Sabır ve Mükâfat

27 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Dec 21, 2010, 4:33:20 PM12/21/10
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
 
 http://img833.imageshack.us/img833/9153/62541154197891046336041.jpg
 
Sabır ve Mükâfat
 
Dünya hayatında sürekli bir imtihan içindeyiz. Alıp verdiğimiz her nefeste, attığımız her adımda, söylediğimiz her sözde, yaptığımız her işte imtihan ediliyoruz. Çünkü hesap günü var ve hesaba çekileceğiz.Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:“And olsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)
 
Yine Cenab-ı Mevlâmız buyuruyor:“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah şüphesiz sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153) Sabır müminin azığıdır. Bu azıktan her başı sıkıştığında faydalanır. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor:“Müminin işine hayret ederim. Çünkü onun işlerinin hepsi kendine hayırdır. Bu durum sadece mümine hastır. Eğer sevineceği bir şey olsa şükreder, bu ona hayır olur. Eğer bir zarar dokunsa sabreder, bu da ona hayır olur.” (Müslim)  Dünya hayatı insanın karşısına çeşitli engeller çıkarır. Bu engeller insanın kulluk vazifesini gönül huzuruyla yerine getirmesine engel olur.
 
 İmam Gazali rh.a. bu engelleri dört kısmda açıklamıştır. Bunlar:
• Rızık ve geçim derdi,
• Havâtır (tehlikeli düşünceler),
• Kaza ve kader tecellileri,
• Sıkıntı ve musibetlerdir.
 
Bütün bu engellere karşı insanın hazırlıklı olması ve azimle sebat edip yolundan sapmaması lazımdır. Rızık ve geçim derdini çözmenin tek yolu gayretten sonra tevekküldür. İnsan, rızkı verenin Allah Tealâ olduğunu bilmeli ve buna göre hareket etmelidir. Bu da gerektiği gibi çalışmak ve gerisini Cenab-ı Mevlâ’nın takdirine bırakmaktır. Ayrıca gönüldeki dünya hırsını da yok etmek gerekir.İmam Gazalî rh.a. Minhâcu’l-Âbidîn adlı eserinde şöyle buyuruyor:“Tevekkül sahibi olursan, rızk endişesiyle aşırı çalışmaktan kurtulup ibadet etmeye de vakit bulur, hayırlı işleri de hakkını vererek yaparsın. Tevekkül sahibi olmayan kişiyi, geçim derdi ve bunları yoluna koyma tasası Allah Tealâ’ya ibadet etmekten alıkoyar. Sürekli geçim işleriyle meşgul olan kişi, zahiren ibadetten geri kalır. Kafasını geçim derdine takmış ve hep onu düşünüp hayal kuran ve çeşitli vesveselere kapılan kişi, kalbini ibadetlerine veremez.”İnsanı kulluk vazifesinden alıkoyan hususlardan ikincisi de ‘havâtır’ denilen tehlikeli düşüncelerdir. Bunlar, sonu hayır mı şer mi olduğu bizim tarafımızdan bilinmeyen hususlarda, Cenab-ı Hakk’a ve ilâhi kadere itimadı sarsma riski taşıdığı için tehlikeli olma ihtimali bulunan düşüncelerdir. Bundan kurtulmanın yolu, gerekli tedbirleri aldıktan sonra neticeleri Allah’a havale etmektir.
 
Kalbin her zaman huzur içinde bulunması lazımdır. Zira işlerin tehlikeli ve kapalı olması, sonunun iyi mi, kötü mü olduğunun bilinmemesi, kalbin daralmasına ve insanın ızdırap çekmesine sebep olur. İnsan bir işin neticesinde başına iyilik mi kötülük geleceğini bilemez. Eğer bütün işlerini Allah’a havale ederse, sonuç ne olursa olsun, bilir ki başına iyilik ve hayırdan başka bir şey gelmeyecektir.Kulluğa mani olan üçüncü husus ise, insanın başına kaza ve kader tecellilerinin getirdiği sıkıntılardır. Allah Tealâ herkesi farklı yer, şekil ve mertebelerde yaratır. İnsanoğlu bir diğerine özenir ve kendi halini sıkıntı olarak görür. İşte bu ve benzeri durumlardan kurtulmanın yolu, Cenab-ı Mevlâ’nın kaza ve kaderine rıza göstermektir. İmam Gazali rh.a. kaza ve kadere iki sebep dolayısıyla rıza göstermek gerektiğini söylemiştir:
 
“Birincisi, ibadete fırsat bulabilmek içindir. Eğer insan Allah’ın takdirine rıza göstermezse, kalbi sürekli ‘Şu niye oldu, şu niye olmadı’ gibi sorularla meşgul olur ve kendisi de üzüntü duyar. Kalp bu gibi düşüncelerle ve üzüntülerle meşgul olursa, ibadet etmeye nasıl takat bulur?
 
İkincisi ise, Cenab-ı Mevlâ’nın gazabından kurtulmak içindir. Çünkü Allah’ın takdirine rıza göstermeyen kişinin Cenab-ı Hakk’ın gazabına uğrama tehlikesi vardır.” İbadete engel olan dördüncü husus ise, başa gelen felaket ve musibetlerdir. Bundan kurtulmanın yolu da sabırdır. Dünya meşakkatli bir yerdir. Nitekim bütün ibadetlerin bile temeli meşakkatlere sabır göstermeye dayanır. Dünya hayatının getirdiği sıkıntı ve mihnetlere sabır ise, kula hem dünyada hem de ahirette hayırlı netice sağlar. Sabırlı olan kişi için kurtuluş ve başarı vardır. Düşmanına karşı muzaffer olur, muradına erer, derece bakımından diğer insanlardan önde olur. Eyyüb a.s. gibi, Allah’ın övgüsüne mazhar olur. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:“Gerçekten biz Eyyüb’ü sabırlı (bir kul olarak) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” (Sâd, 44) Kulluğun hakkıyla ifa edilmesine mani olan bu hususlar konusunda İmam Gazalî rh.a. şu tavsiyelerde bulunur:“Cenab-ı Hak senin hayatını devam ettirecek ve ibadetlerini yapmanı sağlayacak rızkını vermeye kadirdir. O istediği her şeyi dilediği şekilde yapmaya kadir olan yegâne zattır.
 
Her saniye senin ihtiyacın olan şeyleri bilir. Bunları bilip kavradıktan sonra O’nun hakikat olan kefaletine ve doğru olan vaadine tevekkül etmek gerekir. Böylece kalp huzura kavuşur ve Allah’a bağlanır. İnsan, fani birtakım sebep ve alakalardan ve kalbi onlarla meşgul etmekten uzak durur.”Rabbimizin tevfik ve inayetiyle...  
 
 
Mübarek Erol
Semerkand Dergisi 143. sayı
 
 

 
"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
 
 
 
 
 
 
 http://img88.imageshack.us/img88/8863/22146222063824665163741.jpg
 
Çitin Etrafında Dolanıp Durmak
 
“...Şüpheli şeyleri yapan kişi, tıpkı bir çitin etrafında sürüsünü otlatan çoban gibidir. Koyunlar her an korunan araziye girebilir. Haberiniz olsun, her hükümdarın koruduğu bir yer vardır, Allah’ın koruduğu yer ise haramlardır...”

Peygamberimiz s.a.v. bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz haramlar bellidir. Helaller de bellidir. Bir de ikisinin arasında haram mı helal mi olduğu belli olmayan şeyler vardır. Dinini ve namusunu korumak isteyen bunlardan kaçınır. Bu şüpheli şeyleri yapan kişi, tıpkı bir çitin etrafında sürüsünü otlatan çoban gibidir. Koyunlar her an korunan araziye girebilir. Haberiniz olsun, her hükümdarın koruduğu bir yer vardır, Allah’ın koruduğu yer ise haramlardır. Bedende de bir et parçası vardır. Eğer o et parçası sağlam olursa bütün vücut sağlam olur. Eğer o et parçası bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. İşte o et parçası kalptir.” (Buharî)

Hadis-i şerifte şüpheli şeylerden uzak durmaktan hemen sonra korkudan, ondan hemen sonra da kalpten söz edilmiştir. Veliler de buna uygun bir şekilde şüpheli şeylerden uzak durmakla Allah korkusunu ve zikrin mahalli olan kalbi birlikte ele almışlardır.

Allah korkusuna takva, şüpheli şeyleri terk etmeye verâ denir. Takva ile verâ, sonra da takva ile zikir arasında nasıl bir ilişki bulunduğuna bakalım.

Haram olabilir korkusu
Verânın başlangıcı, haram olup olmadığında ihtilaf olan şeyleri terk etmektir. Buna göre, herhangi bir muteber alimin haram dediği şeyi, diğer alimler fetva verse de yapmamak daha faziletlidir. Muhammed Haşim Keşmî rh.a., Berekât isimli eserinde, İmam Rabbanî k.s. hazretlerinin “herhangi bir alimin haram dediği şeyi terk etmek gerekir” dediğini belirtmiştir. Ancak salih insanlar bu kadarıyla da yetinmezler. Yaptıkları her işi Allah korkusuyla ürpererek yapar ve haram olabilir endişesiyle bazen mübahları bile terk ederler. Nitekim Hz. Ebu Bekir r.a. harama düşme korkusuyla yetmiş tane helali terk ettiğini söylemiştir. (Kuşeyrî)

Hz. Ebu Bekir r.a.’ın söylediği bu korku ancak ilmiyle amel eden salih alimlerde bulunabilecek bir korkudur. Ancak yine de insan hadis-i şerifte sözü edilen çoban gibi, koyunların çiti aşacaklarından endişe etmezse, bir şey olmaz derse, endişelenip sürüyü uzaklaştırmazsa verâya ulaşamaz. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Allah’tan ancak alimler hakkıyla korkar.” (Fatır, 28)

Allah korkusu ilim öğrenen kişinin gururlanmasına ve kibirlenmesine engel olur, onu öğrendikleriyle amel etmeye sevk eder. Bu da öğrendiği şeylerin hakikatine vakıf olmasını sağlar. Sehl bin Abdullah k.s., imanın kemalinin ilme, ilmin kemalinin de Allah korkusuna bağlı olduğunu söylemiştir. (Avârif)

İlmin öğrettiği sınırda durmak
Şüpheli şeylerden kaçınmak isteyenler, dinin emir ve tavsiyelerini kendilerince yorumlamak yerine, güvenilir alimlere danışır ve onlar ne diyorsa itiraz etmeden yaparlar. Her anını Allah’ı hatırda tutarak geçirmeye ve bütün şüpheli şeylerden korunmaya güç yetiremeyenler en azından bu ahlâkı huy edinmelidir. Bu konuda Yahya bin Muaz k.s. şöyle demiştir:

“Verâ, kendince bir yoruma gitmeden, ilmin öğrettiği sınırda durmaktır.” (Kuşeyrî)

İlmin öğrettiği sınırda durmak, aradığımız fetvayı bulana kadar hoca hoca gezerek olmaz. Kişinin niyeti biraz da soru soracağı alimi seçmesinden ve soru sorma şeklinden belli olur. Yine hiçbir alime başvurma ihtiyacı duymadan tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını karıştırarak kendi başına bir çözüm aramak da çoğu zaman ilmin öğrettiği sınırda durmak değil, kendince bir yorum bulmak yerine geçer. Çünkü her işin bir usulü ve ehli vardır.

Kalbin verâsı ve zikir
Verâ hem bedenle, hem de kalple olmalıdır. İşlediğimiz hatalardan dolayı içimiz kan ağlasa bile o hatalara devam ediyorsak, bedenimiz verâ halinde değil demektir. Bedenimiz şüpheli şeylerden uzak dururken kalbimiz yine boş şeylerle meşgulse, Allah’ı anmıyorsa, bu sefer de kalbimiz verâyı terk etmiş demektir. Yine Yahya bin Muaz k.s. demiştir ki:

“Verâ iki şekilde olur: Biri bedende olur. Bu, kulun sadece Allah’ın rızasına uygun olan amelleri yapmasıdır.

Diğeri ise, kalpte olur. Bu da, kalbe yüce Allah’tan başka kimsenin girmemesidir.” (Kuşeyrî)

Sırayı gözetmek
Alimler ve veliler verânın sadece ilim, takva ve zikirle ilişkisini belirtmemiş, bunun yanında bunların hangi sırayla elde edileceğini de göstermiştir. Bu konuda ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî k.s. hazretleri şöyle demiştir:

“Akıllı kimselere ilk gereken Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yoluna uygun bir şekilde akait öğrenmek ve inancını düzeltmektir. Bundan sonra fıkıh hükümlerini öğrenmek gerekir. Farz, vacip, helal, haram, sünnet, mendup, şüpheli ve mekruh olan şeyleri bilip gereğince amel etmelidir. İtikat ve amele dair iki kanat elde dildikten sonra da, Hak Tealâ’nın yardımıyla, bütün vakitleri zikirle geçirmeye gayret etmelidir.” (Mektubât)

Zikirden maksat sürekli Allah’ı düşünmek, yapılan her işte ilahi hoşnutluğu gözetmektir. Böylece hadis-i şerifte buyrulduğu gibi kalbin sıhhati sağlanır. Kalp gıdasını almış, kuvvetlenmiş, sıhhat bulmuş olur. Kalp güçlenince de vücut, düşünce ve fikir güçlenir, iyiliklere güzelliklere yönelir. Her işine dikkat eder, her anını en güzel şekilde geçirmek ister. Nerede ne yapması gerektiğini bilmek için ilim öğrenir, öğrendiği ilimle amel eder. Amelleriyle övünmez, onları eksik görür, Allah’tan korkarak sürekli daha iyi amel etmeye çabalar.

Böyle olunca da büyük günahlardan başlayarak içinde en ufak bir haram ihtimali olan şeylere kadar bütün şüpheli şeyleri terk eder.
 
Bugün Toprağı Hafife Alan
Adamın biri mektup yazıyordu. Oturduğu ev kiraydı. Mektubu toprakla kurulamak istedi. Evin kendisinin değil, kira olduğu aklına geldi. Sonra, bunda bir sakınca yok, diye düşündü ve bir miktar toprak alıp yazıyı kuruladı. O anda gizli bir ses işitti, şöyle diyordu: Bugün toprağı hafife alan, yarın karşılaşacağı uzun hesap gününde toprağın ne kadar önemli olduğunu görecektir. (Kuşeyrî)
 
 
Mükerrem Mete
Semerkand Dergisi 143. sayı
 

 
"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages