Menkıbeler Ne Söyler?

86 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Jun 5, 2012, 5:57:52 PM6/5/12
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği



Menkıbeler Ne Söyler?

Övünülecek haller anlamına gelen “menkabe” kelimesinin çoğulu olan “menakıp”, bu anlamıyla ilk defa Hz. Peygamber s.a.v.’in ashabının faziletlerine dair hadisleri içeren bölümlerin adı olarak “kitâbü’l-menâkıb” şeklinde kullanılmıştır. Ayrıca halifeler, mezhep imamları, padişah ve vezirler hakkında yazılan eserlerle kutsal şehirleri tasvir eden metinlerin adı olarak da kullanıldığını görüyoruz. Ancak en yaygın biçimde tasavvufî nitelikte ve Allah dostlarının sözleri ve başlarından geçen olaylar için kullanılır.

Allah dostları yaşadıkları dönemlerde “merd-i hak, merd-i mü’min” yani Allah adamı oldular, iman ve hakikat sırrına erdiler, rıza makamına ulaştılar, kulluğun neşesini sürüp insan-ı kâmil olarak nefes alıp verdiler. Allah dostlarıyla aynı zaman ve mekanı paylaşan nasipliler onları örnek aldılar. Daha onlar hayatta iken güzel ahlâkları, meziyetleri, insanları irşad edişleri etrafa yayılıyor, dillerde sözleri, menkıbeleri dolaşıyordu. Zamanla bu menkıbeler kayda geçirilmeye başlandı. Nitekim İslâmî ilimler içinde menkıbe ve söz derlemek Sahabe ve Tâbiîn devrine dayanır.

Hadis derleyenler, aynı zamanda, Ashab-ı Kiram’dan ve Tâbiîn’in büyüklerinin yaşadıklarını ve onların sözlerini derlemişler, senetleriyle kitap haline getirmişlerdir. Mesela büyük hadis âlimlerinin birçoğunun “Kitâbü’z-Zühd” adıyla kitapları vardır. Bu kitaplarda Tâbiîn devri ve sonrasında yaşamış Allah dostlarının sözleri ve menkıbeleri toplanmıştır. Bu ilmî çalışmalar daha sonraki asırlarda da devam etmiş, bu sahada binlerce eser yazılmıştır. Yaşadığımız çağda da, klasik kaynaklardan faydalanarak hazırlanan birçok eser vardır.

Menkıbelerin kıymeti
Dilden dile dolaşarak efsaneleşmiş olanlar bir yana, -her ne kadar kıymet verilmese de- menkıbeler tarihî birer belgedir. İslâmî ilimlerdeki gibi metnin pek korunmadığı, ilahî kitapların bile tahrif edildiği Batı toplumunda hırıstiyan azizlerinin menkıbeleri tarihî belge olarak kullanılmaktadır. Bizde daha güvenilir ve sağlıklı bir metin kültürü olmasına rağmen ne yazık ki bu eserlere gerektiği kıymet verilmemektedir. Oysa bugün tarih konusunda birinci derecede belge niteliği taşıyan tarihe dair eserlerle menâkıpnamelerin yazılış biçimi ve rivayet yöntemi aynıdır. Hatta müverrih (tarihçi) olan birçok zatın yazdığı menkıbe kitapları mevcuttur.

Menkıbelere kıymet verilen dönemler İslâmî hayatın en dinamik yaşandığı dönemlerdir. Tekrar, İslâmî hayatın bünyemizde tatbiki ve inşası için Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberimiz’i en güzel şekilde anlayıp yaşayan Allah dostlarını kendimize ayna yapmak için menakıbnâme tarzı yazılmış eserleri tozlu raflardan indirip, manevi soframıza koymak zorundayız.

Menakıbnâmelerde, Allah dostlarının makamları, mücahedeleri, seyr ü sülûkları, kerametleri, güzel ahlâkları ve onları kâmil insan yapan marifetleri ve halleri anlatılmıştır. Menkıbeler okundukça hem onlara karşı muhabbetimiz artacak, manevi vuslat ve yakînimiz meydana gelecektir. Aynı zamanda Allah dostlarına muhalefet eden, onları reddeden nasipsizlere karşı da mukavemetimiz artacaktır.

Allah dostları aynı zamanda kalp doktorudurlar. Cüneyd-i Bağdadî k.s. hazretleri, “Velilerin menkıbelerinin müritlere faydası nedir?” sualine Hûd suresindeki ayetle cevap verir. Ayet mevzumuzu anlamlandıracak bir kandil gibi karşımızdadır: “Ya Muhammed, peygamber kıssalarını ve haberlerini sana hikâye ediyoruz, onların hallerinden seni haberdar ediyoruz. Ki bu suretle gönlüne sebat ve kuvvet gelsin.”

Onlar gibi olmak için
Nitekim hastalıklarımızda Eyyüb aleyhisselamı, hasret ve ayrılık saatlerimizde hüzün kulübesinin sahibi Yakup aleyhisselamı, belaların karanlık dehlizinde Yunus aleyhisselamı hatırlayıp irademizin çelikleştiğini hissetmişizdir. Bir bela anında isyan eden kalp, ariflerin: “Sen sevgilisin, senden gelen her şey sevgilidir.” neşesini hissedince kalbini zikre yönlendirir.

Sabır denen, insanı erdiren bu üstün sıfatı bünyelerinde en güzel tatbik edenler Allah dostlarıdır. Biz de onları okuyup anlayarak sabrı öğreneceğiz, sufilerin hayatlarını tahsil ederek insani erdemlere ulaşacağız. Allah dostlarının sözlerine kulak vererek, hal ve hareketlerini anlayarak yaşamaya çalışıp, daha çok hakikat ve kurtuluş yolunda ilerleyeceğiz. Efendimiz’in “Kişi sevdiği ile beraberdir.” sözünden anladığımız şu ki, Allah dostlarını sevmek, onları anmak manevi beraberliğin sırrını taşıyor. İşte bu sır ki bizi mahşer gününün yakıcı zehrinden Allah’ın izniyle kurtaracaktır.

Ebu Abbas hazretleri “O’nun sevgi eteğine yapışamazsan, hiç olmazsa onu sevenlerin sevgi eteğine sarıl. Zira O’nun dostlarını sevmek Allah’ı sevmekten başka bir şey değildir.” der. Allah dostunu sevmek bizi Allah’a ulaştırır. Çünkü Allah dostları, Allah için sevmeyi öğreten en büyük muallimlerdir.

Menkıbelerden öğrendik
İbrahim Edhem k.s., “Bir kalpte iki sevgi olmaz!” diyerek kalbi Allah sevgisinin tamamıyla kaplamasıyla hakiki sevginin meydana geleceğini öğretti. Bizi Allah sevgisinden uzaklaştıran, ahiret özlemimizi eksilten aşırı dünya sevgisine meyletmemeyi en zarif nüktelerle onlar bize anlattı. Dünyaya aşırı meylettiğimiz anlarda, uçurumun tam da kenarında hırs ve tamah anında Şakik-i Belhî k.s. gaflet perdemizi yırttı:

Bağdat halifesinin huzuruna getirilen Şakik’e halife, “Zahid sen misin?” diye sorar. O da, “Şakik benim amma zahid sensin.” cevabını verir. Halife, “Bu kadar debdebe içinde ben nasıl zahid olurum?” der. Şakik de, “Cenab-ı Mevlâ dünya metaı için az (kalîl) demiş. Sen az olana talipsin, azla kanaat ediyorsun. Zahid azla kanaat edendir.” buyurunca halife rikkate gelir, ağlamaya başlar.

Böylesi aktarımları okuyan veya dinleyen kalbin ihtizaza gelmemesi mümkün değildir.

Kâinata sevgi nazarıyla bakmanın, en kötüsünden bile ümit kesmeden onlara yaklaşmanın, karıncayı bile yüce nazarla seyretmenin sırrını onlar yakalatır. Çünkü fasıklar, salihlerden ziyade tembih ve ikaza muhtaçtır, diyen onlardır. Alkolizm batağından kurtulamayıp çaresiz alkolik gelip âkil gidenlerin varlık sahnesi onların meydanıdır. Ulu ariflerden biri tam da bu noktada menakıbnâmelerden dile gelir ve şöyle söyler: “Ya Rabbi, kötülere merhamet et. İyilere zaten lütfetmiş, onları nimetlendirmişsin.”

Hazreti Pir’i anlatan bir menkıbede de Mevlâna’nın şöyle bir sohbetiyle karşılaşırız: ‘Hz. Mevlâna’nın başında toplananlar fasık, günahkâr kimselerdir,’ demişler. Hazreti Pir’den: ‘Salih olsalardı benim onlara mürid olmam lazım gelirdi.’ cevabını almışlar. Şah-ı Nakşibend’in ifadesiyle evliyaullahın ara sıra fasıklar arasında bulunmaları, onları Allah’ın gazabından muhafaza içindir. Nitekim Cenab-ı Hak Mekke müşrikleri için: “Peygamberim, sen aralarında bulundukça Allah onları azaplandırmayacaktır.” (Enfal, 33) buyurmuştur.Neticede de Efendimiz s.a.v.’in gölgesinde emniyet ve huzur içinde yaşayan Kureyş, hicretten sonra mağlubiyet, kıtlık gibi nice kahr-ı ilahiyeye uğramışlardır. Peygamber’in manevi mirasçıları Allah dostları da güzelliklere ve berekete kaynaktırlar. Çünkü onlar Kur’an’ın ve Peygamber’in düsturlarıyla zırhlanmışlardır. Ateşe sürülen demir gibi ateşin rengini ve hararetini yüklenmişlerdir. Demirlikten çıkmasalar da ateş gibi yakarlar onun rengini alırlar.

‘Kişi sevdiğini örnek alır’
Şeyhülislâm Abdullah Ensarî k.s.: “Her pirden bir söz ezberleyiniz, buna gücünüz yetmezse isimlerini belleyiniz; zira bu isim sayesinde nasip alırsınız.” buyurur. Üstatların menakıbnâmeler vasıtasıyla, eserleriyle bizlere ulaşan sözleri, halleri onlara meylimizi, muhabbetimizi arttıracaktır. Bu muhabbet sayesinde, “Kişi sevdiğini örnek alır,” fehvasınca onları kendimize ayna yapar, hem manamıza hem de maddemize böylelikle çeki düzen veririz.

Menakıbnâmelerde okuduğumuz Allah dostları iman atlasının en kıymetli motifleridir. İmanı derinleşmemiş kuvvetlenmemiş mümin onları okudukça iman kalesi muhkemleşir ve asla yıkılmayacak bir sağlamlığa erişir. İslâm büyükleri Allah Tealâ’nın azmetinden, azabından, insanın imanını zayıflatan, kibir, gurur, riya, ibadet eksikliği, ihmalkârlığı gibi tehlikeli marazî sıfatlardan son derece korkmuşlardır. Hatta tasavvuf binasını güçlü kılan ve ona temellik vazifesi yapan zühd ve takvayı riyazet ve mücahedeyi doğuran bu korku olmuştur. Bu haşyetin, havfın derin örnekleri ile doludur menakıbnâmeler. Çünkü onların bir an gaflete dalsa gözleri, bir ömür gözyaşı cezasındadırlar.

‘Her gün okuyunuz!’
Ayet ve hadislerden sonra en anlamlı ve tesirli sözler, mana mücevherleri, sufilerin, velilerin sözleridir. Sufilerin menkıbelerinde vücut bulan bu sözler daima kalbimizde, zihnimizde yeni pencereler açar, zihinsel çıkmazlardan bizi kurtarır. Zihnimizde mana çiçekleri açtırır. Kur’an deryasından, ilim sahibi değilsek sadece meal ile her şeyi anlamamız mümkün değildir. Allah dostları ise o manayı kavramışlardır. Böylece onların sözleri Kur’an’ın tefsiri hükmü kazanır. Çünkü onlar hallerini, dillerini Kur’an mihengine vurmaktadır. Bizler de onların sözlerini duyunca imanî, fikrî derinlik kazanırız.

Yusuf Hemedanî hazretlerine gönül kulağımızı verelim. O büyük zata, “Allah dostlarına ulaşamıyorsak ve onlar gizlenmişse selamete ermek için ne yapalım?” diye sordular. Şöyle buyurdu: “Allah dostlarının sözlerinden her gün okuyunuz. Gaflet sahipleri hatta bunu vird edinsin.”

Dünya köhne bir saray görüntüsündedir. Viraneye baykuşlar dolmuştur. İyiler artık, adı var cismi yok zümrüdü ankadırlar. Bir himmet eteğine yapışıp kalbimizi parlak bir aynaya dönüştürmek zorundayız. Allah dostlarının nazarına, sözlerine bu hasta kalbin ihtiyacı vardır. Günümüzdeki bahtsız ve nasipsizlerin, manevi devletin sultanlarını, Allah dostlarını hatırlamaya, onların hikâyelerini, sözlerini bilmeye daha çok ihtiyaçları vardır. Bu sözler ve hikâyeler dünyaya meylimizi azaltacağı gibi, insanı eşref-i mahluk yapan hasletlerle donatır. Tamahkârlığı, ihtirası, menfaatperestliği, gazabı, şehveti ve daha nice kötü halleri törpüler.

Özellikle gençlerin zihin defterinde menakıpnâmelerden öğrenecekleri isimlere ihtiyaçları vardır. Günümüz gençleri örneklerini, rehberlerini kaybetmiş, lisanları letafet ikliminden uzak çorak topraklar gibi. Özellikle incelmiş ruhlar haline getirmek için gençlere, menâkibu’l-ârifin sofrasından ikramlar sunmalıyız.

Menkıbe Kitaplarını Niçin Yazdılar?
Meşhur hadis alimlerimizden İmam Beyhakî rh.a. Kitâbü’z-Zühd adlı eserinin önsözünde şöyle der:
“Daha önce farklı kitaplarımda zühd ve dünya arzularından arınma mevzunu ele almış, Delâilü’n-Nübüvve adlı eserimde Efendimiz s.a.v.’in dünyadaki hayatının nasıl olduğunu anlatmıştım. Bu arada zühdün faziletine, amele çokça koşmaya dair selef-i salihinden ve sonraki zatlardan pek çok sözü tespit etmiştim. İşte bu kitapta bunları bir araya getirdim.”

Şöhreti asırları aşan Feridüddin Attar hazretleri de Tezkiretü’l-Evliya’yı niçin yazdığını anlatırken şöyle der:
“Kur’an ve hadisten sonra sözlerin en iyisi olarak onlarınkini gördüm. Sözleri tümüyle Kur’an ve hadislerin şerhinden, açıklamasından ibarettir. Her ne kadar onlardan değilsem de onlara benzemiş olayım diye kendimi bu meşguliyetin içine attım. Çünkü hadiste ‘Bir zümreye benzeyen onlardandır.’ buyrulmuştur.”

Risâle-i Kudsiyye yazarı Muhammed Pârsâ hazretleri de şöyle der:
“Hayra vesile olur diye yüce zatların, dostlarımızın emir ve tavsiyesiyle bu kudsî sözlerden birkaçını teberrüken yazdım. Böylece sadık müritleri ve sevenleri Şah-ı Nakşibend hazretlerinin sözlerini dinleyip istifade etmiş, sanki o mecliste bulunmuş gibi olsunlar. Gönülleri ve ruhları rahatlasın.”

Reşehat yazarı Ali es-Sâfî hazretleri de yazma sebebini şöyle açıklar:
“Nisan 1488’te Ubeydullah Ahrar Taşkendî hazretlerine bağlandım ve dergâhın hizmetkârlarıyla bir araya gelme imkanına kavuştum. O saadet dolu günlerde Hâce Ubeydullah hazretlerinin kutlu meclislerinde sürekli Nakşibendî büyüklerinin ahlâk ve faziletlerine dair menkıbeler anlatılırdı. Sohbetler sırasında anlatılanları dinlemekle onurlanır, hazretin tatlı dillerinden dökülen marifet, hakikat ve incelik kokan kıymetli sözlerden yararlanmayı daima ganimet sayardım. Orada edindiğim değerli bilgileri kavradıktan sonra onları hafızama alır ve değişikliğe fırsat vermeden kağıda dökerdim.”

Meşhur menakıp kitaplarımızdan Molla Cami hazretlerinin Nefahâtü’l-Üns adlı eserini Osmanlı devrinde Türkçeye tercüme eden Lamiî Çelebi rh.a. eseri tercüme etme sebebini şöyle açıklar:
“Bu eser, baştan başa iman taliplilerinin üstün kerametleri ve irfan çeşmelerinden içen zatların yüce makamlarının anlatılması ile doludur. İşte bu kitabı okuduktan sonra hatırıma şu geldi: Gücüm yettiği kadar fırsat elverdikçe bu eserin faydalarını yayayım, müminlere serdiği sofradan bir tane de ben açayım.”


Ali Uysal


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.










Bir Îsâr Kahramanı: Ebu Talha El-Ensarî r.a.

Hicret’in birinci yılı… Günlerdir bir şey yemediği için bayılmak üzere olan yoksul bir adam, Medine’de Mescid-i Nebevî’de Rasul-i Ekrem s.a.v.’in huzuruna geliyor. “Açlıktan halsiz düştüm, bana bir lokma ekmek!” diyor, inler gibi. Âlemlerin Efendisi, yiyecek bir şeyler var mı diye derhal mübarek zevcelerinden sorduruyor. Yok! İki Cihan Peygamberi’nin hanelerinde o gün içecek su dışında yiyecek yok. Efendimiz s.a.v. ashabına dönüyor, “Bu adamı misafir edip doyuracak kim var?” diye soruyor bu defa. Ensar’dan bir zat ayağa kalkıyor, “Ben varım ey Allah’ın Rasulü” diyor ve adamı alıp evine götürüyor.

Ensarî, hanımından Rasulullah’ın misafirine ikram etmesini istiyor ama onlarda da küçük çocukları için ayrılan yemekten başka yiyecek bir şey yoktur. Çocuğu yemekten önce uyutuyor ve onun yemeğini misafirlerine sunuyorlar. Ensarî’nin kendisi de sofra başında. Misafiri mahcup olmasın diye elini götürüp yemek yiyormuş gibi yapıyor. Durumun anlaşılmaması için de yağı bitti gerekçesiyle kandili yakmayıp odayı karartmış.

Hâsılı, olan yemeği misafirlerine yedirip o gece aç yatıyor ev sahipleri.

En hayırlı mehir
Ebu Hureyre r.a.’tan rivayet edilen bu hadise, birçok hadis kaynağında Haşr suresi 9. ayetinin nüzulü bağlamında yer alır. “Îsâr ayeti” diye de bilinen söz konusu ayette Ensar, “kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler” buyurularak övülmüş; aynı ayetten hareketle, “başkasını kendi nefsine tercih etme” diğergâmlığına “îsâr” denilmiştir.

Yine hadis kaynaklarında bu hadisedeki Ensar’dan zatın Ebu Talha r.a. olduğuna dair rivayetler var. Tahminlerin Ebu Talha el-Ensarî r.a. üzerinde yoğunlaşması boşuna değil. Çünkü o tam bir îsâr kahramanıdır.

Îsâr ahlâkı yahut diğergâmlık, kazanılabilir bir fazilet olmakla beraber, kabul etmek gerekir ki biraz da meşreple alakalıdır. Nitekim Ebu Talha müslüman olmadan önce de cömertliğiyle, gözü karalığıyla, mala mülke kıymet vermemesiyle tanınıyordu. Neccaroğullarının bu genç ve cesur lideri, evlenmek için belki de bu sebeple Enes b. Malik’in dul kalan annesi Ümmü Süleym hatuna ısrarla talip olmuştu. Ümmü Süleym de gözünü kırpmadan en sevdiklerinden verebilen yiğit bir hanımdı. Hicret’ten önce müslüman olan bu hanım sahabi, Hz. Peygamber Medine’yi şereflendirdiğinde, 8-10 yaşlarındaki oğlu Enes’i elinden tutarak Efendimiz s.a.v.’in huzuruna varacak, “Ey Allah’ın Rasulü! Ensar erkek ve kadınlarından sana hediye vermeyen kimse kalmadı. Ben, bu oğlumdan başka sana hediye edecek bir şeye malik değilim. Oğlum Enes bundan böyle senin hizmetçindir.” diyecekti. Nitekim Ümmü Süleym, Ebu Talha’nın evlilik teklifini ancak onun müslüman olması şartıyla kabul edebileceğini söyledi. Müslüman olursa ondan mehir de istemeyecekti. Halbuki talep etmesi halinde mehir olarak dilediği kadar altın ve gümüş vermeye hazırdı Ebu Talha.

Can ile îsâr
Attığı her okla hedefi kalbinden vuran, gür sesiyle nara saldığında dağları titreten, Medine’nin namlı süvarisi Ebu Talha müslüman oldu ve Ümmü Süleym’le evlendi. Rasulullah s.a.v.’in Medine’ye tebliğ için gönderdiği Mus’ab b. Umeyr r.a.’den İslâm’ı öğrenmiş, hemen Rasul-i Ekrem s.a.v.’e biat etmek üzere kabilesini temsilen İkinci Akabe buluşmasına koşmuştu.

Âlemlerin Efendisi Hicret’ten sonra en çok onun evini şereflendirdi. Bu gözü gönlü tok, “ekmeği yenir” aile, evin hanımı Ümmü Süleym ne zaman güzel bir yemek pişirse Rasulullah s.a.v.’i davet ediyordu zaten. Efendimiz s.a.v. de arada onları ziyarete gidiyor, hurma bahçelerinde kayluleye yatıp dinlendiği oluyordu.

Asıl adı Zeyd olan Ebu Talha’ya “Dayı” diye hitap ediyordu Allah Rasulü. Beni Neccar mensupları, Abdülmuttalib’in annesi bu kabileden olduğu için Abdülmuttalib ahfadının dayıları sayılırdı gerçi ama Efendimiz s.a.v.’in bu hitabı Ebu Talha’ya muhabbet, itimat ve iltifatının ifadesiydi daha ziyade.

Bu muhabbet ve itimat karşılık bulmuş, Ebu Talha’da Rasulullah’a aşk derecesinde bir bağlılık peyda etmişti. Malı, mülkü, ailesi, kısaca bütün varlığıyla Peygamberimiz’e hizmet için çırpınıyor, Efendimiz Medine sokaklarına çıktıklarında, bir tehlikeyle karşılaşır endişesiyle, hissettirmemeye çalışarak sürekli O’nu takip ediyordu. Rasulullah’ın katıldığı bütün savaşlarda, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Hayber’de, Huneyn’de, bir yandan yiğitçe vuruşurken bir yandan da göz ucuyla Alemlerin Efendisi’ni kolluyordu. Okunu hedefe gönderirken, kılıç çalarken, gürzünü savururken bir vird gibi hep aynı sözleri tekrarlıyordu: “Vücudum vücuduna, yüzüm yüzüne kalkandır ey Allah’ın Rasulü! Canım sana fedadır!”

Îsârın en yüksek derecesi, “can ile îsâr”dı bu.

Sevdiğinden severek verince…
Nitekim Uhud’da Hz. Peygamber’in öldürüldüğü şayiasıyla mücadele azmini yitiren müslümanların dağıldığı, bulunduğu mevziye iyice yaklaşan müşriklerce Efendimiz s.a.v.’in yaralandığı o bozgun anında, canı pahasına Rasulullah’ı korumaya çalışan bir avuç Sahabi arasında Ebu Talha da vardı. Beraberindeki diğer mücahitler gibi vücudunu Rasulullah s.a.v.’e siper etmiş, gür sesiyle naralar atıp yüreklerine korku saldığı müşriklere oklarını yağdırmıştı. Rasulullah s.a.v.’e bir zarar gelir endişesiyle o gün kirişi öyle çekiyordu ki yay dayanmıyor, kırılıyordu.

Uhud’da Rasulullah için candan geçmeyi göze alan Ebu Talha r.a.’ın dünya malına zerre kadar meyli olmayacaktı elbette. Sahip olduğu her şeyi, Allah yolunda harcasın diye getirip Rasulullah’a vermek için her fırsatı değerlendiriyordu. Mescid-i Nebevî’nin karşısında içinde bir tatlı su kuyusu da bulunan, çok sevdiği hurma bahçesini böyle infak etmişti mesela. Medine’nin en güzel, en büyük hurma bahçelerinden biriydi bu. Ebu Talha, Peygamberimiz’in de zaman zaman teşrif edip dinlendiği bu bahçeye gözü gibi bakardı. Ama Âl-i İmran suresinin, “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe birr’e (gerçek iyilik ve fazilet mertebesine) eremezsiniz.” mealindeki 92. ayeti nazil olduğunda hiç tereddüt etmeden Efendimiz’e koştu. “Ey Allah’ın Rasulü! Hurma bahçemi Allah rızası için infak ediyorum. Onu istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.” dedi ve Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzerine bu bahçeyi akrabalarına bağışladı.

Gerçi infakta da îsârda da esas olan azdan az, çoktan çok, ama her halükârda sevdiğinden ve severek vermekti. Mümin kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmekti. Allah ve Rasulü’nün rızası için candan da maldan da geçme kararlılığıydı. Ebu Talha, verdikleri için değil, böyle verdiği için bir îsâr kahramanıydı ve yine bu sebeple şüphesiz “ebrâr”dan biriydi o.

Îsâr’a işaret eden bir yıldız
Birr’e ermek yanında bütün müslümanları imrendiren Peygamber iltifatı, bir başka mazhariyettir Ebu Talha için. O kadar ki Hz. Peygamber veda haccında Mina’da kurban kesip traş olduklarında, mübarek başlarının sol tarafındaki saçları halka birer ikişer tel dağıtırken, sağ tarafından kesilenleri sadece Ebu Talha’ya vermiştir.

Rasulullah’ın irtihalinden sonra da uzun bir ömür sürdüğü anlaşılan Ebu Talha r.a.’ın, Hz. Osman r.a.’ın hilafet dönemine veya Emevilerin ilk zamanlarına kadar yaşadığına dair rivayetler vardır. Bazı kaynaklar onun yetmişli yaşlarında iken katıldığı bir deniz seferinde gemide vefat ettiğini, karaya ulaşılamadığı için yedi gün bekletildiği halde cesedinin bozulmadığını yazmaktadır. Ne zaman, nerde, kaç yaşında vefat ettiği hususunda ihtilaf olsa da Ebu Talha el-Ensarî r.a.’ın îsâr kahramanlığında herkes hemfikirdir. Semamızda bu vasfıyla parlayan bir yıldızdır o.

Yıldızlara bakıp istikamet bulmak isteyenlere, ebrâr’dan sayılmaları, Rasulullah s.a.v.’in muhabbet ve iltifatına nail olmaları için îsâr ahlâkını işaret etmektedir yüzyıllardır.



Ahmet Nafiz Yaşar


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.











Hâl Dili


Zekât Şükürdür
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî rh.a. şöyle der:
“Zekât, nimeti verene şükürdür. Allah Tealâ’nın kulu üzerinde gerek bedeninde gerekse malında birçok nimeti vardır. Bedenle yapılan ibadetler, ihsan edilen beden nimeti için bir şükür, mal ile yapılan ibadetler de mal nimeti için bir şükürdür. Darlık içinde bir din kardeşinin bu halini görüp de, Allah Tealâ’nın seni başkasına muhtaç etmeyip ihsan ettiği servetin kırkta birini veya öşürde olduğu gibi onda birini ona vermeyen kimseden daha aşağı mertebede kim vardır?”
Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn

Ben Onu İhmal Ettim
Adamın biri, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’ın -Allah onlardan razı olsun- yanına geldi ve dedi ki:

– Ey peygamberin torunu! Dört yüz gümüş para borcum var!

Hz. Hasan hemen adama dört yüz altın para verilmesini emrederek ihtiyacını fazlasıyla karşıladı. Sonra da ağlayarak evine döndü. Onu görenler:

– Ey Allah Rasulü’nün torunu, seni ağlatan nedir, diye sordular. Şöyle cevap verdi:

– Ben o adamın ihtiyacını bilip karşılamada ihmalkâr davrandım. Bu yüzden onu yanıma kadar gelip benden istemeye mecbur bıraktım. Halbuki ben onun durumunu bilmeli, o istemeden ihtiyacını karşılamalıydım.
Hucvîrî, Keşfü’l-Mahcûb


Kerameti Bebekken Zahir
Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerinin annesi veli bir hanımdı. Oğlunun ilk hallerini şöyle anlatıyor.

– Oğlum dünyaya yeni gelmişti ki Ramazan ayı girdi. Ramazan boyunca gündüzleri asla süt emmedi. Ayın sonunda hava bulutlu olduğu için ahali Ramazan hilalini göremedi ve Ramazanın çıkıp çıkmadığında şüpheye düştüler. Bana gelip Abdülkadir’in süt emip emmediğini sordular. Ben de:

– Bugün Abdülkadir süt emmedi, dedim. Sonra o günün Ramazan olduğu açığa kavuştu. Bu olay kısa sürede tüm şehirde yayıldı.
İmam Şa’rânî, Tabakâtü’l-Kübrâ; Abdurrahman-ı Câmî, Nefehâtü’l-Üns


Hangisi Üstün?
Tabiîn’in büyüklerinden Katâde rh.a. anlatıyor:

Abdullah b. Mutarrif rh.a. bir gün buyurdu ki:

– İki adam düşünün. Bunlardan biri, diğerine göre daha çok oruç tutup namaz kılıyor. Fakat diğer adam ona göre Allah katında kat kat daha üstün.

– Bu nasıl oluyor, diye sordum, şöyle dedi:

– O kimse, Allah Tealâ’nın haram kıldıklarından kaçınmada, daha çok ibadet eden adama göre daha fazla gayret sahibi olduğu, şüpheli şeylerden daha çok sakındığı için…
Beyhakî, Kitabü’z-Zühd


Alimlerin Adabı
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî rh.a. alimlerin edeplerini şöyle açıklar:

İlme ısrarla devam etmek,

İlmiyle amel etmek,

Sürekli vakur, ağırbaşlı olmak,

Kibirli olmamak, insanları kibirli olmaya sevk etmemek,

Talebeye yumuşak davranmak,

Kibirli olanlara karşı ihtiyatlı olmak, acele karar vermeyip akıllıca hareket etmek,

Anlama zorluğu çekenlere meseleleri güzelce ve anlaşılır bir şekilde anlatmak,

Bilmediği bir mesele hakkında ‘bilmiyorum’ demekten çekinmemek,

Samimiyetle soru soran kimseye, konuyu özetleyecek şekilde kısa ve öz cevap vermeye gayret etmek,

Yapmacık tavırlardan sakınmak, samimi olmak,

Hasmının ileri sürdüğü delili dinleyip dikkate almak.


Gazâlî, el-Edebü fi’d-Dîn


Hikmet Pınarı
“Tasavvufun başı vakti bilmektir. Yani her vakitte yapılması gerekli kulluğu yapmaya dikkat etmektir.”
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k.s.


“Zekât hakikatte Mevlâ’nın ihsan ettiği nimetin, mal ve mülkün şükrüdür.”
Ebu Hasan Ali b. Osman el-Hucvirî k.s.



Abdullah S. Demirtaş



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages