Herkesin Sırtında Bir Hançer Saplıdır

157 views
Skip to first unread message

кαя∂єѕℓєяιмιz∂єη .

unread,
Jan 21, 2014, 5:01:31 PM1/21/14
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği


Herkesin Sırtında Bir Hançer Saplıdır

Bir hançer saplı sırtımın tam ortasında, Uzun zamandır üstümde taşıyorum…  Yarası bir türlü iyileşmiyor,  Hatta her gün biraz daha derinleşiyor,  Ve dur durak bilmeden kanıyor,  Saplandığı yerden ılık ılık kan akıyor,  Her damlasını tenimde hissediyorum,  Elbisemde kan izine rastlıyorum,  Ne kadar yıkasam da boş,  Lekesi hiç çıkmıyor.

Aynaya baktığımda kendimi değil!  Sadece hançeri görüyorum,  Yıllardır aynı yerde duruyor, Canımı acıtıyor,  İnsanlarla görüşürken ya da çalışırken, ani bir sancı saplanıyor,  Adeta ‘Ben buradayım’ diye bağırıyor,  Ben, unutmaya çalıştıkça,  O, inatla varlığını hissettiriyor,  İçinde bulunduğum mekândan uzaklaşıyorum,  Zamandan soyutlanıyorum,  Ve ondan başka hiçbir şey düşünemiyorum.

Kimse görmüyor,  Sırtımda hançer saplı olduğunu bilmiyor,  Hiç kimse, yaramın ne kadar derin olduğunun farkında değil,  Dış görünümüm, insanları yanıltıyor…  Onu sadece ben biliyorum,  Her daim varlığını hissediyorum,  Kalabalığın içinde baş başa gibiyiz!
İkimizin arasında sır var sanki  Girift bir ilişki, birbirimize kenetlenmişiz,  Etle tırnak misali,  Sırtıma yapışık duruyor,  Yeri hep sabit, peşimi bırakmıyor,  Gitmek nedir bilmiyor,  Kemiğe dayandı, usulca orada bekliyor,  Gece gündüz nöbet tutuyor.

Nedense…  Geceleri başımı yastığa koyduğumda, acısını daha fazla hissediyorum,  Sağıma, soluma dönemiyorum,  Sabaha kadar gözümü kırpmıyorum.  Nihayet uykuya daldığımda, bu sefer kâbuslarıma giriyor!  Ve hançerin saplandığı sahne gözümün önüne geliyor,  O anı hiç unutmuyorum… Sırtımda bir değil, iki değil, onlarca hançer saplı!  Eskisi, yenisi, irili, ufaklısı,  Ve her birinin hikâyesi farklı…  Sadece bende değil!  Aslında herkesin sırtında bir hançer saplıdır!  Kimi varlığından haberdardır,  Her fırsatta aklına getirir.  Kiminin de ruhu bile duymaz!  Yarasından kan damlayarak ortalarda gezinir.

Prangalar taşıyorum, ellerimde ve ayaklarımda!  Onlar yüzünden hareket edemiyorum.  İlk prangayı yıllar öncesinde taktılar,  Sımsıkı bağladılar,  Sonra kilit vurup anahtarı fırlattılar,  Her yere baktım, tozu dumana kattım.  Yok, bulamıyorum!  Buldukları her fırsatta yenilerini eklediler üstüme,  Artık ne kollarımı oynatıyorum,  Ne de yerimden kımıldıyorum!  Bazen uzaklara gitmeye niyetlendiğim oluyor…  Onlarca adım atıyorum,  Ama hep yerimde sayıyorum.  Prangalar ağır,  Ayaklarıma kara sular iniyor,  Yaşım ilerledikçe taşımakta güçlük çekiyorum.

Beni engelliyor,  Hareketlerim kısıtlandı,  Ne zaman karşımdakine sevgimi göstermek istesem,  Ona sarılmak için uzanıp hamle yapıyorum,  Lâkin kollarımı kaldırmaya gücüm yetmiyor,  Prangalar, izin vermiyor…  İnsanlar bilmiyor,  Öylece bakıyorlar!  Ama kimse üstümdeki prangaları görmüyor.  Zaten en kötü olanı da bu işte…  ‘Bir derdim var’ diyorum,  Yazıyorum, çiziyorum,  Hançerlerimi, prangalarımı kastediyorum.  Gel gör ki kimseyi inandıramıyorum...


Melda Bekcan


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.









EVLİLİĞİMİZ VE ŞEREFİMİZ


Evlilik kurumu bize sana çok şey vereceğim ama senden de çok şey istiyorum demektedir.
İnsanlar içinde yaşamış oldukları toplumlarda sahip oldukları olumlu statülerle şeref ve izzet sahibi olurlar. Statüleri olumlu yapan şey ise sahip olunan sıfatları insanların hayrına kullanmaktan geçer. Örneğin tıp öğrencisi olmak olumlu bir statüdür ve tıp okuyan gence şeref ve izzet kazandırır. Çünkü ileride hekim olacak ve kutsal olan insan hayatına hizmet edecektir. Olumlu sıfatlar büyüdükçe kazandırdığı şeref ve haysiyet de artar. Bu sebeple doktor olmak veya bir sahada tıp profesörü olmak tıp öğrencisi olmaya nazaran daha büyük bir statü olup kişiye daha çok şeref kazandıracak demektir. Hz Peygamber (sav) in bu konuda sarf etmiş olduğu “ En hayırlınız insanlara faydalı olanınızdır “ sözünü de sahip olduğu sıfatları şahsına hizmete değil insanlığın hayrına adayan insanların üstün kabul edileceği şekliyle anlayabiliriz

 Elbette bahsettiğim bu husus yani hayırlı insan olma meselesi kişilerin temsil ettikleri konumların gereğini yerine getirdikleri müddetçe geçerlidir. İnsan hayatına hizmet eden doktor hizmet ettiği müddetçe halkın nazarında tam manasıyla bir doktor beydir. Böyle bir insan el üstünde tutulur. Konuştuğu dinlenir, söylediğine de itibar edilir. Zira hekimliğin hakkını vermektedir. Böyle bir doktora mesleğine gösterdiği hassasiyetten dolayı İnsanların verdiği değer tarifi imkânsız hazları kendisine yaşatacaktır. Bu hazlar öyle hazlardır ki mesleğin verdiği maddi kazanımların çok üzerindedir. Zira ruh tatmin olmaktadır. Ruhun tatmin olması ancak manevi hazlara erişmesiyle mümkündür. Manevi haz sadece sıfatının gereğini yerine getirirken neye hizmet ettiğini bilmekle ve insanlardan saygı görmekle olmaz. O statünün insanlara ihtiyaç duyduğu şeyi taktim etmekle ve gayretleriyle kendilerini ne kadar mutlu ettiğine şahit olmakla da olur. 

Statülerin Kullanımı

Herkes sahip olduğu statüyü toplum lehine kullanamaz veya kullanmaz.  Bir kısım karaktersiz ve kişiliksiz insanlar sahip oldukları birbirinden değerli statüleri kendi menfaatleri lehine kullanmaktan kendini alamaz. Toplum çok kısa zamanda bu insanları tespit eder ve diğerlerinden ayırır. Ayırırken de sahip olduğu karakter ve kişilik bozukluğunu ifade eden tabirleri yüzlerine vurur. Hastalarına gereksiz ilaç kullandıran veya lüzumsuz tedavi uygulayıp haksız kazanç elde eden hekimlere açgözlü insan veya yüzsüz adam denmesi gibi. Artık o doktor bey değildir; aç gözlü ve yüzsüz adamdır. O yüzden böyle bir insanı içinde bulunduğu toplum dinlemez, bu yüzsüzlerin sözüne de itibar edilmez. Zira o halkın kendisine olan güvenini kötüye kullanmış ve manevi hazları maddi hazlara değişmiş dolayısıyla parayı izzete tercih etmiştir. İnsanların liyakatince temsil edemediği her bir statü onu toplumun nazarında aşağılara iten bir ağırlık hükmünü alır. 

Bir kısım statüler doğuştan gelir, bir kısım statüler ise sonradan kazanılır. Örneğin insan olarak yaratılmamız, sahip olduğumuz cinsiyet gibi yapılar doğuştan kazanılmış olan önemli statülerdir. Mesleğimiz, toplum içerisinde dahil olduğumuz diğer sosyal statüler mesela üye olduğumuz dernekler ve sivil toplum örgütleri gibi bir çok unsur ise sonradan kazanılmış olan statülerdendir. Bu yapıların her biri bizden sınırları önceden belirlenmiş bir çok sorumluluklar beklemekte bu sorumlulukları eda ettiğimiz taktirde de bizi şereflendireceğini haber vermektedir. Sahip olduğumuz statüler dolaylı olarak bizlere insan gibi davran, bir beyefendi gibi veya hanımefendi gibi ol, mesleğinin gereğini yap, desteklediğin organizasyonlara ve birlikteliklere zaman ayır bende seni el üstünde tutayım derler.

Evlilik Çok Şey İster Ama Çok Şey De Vadeder.
Evlilik kurumu da kişiye çok önemli birçok statüyü birden kazandıran bir kurumdur. Örneğin sizi eş olmaya, ebeveyn olmaya, evin reisi veya üyesi olmaya ilerleyen zamanda dede nine olmaya kadar birçok statüye tek bir imzanın arkasında çağırır. Bunlar bizi açıktan çağırdığı konumlardır. Bu konumların gereğini yerine getireceğimiz vazifelere de bizi üstü kapalı olarak davet eder. Bu vazifeler iyi eş olabilmek için eşine iyi dost ol, güzel sevgili ol, iyi bir ebeveyn olmak için çocuğuna merhametli bir koruyucu ol, sabırlı bir öğretmen ol,  gibi benzeri vazifeler her bir konum için sayılamayacak kadar çoktur. Kısaca evlilik kurumu bize sana çok şey vereceğim ama senden de çok şey istiyorum demektedir.


Arif Özutku



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





<br/><a href="http://oi44.tinypic.com/2wf4iu9.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Yüreğiyle Konuşan Adam: Gönenli Mehmed Efendi

Vefat yıldönümü (02 Ocak 1991) münasebetiyle “Gönenli Mehmed Efendi” olarak tanınan Mehmed Öğütçü Hocaefendi’yi anmak istiyorum. Çünkü inananların halim-selim, gerçekten hoşgörülü, gerçekten seven ve bunu yalnızca sözüyle değil tüm hayatıyla da ispatlamış örneklere ihtiyacı var… Bu açıdan Gönenli Hocaefendi, yalnızca bir örnek değil, aynı zamanda, benim gibi güncel tartışmaların fırtınalarından bunalan tüm mü’min ruhlara bir sığınaktır. Gönenli’nin en büyük üç kıymetinden biri sevgisi, biri şefkati, biri himmeti, biri gayretidir.

Öyle bir zaman dilimi düşünün ki dostlarım, minarelerden “Ezan-ı Muhammedi” indirilmiş, yerine “Tanrı uludur” çığlıkları atılmaya başlanmıştır… Bir zaman dilimi düşününüz ki, önce devletin pusulası Batı’ya ayarlanmış, sonra millet Batılılaşmaya zorlanmıştır… Bir zaman dilimi düşününüz ki, millet yiyecek ekmek bulamamakta iken devlet sözde “halk evleri” açmakta, sözde halk evlerinde, kadın elinin nasıl sıkılacağı, kadınla karşılaşıldığında nasıl şapka çıkarılıp selamlanacağı, hangi kadehle rakı, hangi kadehle viski içileceği öğretilmektedir… Bir zaman dilimi düşününüz ki, camiler ya kapatılıp satılmakta ya da başka amaçlar için kullanılmak üzere kiralanmaktadır…

Bir zaman dilimi düşününüz ki, yürekler dağlanmakta, fukaralıktan, kıtlıktan, yokluktan ve baskıdan milletin anası ağlamaktadır… Bir zaman dilimi düşününüz ki, din eğitimi veren tüm okullar, tüm kurslar kapatılmış, zaman içinde Türkiye, cenaze kaldıracak imam bulmakta dahi zorlanmaya başlamıştır… Kısacası o zaman diliminde ezan yasak, hac yasak, din eğitimi yasak, hafızlık yasak, ilmihal basıp satmak yasak, radyolarda Türk sanat müziği ve halk müziği çalmak yasak, okullarda Selçuklu-Osmanlı tarihi okutmak yasaktır! Gönenli Mehmed Efendi işte böyle bir zaman diliminde hizmetine başladı. Kendini inançlarının hizmetine adadı.  Kimseye meydan okumadan, siyasete ucundan kıyısından bile bulaşmadan, kirletmeden, kirlenmeden yokluk içinde devam etti hizmetine: Anadolu’nun fakir çocuklarını Kur’an’la buluşturdu. İhtiyaçlarına kefil oldu. Böylece Kur’an eğitiminin önünün kesilmemesini sağladı.

O, sözün tam mânasıyla bir “Yürek Adam”dı. “Yürek Adam” olmak için, öncelikle kocaman bir yürek lâzım… Derin iman/ ihlâs lâzım… Yüksek ahlâk/ fazilet lâzım… Geniş idrak lâzım… Kavrayıcı ve kapsayıcı şefkat lâzım… Yaygın fedakârlık lâzım… Uhuvvet lâzım…  Rahmetli Gönenli Mehmed Efendi’de bunlar vardı…  Bunlar olduğu için de, etkileyici bir insandı. Başka “Hoca”ların sözü, bir kulağımızdan girip bir kulağımızdan çıkarken, Gönenli Hocaefendi’nin her sözünün yüreğimize kök saldığını ancak şimdi anlayabiliyorum… Çünkü o “Yüreğiyle konuşan adam”dı: “Yüreğiyle konuşan adam”ı, cemaat, yüreğiyle dinler, böylece yürekten yüreğe köklü bir buluşma gerçekleşirdi… Bu sayede insanlar camie, namaza, ibadete ısınır, hoşgörünün anlamını kavrardı… Çünkü Hocaefendi, aynı zamanda, bizim o gençlik yıllarının hızına sığdıramayacağımız kadar hoşgörülüydü. Ne cemaatini küstürecek bir şey söylerdi, ne turistleri. Ona baktığınızda size değer verdiğini, hatta sizi sevdiğini anlardınız.

Hayatımda isteyerek ve severek öptüğüm, nadir ellerden biri onun elidir… Allah rahmet eylesin.


Yavuz Bahadıroğlu



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/zyhyl4.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Şeytanî İsraf Ekonomisi

MÜSLÜMAN aşırı tüketim yapmaz… İslam dini israf ekonomisine izin vermez… İslam dini kanaati emr eder… Kur’anda müsrifler=savurganlar için “Onlar şeytanın kardeşleridir” buyrulmaktadır… Bugünkü toplumun bir kısmı korkunç şekilde aşırı israf yapmaktadır. Allahın en büyük ve aziz nimeti olan ekmek çöpe atılmaktadır. Her gün çöpe atılan ekmek sayısı altı milyondur. Ekmeğe karşı böyle nankörlük yapan bir sistem ve toplum zamanı gelince belasını bulur, tokat ve sille yer. Devamlı olarak doyduktan sonra yiyen bir Müslüman günaha girmiş olur. Doyduktan sonra yemek haramdır. İnsan bir ziyafette ev sahibinin ısrarını kıramaz biraz fazla yiyebilir; Ramazan iftarında çok acıkmıştır, biraz kaçırabilir; çok sevdiği bir yemek pişmiştir, bir kaşık daha alabilir ama mütemadiyen=devamlı olarak fazla yemek faziletsizliktir, israftır.

Müslüman meskende, mobilyada, giyim kuşamda, yeme içmede orta halli olmalıdır. Lüks ve pahalı bir elbise sahibine fazilet kazandırmaz. Evleriyle, otomobilleriyle, pahalı mobilyalarıyla övünenlere acınır. Dünyanın en büyük otomobil firması sahibinin Tokyoda 75 metre karelik bir dairede oturduğunu okumuştum. On küsur yıl önce dünya medyası duyurmuştu: Dünyanın en zengin yüz kişisinden biri olan patronun 15 senelik bir arabaya biniyormuş. Fazilet lüks evde, lüks mobilyalarda, lüks yazlıklarda, lüks binitlerde, lüks yemeklerde, lüks markalarda değil; ilimde, irfanda, ahlakta, kültürde, sanatta, insanlıkta ve hayırseverliktedir. Müsrifler, aşırı tüketimciler, ekmeği ve diğer nimetleri çöpe atanlar, marka fetişistleri Nemrudun, Firavunun, İblisin kardeşleridir.

İslam yardımlaşma ve paylaşma dinidir. Faziletli Müslüman çok çöp değil, az, en az çöp üreten ve atandır. Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) Ebu Zer hazretlerine “Ey Ebu Zer, çorbanın suyunu fazla koy, komşunu düşün” buyurmuştur.
Vatandaşlarının, insanların bir kısmı aç iken kendisi sığır gibi yiyen adama ne demeli? Hastalıkların çoğu fazla yemekten ileri gelmektedir. Hadîs: Müslüman bir mide ile yer, kafir yedi mideyle… Müslüman halkı israf, aşırı tüketim, ekmeği çöpe atmak, lüks hayat sürmek, zenginliği ile övünüp kudurup azmak, lüks ve pahalı otomobilin kendisine değer kazandırdığını sanmak gibi günah ve sapıklıklara karşı “etkili” şekilde uyarılması gerekir.


Mehmet Şevket Eygi



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.



Yumuşak Huylu Erkeklerin Eşleri, Dikkat!

Son bir kaç aydır en çok hangi aile sorunuyla karşılaşıyorum biliyor musunuz? Yumuşak mizaçlı, evcimen erkeklerin eşlerinden "aniden boşamak istemesi" sorunuyla. "Aniden" denildiğine bakmayın. Aslında hiçbir şey aniden gerçekleşmez, bunu hepimiz çeşitli tecrübelerimizle zihnimize sabitlemiş durumdayız. Bahsi geçen sıkıntının gelişim seyrine göz atarak, olası benzerlikler hakkında siz sevgili bayan okuyucularımı uyarayım istedim. (Durumun tam tersi olup, ders çıkarması gereken erkeklerin olduğunu da unutmayalım olur mu? Başlıkta "kadın" yazdım ama aynı durumda olan erkekler de var bol miktarda. Asıl mesele anlatılanlardan doğru dersin çıkarılması. Kadın/erkek ayrımı yaparak okumayın sakın!)

Evleniyorsunuz, sonsuza dek mutlu olacağınız umuduyla. Evlilik öncesi telaş, erkek ailesiyle yaşanılan bazı anlam kargaşaları, düğünden sonra devreye giren farklı yaşam alışkanlıkları derken zaman ilerliyor. ilk dönemlerde başlayan bazı sorunların, günlük hayatınıza aktarılması, eşinizle aranızda beliren zorlukların dönüp dolaşıp onun "ana babasına" bağlanması, halihazırda mevcut problem nedeniyle eşinizle tartışırken üzerine eskilerin getirilmesi...vb gibi durumlar evlilik ilişkinizin kalitesinde zedelenmeler oluşturuyor.
...
Danışan: Çok kötü durumdayım. N'olur, bana yardım edin.

Terapist: Elimden geleni yapmaya çalışırım. Sizi buraya getiren nedir? Nasıl yardımcı olabilirim?

Danışan: Ahh sormayın! Ben ne yaptım? İnanamıyorum, Allah'ım ben ne yaptım?

Terapist: Üzülmeyin... Toparlamanıza yardım etmeye çalışacağım.

Danışan: (Hıçkırıklar içinde) Kocam benden boşanmak istiyor. Yardım edin bana, yardım edin.

Terapist: Anlıyorum... lütfen sakin olun.  Sizi üzmeyecekse, ne olduğunu anlatır mısınız?

Danışan: Tabii ki. İşte biz 15 yıllık evliyiz. Çok mutlu bir evliliğimiz vardı. Eşim çok iyi bir insandır. Sakin mizaçlıdır. Öyle kavgamız falan da yoktur. Olsa da genelde ben çıkarırım, bağırırım bağırırım, derken rahatlarım. Eşim ağzını açıp birşey söylemez. Alttan alır, gönlümü almaya çalışır. Ama işte, ben fevri biriyim. Benim huyum böyle. Sinirlendiğimde gözüm hiçbir şey görmez. Ağzıma geleni söylerim. Sonra pişman olurum tabii, o ayrı. Ama inanın içimde zerre kadar kötü niyet yok! Hırsımı alamıyorum bir türlü. İçimi boşaltınca yatışıyorum. (Ağlıyor hıçkırarak...)

Terapist: Hımm... peki sizi ağlatan nedir?

Danışan: Dün akşam eve geldi ve benimle boşanmak istediğini söyledi. Hiç beklemiyordum. Artık bana dayanamıyormuş. Bağırıp çağırmalarımdan nefret ediyormuş. Çocukları azarlamamdan, ona karşı fevri davranışlarımdan dolayı benden soğumuş. Ailesiyle görüşmüyorum eşimin. Ona bile takmış. Halbuki bana ailesine gitmem konusunda baskı yapmazdı. "Sen bilirsin, ister git ister gitme" derdi. Meğer için için üzülüyormuş onlarla görüşmeyişime. Annesi kanser ameliyatı olunca gitmemiştim. Bir geçmiş olsunu bile çok gördüğümü ve vicdansız/kinci biri olduğumu söyledi. Uzun zamandan beri bu kararı vermiş ama beni üzmeden nasıl söyleyeceğini bilemiyormuş. Kaç aydır stresten uyumuyormuş. Gerçi ben fark ediyordum uyuyamadığını da işlerinden dolayıdır diye düşünüyordum. Eşim olmadan yaşayamam. Herkese ne diyeceğim ben! "Melek gibi adamı idare edemedin mi?" diyecekler. Kendi ailem bile böyle düşünecek. Off... nasıl bu noktaya geldi anlayamadım ki...

...
"Nasıl bu noktaya geldi anlayamadım ki!" cümlesini herkes zihnine kazımalı.

- "Nasıl": Birikimler! Söyleyip geçiyorsunuz, bağırıp içinizi boşaltıyorsunuz; ama zembereğini koparmış sözleriniz gün geliyor sizi dönüşü olmayan bir yola sokuyor. Maharet, hayatınızı paylaştığınız yol arkadaşınız nasılsa alttan alıyor, bozuntuya vermiyor diye akla her geleni lambır lumbur söylemek değil; karşınızdakinin de kalp ve ruh taşıdığını düşünerek, geçmişten getirdiğiniz ilişki celladı davranışlarınızı terbiye etmektir. "Ben böyleyim, ne yapayım" tavrıyla gerçekleştirilen kırıcı huylarınız, bardağı taşıran son damlaya ulaşacaktı bir gün elbet. Ulaşmaması garip olurdu bence. Eşyanın tabiatı böyle.   

- "Bu nokta": İlişki kalitesi düşük evliliklerde, problemli kişi, dünyayı sadece kendi etrafında döndürmeye o kadar çok alışır ki; aynı yastığa baş koyduğu eşinin milim milim kendisinden uzaklaştığını göremez bile! Bu nokta diye nitelendirilen yer aslında nokta değil, kocaman bir boşluk alanı. O kadar kocaman ki, içine çekiyor ve tüketiyor ilişkiyi.

- "Anlayamadım": Anlayamazsınız tabii. Anlamak için bakarken görmek, duyarken işitmek, söylerken incitmemek, verirken başa kakmamak gerekir. Duygu hoyratı insanlar anlamaz zaten. Çünkü onlar sadece kendi duygularıyla ilgilenirler. Estiği anda söylemek, kızdığı anda bağırmak, öfkelendiği yerde kırıp geçirmek onların en kolay yaptığı davranıştır. Duygu hoyratı olmayan kişi düşünür. Önce düşünür, sonra davranır. Duygu hoyratı olan kişi önce davranır, sonra dönüp ne yaptığına bakar ve olumsuz sonuçları gördükten sonra düşünmeye başlar. Anlamaya başladığında ise iş işten geçmiştir.
...
Terapist: Sizi anlıyorum. En iyi eş, pişman olmuş eştir. Elele verirsek, eşinizin pişman olduğunuzu görmesini sağlayabiliriz. Kimi evliliklerin ilk halinden daha kaliteli yürüyebilmesi için, uçurumun kenarına gelmesi gerekiyor. Sanırım sizin evliliğiniz bunlardan birisi.


Umarım çoğunuzun evliliği bunlardan birisi değildir...Sevgiler...


Mehtap KAYAOĞLU
Psikolojik Danışman & Psikoterapist




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




<br/><a href="http://oi43.tinypic.com/153xxuf.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Vezirlik mi Rezillik mi?

Ev Hanımı denilince akla gelebilen yanlışlıkları düşünelim...  Ya da şöyle; ''düzgün bir ev hanımı nasıl olmalı, olur, olunur?'' Düzgün bir ev hanımı; üniversite, lise ya da her neyse okumamış olsa bile eğitimli olmalıdır. Kendini geliştirmiş olmalıdır. Kaldı ki kim diyebilir diploması olan herkes eğitimlidir, düzgündür diye? Ev Hanımı anne olunca bu onun çok iyi bir anne olacağı anlamına gelmez. Ev Hanımı olan anne, çocuğuyla yeterince ilgileniyorsa, onunla hem-hal olabiliyorsa, ona sürekli şunu yap bunu yap demeyip yaptığı örnek davranışlarla ona bunu telkin ediyorsa, iyi bir anne özelliği kazanabilir.

Ev Hanımı yapısına uygun olarak eşine, çocuğuna, akrabalarına vs naif davranabiliyorsa düzgünlük özelliğini kazanabilir. Ev Hanımı kendini kahraman zannetmeyip yüklenebileceği yükleri sorumluluğuna alıyorsa iyi bir ev hanımıdır. Eşinin bazı sorumluluklarını üzerine alıp yorgun ve bitap düşen kadın kahraman olmaz, olamaz.

Ev Hanımlığı sanıldığının aksine gayet ciddi ve de zor bir meslektir. Sabır ile sevgi ile emek ister. Başarılı ev hanımlığı için bu gereklidir. Unutmayalım bir eşi ve anneyi güzel yapan şefkati, güler yüzüdür. Bilinçli oluşudur. Bir kadın gücünün farkına varmalı ve karar vermeli; vezirlik mi rezillik mi?

Büşra Şükran


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






MEYDANA GETİRMENİN ONTOLOJİSİ

Sanatçı 'yaratmaz', 'meydana getirir'!
Şair-yazar Celal Fedai, Üsküdar’da İlmi Etütler Derneği’nde “Meydana Getirmenin Ontolojisi” üzerine, sinema ve şiir bağlamında bir konuşma gerçekleştirdi. Kendi geleneğimizin imkânlarından da yararlanarak geniş kapsamlı bir konuşma yapan Fedai, konuşmasında Nasreddin Hoca fıkralarını, Hacivat ve Karagöz oyununu ve Divan Şiiri’mizin imkânlarını da kullanarak, şiir ve sinemanın birbiriyle olan ilişkisi üzerinde durdu. Yazılarındaki ciddi ve sert eleştirel üslubun yanı sıra, konuşmalarında fevkalade didaktik ve ciddi bir dil kullanan şair, “meydana getirme” eyleminden yola çıkarak, sinema ve şiir bağlamında İslami duyarlılığın kazanımları çerçevesinde konuşmasını tamamladı.

Yaratmaktan mâdâ meydana getirmek
Celal Fedai, modern zamanların Marksist duyarlılığa sahip bireylerinin, bile isteye ve bilhassa kendi ideolojilerini de temellendirmek için kullandıkları, “to create” (yaratmak) fiiline istinaden, meydana getirmek fiilini İslami bir bakış açısı ile ele aldı. Eski toplumumuzda şairlerin, yazarların hatta zanaatkârların dahi eserlerini oluşturmalarından bahsedilirken “yarattı” demek yerine, “meydana getirmek” fiilinin kullanıldığını arz eden Fedai; aynı zamanda bu ifadenin, pek çok öğretici yanlarının olduğunu da vurguladı. “Her alanda uğraşan insanlar için, meydana getirme ifadesi çok çarpıcı bir özü taşır. Demek ki o kişinin meydana getirdiği şey, meydanda değilmiş ki, meydana getirmiş. Peki, neden meydanda değilmiş?”

“Meydana getirmek” yargısının anlamıyla yapılan girişten sonra Fedai, günümüzde de artık birçok ideolojik ve siyasi etkinliğe dolaylı dolaysız alet edilen, hatta bu türden eylemlerin peyda olabilmesi için bir araç haline dönüşen “meydan” kelimesinin ontolojik açılımını yaptı. Fedai, “Bir toplum için meydan, meydanlık yerdir ve fevkalade önemlidir. Bir aynadır. Bir yansımadır meydan; ama bir boşluğun ifadesidir aynı zamanda ve orada genellikle avam bulunur. Genellikle meydanların işgalcileridir avam.” diyerek meydanın, aynı zamanda siyasi bir mekân olduğunu da vurguladı. Fiilli anlamın ardından mekânsal bir adlandırma olarak da kelimenin açılımını yapan Fedai, kavram üzerinden sanatçının vasfına da değindi: “Avamın mekânıdır meydan ve orada bulunması gereken, hiç değilse ara sıra oraya uğraması gereken, oradan kovulmuştur çoğu kere... Biz (sanatçılar) meydana getiriciyiz. Neyi meydana getireceğiz? Meydanda olmayanı, meydandan dışlanmışı, istenmeyeni... Her ne yaparsak yapalım, dikkat edin, meydanda olmayanı meydana getirenler ya da meydanda olmasına rağmen farkedilmeyeni fark edilir kılanlar. İşte onlar gerçekten, hiç estesizme, akademizme bulaşmadan, son derece yalın bir şekilde sanat yapanlardır.” Şairin yaptığı bu tespitin aynı zamanda, Türkiye için genel bir problem olduğuda aşikârdır. Çünkü Türkiye’de meydandan kovulanı estetik bir formu şiir, sanat, sinema vs... ile tekrardan meydana getirmek fevkalade zordur.

Meydanı aşmak
Bunun için, has sanatçıların işleri de her vakit zor olmuştur. Çünkü onlar Hoca Nasreddin’in fıkrasında olduğu gibi; kendi ölümlerini kendileri haber verecek kadar irtifalı ve kimselerin olmadığı yerlerde seyrederler hayat yolculuklarını. Türkiye’de bu durum, tam da böyledir. Buna enfes bir örnek verdi Fedai konuşmasında: “Eğer büyük bir değerimiz, kendi ölümünü kendisi haber vermiyorsa, onun ölümü güme gider. Birkaç sene evvel, hadis ilimleri konusunda fevkalade büyük bir âlim, İbrahim Canan Hoca vefat etti. Benim iki ay sonra haberim oldu. Çünkü iki ay boyunca, nice meydanda olanların vefatını konuştuk biz Türkiye’de. Çünkü İbrahim Canan Hoca’nın meydanla hiç alakası yoktu. Popüler kültür falan konuşuyor değilim. Öyle adlandırıp konuşursak, bir yere varamıyoruz. Bu avamdır. Avam meyanları basar. Düşünce olarak basar, sanatı da şiiri de basar... Bunu ancak meydanın çok dışında yaşayan, orada yaşamayı göze alan birileri aşabilir. Nasreddin Hoca bunu aşmış işte; İbrahim Canan Hoca da bunu aşanlardandı...”

Konuşmanın ikinci seyri: şiir ve sinemanın bağı
Fedai, konuşmasının ikinci kısmında, şiir ve sinemanın bağına değindi. Sinema üzerinden şiire yol alırken, bilhassa Tarkovski’den faydalandı. Tarkovski’nin bir sinemacı olmasından ve onun filmlerinden ziyade, Günlükler’i ve röportajları üzerinden bir seyir izledi. Sinema ve şiir arasındaki bağın, sinemanın görselliği üzerinden bir nebze oluşturulduğunu vurgulayan Fedai; her ne olursa olsun, imkânları bakımından şiirin, sinemanın daha ötesinde olduğunu belirtti. “Genel söylem içerisinde sinemanın tarihinin başlangıcı, 1890’lı yılların ortaları olarak kabul edilse de, bu tarihten önce görsel olanla şiirin bir bağının olup olmadığı, bir soru işareti olarak zihinimizi şüphesiz ki kurcalar. Bizim toplumumuzda görsel olanla şiirin bağı, aslı itibariyle Avrupa toplumlarında oluşturulmuş bağdan evveldir.” Fedai’nin tespiti bu noktada oldukça yerindedir. Görsel olanla şiirimizin bağını “gölge oyunu” üzerinden temellendirir. Gölge oyununun “Perde Gazel” kısmındaki anlamın, aslında paradigmasal olarak da şiirsel olana denk düştüğünü dile getirir. Gölge oyununun “Perde Gazel”i malümunuzdur ki:

“Temâşâ-i hayâl erbabına özge temâşâdır.
Meâli ehline mâlum olur ise de sırrı muammadır
Ne anlar cahil-i nâdân olan sırrı muammadan
Bakar zâhir gözüyle sanki mîr-atı mücellâdır...”

dizeleriyle başlayarak sürüp gitmektedir. Açıkça görülür ki gölge oyunu; orada görünenin, herkesin anlayamayacağı bir şey olduğunu vurgular... Şiir geleneğimiz içinde Divan Şiiri de, tam buraya denk düşer ve gerek avamdan gerekse yığın sanatçıdan kaçan bir şiirdir. Aslında bu tespiti İslam ile hemhal olmuş her sanat dalı için geneller Fedai: “Bundan işte yıllar evvelde görsel olanın büyüsüne kapılan avamdan, görsel olanın asıl büyülü olanı -sırrı- demek ki, gölge oyununda da, divan şiirinde de avamdan kaçırılmıştır. Minyatür, o dönemin görsel sanatlarından bir tanesidir ve aynen bu şekildedir. Eğer onun mantığına aşina değilseniz, içine giremezsiniz ve komik bulursunuz. O bir tuzaktır zaten, siz onu komik görün ve ona yaklaşmayın diye. Görsel olanın o zamanda tehlikesi vardır; o dönemde de, avamdan bu şekilde korunmak istenmiştir bu sanatlar.”
 
Metin Erol



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages