Ali Haydar Efendi Hazretleri...

151 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Aug 2, 2013, 4:32:13 PM8/2/13
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi40.tinypic.com/34jd6pl.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Ali Haydar Efendi Hazretleri...

İstanbul-Fâtih-Çarşamba'daki Şeyh İsmet Efendi Dergahının son şeyhi. İsmi, Ali Haydar olup, babası Şerîf Efendidir.

İstanbul-Fâtih-Çarşamba'daki Şeyh İsmet Efendi Dergahının son şeyhi. İsmi, Ali Haydar olup, babası Şerîf Efendidir. Ahıskalı Ali Haydar Efendi diye meşhûr olmuştur. 1870 (H.1288) senesinde Batum'un Ahıska kazasında doğdu. 1960 (H.1380) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır.
 
İki yaşındayken annesini, dört yaşındayken babasını kaybeden Ali Haydar Efendi ilk tahsîlini memleketinde yaptı. Erzurum'a gelerek oradaki Bakırcı Medresesine sonra, İstanbul'a gidip Fâtih Câmiinde derslere devâm etti. Tahsîlini tamamlayıp, Bâyezîd Dersiâmlarından Çarşambalı Hoca Ahmed Hamdi Efendiden 1901 senesinde icâzet aldı. Bir yandan hocasının derslerine devâm ederken diğer yandan kâdı yetiştiren Medreset-ül-kuzât'a gidip 1906 yılında mezûn oldu. Dînî derslerden yapılan imtihanı kazanıp, Fâtih Câmiinde talebe okutmaya başladı. Böylece Fâtih Dersiâmları arasında yer aldı. 1909 senesinde Fetvâhânede fetvâ yazmakla vazîfelendirildi. Sahn-ı Seman (Fâtih) Medreseleri fıkıh müderrisliğine tâyin edildi.
 
Bu sırada talebelere yardım toplamak için gittiği Bandırma'da ramazan ayında halka vâz etti. Vâzlarında, tasavvuf ve tarîkat ehli aleyhinde de konuşuyordu. Bir gün sabah namazında kürsüye çıkarak; "Burada Bezzâz Ali Rızâ Efendi var, şöyle yapar, böyle yapar." diye aleyhinde konuştu. Cemâatin içinde Bezzâz Ali Efendinin talebelerinden Börekçi Hasan Efendi adında biri vardı. Namazdan sonra Bezzâz Ali Rızâ Efendinin yanına gidip durumu hocasına anlattı. Bezzâz Ali Rızâ Efendi; "Hiç merak etme, çok yakında bizim yanımıza gelecek." cevâbını verdi. Çok geçmeden Ali Haydar Efendinin gönlüne bir ateş düştü. Tasavvufa ve tasavvuf erbâbına karşı alâka duymaya başladı. Cübbeyi ve sarığı çıkarıp câmiden çıktı, pazar yerinde bez satan Bezzâz Ali Rızâ Efendinin yanına giderek, söylediklerinden pişmanlık duyduğunu bildirip, yalvararak; "Beni evlatlığa kabûl et." dedi. Bezzâz Ali Rızâ Efendi kolundan tuttu, sırtını okşadı ve; "İstanbul'da Hacı Ahmed Efendi var, ona git." dedi.
 
Ahıskalı Ali Haydar Efendi İstanbul'a gelip Hacı Ahmed Efendiyi buldu. O da; "Topkapı'da Ali Efendi var ona git." dedi. Topkapı'ya giden Ahıskalı Ali Haydar Efendi kendisine bildirilen köhne bir evin kapısını çaldı. Yarım saat kadar kapıda bekledi. O anda kendisinin huzur dersleri Baş Mukarrir ve Baş Muhatabı olduğunu düşünüp kendi kendisine; "Böyle bir adamken bu köhne evin kapısında bekliyorum!" dedi. Daha sonra kapı açılıp, bir kız çocuğu çıktı ve; "Buyurun içeri." dedi. İçeri girenAli Haydar Efendi bir saat daha bekledi. Bu bekleyişi sırasında yine makâmını ve mevkıini düşündü. Bu sırada saçı-başı birbirine karışmış, kambur bir adam içeri girdi. Bu kimsenin Ali Efendi olduğunu anlayan Ali Haydar Efendi hemen elini öpmek istedi. Fakat o kimse; "Çek, çek elini, ben samîmiyetsizlere el vermem." dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi kendisinin sıfatlarını ve makamlarını saymaya başlayınca o zat; "Sus, sus!" diyerek azarladı.
 
Ali Haydar Efendi ağlamaya başlayınca da; "Yâ! Amma da cümbüş hocasıymışsın, şaka yaptım." dedi. O anda kendinde bâzı değişiklikler hisseden Ali Haydar Efendi Ali Efendiye talebe olup sohbet ve derslerine devâm etti. Tasavvuf yolunda ilerledi. Ali Rızâ Efendinin vefâtı üzerine 1914 senesinde Şeyh İsmet Efendi dergâhı postnişinliğine tayin olundu. Fakat iktidarda olan İttihat ve Terakki hükümeti onun bu vazîfeye getirilmesine mâni oldu. Usulsüz olan bu uygulama dergâh mensupları arasında huzursuzluğa yol açtı.
 
Derin bir bilgisi ve kuvvetli bir hitâbet gücü olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Mart 1915'te şeyhülislâmlıkta yeni kurulan "Te'lif-i Mesâil Heyeti" reisliğine tâyin edildi. Bu görevi esnâsında Mecelle'yi ikmâl için kurulan komisyonda vazîfe aldı ve iki senede Kitâb-ül-Büyû' (Alış-veriş kitabı) ve Kitab-ül-İcâre'yi hazırladı.
 
Birinci Dünyâ Harbi boyunca bu vazîfeyi devâm ettiren Ahıskalı Ali Haydar Efendi 1916 senesinden îtibâren her ramazan ayında huzur dersleri (pâdişâh huzûrunda yapılan ilmî ders ve sohbet toplantıları) başmuhâtaplığı vazîfesini yürüttü. Bu vazîfesi 1923 senesine kadar sürdü ve pâdişâhlığın kaldırılmasıyla son buldu.
 
Ahıskalı Ali Haydar Efendinin postnişinliğine mâni olunmakla ilgili usulsüz uygulama, mürîdândan Hâfız Halil Sâmi Efendi tarafından yazılan bir dilekçe ile saraya intikâl ettirildi. Nihâyet 1919 senesinde Ali Haydar Efendinin postnişinliği pâdişâh tarafından tasdik edilerek vazîfesi kendisine iâde edildi. Bu vazîfesi tekke ve zâviyeler kapanıncaya kadar devâm etti. Şeyhülislâmlığın kaldırılması, tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra açıkta kaldı, sâdece dersiâm maaşı ile iktifâ etti. Cebecibaşı Mahallesinde bulunan Şeyh İsmet Efendi dergâhında ikâmet etti.
 
Dört pâdişâhın zamanında bilfiil vazîfe yapmış olan ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın iltifatlarına kavuşan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Cumhûriyet devri boyunca dînî tedrisât ile meşgûl oldu. Yirmi beş yıl boyunca göz hapsinde tutuldu.
 
Oğlu Hâlid Gürbüzler babasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:
 
"Babam kimseyle kötü olmamamızı söylerdi. Oturalım, çaylar, kahveler içelim demez, devamlı ilimle meşgûl olurdu. Erzurum'dan Alvarlı Mehmed Efendi, Ramazanoğlu Sâmi Efendi sık sık ziyaretine gelirlerdi. Hasib Efendi ile Mehmed Zahid Kotku Efendi de gelirlerdi. Devrin bütün âlimleri ziyâretine gelir, sohbet ederlerdi."
 
Din ve devlet hizmeti görenlere büyük kıymet veren Ahıskalı Ali Haydar Efendi talebelerinin ve sevenlerinin ilmî yönden daha ileri olmalarını ister; "Sulbümden değil, yolumdan gelen benim evladımdır." derdi. Kendisi ilmî mütâlaayı hiç bırakmazdı. Zevcesi Hanife Hanıma; "Hanife, Hanife yeni bir câhilliğimi daha gördüm. Yeni bir şey daha öğrendim." derdi. Kendi tahsilinin kısa olduğundan bahs ederek; "Benim tahsil müddetim beş senedir." derdi.
 
Sert mizaçlı bir insandı. İbâdete çok düşkündü. Geniş çaplı düşünür, müslümanların idâresi hakkında ihlâslı ve temiz insanların söz sâhibi olmasını, milletin ve devletin devâmını isterdi.
 
Küçük oğlu Behâeddîn Gürbüzler'in ifâde ettiğine göre, ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olurdu. Siyâsetle meşgûl olmazdı. Hatta İttihat ve Terakki fırkasına girmesi için Hüseyin Câhit ve Talat Paşa tarafından teklifte bulunulmasına rağmen, tekliflerini kabûl etmemişti. Talebelerine siyâsetten uzak durmalarını tavsiye ederdi.




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/f42qti.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri

Üftade Hz.lerinin bir duası vardır…Padişahlar peşin sıra yürüsün diye…Onu ziyarete gelen padişah Hüdai Hzlerini atına bindirir ve peşi sıra yürür…Hüdai Hz sırf hocasının duasını gerçekleştirmek adına bunu yaptığını söyler…  Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri mütevazi bir hayat sürdürmüş ve dergahında birçok öğrenci yetiştirmiştir.Bir duası vardır…  Beni sevenler..türbemde bir kez dahi gelip fatiha okuyanlar…denizde boğulmasın…ömrü boyunca yokluk yüzü görmesin…  Türbesi Üsküdar’dadır…Allah bir gün ziyaret edip ruhuna fatiha okumayı nasip eder inşallah…
 
AZİZ MAHMUD HÜDAİ HAZRETLERİNİN HAYATI
Anadolu’da yetişen büyük velilerdendir. 1541 yılında Şereflikoçhisar’da doğdu. Bursa’da Muhammed Üftade hazretlerinden feyz aldı. 1598 yılında Üsküdar’da cami ve dergah yaptırdı. 1628 yılında vefat etti. Kabri Üsküdar’da kendi dergahı yanındaki türbesindedir. Çocukluğu Sivrihisar’da geçti. Burada ilk tahsiline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul’a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsiline devam etti. Çok zeki bir defa okuduğunu zihninde tutar. Tekrar kitaba bakmaya lüzum görmezdi. Hocalarından Hazırzade Ramazan Efendi, ona hususi bir itina gösterirdi. Mahmud Hüdayi genç yaşta; tefsir, hadis, fıkıh ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir alim oldu. Hocası Hazırzade onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmud Hüdayi Bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken diğer yandan da tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. 33 yaşında iken , hocası Nazırzade ile Bursa‘ya geldi. Üç sene Ferhadiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefatı ile Bursa kadılığına getirildi. Bursa kadılığına başlayan Hüdayi Hazretleri, kadılığı esnasında bir gece rüyasında Cehennemi ve Cehennem’in ateşinde tanıdığı bazı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dava getirdi. Bu davadan sonra Bursa Kadılığını bıraktı ki, hadise şöyle idi.
 
HAYATININ DÖNÜM NOKTASI
O günlerde Bursa da büyük bir alim olan Muhammet Üftade hazretleri halkın manevi terbiyesi işi ile meşgul olurdu. Yine Üftade hazretlerini seven fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister. Fakat gidecek parası olmadığı için arzusuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hamımı yüzü gülmeyen kocasının bu haline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı. Aralarında geçen bir konuşmanın sonunda elinde olmayarak hanımına: Eğer bu sene de hacca gitmezsem seni üç talak ile boşadım dedi.
 
Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı.Fakiri bir düşüncedir aldı hacca gidemezse evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdı bir gün, hatırına Muhammed Üftade geldi.Hemen huzuruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; “bizim Eskici Mehmet Dedeye git, selamımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine derman olur.” buyurdu. Fakir sevinerek huzurdan ayrıldı, süratle Mehmet Dede’nin dükkanına koştu.Mehmet Dede’ye hocasının selam söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede:
 
“Ey fakir ! Gözlerini kapa aç demeden sakın açma.” Dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini Mekke de buldular. Mehmet Dede, Allah’ın izniyle fakiri bir anda hicaz’a götürmüştü. O gün arife idi, Hacılar Arafat’a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmet dede de ihram giyip Arafat’a çıktılar. Gezilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşerileri olan Mehmet Dedeyi ve Fakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını getirmeleri için komşusu olan hacılara emanet etti. Vedalaşarak ayrıldılar. Yine Mehmet Dedenin kerameti ile bir anda, Mekke’den Bursa’ya geldiler.
 
Fakir getirdiği bazı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve ;
 
“Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?” dedi. Kocası da; “ Hanım, ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke den aldım.” dediyse de kadın:”Bir de yalan söylüyorsun 3-5 gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim.” dedi ve Kadı Aziz Mahmut Hüdayi’ye gelerek; “Kadı efendi! Artık ben bu adamla bir arada yaşayamam. Nikahımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun kurban bayramından iki gün evvel Bursa’da olduğunu herkes biliyor. Halbuki ona sorun, hacca gitmiş, Arafat’a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş… Beni aldatıyor. Bir haftada oraya gider bu işleri yapar ve nasıl geri gelir? Yanına da bir yalancı şahit bulmuş ”Eskici Baba gördü yanındaydı.” diyor.
 
Bu sözler üzerine Aziz Mahmut Hüdayi hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; hacca gittiğini Kabe'yi ziyaret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emanet dahi verdiğini iddia etti. Bu sebeple boşanmanın olmadığını söyledi. Fakir, Mehmet Dedeyi şahit gösterdi. Mahkemeye gelen Mehmet Dede ise Kadı’nın bu sözlere bir türlü inanmak istemediğini göstererek; “A kadı efendi! Şeytan, Allah’ın düşmanı olduğu halde, bir anda dünyanın bir uçundan bir ucuna gidip gelir de, bir velinin bir anda Kabe’ye gitmesi niçin kabul edilmez!” dedi. Kadı hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şahit olarak, fakirin hac vazifesinin yaptığını, hatta verdiği emanetleri getirdiklerini bildirdiler. Kadı, şahitlerin verdiği bu ifade ile davacı hanımın nikahı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı.
 
ÜFTADE HAZRETLERİNE GİTMESİ
Ancak bu hadise, Kadı Aziz Mahmud Hüdayi Efendinin günlerce aklından çıkmadı ve çok etkilendi. Nihayet Eskici Mehmed Dedenin yanında gidip; “Beni talebeliğe kabul buyurman için gelmiştim.” Dedi. O da; “Nasibiniz bizden değil, Üftade’dendir. Onun huzuruna giderek müracaatınızı bildirin.” Dedi. Kadı evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftade hazretlerinin dergahına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenari Camii’nin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi. Çaresiz, atından indi. Sırmalı kaftanıyla Üftade Dergahına doğru yürüdü. Kadı dergaha vardığında, bahçede yamalı elbiseli bahçeyi çapalan bir zat gördü. Ona hitaben; “Ben Bursa Kadısı Mahmud’um. Şeyh Üftade’yi görmek istiyorum. Çabuk geldiğimi haber ver.” Dedi. Kadının hizmetçi zannettiği Şeyh Üftade hazretleri dinledi dinledi, sonda hafifçe doğrularak:
 
“Yazıklar olsun ey Kadı Efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Halbuki sen varlık sahibisin. Bu halde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların Allah’tan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalıklara saplanmadı mı?” buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hata Aziz Mahmud Hüdayi’ye çok tesir etti.
 
ÜFTADE HZ. ÖĞRENCİSİ OLMASI
Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü halde; “Efendim! Her şeyimi mübarek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım” dedi. Bu samimi ifade üzerine Üftade hazretleri tane tane buyurdu ki: “Ey Bursa kadısı! Kadılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergaha üç ciğer getireceksin!” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmud Hüdayi derhal kadılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, “Ciğerci, Ciğerciii!” diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; “Bursa kadısı aklını oynattı” diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp, ruhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergaha geldiğinde hocası ona; “Bugün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi?” diye soruyor, o da, başından geçenleri anlatıyordu.
 
Üftade hazretleri daha sonra, yeni talebinin nefsini iyici kırmak ve terbiye etmek için onu dergahta hela temizleme işi ve vazifelendirdi. Hüdayi bir gün abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tayin olunan yeni Kadı’nın geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; ”Yeni kadı geliyor ha!... Biçare Mahmud, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthanede temizlik yapıyorsun” diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve; “Mahmud! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dair söz verdin” diyerek derhal tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftade hazretleri kapıda göründü ve;
 
“Mahmud, evladım! Sakal mübarek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksat sana bu mertebeyi atlatmaktı.” Buyurarak, Hüdayi’yi alıp içeri dergaha götürdü.
 
Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Hüdayi kısa zamanda üstadının en önde ve gözde talebesi oldu. Develer yükü kitabin ona öğretemediğini Üftade hazretlerinin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir sualine bin cevap birden veriyordu. Bir gün Üftade hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara talebeler etrafa dağılarak her biri birer demet çiçek topladılar. Hüdayi Efendi ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu halde döndü. Herkes hediyelerini şeyleri Üftade hazretlerine takdim etmiş o da kabul ederek memnuniyetini belirtmiş ve dualar etmişti. Hüdayi’de hediyesini verince, Üftade hazretleri:
 
“Oğlum, arkadaşlarınız demet çiçek getirdiler. Siz bize tek solmuş her çiçeği mi layık gördünüz?” buyurdu. Hazret Hüdayi de; “Efendimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allah'ı tespih ediyordu. Bu tespihi işiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve sapının kırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tespihten kesilmiş gördüm. Bu sebeple bunu getirebildim.”Hüdayi’nin bu cevabıyla şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı.Çünkü Üftade hazretleri Hüdayi’ ye her zaman;”Evladım her zerrede Hakk’ı göreceksin,her zerreye Hak muamelesi yapacaksın, başka yolu yok , bu böyledir”. derdi. Sevinci ,talebesinin bu mertebeye ulaşmasında geliyordu.
 
HÜDAYİ HZ. GÖREVLENDİRİLMESİ
Nitekim bir sabah Hüdayi hazretlerinin artık nihayete erdiğini ve halkı irşadı, ,doğru yolu göstermeye başlayacağının işaretini verdi. Hüdayi hazretleri her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi.O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhal ibriğini aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerinin işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftade hazretleri eğirerek ; “Haydi evladım suyu dök “dedi. Hüdayi hazretleri ibriği göğsüne bastırmış halde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftade hazretleri tekrar; “Haydi evladım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız”. Deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı.Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı. “Evladım Mahmud bu su ne kadar ısınmış böyle . Bunu normal ateş ile ısıtmayıp,gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hal artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor.”
 
Böylece Muhammed Üftade hazretleri, Hüdayi’ye icazet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar’a, İslamiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Aziz Mahmud Hüdayi, ailesiyle birlikte Sivrihisar’a giderek hizmete başladı. Ancak burada sadece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa’ya geldi. Bursa’ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyade olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftade ; “Oğlum!Padişahlar ardınca yürüsün.” diye dua etti. O sene Üftade hazretleri vefat etti.
 
Aziz Mahmud Hüdayi manevi bir işaretle Trakya’ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi vasıtasıyla İstanbul’a geldi. Küçük Ayasofya Camii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fatih Camii’nde, talebelere ,tefsir,hadis ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar’da kendi dergahının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergahını inşa eyledi. Dergahında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda namı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergahına koştular. Hasta kalplerine şifa olan sohbetlerine koştular. Onun feyzi ve bereketine kavuştular. Dergah en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet mercilerine kadar her tabakadan insanlarla dolup taşıyordu. Devrin padişahları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. 3.Murad Han, 3.Mehmed Han, 1.Ahmed Han, 2.Osman Han ve Dördüncü Murad Han’a nasihatlerde bulundu.Murad Han’a saltanat kılıcını kuşattı.
 
1595 yılında İranlılarla yapılan Tebriz seferine Ferhat Paşa ile beraber katıldı. Zaman zaman padişahları davetlisi olarak saraya gidip,onlarla sohbetlerde bulundu. Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin, çeşitli camilerde vaaz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular.O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Camii ile Sultanahmed Camii’nde belli günlerde vaaz vererek, insanlara feyz ve mafiret sundu.
 
Aziz Mahmud Hüdayi’nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında Sadrazam Halil Paşa, Dilaver Paşa, Şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi, Şeyhülislam Hocazade Esad Efendi, Okçuzade Mehmed Efendi, İbrahim Efendi,Nevizade Atayi Efendi geliyordu. O zaman Hüdayi Dergahı, İstanbul’un en mühim bir kültür merkezi haline geldi. Pek çok alim yetişti.
 
KERAMETLERİ
Osmanlı tahtında 20 yıl kadar saltanat süren 3.Murad Han, Hüdayi hazretlerine büyük muhabbet besler ve yapacağı işlerde onunla istişare ederdi. Üçüncü Murad Han'ın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdayi hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler. Bir gün Sultan Birinci Ahmet Han, rüyasında;”Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü” görmüştü. Zahiren bakıldığında rüya çok korkunç idi.Sabahleyin, derhal huzura getirilen alimler ve rüya tabircilerinden hiçbiri bu rüyayı,Padişahı tatmin edecek şekilde tabir edemedi. Nihayet Üsküdar’da bulunan Aziz Mahmud Hüdayi’nin, bu rüyayı tabir edebileceğini arz ettiler. Padişah 1.Ahmed bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tabir edilmesini rica etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar’a geçti. Aziz Mahmud Hüdayi’nin kapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu da Padişaha verilmek üzere verdi ve;”Sultanımızın gönderdiği mektubun cevabıdır.”buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultana götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmet Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevabı gönderilmişti. Sultan Ahmed Han, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki:”Allah insan vücudunda arkayı, cansız mahluklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Padişahımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyadan İslam’ın temsilcisi olan padişahımızın, küffara karşı zafer kazanacağı anlaşıldı.” Padişah bu tabiri pek beğendi ve ;”İşte gördüğüm rüyanın tabiri budur.”dedi. Derhal Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine bin altın gönderdi.
 
Diğer taraftan Aziz Mahmud Hüdayinin hanımı hamile olup doğumu yaklaşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. Çünkü Hüdayi hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyaç sahiplerine hiç düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile bulamazlardı. Bu sebeple hanımı;”Bursa kadılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin...Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın.... Dünyaya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!..” diye yakınıyordu. Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdayi hazretleri kapıya doğru giderken hanımına da; “Hatun Allah istediğin dünyalığı gönderdi.” Buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Padişah kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi.
 
SULTAN AHMET CAMİ'NİN YAPIMI
Sultan Ahmed Han, büyük bir cami yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tespit ettirdi. Temel atma merasimi için hocası Aziz Mahmud Hüdayi ve diğer alimleri davet etti. Koyunlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri vurdu. Padişah, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, cami yapıldı ve açılışını yapmak ve Cuma hutbesini okumak üzere Aziz Mahmud Hüdayi davet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile beraber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkansızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkara söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sadık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldı. Allahü tealanın izniyle Mahmud Hüdayi hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesafesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkmazken, Aziz Mahmud Hüdayi kayığıyla selametle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdayi yolu”dendi ki, fırtınadan uzak, selametle gidilen bir deniz yolu olduğu kabul edilir. Bu sırada Ahmed Han da , telaş ve üzüntü içerisinde Hüdayi hazretlerini bekliyordu. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri tam köşkün yanına gelince, Müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kas-ı Hümayunun bir yanını çökertti. Bina allak bullak olmuş; ne padişah dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdayi hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümayunun çöken tarafına asasını dayayıp binanın yıkılmasına engel oldu. Sonra Padişahı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler. Bu sırada dayanak direkleride getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteakip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdayi hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu.Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve bina çöktü. Bu olayı gören herkes Hüdayi hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed camii’ne gelindi. Sonra cami büyük mürşidin eli ve duası ile ibadete açıldı. Sultan Ahmed Han, birgün bazı devlet erkanıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirahat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip kızartarak Padişaha ikram ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri beliriverdi. Padişaha;”Sultanım! Sakın yemeyiniz o et zehirlidir.” Buyurdu. Etten bir miktar kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.
 
Zamanın padişahı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührünü götüren haberci, bir deniz kazasına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen padişah, Aziz Mahmud Hüdayi’ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Padişaha teslim etti.
 
Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizin mübarek Kadem-i şerifinin izi bulunduğu bir taşı Mısır’da Kayıtbay Türbesinden İstanbul’a getirtmiş ve Eyyub Camiin’e koydurmuştu. Sultanahmed Camii tamamlanınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak buraya nakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöyle bir rüya gördü:
 
Bütün Padişahların toplandığı yüce bir divanda Peygamber efendimiz kadılık yapmaktadır. Kayıtbay Türbesini ziyarete vesile olan “Kadem-i şerif” resmini kendi Camiine nakleden Sultan Ahmed’den davacıdır. Peygamber efendimiz davacıyı dinledikten sonra, Kadem-i şerifin alındığı yere geri verilmesi istikametinde karar verir. Suçlu mevkiinde oturan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır ve derhal şeyhi Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine giderek rüyasını anlatır. Hüdayi hazretleri, rüyayı; “Emanetin derhal yerine gönderilmesi.” Şeklinde yorumlar ve Kadem-i şerif taşı Kayıtbay Türbesine iade edilir.
 
Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri bir gün Ahmed Han’ı ziyarete gitmişti.Padişah;”Efendim! Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin, kıyamet günü talebelerine ve pek çok günahkar mümine şefaat edeceği hakkında rivayetler var. Bu rivayetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz?” diye sual eyledi. Aziz Mahmud Hüdayi hemen cevap vermedi. Bir müddet murakabe halinde kaldıktan sonra; “Bu söz doğrudur.”buyurdu. Sonra Padişah; “Efendim! Acaba zat-ı alinizin bizlere bir vaadiniz ve müjdeniz yok mudur?” diye sorunca, Mahmud Hüdayi ellerini kaldırarak:”Ya Rabbi! Kıyamete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip ruhumuza fatiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarına kadar fakirlik görmesinler. İmanlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler.” diye dua eyledi.
 
Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şanı yüce padişah 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mabeynci Mustafa, Sultanın vefatından bir gün önce huzurunda iken, Ahmed Hanın odada sahibini göremediği kimselere dört defa;”Ve aleyküm selam.” Dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebu Bekr-i Sıdık, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali geldiler.Bana;”Sen dünya ve ahiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resulullah efendimizin yanında olacaksın.” Buyurdular.”cevabını verdi. Hakikaten ertesi gün vefat etti. Cenazesinin yıkanması için hocası Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri davet edildi. Ancak o;” Sultanımı çok severdim.Şimdi dayanamam. İhtiyarlığım sebebiyle beni mazur görün .”buyurdu ve talebelerinden Şaban Dede’yi gönderdi.
 
Zengin bir kimse, Mahmud Hüdayi’nin üstünlüğünü görmek, anlamak için huzuruna gitti. Hiç kimseye göstermeden, Mahmud Hüdayi’nin seccadesinin yanına elindeki altın dolu keseyi bıraktı. Ayrılmak için izin isteyince, Mahmud Hüdayi;” Bırakmış olduğunuz altınlar ile, hem dünya hem de ahiret mamur edilebilir. Altın, veliye de deliye de lazımdır. Onun için bu altınları, hayır yoluna sarfetmek üzere kabulünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygun bulmuyorum .” deyince, o zengin;”Efendim kalbimde gizlediğim şeyleri aynen ifade ettiniz.” Dedi ve Aziz Mahmud Hüdayi’ye muhabbeti ve hürmeti artmış bir şekilde huzurdan ayrıldı.
 
Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, 1628 (H.1038) senesinde hakiki aleme göçtü. Vefatından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helalleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de Kelime-i Şehadet getirerek ruhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar’daki dergahındadır. Aşıkları, onu ziyaret etmekte, feyz ve bereketlerinden istifade etmektedirler.
 
KİTAPLARI
Aziz Mahmud Hüdayi, insanların Ehl-i sünnet itikadında bulunmaları ve ibadetlerini doğru yapmaları için pek çok eser yazmıştır. Bu eserlerden bazıları şunlardır.
 
1- Nefais-ül Mecalis,

2-Tecelliyat,

3- Divan-ı İlahiyat,

4-Habbet-ül Muhabbe,

5- Necat-ül Garik,

6-Tarikatname

7-Tezakir-i Hüdayi,

8-Ahval-ün Nebiyy-il-Muhtar Aleyhi Salevatullah-il-Melik-i-Cebbar,

9- Cami-ul-Fedail ve Kami-ur-Rezail,

10-Feth-ul-Bab ve Ref-ul-Hicab,

11- El-Feth-ül-İlahi,

12)- Haşiyet-ül-Kühistani fi Şerh-il-Fıkh-ı Keydani,

13- Hayat-ül Ervah ve Necat-ül-Eşbah,

14-Tarikat-ı Muhammediyye,

15- Vakıat,

16- Şerhun Alel- Kasidet-il Vitriyye fi Mehdi Hayr-il-Beriyye,

17- Mensur Mevlid-i Nebi…
 
DAHA BÜYÜK KERAMET Mİ OLUR?
Aziz Mahmud Hüdayi bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemk istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Padişah hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü.Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes kafes arkasın havluyu hazırlamıştı. Valide Sultan kalbinden ; “Aziz Mahmud Hüdayi’nin bir kerametini görseydim.” Diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmud Hüdayi, Valide Sultan’ın gönlünden geçenleri anlayarak ;”Hayret! Bazıları bizim kerametimizi görmek isterler, Halife-i ruy-i zemin-in elimize su döküp, muhterem validelerinin havlu hazırlamasından daha büyük keramet mi olur?” buyurdu.
 
SULTANLAR HUZURUNDA YÜRÜSÜN!
Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşidini ziyaret için Üsküdar’a gelmişti. Çaşıdan geçerken, Hüdayi hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkar bu esnada attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için rica etti. Bir müddet Hüdayi hazretleri at sırtında önde ve Padişah da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmud Hüdayi dünyayı titreten koca bir padişahın, arkasında yaya yürümesine razı olmadı ve; “Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftade hazretlerinin duası ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o;”Padişahlar huzurunda yürüsün.” Diye dua etmişti.” Buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdAnadolu’da yetişen büyük velilerdendir. 1541 yılında Şereflikoçhisar’da doğdu. Bursa’da Muhammed Üftade hazretlerinden feyz aldı. 1598 yılında Üsküdar’da cami ve dergah yaptırdı. 1628 yılında vefat etti. Kabri Üsküdar’da kendi dergahı yanındaki türbesindedir. Çocukluğu Sivrihisar’da geçti. Burada ilk tahsiline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul’a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsiline devam etti. Çok zeki bir defa okuduğunu zihninde tutar. Tekrar kitaba bakmaya lüzum görmezdi. Hocalarından Hazırzade Ramazan Efendi, ona hususi bir itina gösterirdi. Mahmud Hüdayi genç yaşta; tefsir, hadis, fıkıh ve zamanın fen ilimlerinde büyük bir alim oldu. Hocası Hazırzade onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmud Hüdayi Bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken diğer yandan da tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. 33 yaşında iken , hocası Nazırzade ile Bursa‘ya geldi. Üç sene Ferhadiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefatı ile Bursa kadılığına getirildi. Bursa kadılığına başlayan Hüdayi Hazretleri, kadılığı esnasında bir gece rüyasında Cehennemi ve Cehennem’in ateşinde tanıdığı bazı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dava getirdi. Bu davadan sonra Bursa Kadılığını bıraktı ki, hadise şöyle idi.
 




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.









Gönenli Mehmet Efendi

Okumak için Anadolu'dan gelen fakir ve kimsesiz öğrencilerin İstanbul'da yerleştikleri ve destek buldukları ilk kapı Gönenli Mehmed Efendi'nin kanatlarıydı

GÖNENLİ MEHMET EFENDİ KİMDİR?
1903 yılında Balıkesir'in Gönen ilçesinde dünyaya gelmiştir. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra 1920'li yıllarda İstanbul'a gelen Gönenli Hoca Fatih Camii ders-i âmlarından Serezli Ahmet Şükrü Efendi'den ders almıştır. Hıfzını ve tashih-i huruf derslerini tamamladıktan sonra, kıraat ilmini de aynı hocada okuyarak 1925 yılında icazet aldı. Daha sonra 1927 yılında İmam Hatip mektebinden mezun oldu. 1930 yılında Gönen Merkez Camii imam hatibi olarak hizmetine başladı. Üç yıl sonra vatanî görevini yapmak üzere görevinden ayrılarak İstanbul'a gelen Gönenli Mehmed Efendi askerliğini yedek subay olarak yapmıştır. Askerliğinden sonra bir daha memleketine dönmeyip, görevine İstanbul'da devam etmiştir. İstanbul'da sırasıyla Hacı Bayram Kaftani, Dülgerzade, Hacı Hasan, Sultan Ahmet Camii imam-hatipliklerinde bulundu. En uzun süre Sultan Ahmet Camii imam-hatipliklerinde bulundu. ( 1954-1982). Gönenli Mehmed Efendi Türkiyenin uzun yıllar Reisül Kurra'sıydı. Reisül Kurra, yani Kur'anı yedi kıraat ve on rivayet üzerine okuyan icazet almış üstat hafızların duayeni, eğitimi sürdüren en tecrübeli üstadı.
 
Okumak için Anadolu'dan gelen fakir ve kimsesiz öğrencilerin İstanbul'da yerleştikleri ve destek buldukları ilk kapı Gönenli Mehmed Efendi'nin kanatlarıydı. İstanbul'un hemen hemen her semtindeki camii ve kurslarda okuyan öğrencilerin ekmeklerini yiyecek içecek ve giysilerini Gönenli Mehmed Efendi temin eder ve talebelerin ceplerine harçlıklarını koyarak öğrenim masraflarını karşılardı. O öyle bir hocaydı ki talebelerin kirlenmiş giysilerini yıkanmak üzere evine getiriyordu. Eşi Valide Sultan, talebelerin kirli giysilerini o dönemki şartlar yüzünden elinde yıkamak zorunda kalıyordu. Hakk'ın rızasının halka hizmet etmekle kazanılacağına inanan Gönenli Mehmed Efendi insanları ferahlatan üslubuyla büyük kitleleri camiilere çekmeyi başarmıştır. İnsanların kendisine gelmesini beklemez, o onların mekanına giderdi.
 
Aynen ümmetine olan sevgisi ve merhameti herşeyin üzerine çıkmış Resulallah S.A.V gibi o da talabelerin dulların yetimlerin köprü altında kalmış gariblerin yolcuların hatta turistlerin şefkatli hocasıydı. Düşünceleri ve kişiliğyle bir ekol olan Gönenli Mehmed Efendi, sayısı haftada altmışı geçen vaazlarında az ve tesirli söz söylerdi. Kur'anı okumak, okutmak, yaşamak ve yaşatmak için beldeden beldeye koşan Gönenli Mehmed Efendi Kur'an meclislerinin en önemli simasıydı. Fakir ve muhtaçlara yönelik hizmetlerini Kızılay, Yeşilay gibi hayır kurumlarında da sürdürmüş olan bu vakıf insan kimseden bir şey talep etmeyip, kendisine verileni de halka ve öğrencilere dağıttı.
 
Gönenli Mehmed Efendi hakkında onu tanıyan herkesin yaptığı ortak yorum şudur: "Gönenli Hoca mı? Onun gibisi bir daha zor gelir." Kısacası Gönenli Hoca insanların kalbinde, klasik bir din adamından çok daha büyük, çok daha anlamlı bir yer edinmiştir. Gönenli Mehmed Efendi "Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, nefret ettirmeyin." hadis-i şerifini hayatında en güzel bir şekilde uygulamıştır. O, "yükte hafif, sevapta ağır olanları götürmeye çalışacağız" diyerek insanları dinin emirlerini yerine getirmeye teşvik ederdi. Kendisi çok zeki bir insandı. Bir kez gördüğü bir insanı 40 yıl sonra görse tanırdı. Eğitime, özellikle anneliğin sorumluluğunu da düşünerek hanımların eğitimine büyük önem verirdi. 90 yaşında, iki taraftan koluna girilmiş güçlükle bir insan düşünün. Eşi kendisine soruyor: "Artık sohbet vermek için camii camii dolaşıp yorulmasanız". Şu cevabı veriyor: "Belki cemaatime söylemeyip unuttuğum bir şey kalmıştır."
 
Gönenli Mehmed Efendi kişisel görünümüyle de çok farklı bir portre çizmekteydi. Tertemiz, düzgün ve zevkli giyimli, sempatik ve insanları kendine çeken bir alimdi. Elinde çantası, bütün insanlara tebessüm dağıtan yüzüyle Gönenli Mehmed Efendi yakın dostu zamanın alimlerinden Bediuzzaman Said Nursi hazretlerinin deyişiyle " Kahraman Mehmetçik ". Gönenli Mehmed Efendi bereketli ve verimli bir ömür sürmüştü. Yüzyılın en büyük cenazelerinden biri onun Fatih camiinde, yurdun her yanından ve yurtdışından onbinlerce kişinin büyük alimlerin katıldığı cenazesiydi. Sade bir hayat süren Gönenli Mehmed Efendi muhteşem bir topluluk ve törenle Hakk'a uğurlanmıştı. 2 Ocak 1991 Çarşamba günü Hakk'ın rahmetine kavuştu



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





Zahide Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/2wcjznn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Toprak İnsanlara Söyle Seslenir


EY ADEMOĞLU!

Üzerimde ; gezip dolaşıyorsun! İçimde ; hareket edemeyeceksin!

Üzerimde ; günah işlersin! İçimde ; hesap vereceksin!

Üzerimde ; gülüyorsun! İçimde ; ağlayacaksın!

Üzerimde ; neşelenirsin! İçimde ; mahzun olacaksın!

Üzerimde ; mal topluyorsun! İçimde ; pişman olacaksın!

Üzerimde ; haram yiyorsun! İçimde ; kurtlar seni yiyecek!

Üzerimde ; hile yapıyorsun! İçimde ; zelil olacaksın!

Üzerimde ; sevinçlisin! İçimde ; üzüntüye düşersin!

Üzerimde ; ışıkta geziyorsun! İçimde ; karanlığa düşersin!

Üzerimde ; herkesle berabersin! İçimde ; yalnız kalacaksın..



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.



Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages