Tasavvuf Kültüründe Köpek

1,095 views
Skip to first unread message

Zahide

unread,
Mar 6, 2019, 4:32:02 PM3/6/19
to zah...@googlegroups.com

tasavvuf-kulturunde-kopek.jpg

Tasavvuf Kültüründe Köpek

Kur’ân-ı Kerîm’de eski ümmetlerden bazı gençlerin baskıcı hükümdardan uzak kalmak ve imanlarını koruyabilmek için bir mağaraya sığındıkları ve uzun yıllar orada uyudukları, onlara arkadaşlık eden (Kıtmîr adında) bir de köpeğin bulunduğu anlatılır.1 Ashâb-ı Kehf adı verilen bu gençlerle beraber bulunmasının mükâfatı olarak bu köpeğin de Cennet’e gireceği kabul edilmektedir. Hadis kitaplarında da köpeklere şefkat göstermekle ilgili bazı rivâyetler bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz (a.s) şöyle buyurmuştur: “Fâhişe bir kadın, sıcak bir günde, bir kuyunun etrafında dönen bir köpek gördü, susuzluktan dilini çıkarmış soluyordu. Kadıncağız ayakkabısını çıkararak onunla su çekip köpeği suladı. Bu sebeple o kadın mağfiret olundu, bağışlandı.” 2 Peygamberimiz ve ashâbı, fethetmek üzere Mekke’ye doğru on bin kişilik orduyla Arc mevkiinden hareket edip Talûb’a doğru giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu köpeğin ve yavrularının başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu. 3

Rahmet ve merhamet pınarı olan Efendimiz (a.s)’ı rehber edinen tasavvuf büyükleri de köpeklere karşı çok şefkatli olmuşlardır. Meselâ, Seyyid Ahmed er-Rifâî hazretleri hayvanlara karşı merhametli idi. Bir köpek cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Uyuz olmuş, derisi soyulmuştu. Hiç kimse köpeği bu iğrenç hâlinden dolayı kapısına koymadı. Köpek, bu şekilde kapılardan kovula kovula, Ahmed er-Rifâî’nin kapısına geldi. Dermansız, yara bere içindeydi. Köpeğin bu hâlini gören Ahmed er-Rifâî, onu alıp, şehirden dışarı bir yerde bir gölgelik yaptı. Köpeği orada tedâviye başladı. Temizledi, yarasına merhem sürüp karnını doyurdu. Kırk gün bu şekilde tedâvî gören köpek sıhhate kavuştu. Cüzzamdan eser kalmadı. Sonra köpeği güzelce yıkayıp şehre getirdi. Kendisine, “Efendim! Bu köpeğe çok ilgi gösterdiniz, hikmeti nedir?” diye sordular. Onlara: “Kıyâmet günü Rabbimin bana, bu köpeğe niçin acımadın? Onu uğrattığım bu belâdan niçin kurtarmadın? Aynı belâya seni de düşürmem ihtimâlini niçin düşünmedin? diye sormasından korktum” diye cevap verdi. 4

Hoca Bahâeddin Nakşbend hazretleri şeyhinin emriyle Buhara sokaklarındaki kedi köpek gibi hayvanlara yedi yıl boyunca hizmet etmiş, hasta olanların tedâvisiyle meşgul olmuştur. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de şöyle buyururdu: “Bir vecd ve mânevî hâl sahibi kişi yolda giderken uyuyan bir köpek görse ve kolayca geçmek için onu yerinden kaldırsa, kendisini kontrol etsin. Eğer mânevî hâli devam ediyorsa bilsin ki o bir ilâhî imtihandır, tuzaktır. Köpeği rahatsız etmesine rağmen vecd ve hâlinin elinden alınmaması bir hîledir”5

Rivâyete göre, Hindistanlı Şâh Abdürrahîm Nakşbendî bir gün sokakta gidiyordu. Yolda bir köpek yavrusunun su birikintisi kenarında çamura düşmüş olduğunu gördü. O çamurdan çıkamıyordu. Oradaki insanlara onu çıkarmalarını söyledi. Kimse çıkarmadı. Sonunda eliyle tutup köpek yavrusunu çamurdan kenara çıkardı. O mahalledeki insanlara bu yavruyu beslemelerini söyledi. Orada bir aşçı vardı. “Ben bu işi üstlenirim” dedi. Şâh Abdürrahîm de o yavrunun bakımını aşçıya havâle edip yoluna devam etti. 6
Avcılık, tarım ve hayvancılık gibi konularda insanlara çok faydalı olan köpekler, sadâkatleri ile tanınmış ise de, hijyenik olmayacağı ve sağlık açısından problem oluşturabileceği için evin içine alınması doğru bulunmamıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz: “İçinde köpek ve resim bulunan eve rahmet melekleri girmez” buyurmuşlardır. 7 Bazı sûfîler bu hadisin ilk anlamını kabul ettikten sonra, ona bazı tasavvufî manalar da yüklenebileceğini söyleyip şöyle izah etmişlerdir: “Evden maksad gönül, köpekten maksad hırs, resimden maksad mâsivâ denen lüzumsuz dünyevî şeylerdir. Yani gönül evine hırs köpeği ve mâsivâ duygusu girerse, o gönle ilâhî rahmet nurları inmez. 8

Hz. Mevlânâ Mesnevî’de Leylâ ile Mecnûn hikâyesinin bir kısmını şöyle anlatır:
“Mecnûn bir köpeği okşuyor, öpüyor ve önünde âdetâ kendinden geçiyordu. Etrafında eğilip bükülerek dönüp dolaşıyor ve ona gül suyu şerbeti veriyordu. Boşboğazın biri: “Ey ham Mecnûn!” dedi. “Yaptığın bu çılgınlık nedir? Köpek her zaman pis şeyleri yer, ağzı da pistir. Kuyruğunun altını bile ağzı ile temizler.” Köpeğin birçok ayıbını saydı, durdu. Allâh’ın yarattığı mahlûkların ayıbını gören, gaybları bilen Allâh’tan habersizdir. Mecnûn dedi ki: “Sen, baştanbaşa bir sûretten, bir şekilden, bir bedenden ibâretsin. İçeriye gir, yâni rûh âlemine dal da, ona benim gözümle bak. Bu köpek, Allâh’ın çözülmez bir tılsımıdır. Yâni Allâh onun gönlünde sâhibine karşı duyduğu bağlılığın, sevginin ve vefânın hazînesini gizlemiştir. Sonra o, Leylâ’nın mahallesinin bekçisidir… Leylâ’nın mahallesinde oturan bir köpeğin bir kılını, ben nasıl olur da arslanlara değişebilirim?”9

Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir gün, talebeleri ile birlikte, gâyet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gören Bâyezîd geri çekilip köpeğe yol verdi. Talebelerinden birinin hatırına şöyle geldi: “İnsanoğlu hayvanlardan şereflidir. Hem bizim üstâdımız, Sultânü’l-ârifîn’dir (âriflerin sultanıdır). Hem de etrâfındakiler onun, her biri çok kıymetli, sâdık talebeleridir. Bütün bunlara rağmen, üstâdımızın bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acabâ nedir?” Bunun üzerine Bâyezîd buyurdu ki: “Şu köpek, hâl lisânı ile bana dedi ki: “Tâ ezelin ezelinde benim kusurum, senin meziyetin neydi ki, köpeklik postunu benim sırtıma geçirirken âriflerin sultanı hil’atını (cübbesini) sana giydirdiler? (Bunun tersi de olabilirdi).” Bunun üzerine ben ona yol verdim.”10

Ferîdüddin Attâr İlâhînâme isimli eserinde Şeyh Ebû Saîd ile bir köpeğin konuşmasını sembolik bir hikâye şeklinde şöyle anlatır: “Dervişlerden biri, bir köpeğe değneği ile vurmuş, ayağını kırmıştı. Köpek Şeyh Ebû Saîd’e gelip şikâyetçi oldu. Şeyh köpeğe: Ona ne cezâ vereyim? diye sorunca, köpek şu cevabı verdi: Ben, pahalı elbise giymiş bir kişiyi görseydim ondan kaçardım. Ama bu dervişi sûfî kıyâfetiyle görünce ondan zarar gelmeyeceğini düşünüp kaçmadım, aldandım. Siz onun üzerindeki derviş elbisesini çıkarın da bari başkaları aldanmasın, onlara zarar vermesin”11

Bağdatlı sûfî Şeyh Ebû Bekir Şiblî’nin şöyle dediği nakledilir: “Ben tasavvufu, bir evin kapısında uyuyan köpekten öğrendim. Ev sahibi dışarı çıkıp onu kovaladığı hâlde o tekrar geri geldi. Kendi kendime: Ne zavallı köpek, kovalandığı halde tekrar geliyor, dedim”12 (köpek kendisine yapılan kötü hareketten gücenmemişti, tasavvuf ve dervişlik de incinmemektir)”.

Bazı sûfîler sembolik anlatımlarda kötülüğü emreden nefsi ve kötü huyları köpeğe benzetmişlerdir. Hz. Mevlânâ şöyle der: “Ey Hakk âşığı! Aklını başına al da, senin köpek nefsinin dirilmesini sakın isteme, çünkü o nefs çoktan beri senin can düşmanındır”13 “İstekler, uyumuş köpeklere benzer. Onlarda hayırlar, şerler gizlidir. Güçleri ellerinde olmadığından bunlar, odunlar gibi yerlere yatmışlar, susup uyumuşlardır. Fakat ortaya bir leş atılınca, sanki köpeklere “hırs sûru” üflenmiş olur. Sokakta bir eşek öldü mü, uyumuş yüzlerce köpek uyanır. Gâipte gizlenmiş olan hırslar, onların yenlerinden, yakalarından baş çıkarırlar. Leş başında köpeklerin her tüyü, ayrı bir diş kesilir. Köpeğin kendisi de hile ile kuyruk sallamaya başlar. Köpeğin yarı belinden aşağısı hile, yukarısı öfkedir. Şu hâli ile köpek, odun bulmuş zayıf bir ateşe benzer. Mekânsızlık âleminden ona şuleler erişince, alevlenir de, dumanı göğe yükselir. Bu bedende de, bu çeşit yüzlerce köpek (kötü huy) var. Onların hepsi de yatmış uyumuşlar. Dışarıda avlayacak avları olmadığından içerde gizlenmişlerdir”14

Tasavvuf yolunda bazen sûfîlerin kalp gözüyle diğer insanları, onların baskın karakterlerinin ve kötü huylarının temsil ettiği hayvan şeklinde gördükleri söylenir. Necmeddin Dâye Mirsâdü’l-ibâd isimli eserinde şöyle der: “Eğer sâlikte (dervişte), hırs, kıskançlık, açgözlülük, cimrilik, kin gütme, kibir, öfke, şehvet ve benzeri yerilmiş nefsânî sıfatlardan birisi gâlipse, hayâl bunlardan her birini bu sıfatın gâlip olduğu bir hayvan sûretine büründürür. Meselâ hırs sıfatı fare ve karınca gibi harîs hayvanlar, açgözlülük sıfatı ise domuz ve ayı sûretinde görülür. Kişide cimrilik sıfatı ağır basıyorsa köpek ve maymun, kin sıfatı hâkimse yılan sûretinde ortaya çıkar. Eğer kibir sıfatı gâlipse kaplan, öfke ve gazap sıfatı hâkimse pars, şehvet sıfatı ağır basmışsa eşek sûretinde görülürler”15

Rivâyete göre, Şeyhülislâm Berde’î Sultan hazretleri Isparta Eğirdir’de câmiye giderken pek çok kimseyle karşılaştığı halde, sadece iki üç kişiye selâm verir, başkalarına selâm vermezdi. Talebelerinden biri acaba neden birkaç kişiden başka kimseye selâm vermiyor diye merak edip kendisine sordu. Berdeî hazretleri eliyle bu talebenin gözlerini sıvazladı. Sonra da dergâhdan dışarıya gönderdi. Talebe çarşıya çıkınca, insanlardan kimini maymun sûretinde, kimini domuz, kimini tilki, kimini çakal, kimini kurt, bir kısmını da köpek sûretinde gördü. Hocasının selâm verdiği kimselerden başkasının her birini çeşitli hayvan sûretinde gördü. Sonra hocasının yanına dönüp; “Efendim bu işin hikmetini anladım.” dedi. Hocası yine gözlerini sıvazlayarak eski hâline çevirdi16
Netice olarak, sûfîler bütün mahlûkâta olduğu gibi, köpeklere de şefkat göstermişlerdir. Köpeklerin sâhibine sadâkat ve bağlılığı, az uyumaları, verilenle yetinip kanaatkâr olmaları gibi özellikleri beğenilmiştir. Ashâb-ı Kehf’e arkadaşlık ettiği için Cennet’i hak eden Kıtmîr, sâlih insanlarla beraber olmanın önemi konusunda dervişlere bir nasihat olarak tekrarlanmıştır. Bazı sûfîler lisân-ı hâl ile köpeklerle konuşmuş, ya da müridleri ahlâken eğitmek için bu tür konuşma menkıbeleri üretilip anlatılagelmiştir. Mecâzî (sembolik) anlatımlarda köpeğin bazen nefse benzetildiği de olmuştur. Binlerce yıldan beri insanların en sâdık dostlarından biri olan köpekler hakkında İbnü’l-Merzübân (ö. 309/921) Fazlü’l-kilâb alâ kesîrin mimmen lebise’s-siyâb (Köpeklerin, elbise giyenlerin yani insanların çoğundan üstünlüğü) isimli Arapça eserinde şöyle demektedir: “Bugünlerde insanlar domuz gibi oldu. Bir köpek görürsen, ona sarıl, kucakla. Çünkü o, günümüz insanlarının çoğundan daha iyidir”17


Dipnotlar:
1) el-Kehf, 18/18.
2) Müslim, Tevbe 155, (no. 2245).
3) Vâkıdî, Megâzî, Beyrut 1989, II, 804.
4) Benzeri için bkz. Ken’ân er-Rifâî, Seyyid Ahmed er-Rifâî, (nşr. M. Tahralı- M. Cunbur), İstanbul 2008, s. 31.
5) Fahreddin Ali Safî, Reşehât-ı Aynü’l-hayât, Tahran 1977, II, 475-476.
6) Raûf Ahmed Müceddidî, Dürrü’l-ma’ârif, İstanbul 1997, s. 107.
7) Buhârî, Libâs, 92; Müslim, Libâs, 102 (no. 2606).
8) Raûf Ahmed Müceddidî, Dürrü’l-ma’ârif, s. 162.
9) Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî-yi Ma’nevî (nşr. Tevfîk H. Sübhânî), Tahran 1378 hş./2000, s. 325 (cilt: 3, beyit: 567-576).
10) Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ (nşr. Mîrzâ Muhammed Hân Kazvînî), Tahran ts., s. 138.
11) Ferîdüddin Attâr, İlâhînâme (nşr. M.R. Şefîî Kedkenî), Tahran 1388 hş./2009, s. 152.
12) Javad Nurbakhsh, Dogs from a Sufi Point of View, London 1989, s. 8; Alexandre Papas, “Dog of God: Animality and Wildness among Dervishes”, Islamic Alternatives: Non-Mainstream Religion in Persianate Societies (ed. Shahrokh Raei), Wiesbaden 2017, s. 134.
13) Mevlânâ, Mesnevî, s. 180 (c. 2, beyit: 474).
14) Mevlânâ, Mesnevî, s. 664 (c. 5, beyit: 626-634).
15) Necmeddin Dâye, Mirsâdü’l-ibâd (nşr. M. Emîn Riyâhî), Tahran 1374 hş./1996, s. 294-295.
16) Şerîf b. Şerîfî, Menâkıb-ı Şeyh Burhâneddin (Menâkıbu’l-evliyâ), Ankara, Millî Ktp., Yz. A 8836, vr. 2a (varaklar yanlış ciltlenmiş, doğrusu 10a).
17) Muhammed b. Halef b. Merzübân, Fazlü’l-kilâb alâ kesîrin mimmen lebise’s-siyâb (thk. İbrâhîm Yûsuf), Kâhire ts., s. 16.

Necdet Tosun









4reftt.jpg

Veliler ve Köpekler

Şu hâdise, Hak dostlarının gönüllerindeki son nefes endişesinin, kendilerini nasıl bir tevâzû ve hiçlik iklimine sevk ettiğinin bâriz bir misâlidir:

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, Yemen çöllerinde gezerken bir av köpeği görmüş. Bakmış ki dişleri dökülmüş, pençesinde kuvvet kalmamış, miskinleşmiş, kocamış bir tilkiye dönmüş. Vaktiyle yaban öküzlerine, geyiklere meydan okuyup onları avlarken; şimdi ev koyunlarından tos yemeye başlamış.

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, o köpeği öyle zavallı, bitkin ve hâlsiz görünce, kendi azığından ona bir parça vermiş. Ve bu köpeğe karşı hüzünle şu sözleri söylemiş:

“‒ Ey köpek! Bilmem ki yarına ikimizden hangimiz daha iyi çıkacak? Zâhire bakılırsa bugün insan olduğum için ben senden iyiyim. Fakat bilmem ki, kazâ ve kader başıma ne getirecek! Eğer îmânımın ayağı kaymazsa, başıma Cenâb-ı Hakk’ın affı tâcını giyeceğim. Eğer üzerimdeki mârifet kisvesi soyulacak olursa, senden çok aşağı olacağım. Zira köpek ne kadar kötü huylu olursa olsun, onu Cehennemʼe atmazlar…

Dolayısıyla hiç kimse bugünkü iyi hâline bakıp kendini, ebedî kurtuluşu garantilemiş olarak görmemeli, son nefese kadar korku ve ümit duyguları içinde Hakkʼa kulluğa devam etmelidir.

Hak dostlarından Süfyân-ı Sevrî Hazretleri’nin genç yaşta beli bükülmüştü. Sebebini soranlara şöyle derdi:

“– Kendisinden ilim tahsil ettiğim bir hocam vardı. Vefâtı esnâsında ona telkinde bulunduğum hâlde bir türlü kelîme-i tevhîdi söyleyemedi. İşte bu hâli görmek, benim belimi büktü.”[1]

İnsan, dünyevî bir diploma aldığında, o diploma, hayatı boyunca geçerliliğini korur. Fakat mânevî hayatta durum böyle değildir. Kazanılan hâl ve makâmın, her an kaybedilme tehlikesi vardır. Bu itibarla, son nefese kadar kalbî teyakkuz hâlinde bulunmak zarûrîdir.

Zira zerre hâdiseler vardır ki kulu büyük mükâfatlara nâil eder; yine zerre hâdiseler vardır ki büyük bir âzâba dûçâr eder.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, susuz kalmış bir köpeğe su veren günahkâr bir kadın, bu merhameti sebebiyle affedilerek Cennetlik olmuştur.

O günahkâr kul, susuzluktan diliyle nemli toprağı yalayan köpeği görünce merhamete gelmiş, hemen su kuyusuna inmiş, başka bir kap bulamadığı için ayakkabısına su doldurmuş, onu ağzına alarak yukarı çıkarmış ve Allâhʼın o susuz mahlûkunu, hiçbir dünyevî menfaati olmadığı hâlde, sırf rızâ-yı ilâhî için sulamıştır. Bir köpeğe olan bu merhameti sebebiyle de, Cenâb-ı Hakkʼın af ve rızâsına nâil olmuştur. [2]

Demek ki rahmeti gazabını geçmiş olan ve kullarını affetmek için sayısız vesîleler halkeden Cenâb-ı Hak, o köpeği de, o günahkâr kulunun kurtuluşu için bir imtihan olarak karşısına çıkarmıştır. O zamana kadar belki pek çok imtihanı kaybetmiş olan kul da, bu imtihan suâline doğru cevabı vererek ebedî kurtuluşa nâil olmuştur.

Buna mukâbil, yine hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, kedisinin açlığına aldırış etmeyip onun ölümüne sebep olan bir kadın da bu merhametsizliğinden ötürü Cehennemlik olmuştur. [3]

Yani bu kadın da, o kedinin ilâhî bir imtihan vesîlesi olarak kendisine emânet edildiğini idrâk edememiş, ona Hâlıkʼın şefkat nazarıyla bakamamış, bu gafleti ve merhametsizliği sebebiyle gazab-ı ilâhîye dûçâr olmuştur.

Şu hâdise de ne kadar ibretlidir:

İstanbul Aksaray’daki Vâlide Câmii’ni yaptırmış olan Pertevniyâl Vâlide Sultan vefât ettiğinde, sâlih bir kimse onu rüyâsında güzel bir makamda görür ve sorar:

“– Yaptırdığın câmi dolayısıyla mı Allah seni bu makâma yükseltti?”

Pertevniyâl Vâlide Sultan:

“– Hayır.” der.

O sâlih zât şaşırarak:

“–O hâlde hangi amelinle bu mertebeye nâil oldun?” diye sorar.

Vâlide Sultan şu ibretli cevâbı verir:

“– Çok yağmurlu bir gündü. Eyüb Sultan Câmii’ne ziyarete gidiyorduk. Kaldırımın kenarında oluşan su birikintisi içinde cılız bir kedi yavrusunun çırpındığını gördüm. Faytonu durdurdum; yanımdaki bacıya:

«– Git de, şu kediciği alıver; yoksa zavallı yavru boğulacak!..» dedim.

Bacı ise:

«– Aman Sultânım! Senin de benim de üstümüz kirlenir.» deyip yavruyu getirmek istemedi. Bunun üzerine arabadan kendim inip çamurun içine girdim ve o kedi yavrusunu kurtardım. Kedicik titriyordu. Acıdım ve onu kucağıma alıp, iyice ısıttım. Çok geçmeden zavallıcık canlanıverdi. Allah Teâlâ, o kediye olan bu küçük hizmet ve merhametimden dolayı, bana bu yüce makâmı ihsân eyledi.

Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakkʼın lûtfu da kahrı da bâzen büyük, bâzen vasat, bâzen küçük gibi görülen imtihanlarda tecellî edebilir. Onun için insan, hiçbir sevabı da günahı da önemsiz görmemeli, farkında olmadan “zulüm ehli” oluvermekten çok korkmalı, her hâlini bu hakîkatlerle mîzân etmelidir.

Yine müʼmin, bu hâdiselerde olduğu gibi, Hâlıkʼın şefkat nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı kazanmalıdır. Merhamete muhtaç insanlara infâk ile mükellef olduğu gibi, kapısına gelmiş olan kedi-köpekten bile mesʼûl bulunduğunu unutmamalıdır.

Şu hâdise, bu hakîkatin ne kadar ibretli bir misâlidir:

Sahâbe-i kirâmdan Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- bir seyahat esnâsında, bir hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hizmetçisi siyahî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmişlerdi. Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini ona attı. Köpek, ekmeği yedi. Öbürünü attı. Onu da yedi. Üçüncüyü attı. Onu da yedi.

Bunun üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- ile köle arasında şöyle bir konuşma geçti:

“–Senin ücretin nedir?”

“–İşte gördüğünüz üç ekmek.”

“–Niçin hepsini köpeğe verdin?”

“–Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzaklardan gelmiş olmalı. Aç kalmasına gönlüm râzı olmadı.”

“–Peki bugün sen ne yiyeceksin?”

“– Sabredeceğim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna devrettim.

Bu güzel ahlâk karşısında hayran kalan Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh-:

“– Sübhânallah! Bir de benim çok cömert olduğumu söylerler. Hâlbuki bu köle benden daha cömertmiş!” buyurdu.

Ardından da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı. Köleyi âzâd edip, hurmalığı ona bağışladı.[4]

Düşünmek gerekir ki; bedenen bir köle, fakat rûhen bir mânâ sultanı olan o zât, kimden, nerede ve hangi tahsili almıştı? Bugünkü ifadesiyle, hangi fakültede doktora yapmıştı? Bu rûhî olgunluk, hangi eğitim sisteminin mahsûlüydü?..

Demek ki dünyevî olarak hangi tahsili yapmış olursak olalım, her zaman muhtaç olduğumuz asıl tahsil, “mârifetullah” tahsilidir. Yani Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilmek…

Eğer kul, Rabbini tanıyabilirse, Cenâb-ı Hak onun kalbine çok ayrı bir derinlik, yüksek bir ufuk ihsân eder. Hakkı bâtıldan, hayrı şerden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek bir “takvâ” hassâsiyeti lûtfeder. İnsan nasıl ateşten kaçarsa, o şekilde şerlerden kaçınma ve hayırlara koşma meziyetini, Cenâb-ı Hak, kulunun kalbine ilham ve ihsân eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ey îmân edenler! Eğer Allahʼtan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük lûtuf sahibidir.” (el-Enfâl, 29)]

Cenâb-ı Hak, hislerimizi kendi rızâsıyla te’lif buyursun. Kalplerimize takvâ hassâsiyeti ihsân eylesin. Müslüman olarak yaşayıp müslüman olarak can verebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser kılsın.

Âmîn!..



Dipnotlar:
[1] Bkz. Attâr, Tezkiretüʼl-Evliyâ, sf. 70, İstanbul 1984.
[2] Bkz. Buhârî, Şürb, 9; Müslim, Selâm, 153.
[3] Bkz. Müslim, Selâm, 151-152.
[4] Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, trc. A. Fâruk Meyân, İstanbul 1977, s. 467.


Osman Nuri Topbaş Hocaefendi








Bir hanım olarak “Boşanma hakkına sâhip olmam şartıyla” nikâh kıydık. "Boşama hakkım" var mı?
https://youtu.be/Q0aOQLNU9-M









Ağlama Numarası Yapan Adama Köpeğin Tepkisi
https://youtu.be/0-DYnKelm_Y








Hassas Köpek





Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages