Müslümanları Allah dostlarına karşı cephe almaya teşvik ediyorlar.
Vehhabi=Selefiler Şah-ı Nakşibendi (Kuddise Sirrahu) Hazretlerinin: “Bütün dünya bana tırnağımın üstü gibidir” sözünden yola çıkarak o mubareği ve ona inanları “müşrik” ilan etmişler.
Müslümanları “müşrik” ilan edebilmek bu kadar basit değil değerli kardeşlerimiz. Eğer o kişi müşrik değilse bu iddianın sahibine döner ve iddia eden kişi din sınırları dışına çıkmış olur. Hem de büyük bir iftira günahını yüklenmiş olur. Şimdi bakın cahilane iddiaları nasıl da kendi aleyhlerine dönüyor…
KUR’AN AYETİ İLE SABİTTİR
Neml Suresinde Süleyman Aleyhisselam ve Belkıs’ın durumu anlatılırken yaşanan olay gerçekten de çok dikkat çekicidir. (Bu kişiler eğer Kur’an-ı Kerimi açıp okusaydılar bu hataya düşmeyecekelrdi)
Önce ayetlere bir göz atalım:
Süleyman Aleyhisselam cinler dahil etrafına topladığı saray erkanına sordu:
“Süleyman, “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun (kraliçenin) tahtını getirebilir?” (Neml 38)
Orada bulunan bir cin taifesinden bir şahıs cevap verdi:
“Cinlerden bir ifrit,”Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi (Neml 39)
Cin taifesinden olan varlığın bu iddiası çok müthiştir ama ondan daha hızlısı da vardır.
“Kitaptan bilgisi olan biri, “Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi.” (Neml 40)
Bakınız değerli kardeşlerimiz… “Kitaptan bilgisi olan” bir kişi… Bu melek değil, Peygamber değil, bir insan… Ve diyor ki: “Ben onu göz kapayıp açıncaya kadar sana getiririm”
“Süleyman tahtı yanında yerleşmiş halde görünce…” (Neml 40) Allah’a şükrediyor…
Söyler misiniz göz kapayıp açmak ne kadar bir süre alır? Bir saniye tutuyor mu? Diyelim ki bir saniye… Siz bir saniyede bir adım ancak atarsınız ama o kişi uzak bir ülkedeki sultanın tahtını getiriyor…
Şimdi Kur’an ile sabit olan bu ayete göre vehhabi=selefilere sorulan sorular şunlar:
-Bu kişi bir insan olduğuna göre bunu nasıl yapmıştı?
-Peygamber olmadığına göre bu bir keramet değil midir?
-Bir saniye içinde tahta nasıl ulaşmıştır?
-Kilometrelerce uzaklardaki tahtı bir saniye içinde nasıl bulmuştur?
-Bu kişinin dünyayı tırnağının ucu gibi görmesi mümkün değil midir?
Düşünün o zaman navigasyon diye bir şey de yok ki, anında yer tesbiti yapsın ve oraya intikal etsin. Olsa bile bir saniye içinde bunu yapması mümkün değil. Peki nasıl oluyor da o sarayı ve tahtı bulabiliyor?
Bal gibi de dünyayı ve gideceği yeri tırnağı gibi görüyor…
PEYGAMBERİMİZİN ÜMMETİ DAHA MI AŞAĞI!
Süleyman Aleyhisselam’ın ümmeti bunu yapabiliyor da, hepsinin hürmetine yaratıldıkları Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ümümmetinden neden olmasın? Allahu Teala’nın kitabında sabit olan bir hadise bu gün neden olmasın? Allahu Teala’nın “kitaptan ilme sahip” olan kulları yok mu oldu?
Ve onlar Allah dostlarıdır…
Allahu Teala düşmanı şeytana bile ne meziyetler vermişken kendi dostuna neden vermiş olmasın ki? Ayet ile sabit olan bu hakikati görmeyen gözleri açmak için daha ne olması lazım?
Bir benzerini büyük halife Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ile yaşayan sahabe hayretlere düşüyordu: Halife Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) her Cuma olduğu gibi, o Cuma da Medine’de Mescid-i Nebevi minberinde hutbedeydi. Orada konuşurken, bir ara sözleri arasında şöyle dedi:
“Yâ sâriyetu el-cebele, el-cebele !”
(“Ey Sâriye, dağa, dağa çekil!” Taberî, Tarihü’l-Ümem ve’l-Mülûk, 2:380; Ebû Nuaym, ed-Delâil, 3:210,211; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 6:370; Süyûtî, Târihü’l-Hulefâ, s.128; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 7:131.)
Mescittekiler soran gözler ve şaşkın ifadeler ile birbirlerine baktılar. Çünkü Sâriye, İran’da devam eden fetihlerde görevli bir komutandı. Hazreti Ömer Sâriye b. Zenim’i, Dâr-ı İbkird ve Fesa bölgesine komutan olarak tayin etmişti. Bu iki yer İran topraklarındaki iki bölgenin adıydı. Şimdi o, Medine’den Sâriye’ye sesleniyor ve ona hemen dağa çekilmesini söylüyordu. Oysa Sâriye ile arasında çok büyük bir uzaklık vardı. Hazreti Ömer hutbede niye böyle demişti? Bu farkında olmadan ağzından kaçan bir söz müydü, yoksa Sâriye’nin durumunu görüp ona bir ikaz da mı bulunmuştu?
Aradan birkaç hafta geçince Medine’ye bir elçi geldi. Elçiyi, komutanı Sâriye Medine’ye göndermişti ve elçinin yanında bir fetihname bulunmaktaydı. Elçi o Cuma günü savaşta olanları anlatınca durum açıklığa kavuştu: Hazreti Ömer’in minberden emir verdiği gün, Sâriye’nin askerleri Sasani Devleti güçleriyle çarpışıyordu. Cuma vaktinde savaş sırasında Sâriye, Hazreti Ömer’in şu sözlerini ve emrini duymuştu
“Ya Sâriyetu, el-cebele, el-cebele!”
Duydukları üzerine şaşırmıştı ama yine de, emredileni yerine getirmek için askerin sırtını yakındaki dağa vermiş ve sonunda zaferi kazanmıştı.
İşte Kur’an-ı Kerimin açık beyanı ve yaşananlar… Hiç şüpheniz olmasın ki, bütün dünyayı tırnağı gibi gören Allah dostları vardır. Çünkü ruh la-mekandır (makansızdır) Bu ise başlı başına ayrı bir konudur.
Burada dikkate alınacak husus şudur: Bütün bunlar Allahu Teala’nın izni ile olmaktadır ve Allah dostu, insanların her haline şahittir diye birşey de yoktur. Mevla Teala dilediğine dilediği şeyi göstermektedir. Gözlere perde çeken de odur, gözleri açan da… Bakın mesela yine başka bir ayette ne buyruluyor:
“Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah’a döndürülür.” (Enfal 44)
Yani Allahu Teala dilediğinin gözüne perde çeker çoğu az gösterir, dilediğinden perdeyi kaldırır dünyayı izletir… (Yukarıda geçen iki ayet bu konuda yeterli delildir.)
ŞİRK İFTİRASI KİME DÖNDÜ?
Evet başta dediğimiz gibi bu iftira, sahiplerini buldu… Ama biz onları bile şirkle suçlamıyoruz. Ehli Sünnet çok aklı selim bir yol izler. Onlar bozuk itikatları ile düz yoldan sapmışlar ancak şirk gibi büyük bir iftira atarak kendi aleyhlerine dönmüşlerdir.
Allahu Teala hidayet nasip eylesin.. Kur’an-ı Kerimi ve sünneti nebeviyi bilseler, muhabbet ile dolsaydılar elbette bu hatalara düşmeyeceklerdi. Onlar da ağına düştükleri bir sapığın etkisiyle bu hale gelmişler. Elimizden geldiği kadar kurtuluşları için dua edelim…