You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Menkıbeler Ne Söyler?
Övünülecek
haller anlamına gelen “menkabe” kelimesinin çoğulu olan “menakıp”, bu
anlamıyla ilk defa Hz. Peygamber s.a.v.’in ashabının faziletlerine dair
hadisleri içeren bölümlerin adı olarak “kitâbü’l-menâkıb” şeklinde
kullanılmıştır. Ayrıca halifeler, mezhep imamları, padişah ve vezirler
hakkında yazılan eserlerle kutsal şehirleri tasvir eden metinlerin adı
olarak da kullanıldığını görüyoruz. Ancak en yaygın biçimde tasavvufî
nitelikte ve Allah dostlarının sözleri ve başlarından geçen olaylar için
kullanılır.
Allah
dostları yaşadıkları dönemlerde “merd-i hak, merd-i mü’min” yani Allah
adamı oldular, iman ve hakikat sırrına erdiler, rıza makamına ulaştılar,
kulluğun neşesini sürüp insan-ı kâmil olarak nefes alıp verdiler. Allah
dostlarıyla aynı zaman ve mekanı paylaşan nasipliler onları örnek
aldılar. Daha onlar hayatta iken güzel ahlâkları, meziyetleri, insanları
irşad edişleri etrafa yayılıyor, dillerde sözleri, menkıbeleri
dolaşıyordu. Zamanla bu menkıbeler kayda geçirilmeye başlandı. Nitekim
İslâmî ilimler içinde menkıbe ve söz derlemek Sahabe ve Tâbiîn devrine
dayanır.
Hadis
derleyenler, aynı zamanda, Ashab-ı Kiram’dan ve Tâbiîn’in büyüklerinin
yaşadıklarını ve onların sözlerini derlemişler, senetleriyle kitap
haline getirmişlerdir. Mesela büyük hadis âlimlerinin birçoğunun
“Kitâbü’z-Zühd” adıyla kitapları vardır. Bu kitaplarda Tâbiîn devri ve
sonrasında yaşamış Allah dostlarının sözleri ve menkıbeleri
toplanmıştır. Bu ilmî çalışmalar daha sonraki asırlarda da devam etmiş,
bu sahada binlerce eser yazılmıştır. Yaşadığımız çağda da, klasik
kaynaklardan faydalanarak hazırlanan birçok eser vardır.
Menkıbelerin kıymeti Dilden
dile dolaşarak efsaneleşmiş olanlar bir yana, -her ne kadar kıymet
verilmese de- menkıbeler tarihî birer belgedir. İslâmî ilimlerdeki gibi
metnin pek korunmadığı, ilahî kitapların bile tahrif edildiği Batı
toplumunda hırıstiyan azizlerinin menkıbeleri tarihî belge olarak
kullanılmaktadır. Bizde daha güvenilir ve sağlıklı bir metin kültürü
olmasına rağmen ne yazık ki bu eserlere gerektiği kıymet
verilmemektedir. Oysa bugün tarih konusunda birinci derecede belge
niteliği taşıyan tarihe dair eserlerle menâkıpnamelerin yazılış biçimi
ve rivayet yöntemi aynıdır. Hatta müverrih (tarihçi) olan birçok zatın
yazdığı menkıbe kitapları mevcuttur.
Menkıbelere
kıymet verilen dönemler İslâmî hayatın en dinamik yaşandığı
dönemlerdir. Tekrar, İslâmî hayatın bünyemizde tatbiki ve inşası için
Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberimiz’i en güzel şekilde anlayıp yaşayan
Allah dostlarını kendimize ayna yapmak için menakıbnâme tarzı yazılmış
eserleri tozlu raflardan indirip, manevi soframıza koymak zorundayız.
Menakıbnâmelerde,
Allah dostlarının makamları, mücahedeleri, seyr ü sülûkları,
kerametleri, güzel ahlâkları ve onları kâmil insan yapan marifetleri ve
halleri anlatılmıştır. Menkıbeler okundukça hem onlara karşı
muhabbetimiz artacak, manevi vuslat ve yakînimiz meydana gelecektir.
Aynı zamanda Allah dostlarına muhalefet eden, onları reddeden
nasipsizlere karşı da mukavemetimiz artacaktır.
Allah
dostları aynı zamanda kalp doktorudurlar. Cüneyd-i Bağdadî k.s.
hazretleri, “Velilerin menkıbelerinin müritlere faydası nedir?” sualine
Hûd suresindeki ayetle cevap verir. Ayet mevzumuzu anlamlandıracak bir
kandil gibi karşımızdadır: “Ya Muhammed, peygamber kıssalarını ve
haberlerini sana hikâye ediyoruz, onların hallerinden seni haberdar
ediyoruz. Ki bu suretle gönlüne sebat ve kuvvet gelsin.”
Onlar gibi olmak için Nitekim
hastalıklarımızda Eyyüb aleyhisselamı, hasret ve ayrılık saatlerimizde
hüzün kulübesinin sahibi Yakup aleyhisselamı, belaların karanlık
dehlizinde Yunus aleyhisselamı hatırlayıp irademizin çelikleştiğini
hissetmişizdir. Bir bela anında isyan eden kalp, ariflerin: “Sen
sevgilisin, senden gelen her şey sevgilidir.” neşesini hissedince
kalbini zikre yönlendirir.
Sabır
denen, insanı erdiren bu üstün sıfatı bünyelerinde en güzel tatbik
edenler Allah dostlarıdır. Biz de onları okuyup anlayarak sabrı
öğreneceğiz, sufilerin hayatlarını tahsil ederek insani erdemlere
ulaşacağız. Allah dostlarının sözlerine kulak vererek, hal ve
hareketlerini anlayarak yaşamaya çalışıp, daha çok hakikat ve kurtuluş
yolunda ilerleyeceğiz. Efendimiz’in “Kişi sevdiği ile beraberdir.”
sözünden anladığımız şu ki, Allah dostlarını sevmek, onları anmak manevi
beraberliğin sırrını taşıyor. İşte bu sır ki bizi mahşer gününün yakıcı
zehrinden Allah’ın izniyle kurtaracaktır.
Ebu
Abbas hazretleri “O’nun sevgi eteğine yapışamazsan, hiç olmazsa onu
sevenlerin sevgi eteğine sarıl. Zira O’nun dostlarını sevmek Allah’ı
sevmekten başka bir şey değildir.” der. Allah dostunu sevmek bizi
Allah’a ulaştırır. Çünkü Allah dostları, Allah için sevmeyi öğreten en
büyük muallimlerdir.
Menkıbelerden öğrendik İbrahim
Edhem k.s., “Bir kalpte iki sevgi olmaz!” diyerek kalbi Allah
sevgisinin tamamıyla kaplamasıyla hakiki sevginin meydana geleceğini
öğretti. Bizi Allah sevgisinden uzaklaştıran, ahiret özlemimizi eksilten
aşırı dünya sevgisine meyletmemeyi en zarif nüktelerle onlar bize
anlattı. Dünyaya aşırı meylettiğimiz anlarda, uçurumun tam da kenarında
hırs ve tamah anında Şakik-i Belhî k.s. gaflet perdemizi yırttı:
Bağdat
halifesinin huzuruna getirilen Şakik’e halife, “Zahid sen misin?” diye
sorar. O da, “Şakik benim amma zahid sensin.” cevabını verir. Halife,
“Bu kadar debdebe içinde ben nasıl zahid olurum?” der. Şakik de,
“Cenab-ı Mevlâ dünya metaı için az (kalîl) demiş. Sen az olana talipsin,
azla kanaat ediyorsun. Zahid azla kanaat edendir.” buyurunca halife
rikkate gelir, ağlamaya başlar.
Böylesi aktarımları okuyan veya dinleyen kalbin ihtizaza gelmemesi mümkün değildir.
Kâinata
sevgi nazarıyla bakmanın, en kötüsünden bile ümit kesmeden onlara
yaklaşmanın, karıncayı bile yüce nazarla seyretmenin sırrını onlar
yakalatır. Çünkü fasıklar, salihlerden ziyade tembih ve ikaza muhtaçtır,
diyen onlardır. Alkolizm batağından kurtulamayıp çaresiz alkolik gelip
âkil gidenlerin varlık sahnesi onların meydanıdır. Ulu ariflerden biri
tam da bu noktada menakıbnâmelerden dile gelir ve şöyle söyler: “Ya
Rabbi, kötülere merhamet et. İyilere zaten lütfetmiş, onları
nimetlendirmişsin.”
Hazreti
Pir’i anlatan bir menkıbede de Mevlâna’nın şöyle bir sohbetiyle
karşılaşırız: ‘Hz. Mevlâna’nın başında toplananlar fasık, günahkâr
kimselerdir,’ demişler. Hazreti Pir’den: ‘Salih olsalardı benim onlara
mürid olmam lazım gelirdi.’ cevabını almışlar. Şah-ı Nakşibend’in
ifadesiyle evliyaullahın ara sıra fasıklar arasında bulunmaları, onları
Allah’ın gazabından muhafaza içindir. Nitekim Cenab-ı Hak Mekke
müşrikleri için: “Peygamberim, sen aralarında bulundukça Allah onları
azaplandırmayacaktır.” (Enfal, 33) buyurmuştur.Neticede
de Efendimiz s.a.v.’in gölgesinde emniyet ve huzur içinde yaşayan
Kureyş, hicretten sonra mağlubiyet, kıtlık gibi nice kahr-ı ilahiyeye
uğramışlardır. Peygamber’in manevi mirasçıları Allah dostları da
güzelliklere ve berekete kaynaktırlar. Çünkü onlar Kur’an’ın ve
Peygamber’in düsturlarıyla zırhlanmışlardır. Ateşe sürülen demir gibi
ateşin rengini ve hararetini yüklenmişlerdir. Demirlikten çıkmasalar da
ateş gibi yakarlar onun rengini alırlar.
‘Kişi sevdiğini örnek alır’ Şeyhülislâm
Abdullah Ensarî k.s.: “Her pirden bir söz ezberleyiniz, buna gücünüz
yetmezse isimlerini belleyiniz; zira bu isim sayesinde nasip alırsınız.”
buyurur. Üstatların menakıbnâmeler vasıtasıyla, eserleriyle bizlere
ulaşan sözleri, halleri onlara meylimizi, muhabbetimizi arttıracaktır.
Bu muhabbet sayesinde, “Kişi sevdiğini örnek alır,” fehvasınca onları
kendimize ayna yapar, hem manamıza hem de maddemize böylelikle çeki
düzen veririz.
Menakıbnâmelerde
okuduğumuz Allah dostları iman atlasının en kıymetli motifleridir.
İmanı derinleşmemiş kuvvetlenmemiş mümin onları okudukça iman kalesi
muhkemleşir ve asla yıkılmayacak bir sağlamlığa erişir. İslâm büyükleri
Allah Tealâ’nın azmetinden, azabından, insanın imanını zayıflatan,
kibir, gurur, riya, ibadet eksikliği, ihmalkârlığı gibi tehlikeli marazî
sıfatlardan son derece korkmuşlardır. Hatta tasavvuf binasını güçlü
kılan ve ona temellik vazifesi yapan zühd ve takvayı riyazet ve
mücahedeyi doğuran bu korku olmuştur. Bu haşyetin, havfın derin
örnekleri ile doludur menakıbnâmeler. Çünkü onların bir an gaflete dalsa
gözleri, bir ömür gözyaşı cezasındadırlar.
‘Her gün okuyunuz!’ Ayet
ve hadislerden sonra en anlamlı ve tesirli sözler, mana mücevherleri,
sufilerin, velilerin sözleridir. Sufilerin menkıbelerinde vücut bulan bu
sözler daima kalbimizde, zihnimizde yeni pencereler açar, zihinsel
çıkmazlardan bizi kurtarır. Zihnimizde mana çiçekleri açtırır. Kur’an
deryasından, ilim sahibi değilsek sadece meal ile her şeyi anlamamız
mümkün değildir. Allah dostları ise o manayı kavramışlardır. Böylece
onların sözleri Kur’an’ın tefsiri hükmü kazanır. Çünkü onlar hallerini,
dillerini Kur’an mihengine vurmaktadır. Bizler de onların sözlerini
duyunca imanî, fikrî derinlik kazanırız.
Yusuf
Hemedanî hazretlerine gönül kulağımızı verelim. O büyük zata, “Allah
dostlarına ulaşamıyorsak ve onlar gizlenmişse selamete ermek için ne
yapalım?” diye sordular. Şöyle buyurdu: “Allah dostlarının sözlerinden
her gün okuyunuz. Gaflet sahipleri hatta bunu vird edinsin.”
Dünya
köhne bir saray görüntüsündedir. Viraneye baykuşlar dolmuştur. İyiler
artık, adı var cismi yok zümrüdü ankadırlar. Bir himmet eteğine yapışıp
kalbimizi parlak bir aynaya dönüştürmek zorundayız. Allah dostlarının
nazarına, sözlerine bu hasta kalbin ihtiyacı vardır. Günümüzdeki bahtsız
ve nasipsizlerin, manevi devletin sultanlarını, Allah dostlarını
hatırlamaya, onların hikâyelerini, sözlerini bilmeye daha çok
ihtiyaçları vardır. Bu sözler ve hikâyeler dünyaya meylimizi azaltacağı
gibi, insanı eşref-i mahluk yapan hasletlerle donatır. Tamahkârlığı,
ihtirası, menfaatperestliği, gazabı, şehveti ve daha nice kötü halleri
törpüler.
Özellikle
gençlerin zihin defterinde menakıpnâmelerden öğrenecekleri isimlere
ihtiyaçları vardır. Günümüz gençleri örneklerini, rehberlerini
kaybetmiş, lisanları letafet ikliminden uzak çorak topraklar gibi.
Özellikle incelmiş ruhlar haline getirmek için gençlere,
menâkibu’l-ârifin sofrasından ikramlar sunmalıyız.
Menkıbe Kitaplarını Niçin Yazdılar? Meşhur hadis alimlerimizden İmam Beyhakî rh.a. Kitâbü’z-Zühd adlı eserinin önsözünde şöyle der: “Daha
önce farklı kitaplarımda zühd ve dünya arzularından arınma mevzunu ele
almış, Delâilü’n-Nübüvve adlı eserimde Efendimiz s.a.v.’in dünyadaki
hayatının nasıl olduğunu anlatmıştım. Bu arada zühdün faziletine, amele
çokça koşmaya dair selef-i salihinden ve sonraki zatlardan pek çok sözü
tespit etmiştim. İşte bu kitapta bunları bir araya getirdim.”
Şöhreti asırları aşan Feridüddin Attar hazretleri de Tezkiretü’l-Evliya’yı niçin yazdığını anlatırken şöyle der: “Kur’an
ve hadisten sonra sözlerin en iyisi olarak onlarınkini gördüm. Sözleri
tümüyle Kur’an ve hadislerin şerhinden, açıklamasından ibarettir. Her ne
kadar onlardan değilsem de onlara benzemiş olayım diye kendimi bu
meşguliyetin içine attım. Çünkü hadiste ‘Bir zümreye benzeyen
onlardandır.’ buyrulmuştur.”
Risâle-i Kudsiyye yazarı Muhammed Pârsâ hazretleri de şöyle der: “Hayra
vesile olur diye yüce zatların, dostlarımızın emir ve tavsiyesiyle bu
kudsî sözlerden birkaçını teberrüken yazdım. Böylece sadık müritleri ve
sevenleri Şah-ı Nakşibend hazretlerinin sözlerini dinleyip istifade
etmiş, sanki o mecliste bulunmuş gibi olsunlar. Gönülleri ve ruhları
rahatlasın.”
Reşehat yazarı Ali es-Sâfî hazretleri de yazma sebebini şöyle açıklar: “Nisan
1488’te Ubeydullah Ahrar Taşkendî hazretlerine bağlandım ve dergâhın
hizmetkârlarıyla bir araya gelme imkanına kavuştum. O saadet dolu
günlerde Hâce Ubeydullah hazretlerinin kutlu meclislerinde sürekli
Nakşibendî büyüklerinin ahlâk ve faziletlerine dair menkıbeler
anlatılırdı. Sohbetler sırasında anlatılanları dinlemekle onurlanır,
hazretin tatlı dillerinden dökülen marifet, hakikat ve incelik kokan
kıymetli sözlerden yararlanmayı daima ganimet sayardım. Orada edindiğim
değerli bilgileri kavradıktan sonra onları hafızama alır ve değişikliğe
fırsat vermeden kağıda dökerdim.”
Meşhur
menakıp kitaplarımızdan Molla Cami hazretlerinin Nefahâtü’l-Üns adlı
eserini Osmanlı devrinde Türkçeye tercüme eden Lamiî Çelebi rh.a. eseri
tercüme etme sebebini şöyle açıklar: “Bu
eser, baştan başa iman taliplilerinin üstün kerametleri ve irfan
çeşmelerinden içen zatların yüce makamlarının anlatılması ile doludur.
İşte bu kitabı okuduktan sonra hatırıma şu geldi: Gücüm yettiği kadar
fırsat elverdikçe bu eserin faydalarını yayayım, müminlere serdiği
sofradan bir tane de ben açayım.”
Ali Uysal
Bir Îsâr Kahramanı: Ebu Talha El-Ensarî r.a.
Hicret’in
birinci yılı… Günlerdir bir şey yemediği için bayılmak üzere olan
yoksul bir adam, Medine’de Mescid-i Nebevî’de Rasul-i Ekrem s.a.v.’in
huzuruna geliyor. “Açlıktan halsiz düştüm, bana bir lokma ekmek!” diyor,
inler gibi. Âlemlerin Efendisi, yiyecek bir şeyler var mı diye derhal
mübarek zevcelerinden sorduruyor. Yok! İki Cihan Peygamberi’nin
hanelerinde o gün içecek su dışında yiyecek yok. Efendimiz s.a.v.
ashabına dönüyor, “Bu adamı misafir edip doyuracak kim var?” diye
soruyor bu defa. Ensar’dan bir zat ayağa kalkıyor, “Ben varım ey
Allah’ın Rasulü” diyor ve adamı alıp evine götürüyor.
Ensarî,
hanımından Rasulullah’ın misafirine ikram etmesini istiyor ama onlarda
da küçük çocukları için ayrılan yemekten başka yiyecek bir şey yoktur.
Çocuğu yemekten önce uyutuyor ve onun yemeğini misafirlerine sunuyorlar.
Ensarî’nin kendisi de sofra başında. Misafiri mahcup olmasın diye elini
götürüp yemek yiyormuş gibi yapıyor. Durumun anlaşılmaması için de yağı
bitti gerekçesiyle kandili yakmayıp odayı karartmış.
Hâsılı, olan yemeği misafirlerine yedirip o gece aç yatıyor ev sahipleri.
En hayırlı mehir Ebu
Hureyre r.a.’tan rivayet edilen bu hadise, birçok hadis kaynağında Haşr
suresi 9. ayetinin nüzulü bağlamında yer alır. “Îsâr ayeti” diye de
bilinen söz konusu ayette Ensar, “kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi
başkalarını kendi nefislerine tercih ederler” buyurularak övülmüş; aynı
ayetten hareketle, “başkasını kendi nefsine tercih etme” diğergâmlığına
“îsâr” denilmiştir.
Yine
hadis kaynaklarında bu hadisedeki Ensar’dan zatın Ebu Talha r.a.
olduğuna dair rivayetler var. Tahminlerin Ebu Talha el-Ensarî r.a.
üzerinde yoğunlaşması boşuna değil. Çünkü o tam bir îsâr kahramanıdır.
Îsâr
ahlâkı yahut diğergâmlık, kazanılabilir bir fazilet olmakla beraber,
kabul etmek gerekir ki biraz da meşreple alakalıdır. Nitekim Ebu Talha
müslüman olmadan önce de cömertliğiyle, gözü karalığıyla, mala mülke
kıymet vermemesiyle tanınıyordu. Neccaroğullarının bu genç ve cesur
lideri, evlenmek için belki de bu sebeple Enes b. Malik’in dul kalan
annesi Ümmü Süleym hatuna ısrarla talip olmuştu. Ümmü Süleym de gözünü
kırpmadan en sevdiklerinden verebilen yiğit bir hanımdı. Hicret’ten önce
müslüman olan bu hanım sahabi, Hz. Peygamber Medine’yi
şereflendirdiğinde, 8-10 yaşlarındaki oğlu Enes’i elinden tutarak
Efendimiz s.a.v.’in huzuruna varacak, “Ey Allah’ın Rasulü! Ensar erkek
ve kadınlarından sana hediye vermeyen kimse kalmadı. Ben, bu oğlumdan
başka sana hediye edecek bir şeye malik değilim. Oğlum Enes bundan böyle
senin hizmetçindir.” diyecekti. Nitekim Ümmü Süleym, Ebu Talha’nın
evlilik teklifini ancak onun müslüman olması şartıyla kabul
edebileceğini söyledi. Müslüman olursa ondan mehir de istemeyecekti.
Halbuki talep etmesi halinde mehir olarak dilediği kadar altın ve gümüş
vermeye hazırdı Ebu Talha.
Can ile îsâr Attığı
her okla hedefi kalbinden vuran, gür sesiyle nara saldığında dağları
titreten, Medine’nin namlı süvarisi Ebu Talha müslüman oldu ve Ümmü
Süleym’le evlendi. Rasulullah s.a.v.’in Medine’ye tebliğ için gönderdiği
Mus’ab b. Umeyr r.a.’den İslâm’ı öğrenmiş, hemen Rasul-i Ekrem s.a.v.’e
biat etmek üzere kabilesini temsilen İkinci Akabe buluşmasına koşmuştu.
Âlemlerin
Efendisi Hicret’ten sonra en çok onun evini şereflendirdi. Bu gözü
gönlü tok, “ekmeği yenir” aile, evin hanımı Ümmü Süleym ne zaman güzel
bir yemek pişirse Rasulullah s.a.v.’i davet ediyordu zaten. Efendimiz
s.a.v. de arada onları ziyarete gidiyor, hurma bahçelerinde kayluleye
yatıp dinlendiği oluyordu.
Asıl
adı Zeyd olan Ebu Talha’ya “Dayı” diye hitap ediyordu Allah Rasulü.
Beni Neccar mensupları, Abdülmuttalib’in annesi bu kabileden olduğu için
Abdülmuttalib ahfadının dayıları sayılırdı gerçi ama Efendimiz
s.a.v.’in bu hitabı Ebu Talha’ya muhabbet, itimat ve iltifatının
ifadesiydi daha ziyade.
Bu
muhabbet ve itimat karşılık bulmuş, Ebu Talha’da Rasulullah’a aşk
derecesinde bir bağlılık peyda etmişti. Malı, mülkü, ailesi, kısaca
bütün varlığıyla Peygamberimiz’e hizmet için çırpınıyor, Efendimiz
Medine sokaklarına çıktıklarında, bir tehlikeyle karşılaşır endişesiyle,
hissettirmemeye çalışarak sürekli O’nu takip ediyordu. Rasulullah’ın
katıldığı bütün savaşlarda, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Hayber’de,
Huneyn’de, bir yandan yiğitçe vuruşurken bir yandan da göz ucuyla
Alemlerin Efendisi’ni kolluyordu. Okunu hedefe gönderirken, kılıç
çalarken, gürzünü savururken bir vird gibi hep aynı sözleri
tekrarlıyordu: “Vücudum vücuduna, yüzüm yüzüne kalkandır ey Allah’ın
Rasulü! Canım sana fedadır!”
Îsârın en yüksek derecesi, “can ile îsâr”dı bu.
Sevdiğinden severek verince… Nitekim
Uhud’da Hz. Peygamber’in öldürüldüğü şayiasıyla mücadele azmini yitiren
müslümanların dağıldığı, bulunduğu mevziye iyice yaklaşan müşriklerce
Efendimiz s.a.v.’in yaralandığı o bozgun anında, canı pahasına
Rasulullah’ı korumaya çalışan bir avuç Sahabi arasında Ebu Talha da
vardı. Beraberindeki diğer mücahitler gibi vücudunu Rasulullah s.a.v.’e
siper etmiş, gür sesiyle naralar atıp yüreklerine korku saldığı
müşriklere oklarını yağdırmıştı. Rasulullah s.a.v.’e bir zarar gelir
endişesiyle o gün kirişi öyle çekiyordu ki yay dayanmıyor, kırılıyordu.
Uhud’da
Rasulullah için candan geçmeyi göze alan Ebu Talha r.a.’ın dünya malına
zerre kadar meyli olmayacaktı elbette. Sahip olduğu her şeyi, Allah
yolunda harcasın diye getirip Rasulullah’a vermek için her fırsatı
değerlendiriyordu. Mescid-i Nebevî’nin karşısında içinde bir tatlı su
kuyusu da bulunan, çok sevdiği hurma bahçesini böyle infak etmişti
mesela. Medine’nin en güzel, en büyük hurma bahçelerinden biriydi bu.
Ebu Talha, Peygamberimiz’in de zaman zaman teşrif edip dinlendiği bu
bahçeye gözü gibi bakardı. Ama Âl-i İmran suresinin, “Sevdiğiniz
şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe birr’e (gerçek iyilik ve
fazilet mertebesine) eremezsiniz.” mealindeki 92. ayeti nazil olduğunda
hiç tereddüt etmeden Efendimiz’e koştu. “Ey Allah’ın Rasulü! Hurma
bahçemi Allah rızası için infak ediyorum. Onu istediğiniz gibi
kullanabilirsiniz.” dedi ve Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzerine bu
bahçeyi akrabalarına bağışladı.
Gerçi
infakta da îsârda da esas olan azdan az, çoktan çok, ama her halükârda
sevdiğinden ve severek vermekti. Mümin kardeşinin ihtiyacını kendi
ihtiyacına tercih etmekti. Allah ve Rasulü’nün rızası için candan da
maldan da geçme kararlılığıydı. Ebu Talha, verdikleri için değil, böyle
verdiği için bir îsâr kahramanıydı ve yine bu sebeple şüphesiz
“ebrâr”dan biriydi o.
Îsâr’a işaret eden bir yıldız Birr’e
ermek yanında bütün müslümanları imrendiren Peygamber iltifatı, bir
başka mazhariyettir Ebu Talha için. O kadar ki Hz. Peygamber veda
haccında Mina’da kurban kesip traş olduklarında, mübarek başlarının sol
tarafındaki saçları halka birer ikişer tel dağıtırken, sağ tarafından
kesilenleri sadece Ebu Talha’ya vermiştir.
Rasulullah’ın
irtihalinden sonra da uzun bir ömür sürdüğü anlaşılan Ebu Talha
r.a.’ın, Hz. Osman r.a.’ın hilafet dönemine veya Emevilerin ilk
zamanlarına kadar yaşadığına dair rivayetler vardır. Bazı kaynaklar onun
yetmişli yaşlarında iken katıldığı bir deniz seferinde gemide vefat
ettiğini, karaya ulaşılamadığı için yedi gün bekletildiği halde
cesedinin bozulmadığını yazmaktadır. Ne zaman, nerde, kaç yaşında vefat
ettiği hususunda ihtilaf olsa da Ebu Talha el-Ensarî r.a.’ın îsâr
kahramanlığında herkes hemfikirdir. Semamızda bu vasfıyla parlayan bir
yıldızdır o.
Yıldızlara
bakıp istikamet bulmak isteyenlere, ebrâr’dan sayılmaları, Rasulullah
s.a.v.’in muhabbet ve iltifatına nail olmaları için îsâr ahlâkını işaret
etmektedir yüzyıllardır.
Ahmet Nafiz Yaşar
Hâl Dili
Zekât Şükürdür Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî rh.a. şöyle der: “Zekât,
nimeti verene şükürdür. Allah Tealâ’nın kulu üzerinde gerek bedeninde
gerekse malında birçok nimeti vardır. Bedenle yapılan ibadetler, ihsan
edilen beden nimeti için bir şükür, mal ile yapılan ibadetler de mal
nimeti için bir şükürdür. Darlık içinde bir din kardeşinin bu halini
görüp de, Allah Tealâ’nın seni başkasına muhtaç etmeyip ihsan ettiği
servetin kırkta birini veya öşürde olduğu gibi onda birini ona vermeyen
kimseden daha aşağı mertebede kim vardır?” Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn
Ben Onu İhmal Ettim Adamın biri, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’ın -Allah onlardan razı olsun- yanına geldi ve dedi ki:
– Ey peygamberin torunu! Dört yüz gümüş para borcum var!
Hz.
Hasan hemen adama dört yüz altın para verilmesini emrederek ihtiyacını
fazlasıyla karşıladı. Sonra da ağlayarak evine döndü. Onu görenler:
– Ey Allah Rasulü’nün torunu, seni ağlatan nedir, diye sordular. Şöyle cevap verdi:
–
Ben o adamın ihtiyacını bilip karşılamada ihmalkâr davrandım. Bu yüzden
onu yanıma kadar gelip benden istemeye mecbur bıraktım. Halbuki ben
onun durumunu bilmeli, o istemeden ihtiyacını karşılamalıydım. Hucvîrî, Keşfü’l-Mahcûb
Kerameti Bebekken Zahir Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerinin annesi veli bir hanımdı. Oğlunun ilk hallerini şöyle anlatıyor.
–
Oğlum dünyaya yeni gelmişti ki Ramazan ayı girdi. Ramazan boyunca
gündüzleri asla süt emmedi. Ayın sonunda hava bulutlu olduğu için ahali
Ramazan hilalini göremedi ve Ramazanın çıkıp çıkmadığında şüpheye
düştüler. Bana gelip Abdülkadir’in süt emip emmediğini sordular. Ben de:
– Bugün Abdülkadir süt emmedi, dedim. Sonra o günün Ramazan olduğu açığa kavuştu. Bu olay kısa sürede tüm şehirde yayıldı. İmam Şa’rânî, Tabakâtü’l-Kübrâ; Abdurrahman-ı Câmî, Nefehâtü’l-Üns
–
İki adam düşünün. Bunlardan biri, diğerine göre daha çok oruç tutup
namaz kılıyor. Fakat diğer adam ona göre Allah katında kat kat daha
üstün.
– Bu nasıl oluyor, diye sordum, şöyle dedi:
–
O kimse, Allah Tealâ’nın haram kıldıklarından kaçınmada, daha çok
ibadet eden adama göre daha fazla gayret sahibi olduğu, şüpheli
şeylerden daha çok sakındığı için… Beyhakî, Kitabü’z-Zühd
Alimlerin Adabı Hüccetü’l-İslâm İmam Gazâlî rh.a. alimlerin edeplerini şöyle açıklar:
İlme ısrarla devam etmek,
İlmiyle amel etmek,
Sürekli vakur,
ağırbaşlı olmak,
Kibirli olmamak, insanları kibirli olmaya sevk
etmemek,
Talebeye yumuşak davranmak,
Kibirli olanlara karşı
ihtiyatlı olmak, acele karar vermeyip akıllıca hareket etmek,
Anlama
zorluğu çekenlere meseleleri güzelce ve anlaşılır bir şekilde anlatmak,
Bilmediği bir mesele hakkında ‘bilmiyorum’ demekten çekinmemek,
Samimiyetle soru soran kimseye, konuyu özetleyecek şekilde kısa ve öz
cevap vermeye gayret etmek,
Yapmacık tavırlardan sakınmak, samimi
olmak,
Hasmının ileri sürdüğü delili dinleyip dikkate almak.
Gazâlî, el-Edebü fi’d-Dîn
Hikmet Pınarı “Tasavvufun başı vakti bilmektir. Yani her vakitte yapılması gerekli kulluğu yapmaya dikkat etmektir.” Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k.s.
“Zekât hakikatte Mevlâ’nın ihsan ettiği nimetin, mal ve mülkün şükrüdür.” Ebu Hasan Ali b. Osman el-Hucvirî k.s.