Çöl Arslanı Ömer Muhtar'ın Hayat Hikayesi

78 views
Skip to first unread message

кαяdєşℓєяiмizdєη .

unread,
Jan 31, 2015, 9:30:35 PM1/31/15
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği


Çöl Arslanı Ömer Muhtar'ın Hayat Hikayesi

15 Eylül 1931... Libya'nın İtalyanlara verdiği istiklal savaşının lideri Ömer Muhtar şehit oldu. Peki 1861 yılında doğan fakir ailenin çocuğu Ömer Muhtar kimdir? Senusi tarikatına nasıl şeyh olmuş, İtalyan işgaline karşı nasıl mücadele etmiştir? İşte göstermelik bir mahkeme ile ipe yollanan Çöl

Arslanı'nın doğuştan şehadete müthiş hayat hikayesi...
Kur’an ve Sünnet merkezli bir hayatın örnekleyicisidir Şeyh Ömer Muhtar k.s… Sûfinin Allah’a adanmışlığının cihat sahasına düşmanın bile takdir edeceği bir kahramanlık olarak yansıyacağının en açık örneklerinden biridir. Onun hayatı ilim, irfan, mücadele, cihat ve şehadet ile süslenmiş bir hayattır. Sömürge olmayı kabul etmeyen ülkelerin mücadele tarihine baktığımızda, kendi içlerinden çıkmış önemli isimlerin onurlu ve tavizsiz mücadeleleriyle karşılaşırız. Libya’nın 1911’de İtalyan işgaline karşı destansı direnişinde de karşımıza çıkan isim Ömer Muhtar’dır. Halkının ve ülkesinin bağımsızlığı için tam 20 yıl tam donanımlı İtalyan ordusuna karşı çöllerde mücadele veren bu büyük şehit, aynı zaman da bir Senusî tarikatı şeyhidir.

Bütün Allah dostları gibi Senusî mürşidi Şeyh Ömer Muhtar k.s. da her yönüyle Allah Rasulü s.a.v.’in ahlâkını örneklemiştir. Onun mücadelesi tasavvufun insanı pasifize ettiği, dünyadan el etek çektirdiği iddiasının çarpıklığını açıkça ortaya koyar. Gerçekle hiç bağdaşmamasına rağmen bir slogan gibi tekrar edilen bu düşünceye karşılık tasavvufun insanı, bedeni ve ruhuyla ayakta tutan, nebevî usuller çerçevesinde başta kişinin nefsi olmak üzere daimî bir mücadeleye davet ettiğine şüphe yoktur. Evet, cihat öncelikle nefs ile yapılmalıdır. Çünkü kişinin nefsine karşı verdiği mücadeledeki başarısı, cihat sahasına kahramanlık olarak yansıyacaktır. Bu durumun en açık örneğini Şeyh Ömer Muhtar’ın hayatında görmekteyiz. Onun hayatı ilim, irfan, mücadele, cihat ve şehadet ile süslenmiş bir hayattır.
<br/><a href="http://oi57.tinypic.com/2rq1uza.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>
Trablusgarp işgal ediliyor

Sultan II. Abdülhamit Han’ın dirayetli siyaseti ve 33 yıllık hükümdarlığı “hasta adam” diye tabir edilen Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatmıştı. Yıkılmasına an meselesi gözüyle bakılan devleti kudretli hükümdar ayakta tutmayı bilmişti. Ancak işin bir başka boyutu daha var ki genelde gözden kaçmaktadır. Sultan II. Abdülhamit’in siyasî deha örneği hamleleri nedeniyle Trablusgarp’ı ele geçirmek isteyen İtalyanlar buna bir türlü imkan bulamamıştı. Dünyada bir sömürge yarışı başlamıştı ve sanayisini geç oluşturan İtalya, bu yarışta diğer sömürgeci devletlere göre biraz geri kalmıştı. İtalya bu geri kalmışlığın verdiği acelecilik hissiyle Trablusgarp’ı ele geçirmek ve sömürgeleştirmek istiyordu. İlk olarak karşılarına çıkan engel Sultan Abdülhamit’ti. Onun tahtan indirilmesinden sonra birkaç ay içerisinde tamamen işgal edebilecekleri bir bölge olarak gördükleri Trablusgarp için artık bir mani kalmamıştı. Mısır, İngiliz işgalindeydi. Osmanlı Devleti’nin deniz gücü neredeyse hiç yoktu. İşte bu gibi gelişmeleri fırsat bilen İtalya harekete geçmiş ve 1911 yılında Osmanlı Hükümeti’ne bir ültimatom vererek Trablusgarp’a çıkartma yapmışlardı. İtalyanlar iki hafta içinde bu işgali tamamlayacaklarını düşünüyorlardı. Sahadan gelen askerî raporlar da bu doğrultudaydı. Ancak İtalyanların hesaba katmadıkları bir şey vardı: Senusî tarikatı ve Şeyh Ömer Muhtar k.s…

İtalyanları durduran bir Yetim
Ömer Muhtar, 1862 yılında Defne bölgesinde yer alan Butnân’da dünyaya geldi. İlk eğitimini babasından aldı. Bu eğitimin ardından tahsiline devam edebilmek için Senusî şeyhlerinden Seyyid Hüseyin el-Giryânî k.s. hazretlerinin yanına gitti. Bu arada babası vefat edince şeyhinin himayesine girdi. Tekkedeki eğitiminin ardından Cağbub kasabasına gitti ve burada Senusî hareketinin ikinci önderi Muhammed Es-Senusî k.s. hazretlerinin yanında eğitimini tamamladı. 8 yıl kaldığı zaviyede zâhir ve bâtın ilimlerini tahsil etmiş, hareketin öncü isimlerinden biri olmuştu. 1897 yılında Osmanlı’ya tam olarak itaat etmeyen bir kabileye şeyh olarak gönderildi ve bu kabileyi kısa zamanda Osmanlı yönetimine yakınlaştırdı. Bu arada diğer kabilelerin aralarındaki sorunları çözmeye çalıştı ve bunda da başarılı oldu. Görevlendirildiği Ubeyd kabilesi ile özel olarak ilgilendi ve bu kabileyi cihat hareketinin öncü kuvveti olacak şekilde yetiştirdi. Şeyh Ömer Muhtar k.s. bu görevi sırasında isminin duyulmasına sebep olan bazı işler yapmıştı. Özellikle küçük çocuklara İslâmî eğitim vermesi, yolcu ve fakir insanlara ikramlarda bulunması, müntesiplerin kendi günlük işlerine yardımcı olması gibi çalışmalar adının kısa sürede duyulmasına neden oldu.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp çıkarması üzerine Ubeyd kabilesinden yetiştirdiği ve bin kişiden oluşan mücahit birliği kurdu. Bu birlikle İtalyanlara karşı savaşmaya başladı. Hatta ilk saldırıda bulunan kuvvetler arasında onun birliği de bulunuyordu. Ömer Muhtar yirmi yıl boyunca yerli halkla dağlara çekilip, İtalyan kuvvetlerine karşı baskınlar ve saldırılar düzenledi. 1917 yılında direniş hareketinin kumandanlığına getirilen Ömer Muhtar, Enver Paşa ve bazı Osmanlı subaylarından aldığı bilgilerle emrindeki gönüllüleri 100 ila 300 arasında değişen birliklere ayırdı. Kabileleri de üç ayrı bölgede teşkilatlandırdı. Her bir bölge için de ayrı bir kadı ve kaymakam seçti. Ömer Muhtar’ın teşkilatlandırdığı bütün kabileler mücadelenin bu bayraklaşan ismine itaatte kusur etmiyorlardı. Trablusgarp Savaşı yıllarında, eğitim almaları için Enver Paşa’nın İstanbul’a gönderdiği ve burada yetiştikten sonra geri dönerek direnişe katılan yerli subaylar da Ömer Muhtar’ın safında yer alıyorlardı.
<br/><a href="http://oi59.tinypic.com/2nu17cy.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>
Çöl Aslanı
Ömer Muhtar’ın 1923 yılında Mısır’a geçtiğini duyan İtalyanlar ona bir heyet gönderip geri dönmemesini istediler. Buna karşılık da kendisine bir köşk ve dolgun maaş vaat ettiler. Bu teklifleri kabul etmeyince pusu kurdular, ancak Ömer Muhtar bu saldırılardan kurtulmayı başardı. Ömer Muhtar, 1929 yılından itibaren Cağbub desteğini kaybedince direniş hareketinde vur kaç taktiğine başladı. Artık sömürgeci İtalyanlar ve direnişçiler arasındaki çarpışmalar daha da şiddetlendiyordu. Rahîbe ve Akîretü’l-Matmûra’da çok şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çarpışmalarda İtalyanlara büyük darbeler vurulurken, Ömer Muhtar’da bazı önemli adamlarını kaybetmişti. 1927 yılında Derne bölgesinde yapılan baskında İtalyanların bir taburu çok büyük zayiat verince, işgal altındaki bölgelerde zaviyeler ve camiler kapatılıp Senusî şeyhlerinin tutuklanmasına karar verildi. 1923’den 1929 yılına kadar bölgede yaşanan başarısızlıklar İtalya’da tepki ile karşılanmıştı. Sonraki altı yıl içerisinde bölgeye üç vali tayin edilmiş, ancak üçü de Ömer Muhtar karşısında hiçbir varlık gösterememişti. 1927 ve 1929 yılındaki iki büyük baskın, İtalyan hükümetinin paniklediği bu dönemde gerçekleştirilmiştir.

1929 yılında bölgeye yeni atanan vali, halkın direnişe verdiği desteği mutlaka kesmeye kararlıydı. 6 Nisan 1929 yılında Muhammed Rıza es-Senusî ve Şârif el-Gıryânî, İtalyanlar adına Şeyh Ömer Muhtar’a gelerek direnişten vazgeçmesini söylediler. İtalyanların her zamanki tekliflerini bu kez de onlar yapıyordu. Hicaz veya Mısır’a gidebileceğini ve kendisine istediği kadar para verileceğini söylüyorlardı. Ancak Ömer Muhtar bir an bile düşünmeden bu teklifleri reddetti. 23 Eylül 1930 yılında İtalyanlarla yapılan Kerisse çarpışmasında Ömer Muhtar’ın yakın adamlarından Fudayl bin Ömer ve daha kırk kişi şehit oldu. Bu hadise onu zor durumda bıraksa da mücadeleye devam etmekte kararlıydı. Ömer Muhtar’ın devam ettiği direnişe en büyük destek Mısır’dan geliyordu. Bölgeye atanan yeni vali Graziani bunu biliyor ve engellemeye çalışıyordu. Mısır sınırında yaklaşık 300 kilometrelik mesafeyi iki metre yüksekliğinde ve üç metre genişliğinde dikenli tellerle kapattırdı. Böylece mücahitlerin yardım aldıkları tek nokta da kapanmış oldu. Bu arada bölge halkını kamplarda toplayan vali, mücahitlerle halkın irtibatını da koparmış oldu. Kampların koşulları o kadar kötüydü ki buralarda tutulan halkın önemli bir kısmı hastalık ve açlık yüzünden hayatını kaybetti. Geriye kalanların bir kısmı ise mücahitlerle görüştükleri gerekçesiyle idam edildiler. Berîka Kampı’nda iki yıl içinde 30 binden fazla insanın ölmüştü. Bu rakam, İtalyan kamplarında yaşanan facianın boyutlarını gözler önüne sermeye yeter. Bütün bu olumsuzluklara rağmen mücadeleden ve direnişten vazgeçmeyen Ömer Muhtar, kendisine yapılan teslim olma çağrılarına direnişe devam mesajıyla cevap veriyordu. Tam donanımlı İtalyan ordusuna karşı Trablusgarp çöllerinde verdiği mücadelesi sebebiyle lakabı “Çöl Aslanı” olmuştu.

<br/><a href="http://oi61.tinypic.com/2efkff4.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Ve şehadet
11 Eylül 1931’de Sahabiden Seyyid Râfi r.a.’ın türbesini ziyarete giderken İtalyanlara esir düştü. Çarpışmada atı vurulmuş ve Ömer Muhtar da yaralanmıştı. 15 Eylül’de yargılanan büyük lider idam cezasına çarptırıldı. 16 Eylül’de Sulûk kampında tutulan 20 bin kişinin gözleri önünde idam edilerek şehit edildi. Avrupa sömürgeciliğine karşı bir İslâm beldesini küffara çiğnetmemek için direnen ve yirmi yıl boyunca her türlü donanıma sahip İtalyan ordusuna kök söktüren Çöl Aslanı Ömer Muhtar, bugün sömürgecilere karşı mücadele veren halklara örnek olmaya devam ediyor.

Mahkeme Tutanaklarından
Şeyh Ömer Muhtar’ın çıkarıldığı mahkemede İtalyan hakimle arasında geçen diyaloğun bir bölümü şöyledir:
– İtalyanlara karşı niçin bu kadar şiddetle mukavemet ettin?
– İmanım için!
– Bu kadar az kuvvetle ve bu kadar az mühimmat ile bizi Trablusgarp’tan atabileceğini ümit ediyor muydun?
– Hayır!
– O halde ne elde etmeyi ümit ediyordun?
– Hiç! Ben imanım için dövüşüyordum ve bu bana yetiyordu. Geri kalanı Allah’ın elinde idi. Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız ya da ölürüz. Sizler bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince, ben cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım.
Düşmanın İfadesiyle Şeyh Ömer Muhtar
Bilindiği gibi fazilet odur ki düşmanın dahi o fazileti tasdik ve takdir eder. Şeyh Ömer Muhtar’ın fazileti, onun idam emrini veren İtalyan General Rodolfo Graziani’nin hatıralarında şöyle geçer:
“O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak kadar üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevî hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevî şeye malik değildi.”

(DAVUT BAYRAKLI)


<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>




<br/><a href="http://oi59.tinypic.com/rsu0sg.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

‘Fruktoz' Psikiyatrik Bozukluğa" Yol Açıyor

Türk bilim insanlarının tespitine göre uzun süreli fruktoz tüketimi "psikiyatrik bozukluğa" yol açıyor… Türk bilim adamları, fruktozun, uzun süre kullanım halinde beyinde iltihaplanmaya yol açarak şizofreni hastalığına benzer psikiyatrik bozukluklara neden olduğunu tespit etti. Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş, fruktoz ve rafine şekerin etkileri üzerine 2010 yılından bu yana fareler üzerinde yürüttükleri çalışmalarda ilginç bulgulara ulaştıklarını ifade etti. Habere göre Erbaş, “Rafine yani endüstriyel şekerlerin uzun dönem kullanımının vücutta iltihaba, bu iltihabın da karaciğer ve beyinde şiddetli değişikliklere neden olduğunu gördük. Mesela şizofreniye benzer hastalıklara yol açıyor” dedi.


<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>




<br/><a href="http://oi59.tinypic.com/s4mb.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Kadınların Dır Dır Yapmasına Müsade Etmeyin

Ne aldatma, ne şiddetli geçimsizlik ne de sevginin bitmesi. ABD'de yapılan bir araştırma boşanmaların büyük çoğunluğunun 'dırdır'dan kaynaklandığını ortaya koydu. Erkeklerin 'dırdır' adını verdikleri, kadınların ise 'konuşulması gereken şeyler' dedikleri konu, yapılan bir araştırmaya göre son yıllarda boşanmaların en büyük nedeni.  New York'ta Davranış Bilimleri ve Psikoloji Bölümü Başkan Yardımcısı Scott Wetzler, "kadınlar neden 'dırdır' eder? sorusuna şu yanıtı veriyor: "Karşısındaki kişilerden istedikleri şeyi alamayacağını düşünen kadınlar, bu kez düzenli bir şekilde ısrar ederek bunu gerçekleştireceklerine inanıyorlar. Aslında bu bir kısır döngü. Çünkü 'dırdır' her şeyi başa döndürüyor."

İSTEDİKLERİ ŞEYİ ELDE EDEMEYEN KADINLARIN SİLAHI; DIRDIR
Scott Wetzler, 'dırdır'ın kişilik dinamiklerini harekete geçiren önemli bir ateşleyici olduğuna da dikkat çekerek, 'dırdır' anında söylenebilecek sözlerin, gerek kadın gerekse erkeğin vereceği tepkilerin sonuçlarının, evliliklerde kritik öneme sahip olduğunu ifade ediyor. Wetzler, kimi eşlerin, 'dırdır' karşısında umursamaz tavırlar takınarak durumu tolere ettiğini kimilerinin ise verdiği karşılıklarla işi içinden çıkılmaz bir hale soktuğunu belirtiyor. Wetzler, kadınların eşlerinden bir sorun hakkında tatmin edici cevaplar alamamalarının 'dırdır'ı tetikleyici ana faktörlerden birisi olduğunu da hatırlatarak, bu durumda ev ve aile hayatını kurma ve yönetme kararı alan kadın-erkek tüm çiftlerin daha sorumlu davranmaları gerektiğini ifade ediyor.

SUSAN ERKEKLER İLİŞKİYİ FELAKETE GÖTÜRÜYOR
Uzmanlara göre bazı erkekler ise kadınların 'dırdır'ı karşısında endişeli bir tavır takınarak onların sorularına ve konuşmalarına cevap vermekte zorlanıyorlar. Ya da konuyu biran önce kapatmak için bu yolu bilinçli olarak tercih ediyorlar. Bu durumun, boşanmaların ana faktörlerinden biri olduğunun altını çizen Psikoloji Profesörü Howard Markman, bu konuda çiftlerin yapması gereken şeyin daha çok konuşmaya ve karşısındakini anlamaya çalışmak olduğunu ve aralarındaki aşkı canlı tutmaları gerektiğini söylüyor. Yaklaşık 30 yıldır, ilişki danışmanlığı yapan, ilişkilerdeki temel sorunlar, boşanmalar hakkında seminerler veren Markman, bu yöntemin sorunun en kısa yoldan çözümü olduğunu ifade ediyor. Öyle ki kendi yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını söyleyen Markman'a göre, aile içinde iletişimi arttırman yoluna giden çiftler arasındaki boşanma oranı yüzde 12 azalma gösterirken, olumsuz iletişim tavırlarını sürdüren çiftlerde ise yüzde 20 oranında bir artış görüldüğünü söyledi. Markman sözlerini, "Eğer 'dırdır'ın devam etmesine izin verilirse sevgi biter" sözleriyle noktalıyor.
 
Kadınların, Dır Dır Yapmasına Müsade Etmeyin
Peki 'dırdır'ı yenmenin yolları nelerdir. İşte uzmanlara göre 'dırdır' nedeniyle evlilikleri tehlikeye giren çiftler için birkaç adımda 'dırdır'la başa çıkma yolları:

- Sakinleşin (her iki taraf için de)

- Eşinizin bakış açısıyla bakın (erkekler için)

- 'Sen'li cümleler yerine 'Ben'li cümleler kurun: Örneğin, 'Faturaları zamanında ödemiyorsun' demek yerine, 'faturaları zamanında ödeyebilmeni isterdim' (Kadınlar için)

- İstediğiniz şeyin sizin için neden önemli olduğunu açıklayın (Kadınlar için)

- Beklentilerinizi yönetin (kadınlar için)

- Beklentileriniz için zaman tanıyın ya da süre verin (kadınlar için)

 

<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>




<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/2rc27bt.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Eğitimin Kalbi: İyi Öğretmen

İyi bir öğretmen, aldığı eğitimden, sahip olduğu deneyimden ve zekâsından çok daha fazlası olmalıdır… İyi bir öğretmen olmak ne anlama geliyor sizce? Elbette iyi eğitim almış olmak, bilgi, eleştirel düşünme ve zekânın diğer becerilerine sahip olmak çok önemli. Ancak yine de iyi bir öğretmen, aldığı eğitimden, sahip olduğu deneyimden ve zekâsından çok daha fazlası olmalıdır.

İyi bir öğretmenin kalbindeki temel nitelikler neler olmalı?
İyiliksever olmak:
İyi bir öğretmen öğrencilerine, meslektaşlarına, ailelere ve çevresindeki diğer insanlara karşı nazik ve iyi davranır. “Dünyayı iyilik kurtaracak” sözünün doğruluğuna inanıyorum. Bu, sınıftaki ve okuldaki atmosferi de gerçekten değiştirir. İyiliksever bir öğretmen olmak, öğrencilerin kendilerine değer verildiğini, varlıklarından memnuniyet duyulduğu ve sevildiklerini hissetmelerini sağlar.

Şefkatli olmak: Öğretmenlik çok insani bir meslektir. Şefkat, başkalarını anlamanın ve onlarla ilgilendiğinizi göstermenin en yüksek duygusudur. Şefkatli bir öğretmen, eylemleriyle öğrencilerine bu karakter özelliğini modeller ve bunun sonucunda öğrenciler etraflarındaki dünyayı anlamaya çok daha açık olmaya başlarlar.

Empati göstermek: Empati, sahip olmamız gereken ve hem kendimizde hem de öğrencilerimizde geliştirmeye çalışmamız gereken çok önemli bir özelliktir. Kendimizi başkalarının yerine koyabilmek ve dünyayı onların bakış açısından görebilmek, kararlarımızda ve eylemlerimizde güçlü bir etki oluşturabilir.

Pozitif olmak: Pozitif bir insan olmak kolay bir şey değildir. Sadece sınırlı çözümleri olan problemlerle sürekli karşılaşırken pozitif bir öğretmen olmak ise çok daha zordur. Ancak yine de zor durumlarda bile pozitif kalabilmek, öğrenciler ve çevremizdeki insanlar üzerinde müthiş bir pozitif etki oluşturur. Her şeye olumlu tarafından bakmak, dünyayı güzelleştirmeye de yardımcı olur.

Topluluk inşa etmek: İyi bir öğretmen ilişkiler, arkadaşlıklar ve bir topluluk inşa eder ve bunlar arasında köprüler kurar. Öğretmenler her zaman bir şeyleri daha iyi hale getirmeye çalışır. Sınıfın içindeki ve dışındaki şeyleri iyileştirir ve geliştirir. Bir topluluk oluşturmak, iyi bir öğretmenin sınıfta yapmayı hedeflediği en önemli şeylerden biridir. İyi bir öğretmen bunu tüm bir okula yaymanın yollarını arar.

İlham vermek: Herkes iyi bir öğretmene baktığında daha iyi bir öğretmen, daha iyi bir öğrenci hatta daha iyi bir insan olmak ister. İyi bir öğretmen herkesin gözü önünde gizli hazineleri, ihtimalleri ve adalet duygusunu ortaya çıkarır.


<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>





<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/2wlrb74.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Selfie Çeken Erkeklerde Psikopatça Eğilimler Olabilir!

Bilim insanları çok fazla selfie çekip bunları paylaşan erkeklerin “psikopatça eğilimleri” olabileceğini açıkladı… Ohio Devlet Üniversitesi’nden bilim adamları çok fazla selfie çekip bunları sosyal medyada paylaşan erkeklerin bu hesaplarını inceledi ve bu kişilerde anti sosyal davranış gösterme eğiliminin, selfie meraklısı olmayan hemcinslerinden çok daha yüksek olduğunu iddia etti. habere göre 18-40 yaş arası 800 erkeğin sosyal medya paylaşımlarını inceleyen ve onları psikolojik testlere tabi tutan araştırmacılar, sıklıkla selfie çekip bunları sosyal medya hesaplarında paylaşan erkeklerin” psikopatça eğilimlerinin olabileceğinin altını çizdi. Bulguları dergide yayınlayan psikologlar, kendi fotoğrafların sık sık internette paylaşan erkeklerin empati eksikliği, narsisizm ve fevrilik gibi psikopati ile bağdaştırılan davranışlar sergilediğini gözlemlediklerini de belirtti.

"Kadınlar için de tehlike var"
Bu durum sadece erkekler için geçerli değil. Araştırma ekibi başkanı Profes Jesse Fox, “Selfie kadınlarda da yeme bozukluğu ve depresyon gibi problemlere yol açıyor. Sosyal medyada paylaşımı arttıkça kadınlar için daha büyük sorunlara yol açabiliyor” dedi.



<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>





<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/r8t4l5.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

En Büyük Açlık Sevgiye

Herkes mutlu olmak istiyor, bazen mutluluğun peşinden koşuyor, onay ve sevgi arıyor. Ama insanlar farkında olmadan sevgi vermekten kaçınıyor… Herkes mutlu olmak istiyor, bazen mutluluğun peşinden koşuyor, onay ve sevgi arıyor. Kişisel gelişim eğitmeni ve koç Alkım Uyar, “Dünyadaki en büyük açlık sevgi açlığı. Ama insanlar farkında olmadan sevgi vermekten kaçınıyor” diyor. Uyar, modern insanın hayatındaki engelleri aşması için neler yapması gerektiğini anlattı. Kişisel gelişim, son yılların en popüler kavramlarından. Gün geçtikçe daha çok sayıda insan, isteklerine ulaşmanın yollarının ‘kendine bakmak’tan geçtiğini fark ediyor. Kendi hayatında da böyle bir süreci yaşayan kişisel gelişim eğitmeni ve koç Alkım Uyar, dünyada yaşanan en büyük açlığın sevgi açlığı olduğunu anlatıyor. Hem kendi yolculuğunu hem de günümüz insanının en büyük açmazlarını konuştuğumuz Uyar, “İnsanlar engelleri de çözümleri de içlerinde taşıyor” diye konuşuyor.

Uzun yıllar medyada çalışmış, reklam yazarı olarak başladığı kariyerine televizyoncu olarak devam etmiş bir isim Alkım Uyar. Üniversite yıllarından itibaren felsefeye, psikolojiye, toplumsal yapıların ve kültürün bireysel hayatlar üzerindeki etkisine meraklı olduğunu anlatan Uyar, “Aslında şimdi düşündüğümde kişisel gelişimin her zaman hayatımın bir parçası olduğunu söyleyebilirim” diyor. İlişki yönetiminden NLP’ye, sanat terapisinden kuantum düşünce tekniklerine kadar birçok alanda eğitim alan Uyar, beş yıl önce tasavvuf ile ‘tanıştığını’ ve manevi öğretinin insana kattıklarını keşfettiğini söylüyor. Ardından da koçluk eğitimlerini tamamlayan Uyar, halen bireysel danışmanlık, kurumsal koçluk ve yönetim danışmanlığı yapıyor, atölye çalışmaları düzenliyor. Peki danışanlar ne istiyor? Uyar, bu soruya şöyle cevap veriyor:

“Temelde herkes daha mutlu olmak istiyor. Ama, mutluluk tanımı farklı tabii. Biri özgür olmak isterken diğeri bağlanmak istiyor. Yeni bir iş, yeni bir girişim ya da mevcut işinde yükselmek kariyer yapmak isteyenler de oluyor. Duygusal sorunları aşmak, özgüven, özdeğer duygusu en çok çalıştığımız konular arasında. İnsanlar aslında engelleri de çözümleri de içlerinde taşıyor. Yeter ki tanımlayabilsinler, anlamlandırabilsinler.” Yaşanan sorunlar ve varılmak istene çözümler, cinsiyete göre farklılaşabiliyor. Uyar, kadın ve erkeklerin ortak olarak ilgilendiği ve çözmek istediği konuların başında ‘ilişkiler’in geldiğini belirterek “Dünyadaki en büyük açlık sevgi açlığı, herkes sevgi ve onay arıyor. Ama farkında olmadan birbirine bunu vermekten kaçınıyor. Sorumluluklar ve toplumsal kalıplar duyguların baskılanmasına, korkulara sebep olabiliyor. Daha çok açık iletişim, daha çok anlamaya çalışmak gerekiyor.”

Kadınların Sorunu Anne Travması
Bazen karşımıza çıkan bir kitap ya da kişi, hayatımızda yeni kapılar açabiliyor. Uyar, insanların bir yerden sonra kendi hayatları üzerine düşünmesi gerektiğini söyleyerek, “Hâlbuki genel eğilim hep ötekiyle ilgilenmek üzerine. Oysa insan, en çok beraber olduğu varlığı yani kendini gözden kaçırıyor. Bir noktada kişinin kendisini tanımaya, bilmeye, geliştirmeye karar vermesi en önemli adım. Yeter ki  insanlar gerçek anlamda kendi üzerlerinde düşünmeye vakit ayırsın! Hayatta isteklerine ulaşan kişilerin, ne istediklerini bulmak için oturup vakit ayıran insanlar oldukları istatistiki olarak kanıtlanmış bir gerçek” diyor.

Uyar’a göre kadınları zorlayan ana konu ‘anne travması ve aileden devralınan davranış modelleri’. Bunun yanı sıra kariyer, annelik, güzellik beklentilerini karşılamaya yönelik çaba da yoruyor. Erkeklerin kişisel gelişime yönelik meraklarını açıkça ifade etmekten kaçındığını dile getiren Uyar, güçlü erkek imajına yol açan egonun onları zorladığını belirtiyor. Herkesin merak ettiği konu ise şu; kişisel gelişimle ilgilenenlerin sayısı arttıkça toplumlar bundan nasıl etkilenecek? Birbirimizi daha iyi anlayabilecek miyiz? Uyar, “Bu çok kısa sürede olmayabilir ama şüphesiz daha ileri bir noktaya gideceğiz” diyor ve şöyle devam ediyor: “İnsan aklının kat ettiği mesafeye bakılırsa buradan da başka bir yere gidiyor olduğumuz kesin. İnsan olarak hep diğerleri ile beraber varız. Hatta sadece diğer insanlarla değil, hayvanlarla, ağaçlarla, taşla toprakla bile. Son dönemde bilimsel olarak atomaltı fizikte de ispat edildiği gibi hepimiz her şey ile bağlantı halindeyiz.

Yine biyolojik olarak ortaya çıkarılmış bir bilgi beni çok etkiledi. Kalp ve damar hastalıklarına karşı en önemli savunmalardan biri oksitosin hormonu. Ne zaman salgılanıyor, biliyor musunuz? İnsanlara yardım ederken, sarılırken, içten paylaşımlarda bulunurken. Yani diğeri ile birlikte, onu da kapsayarak yaşamak sağlıklı yaşamın da anahtarı. Kadim kültürlerde ve öğretilerde, dini öğretilerin temelinde de anlatılan bu. Bizim kendi tasavvuf kültürümüz tamamen bir olma anlayışı üzerine kurulu. O nedenle birbirini anlayan ne kadar çok insan olursa, o kadar daha mutlu ve huzurlu bir dünya olacak. Benim umudum var.” Uyar, sözlerine “Hiçbir zaman çaresiz ya da sınırlı varlıklar olmadığımızı vurgulamak istiyorum. İnsan yapabileceklerinin, potansiyelinin farkına varmalı ve gerçekleştirmelidir. Çünkü her hayat keşfedilecek bir bulmaca, içinde hazineler saklayan bir gizemdir” diye son veriyor.


<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>




<br/><a href="http://oi61.tinypic.com/fyptvr.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Psikopat!

SAĞIMIZ SOLUMUZ PSİKOPAT DOLUYMUŞ
PSİKOPAT!... Sizi kızdıran, canınızı yakan kişiye bir anda ağzınızdan çıkıveren bu kelimenin ardında ne sırlar yatıyormuş meğer. Geçen hafta yayımlanan birkaç bilimsel makaleyi okuduktan sonra daha farklı düşünmeye başladım. Sağımız solumuz psikopat doluymuş da haberimiz yok. Şimdi bütün önyargılarınızı cebinize koyun, oturun ve sizler için özetlediğim bilimsel açıklamalara bir kulak verin. Şaşıracaksınız! Okudukça, "Ben de mi psikopatım acaba" sorusunu sormaya başlarsanız da merak etmeyin. Çevrenizde bu kadar psikopat varken etkilenmiş olmanız normaldir. Bazı gerçeklerin farkına varmak, sorgulamak ve çözüm aramak, akvaryumdaki balık gibi yaşamaktan iyidir, inanın. Önce bilimdeki tanımlamasına bir göz atalım bu hastalığın.

EN TEHLİKELİ KİŞİLİK BOZUKLUĞU
"Psikopati hastalığına maruz kalanlar"a demiyor psikopat. Psikopati, psikologlara göre en tehlikeli kişilik bozukluğu. Çünkü bu bozukluğu taşıyanların, çevresindekileri ve olayları manipüle etmekte üzerlerine yok. Akıllı ve kurnaz olduklarından kişiler üzerinde "güvenilir" ve "sempatik" bir imaj oluşturuyorlar. Fakat ardından kendilerine yakın olanlara ve üzerlerinde kontrol kurduklarına karşı maddi ve manevi ciddi zararlar vermeye başlıyorlar. 1930'lu yıllarda sadece çevresine zarar verenler "sosyopat" olarak gruplandırıldıysa da Amerika Psikiyatri Derneği, 2013 yılından itibaren aşağıda sayacağım 10 özelliğin hepsini üzerinde taşıyan her bireyi "psikopat" olarak tanımlamaya karar vermiş:

1. Kanunları, kuralları ve toplum değerlerini hiçe saymak.
2. Başkalarının haklarını ihlal etmek.
3. Empati kuramamak.
4. Hatalarını kabul etmemek.
5. Aniden beliren saldırgan tavırlar sergilemek.
6. Hissetmediği halde duygusallaşmış rolü yapmak.
7. Suç işleyeceği zaman çok önceden zekice planlar kurarak kendi gibileriyle ekipleşmek.
8. Doğa ve özellikle hayvan sevmemek ve fırsat bulduğunda direkt ve dolaylı yoldan zarar vermek.
9. Kinci ve intikamcı olmak.
10. Kendine göre kurallar oluşturarak çevresindekilere uyması için baskıda bulunmak.

2012 yılında  bilimsel dergide yayımladığı makaleye göre, psikopatların beyin MRI sonuçlarında (gri tabakada) anormallikler var. Bu araştırmadan yola çıkan yine İngiltere'den bir psikolog, geçen hafta yaptığı basın toplantısıyla çok dikkat çekici, ilginç iddialarda bulundu.

O iddialar aynen şöyle:
"Psikopatlar içerisinde zekâ düzeyi (IQ’su) yüksek olanlar çoğunluğu oluşturur. Bu insanlar yalan söylemeyi, hiç yetenekleri olmadığı halde kendilerini satmayı çok iyi becerirler. En çok dikkat çeken özellikleri duygusuzluklarını saklamalarıdır. Örneğin, psikolojisi normal bir insanı gözyaşlarına boğacak bir duygusal olay karşısında hiç etkilenmemektedirler. Fakat akıllarını kullanarak duygusal rolü oynamak için çaba gösterirler. Hatta gözyaşlarıyla ağlayabilirler. Bu yüzden normal insandan ayırt ederek 'psikopat' teşhisi koymakta zorluk çekilir. Lakin bizlerin yani psikologların kullandığı, gerçek duyguları ölçen bir tekniğimiz vardır. Adı: Galvanic Skin Response (GSR). O alette parmağa takılan elektrotlar bulunmakta. Bu elektrotlar sayesinde yalandan ağlama gibi gerçek olmayan davranışları derhal tespit edebilmekteyiz.

Bu aletle araştırmamızda İngiltere'de çok büyük şirket çalışanları ve yöneticileri üzerinde psikolojik analizler yaptık. Elde ettiğimiz sonuçlar gerçekten çok korkutucu boyutlarda. Çünkü öyle görünüyor ki, yönetici konumundakilerin büyük çoğunluğu 'psikopat' sınıfına girmekte" bilimsel dergide yayımlanan bu makaleyi okuyunca önce bu araştırmayı yapan, destekleyen, açıklayan ve yayımlayan tüm bilim insanlarının özgüven ve cesaretlerine hayran kaldım. Ondan sonra kendi kendimize, "Dünya genelinde hüküm süren haksızlıklara, yolsuzluklara, savaşlara şaşırmamak gerek" diye düşündüm. Çok önemli yönetici konumundaki her kişinin parmağına birer GSR elektrotu takmak geldi içimden.


Neva Çiftçioğlu Banes  


<br/><a href="http://oi58.tinypic.com/2jagikn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>



Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages