You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Zahide Kardeşimizin Gönderdiği
Abdülkerim Karaağaç Kardeşimizin Gönderdiği
ALLAH’A YAZILAN DİLEKÇE
'Yirmi altı yıl önce, Fatih ilçe teşkilatında yönetimde vazifeli idim. Beni, dört arkadaşımla birlikte bir ilçemizin belediyesine işçi almak üzere İstanbul il teşkilatından görevlendirmişlerdi. Sözünü ettiğim ilçede on personel alacaktık ve bunlar belediye bünyesinde görevlendirilecekti. Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.
Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İl’e gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim. Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu. Bunun için çok dikkatli davranıyorduk. İl’e ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi. Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik.
Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu. Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmi beş yaşlarında bir gençle karşılaştım: 'Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!' dedi. Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum: 'Sen kimsin? Adın nedir?'
'Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum.'
Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.
'Ne işle meşgulsün Bilâl?'
'Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim.'
'Nasıl olacak o?' dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:
'Üç gün sonra ......... belediyesinde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah' dedi.
Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi.
'Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı? Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?'
Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum! Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi: 'Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?' Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim. 'Bilâl, baban yok mu?' 'Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.' Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu. Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu. 'Askerliğini yaptın mı?'
'Yaptım ya, hem de çavuş olarak.' 'Evli misin Bilâl?' Bir anda gözleri yere düştü. Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.
'He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!'
'Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!'
Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:
'Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene yardım etmez mi?' Ona söyleyecek lâf bulamıyordum. Allah, bizi Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta. Kim müdür görünümlü, kim garibandı?
Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.
Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi? Sormaya devam ettim:
'Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?'
Başını salladı ve 'doğru' diyerek ekledi:
'Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, 'Sözde Müslüman' değil, hakiki mü'min.
'Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır' dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah.' Bilâl lise mezunuydu. Üç yüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk.
Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.
Sessizliği bozdum: 'Bilâl, bizi tanıdın mı?'
'Evet!' 'Peki ne diyeceksin şimdi?' Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı: 'Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi buradaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben Sen'den başkasından istememeyi istedim Sen'den, yine de öyleyim.'
Sessizlik odayı doldurmuştu. 'Ne olur bana izin verin çıkayım' dedi. “Peki Bilâl” dedik, “Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın! Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk oldular. Allah dilerse bütün dünyayı Bilâl’lere hizmetçi yapar, bizi yaptığı gibi. Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.”
Abdülkerim Karaağaç
Yasin Duyan Kardeşimizin Gönderdiği
Gurbet
Gurbet… Acıtır her saniyesi, sıladan ayrı geçen… Hasret akar damla damla her an gözlerinden. Hele bir de yangın varsa memleketinin dağlarında ve semalarında, o yangına bir damla su dökememek ayrı yakar yüreğini… Garipsin… Öksüz ve yetimsin saraylarda olsan bile. Fakat bilirsin, seni olgunlaştıran bu uzaklık duygusudur. Yusuf’u Sultan eden zindanlarda yetim iken Rabbine yakarması. Tek başına kalsa da Rabbi ile hasb-i hal etmesiydi. Gurbet neresidir bilir misin? Gurbet Medine’de Peygamberlik yaparken Mekke’nin iman ile şereflenmediğini bilmektir. Nam-ı Celil ve Ezan’ın olmadığı her yer gurbettir.
Bir zamanlar toprağın altındakiler için üstündekileri yok ettikleri ülkelere yürüdü yiğitler. Baktılar ki, güneşin olup da ısıtmadığı diyarlar. Afrika yanar ama sineler buz tutmuş. Sibirya donar ama yüreklerde imana olan hasretin ateşi cehennem misali yanar ve yakar sineleri. Surların dibinde bir Sultan bekler kıyameti. Kıyamet onun için bir vuslat; Kavuşacaktır En Kutlu Misafirine… Onu, hayatının son baharında Medine’den Konstantinapolis’e sürükleyen hayal, bugün Konya’dan Kenya’ya sürükleyen bir hayal değil midir? “Bir gün benim adım, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” Bu devran “Nur’un tamamlanması” ile son bulacaktır. Bu bir hedeftir bizlere yıllar öncesinden gelen. Bu bir müjdedir Allah’tan gelen. Demiyor ki; rahat ve sefahat içinde ulaşacaksınız bu hayale. Ateşten çölleri geçeceksiniz Mecnun misali. Mecnun olacaksınız bu hayal ve müjde için. Yusuf gibi zindanlara atılacaksınız gün gelince. Ve bunların hepsine boyun eğeceksiniz. Boyun eğeceksiniz çünkü; işin sonunda Rızayı İlahi var. Sen Hakk bir dava üzeresin yiğidim. Kimse yıldırmasın seni. Zaten kimse boyun eğdiremez sana. Boynu bükük alamazlar seni zindanlara. Boynunu bükenler, her daim birilerine boyun büktürmeye alışmış acizlerdir. Shimkent’te doğarken güneş, sabaha merhaba dememiştir henüz Anadolu. Anadolu’nun bağrından kopan yürekler namaza durur güneşin doğmaya yüz tuttuğu yerlerde. Gurbet, garipliktir yiğidim. Cemaatle namaz kılmayı özleyeceksin… Senin yatırıp, babanın kestiği kurbanı özleyeceksin. Ailenle en son yaptığın iftarı unutacaksın. Çok zaman geçecek en son yediğinde ananın yaptığı böreklerin üzerinden. Yakup’un (as) Yusuf’a duyduğu hasret olacaksın…
Gün gelecek diyorlardı… Gün geldi mi acep. Kardeşlerin seni kuyuya atmaya çalışıyorlar. Belli ki sen daha çok teveccüh görüyorsun. Nazar-ı itibarı seni Yusuf gibi zindanlara göndermekte arıyorlar. Bilmiyorlar mı ki? Okumadılar mı ki? Yusuf’u Mısır’a Sultan eden zindandır. Kürsüden yükselen sese kulak ver ve dinle ne diyor; “İmanınız varsa dayanacaksınız! Dişinizi sıkacaksınız, Yılgınlık göstermeyeceksiniz. Bu dünya dayanma dünyasıdır darılma dünyası değildir diyeceksiniz! Sağanak sağanak başınızdan belalar yağsa, yer şak şak olsa bela fışkırsa, sema şak şak olsa bela yağdırsa, ibadet-ü taâtin mevcut şeklinden bin katı fazlası sizin üzerinize yüklense, mâsiyetler daha da azgınlaşsa yine dişini sıkacak, üveyikler gibi kanatlanacak eteklerine tozu toprağı bulaştırmadan nerdeyse bazı meleklere taş çıkartacak şekilde semada onları geçecek ve kulluğunu ispat etmeye çalışacaksınız!”
Unutuyor işte nisyan ile malul olan hafızayı beşer. Yusuf, dünyalar güzeli Züleyha’ya tamah etmedi ki intikam peşinde koşsun. Kardeşleri ve ailesi ona secde ettiğinde “Bugün size kınama yoktur” dedi. Yusuf gibi ol Ey Nefsim… kuyuya da atsalar, zindanlara da atsalar “Allah benimledir” de. Sabır ve tevekkül ile sarıl imanın ipine. Gözlerin hep gurbetin ufkunda, kulaklarında minberden yükselen sesler olur. Sen garip ol gurbetlerde ama Nam-ı Celil’in çektiği garipliği bitir. Gün gelsin, Avrupa’nın, Amerikan’ın ve hatta kutupların her köşesinden “Allah-u Ekber” nidaları ile ezanlar başlasın…
(Allâhümme! İnnî e’ûzü bike min galebetiddeyni ve galebetil-‘adüvvi ve şemâtetil-a’dâi.)
“Allah’ım! Altından kalkamayacağım borçtan, düşmanın galip gelmesinden ve düşmanları sevindirecek bir musibete dûçâr olmaktan Sana sığınırım.”
İbn-i Hıbbân, İstiaze, No: 1027
İsmet İnönü'ye: Elbet Her Şey Aslına Rücu Edecektir
Osmanlıca dersiyle ilgili tartışmaların yoğun olarak yaşandığı şu günlerde, İsmet İnönü'nün hatıralarında yer alan "harf devrimiyle" ilgili itirafı gündeme geldi.
Milli Eğitim Bakanlığı'nca Antalya'da düzenlenen ve açılışını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı 19'uncu Milli Eğitim Şurası'nda Osmanlıcanın zorunlu ders olsun önerisi bir anda Türkiye'nin gündemi oldu. Eğitimcilerin, tarihçilerin, siyasetçilerin, velilerin ve öğrencilerin büyük bir bölümü Osmanlıcanın gerekli olduğunu söyleyerek bu gelişmeyi olumlu buldu.
Gündemin en önemli maddesi haline gelen Osmanlıca, tarihi gerçeklerin de bu çerçevede yeniden tartışılmasını sağladı. Cumhuriyet tarihi boyunca, Harf Devrimi’nin en önemli gerekçesi olarak sunulan, "okuma yazmanın yaygınlaştırılması" ile ilgili gerekçelerin gerçeği yansıtmadığı 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün hatıralarında, o dönemde bu işi yapanların amaçlarını ortaya koymaktadır.
İsmet İnönü hatıralarında, dil devriminin amacının Cumhuriyet Tarihi boyunca inkılâp tarihi derslerinde anlatılan "kolay öğrenme, kolay alfabe, batıyla kolay entegrasyon" gibi gerekçelere dayanmadığını belirtiyor.
Hatıralarında harf devriminin asıl amacının, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmak olduğunu söyleyen İsmet İnönü şöyle devam ediyor:
“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi. (ki zor da değildir.2 ayda,6 yaşında çocuklar çok rahat öğrenebiliyor 'A.B') Uzun yıllar devlet eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. (uzun süren harplerden dolayı 'A.B'.) ;vermiş olsaydı şüphesiz ki daha yüksek olurdu. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.(...) Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik.(...) Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.” (İnönü, Hatıralar C.2sf.223)
İsmet İnönü’nün de hatırasında yer alan bu sözler o dönem muktedirlerinin harf devrimi dedikleri uygulamanın asıl amacını ortaya koyuyor. Harf devriminin okumayı yaygınlaştırmak için yapıldığını söylemek zaten başlı başına bir ironi. Bırakın daha çok kişinin okuma yazmayı öğrenmesi, tam tersine okuma yazma bilenlerin bile okumaz yazmaz hale getirilmesiyle sonuçlanan bu uygulama, o dönem Türkiye’sinin en büyük trajedisi ve kopuşudur.
Aradan 86 yıl geçtikten sonra, bugünün Türkiye’si geçmişinin bu hatasıyla yüzleşerek, geçmişiyle yeniden barışıyor. Birikimine sahip çıkıyor. Azınlık bir kesimin dışında, Osmanlıca tartışmalarının toplumu ne kadar heyecanlandırdığına baktığımızda, bu kucaklaşmanın ne kadar güçlü olduğunu da görebiliyoruz. Elbet her şey aslına rücu edecektir.