Orhan Çeker İlmihal Dersi: Nafile Namazlar 2

67 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Mar 19, 2013, 5:10:17 PM3/19/13
to Zahidan
Cengiz Doğan Kardeşimizin Gönderdiği

http://img820.imageshack.us/img820/1233/61811406.jpg

Orhan Çeker İlmihal Dersi
: Nafile Namazlar 2

Nafile namazlar-2
Teravih namazı, teşbih namazı, hacet namazı, tevessül, küsuf, husuf namazları.
Gece namazlarında cemaat olma. Abdullah bin Abbas.
Tüm ümmet aynı şeyi söylüyorsa, hata etmez.

 konularının işlendiği 29 numaralı derse aşağıdaki bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=s-Z2x4WU-tg&feature=youtu.be


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






Ümmü Emin Kardeşimizin Gönderdiği


Eğitimin Fıtrata Etkileri

İlk eğitim anne karnında başlar hatta daha önceden iyi bir eş seçimi ile. Çocuk doğduktan sonra ana- baba gerek teşvik ve ödüllendirme,  gerek ikaz, gerek model olma ve çeşitli eğitim yöntemleri ile çocuğa bir disiplin kazandırmaktadır. Çünkü insan bir rehbere ihtiyaç duyar. İlk rehberleri ise ebeveyni ve öğretmenleridir.

İnsanın doğası kin, hased, cimrilik, kendini beğenme gibi kötü huylar içermektedir. Huylar doğuştan ve sonradan kazanılandır. İnsan tabiatı hem iyiliğe hem kötülüğe eğilimlidir; şekillendirilmeye de müsaittir. Sağlam ve istikrarlı bir yol takip edilerek insana güzel huylar kazandırılması ve olgun hale gelmesi eğitimin hedeflerindendir. Sağlıklı bilgiler ışığında doğru bir eğitim insana güzel davranışları kazandırıp, bunların yerleşmesine zemin hazırlayacaktır. Yanlış eğitim, kötü alışkanlıklar fıtratın doğal, tabi, asli halinden çıkıp bozulmasına yol açar. Arabayı direksiyonsuz sürerseniz nereye çarpıp ne kadar zarar vereceği belli olmaz. İnsanın da sağlıklı eğitim sürecine dâhil edilmediği zaman kendine ve çevresine ne kadar zarar verdiğini görmekteyiz. İnsan sonradan kazanılan bir huy, özellik olarak çevresinde duyup gözlediği konuşma ve ifade biçimlerini modelleme ve taklit yolu ile kullanır. Eğer bu durum istenmeyen kötü bir davranış ise ebeveyn uygun müdahalede bulunarak ve doğru olanı göstererek çocukta güzel huy ve alışkanlıkların yerleştirilmesi konusunda bir çaba harcar; zemin hazırlar. Yani ona doğru yolda rehberlik etmiş olur.

“Mademki alışkanlıkların esiriyiz; o zaman ne yapıp edelim iyi alışkanlıklar kazanalım” diyen kişi çok doğru söylemiştir. Çünkü alışkanlıklar yaşlanınca bile insanı bırakmaz; kökleşir. Çocuğun ilk alışkanlıkları ailede görüp taklit ettikleridir. Çocuğun konuşmaya başladığı evrede ona öğretilecek ilk sözlerin “La ilahe illallah” olması insan fıtratının takip edeceği sağlam yolun başlangıcı ve vurgulanması açısından çok önemlidir. Kişi iyi bir terbiye görmezse işte o zaman “can çıkar huy çıkmaz” sözü gerçekleşmiş olur. Diğer halde insan sürekli olarak gelişime açık olduğunda güzel ahlakın belirtileri, meyveleri onda görülecektir.


Psk. Oya Erdoğan


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





Zahide Kardeşimizin Gönderdiği


Bir Aksiyon Dervişi: Mehmed Zahid Kotku

Zahid Kotku, başta Mahmud Es’ad Coşan, Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal, Cevat Ayhan, Mehmet Güney gibi isimlerin hocası olarak biliniyor.
İskender Paşa Camii’nde uzun yıllar boyunca birçok kesimden on binlerce insanı irşad eden Zahid Kotku Hazretleri, yazılı pek çok eserinin yanında yetiştirdiği insanlarla öne çıktı. Zahid Kotku, başta Mahmud Es’ad Coşan, Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal, Cevat Ayhan, Mehmet Güney gibi isimlerin hocası olarak biliniyor. Mehmet Zahid Kotku, vefatının 32. yıldönümünde rahmetle anılıyor. Celal Baygeldi, Kotku’yu yakından tanıyanlara sordu. İşte cevapları…
 



Prof. Nazif Gürdoğan: O mükemmel bir gönül yapıcıydı
Ben kendisini 1968 yılının yaz aylarında tanıma mutluluğuna erdim.Hiç unutmadığım şey ise onu görür görmez nasıl etkilendiğimdir. Gördüğümde kalabalık sayılacak bir grup içindeydi. İlk bakışta insana çok çarpıcı gelen yanları vardı. Alışageldiğimiz hocalardan biri değildi. Kolay anlatılmayan çekicilikleri bulunduğu yeri sarardı. Bu yüzden kalabalık içinde hemen seçilirlerdi.
 
Güçlü bir hafızaya sahip olduklarını ikinci defa karşılaştığınızda hemen anlardınız. İslamın hayata geçirilmesi için gerekli tutum ve davranışları, basit formüller halinde verirlerdi. İnsana güven ve huzur veren bir görünümleri vardı. Onun yanındayken içinizde bahar şenliklerinin başladığını, bütün sıkıntıların bu şenlikler içinde kaybolup gittiğini hissederdiniz.
 
Mehmet Zahid Kotku, Anadolu insanının varlıklarını, kültürlerini koruma ve bir araya getirme yolunda büyük rüyalar gören bir aydınlar ordusunun yönlendiricisi ve yol göstericisiydi. Günlük hayat içinde, dış çizgileriyle sıradan insanlar gibi yaşayan, herkesin karşılaştığı sorunlarla karşılaşan, ancak tutum ve davranışlarıyla büyük ruh ve gönül zenginliği sergileyen görülmeyen üniversiteydi. Bugün elli yaşın üzerindeki nesilden, İslamın ölçü ve değerlerine bağlı olanlar; onun engin bilgi ve sevgisinin çevresinde, belirli bir iç zenginlik kazanmış ilk üniversite kuşağındandırlar.
 
Erdem Beyazıt’ın deyişiyle “O mükemmel bir gönül yapıcıydı. Köprüleri atan değil köprüleri kuran kişiydi.” Beraber çalıştığı herkes, düşünce ve inançları ne olursa olsun onunla bağlarını koparmaz, o da elinden geldiğince hepsinin yardımına koşmaya çalışırdı.
 
Hocaefendi İskenderpaşa’da pazar günleri ikindi ila akşam namazları arasında Gümüşhaneli’nin derleyip kitaplaştırdığı Ramuz’dan hadisler okur ve açıklardı. Peygamberlerin yolunu anlama ve sevme bakımından büyük önem taşıyan bu sohbetleri kalabalık bir dinleyici topluluğu İskenderpaşa Camii’sinde hiç kıpırdamadan coşkuyla saatlerce dinlerdi.
 
Ankara’ya gelişlerinde damatları Esat Coşan Hoca’nın evinde kalırlar ve her akşam değişik bir evde sohbet yaparlardı. Sohbetler akşam namazında başlayıp gece geç saatlere kadar devam ederdi. Bu sohbetlere üniversite, iş ve politika çevrelerinden çok sayıda aydın, büyük bir ilgiyle devam ederdi. Sohbetler sırasında herkes birbirini daha yakından tanıyarak karşılıklı gönül bağlarını pekiştirirdi.
Hocaefendi sık sık “insanın canını istediği her şeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır.” derdi. Çünkü dünya çıkar sağlamak gösteriş yapmak için bir yarış alanı değildir. Bir şeyi satın alırken, giyerken ve içerken kime ve niçin nasıl hizmet edildiğini bilmek zorunludur. Çoğu zaman insan kendi eliyle kendi can damarını keserde farkına bile varmaz.


 
Gümüş Motor’un kurulmasına öncülük etti.
Hocaefendi, kendi kültürümüze sahip olmak ve batının pazarı olmaktan kurtulmak için, temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir sanayileşmenin, ekonomik ve siyasi bağımsızlığın elde edilmesinde önemli bir güç olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Türkiye’nin sanayileşme tarihinde çok önemli bir girişim olan Gümüş Motor fabrikasının kurulmasında öncü olmuştur. Erbakan Hoca’nın gerçekleştirdiği bu önemli proje Hocaefendi’nin sohbetlerinde oluştu.
 
Hocaefendi sık sık “insanın canını istediği her şeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır.” derdi. Çünkü dünya çıkar sağlamak gösteriş yapmak için bir yarış alanı değildir. Bir şeyi satın alırken, giyerken ve içerken kime ve niçin nasıl hizmet edildiğini bilmek zorunludur. Çoğu zaman insan kendi eliyle kendi can damarını keserde farkına bile varmaz.
 



Ali Rıza Temel: ‘Bir çok yeniliğin öncüsüydü’
Ben kendisini 1965’de ilk defa gördüm. İstanbul seyahatimiz vardı. İskenderpaşa’ya yolumuz düştü. 1967’de imam hatipten mezun olunca Turgutlu’da vaizlik yapmaya başladım. Hocaefendiyi ben şahsen 1965 yılında gördüm ama görmeden önce elimde olan yararlandığım bir kitap vardı. Bu Tezkiretü’l Evliya’idi. Bu kitabın tercümesini M.Z.K. yapıyordu. Elbette ben bu MZK’nin Mehmet Zahid Kotku olduğunu bilmiyordum. Ben o kitaptan vaazlarımda sürekli istifade ettim. Meğer MZK Mehmet Zahid Kotku’imiş. Yani Hocaefendiyi daha evvel gıyaben tanıyormuşuz.
 
1976 yılında Haseki Eğitim Merkezi’ne ilk başladığımızda tevafuk Necati Coşan Amcamız vardı. Hocaefendinin dünürü. Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Hocaefendi’nin babası. Aynı apartmanda komşu olduk Necati Amcayla. Şimdi biz o apartmanda olmamız sebebiyle İskenderpaşa ile de tanışmış olduk. Ben vaiz olduğum için bizi tanıyan kişilerde vardı. Hocaefendi’ye beni ‘bu vaizdir, istifade edilir’ diye tanıttılar. Ben Mehmet Zahid Kotku Hocaefendi’nin müsadesiyle İskenderpaşa Camii’nde kandil geceleri vaaz etmeye başladım. Hatta bazı vaazlarımızın ardından kendi memnuniyetini de bizzat ifade etmiştir. Hatta kitaplarında da bu mevcuttur. Hocaefendi’yi 1976 yılından itibaren tam manasıyla tanımaya başladık.O zamanlar İskenderpaşa Camii İstanbul’un kalbiydi. Yani Ersin Nazif Gürdoğan’ın tabiriyle burası “görünmeyen üniversiteydi.”. İstanbul’un bütün entellektüelleri burada toplanırdı. Bu hem bir tanışmaya vesile olur hem de orası bir okul gibi insanları yetiştirirdi. Hocaefendi Allah rahmet eylesin bir Osmanlı beyfendisiydi. Şekliyle,tebessümüyle müstesna bir insandı. Hocaefendi o dönemde derdi olan her kesimden insanın sığınabileceği bir limandı.Amerika’dan bir turist gelmiş. Hocaefendi merhumu duymuş görüşmek istiyor. Evet görüşecek ama alt yapı yok. Hocaefendi ona baktı gördü. Bunu bizim Hacı Muzaffer’e götürün dedi. Muzaffer Ozak biraz daha özgürlükçüydü. Onunla biraz görüşsün diye buyurdu. Bu bir kademedir. Tarikatlarda çeşitlilik vardır. Bu bir zenginliktir.
Vefatından üç sene önce rahatsızlanmaya başladı. O dönemde pazar sohbetlerini genellikle bendeniz yapardım. Vefat ettiği sene hacca gitmişti. Hacca gitmeden evvel yaptığı konuşma ise bir veda konuşması gibiydi. Hacdan döndükten kısa bir süre sonra 1980 13 Kasım’da vefat etti. Son sözlerinden birisi ise “İş yok dervişlikte şeyhte iş Allah’ın rızasını kazanmata” idi.
 
Tabi Hocaefendi bir okuldur. Dönemine ve sonraki dönemlere iz bırakan bir insandır. Birçok camii imamı vardır ama herkes de ciddi manada imam sayılmaz. Hatta hiç unutmam ben Brüksel’de bulunurken Dünya İslam Birliği Rabıta Genel Sekreteri gelmişti. Oradaki görevlilere hocalara konuşma yaparken bir misal verdi. İstanbul’a uğramış Hocaefendi’yi görmüş. Size bir hoca örneği vereyim. Hoca nasıl olur? İskenderpaşa’daki Mehmet Efendi gibi olur. Çünkü cemaati var. Yani söz geçirebildiği önderlik yapabildiği insanlar var.
 



Prof. Akşit: ‘Hocaefendi herkesi hoşgörüyle dinlerdi’
İstanbul’a ilk geldiğim sene gurbetten bir çocuğum. Sirkeci’de bir hemşerimizin yanına gittik. Fırında işçi olarak çalışıyorum. 15 gün un çuvallarının arasında yattım. İlkokula beni kayıt ettiren öğretmenim İstanbul’a nakil olmuş. O öğretmenimi buldum. İmam Hatip okuluna götürdü beni. Müdür almam dedi. Şimdi köye de geri dönemiyorum. Sokaklarda bir süre gezindim durdum. Sonra müdür yardımcısı müdürden gizlice beni kayıt ettirdi okula. Bir ay sonra İsmail Karaçam beni müezzin oraya yanına aldı. Caminin evine aldı. Orada emekli binbaşı vardı. Ethem Binbaşı. Ethem Binbaşı Hocaefendi’ye gidip gelirmiş sürekli. 1956 sonunda Ethem Binbaşı götürdü beni Zahid Kotku Hocaefendi’ye. Zeyrek Yokuşu başında Ümmü Gülsüm Camii’ne. İmamdı Hocaefendi o zaman.
 
İstanbul’da Fatih Müftülüğü’nde müezzinlik imtahanı açıldı. O imtahanda bana Fatih Camii geldi. Müftü rahmetli Kamil Küçük çağardı beni yanına. Oğlum dedi senin hakkın yendi Zeyrek’te yokuşun başında bir mescit var dedi. Orası yıkılacak ama yıkılıncaya kadar orada kal hem orada güzel bir hoca var dedi. Ben biliyordum orada kimin olduğunu. Bu defa yalnız ve müezzin olarak gittim. Namazdan sonra elini öptüm. Tuttu elimi ve “sağda solda dolaşıp durma, seni bana emanet ettiler.” dedi.
 
Benim babam yoktu. Onun da oğlu yoktu. Beni evlat edindi. Müezzinliğin ötesinde. Yemem, içmem, çamaşırlarım her şeyimi karşıladı. Bende onların pazar işlerini görüyorum, misafirlere hizmet ediyorum. Hocaefendi’nin çok misafiri olurdu. Ben onun misafirsiz sofraya oturduğunu zannetmiyorum. Akşama kadar gelen gidenle meşguldü. Ailesiyle ancak gece görüşebiliyordu. Ben de okula gidiyordum, okuldan sonra hemen camiye geliyordum. Hocaefendi hattatdı. Beni yazı dersine başlattı. İki sene müezzin olarak Hocaefendi’yle kaldım.



Tasavvufa bakışı
Yanında bulunan insanların aldıkları notları incelediğimizde onun bu konudaki görüşlerini çok net görebiliriz. Tasavvufla ilgili bilgilerinde yer aldığı bu notlarda mürşit, şeyh nasıl olmalı sorusunu önce şeriat alimi olacak şeklinde yanıtlıyor. Şeriat alimi olmak yetmez güzellikler o kişide huy haline gelmelidir. Tasavvuf ilme dayalıdır.
 
Hocaefendi’nin sistemi bu. Yanlız Hocaefendi’nin değil, bozulmamış tarikatlarda hep bu şekildedir. Önce şer’i ilimlerin uygulanması gelir. Şeriat bütün mümin olanların yapması gereken kuralların bütünüdür. İşte sünnet kısmı tarikattır, tasavvuftur.
 
Hocaefendi “Biz gavurcuklara neden paramızı veriyoruz? Neden motoru, otobüsü biz yapmıyoruz?” derdi. Ben hukuk okuyordum. Bana bir kere neden ilahiyata gitmedin demedi. Her sahada İslama hizmet bilincindeydi çünkü. Kendisi de teknik okulda okumuştu zaten. Hocaefendi’nin cemaati hep okumuş insanlardı. Bu halktan kimse yoktu demek değil. Doçentler, hakimler, komutanlar gelirdi. Bir de hamal vardı. İbrahim Efendi doçentin yanına otururdu. Cemaat kaynaşmıştı. Kibir, gurur yoktu. Dedikodu asla meclislerde yapılmazdı. Dini konular konuşulurdu. Yada memleket meseleleri konuşulurdu.
 
Hiçbir cemaatin aleyhine konuştuğunu görmedim. Hatta aleyhinde konuşulduğunda dahi birşey demezdi. Ben sormuştum “Efendim bu kişinin sözlerine sizin cevabınızı soruyorlar ne dersiniz?” diye. “Sorma, bende söylemiyem.” diye cevap verdi bana. Cemaatte bunun üzerine Hocaefendiyi taklit ediyordu.
 



Sabahattin Zaim:’Daima güler yüzlü ve şefkatliydi’
Abdülaziz Bekkine Hazretleri vefat etti, yerine Bursa’dan Mehmet Zahid Kotku Hazretlerine intikal etmiş oldu. Sonra da mekan olarak Zeyrek’ten İskender Paşa Camiine geçildi. Osman Çataklı tarafından camiye bir de meşruta yapıldı. Türkiye’nin çeşitli meseleleri orada masaya yatırılır, bu meseleler müdavimler arasında tartışılırdı. İstanbul ve Ankara’nın çeşitli kalburüstü, inançlı, münevverleri, hocaları ve inanmış iş adamları orada olduğu gibi üniversite hocaları da oradaydı. Prof. Dr. Nazif Gürdoğan buraya “görünmeyen üniversite” adını vermiştir. Hocaefendi hayatım beni en fazla etkileyen insan olmuştur. Daima güler yüzlü şefkatli ve hoş sohbetti. Çocuklara karşı son derece müşfik ve mültefitti. Nitekim birgün oğlu Abdülhalim’i sünnet vesilesiyle oraya götürmüş, çocuk da elini öpmek için Hocaefendi’nin yanına gitmişti. O sırada cemaatten biri gelenlere şeker ikram ediyordu. Tam Abdülhalim’e şeker vereceği sırada Hocaefendi adamı durdurmuş yanına kadar giderek çocuğa şekeri bizzat kendisi ikram etmişti. Çocuklara olan alaka ve şefkati bu kadar belirgindi. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri 1897’de Bursa’da doğmuştur.
 
6 Kasım 1980 yılında birlikte olduğumuz son haccından İstanbul’a döndü. Dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü dualar, Yasinler,tesbih ve tehliller arasında ahirete irtihal eyledi.




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği


Güzel Ahlâkı Yaşamanın adıdır Tasavvuf Eğitimi

Zaman zaman tasavvufla ilgili bazı konular gündeme getirilmekte, tasavvufa ve tarikat ehline muhalif olduğu bilinen bazı şahıslar bu durumdan faydalanarak tasavvufa ve sufilere yüklenmekte ve gönül ehlini rencide eden açıklamalar yapmaktadırlar. Bazı televizyonlar da reytinglerini yükseltmek için bu şahıslardan faydalanmaktadırlar. Bu durum bir yandan televizyonlara reyting kazandırırken tasavvuf aleyhtarı olanlara seslerini duyurma imkanı vermekte, diğer taraftan Müslümanları incitmekte, aralarında var olması gereken kardeşlik ve sevgi rabıtasını zedelemektedir. Bahsedilen durumun bir benzeri son zamanlarda bir kere daha ekranlara taşınmıştır. Aynı zamanda internet ortamında da aynı şeyler yapılmaktadır.

Tasavvufa dair tartışmalarla acaba müminleri bilgilendirme ve aydınlatma yönü mü, yoksa daha ziyade onları kırma ve ayrıştırma yönü mü gözetilmektedir?
Uludağ: Sadece Türkiye’de değil bütün İslam âleminde zaman zaman tasavvufun kendisi, bazen de konuları gündeme getirilmektedir. İslami edebe ve ilmi usule uygun olmak, müminleri ve gönül ehlini kıran ve inciten ifadelerden uzak kalmak şartıyla bütün meselelerin münakaşa ve müzakere edilmesinde hiç şüphe yok ki fayda vardır. Fakat medyada gördüğümüz tartışmaların ve eleştirilerin çoğu maalesef bu nitelikte değildir. Tasavvufu veya bazı tasavvufi konuları tartışmaya açanların bu yola girmiş Müslümanlara karşı saygılı olmaları dinimizin ve insanlığımızın bir gereği iken bu hususa dikkat edilmediğini görmek doğal olarak üzücüdür.

Mesela eleştirilerde süluk ehli müminleri rahatsız eden ne gibi ifadeler kullanılmaktadır?
Uludağ: Bir Müslüman en fazla, Muhammed aleyhisselamın ümmetinin bir mensubu olmakla iftihar eder, Allah’ın kitabına Resulunün sünnetine gönülden bağlanır. Bu sebeple bir mümine “Müslüman mısın?” diye sorulduğunda cevabı hazırdır. “Elhamdülillah Müslümanım.” Yani Müslümanlığımla iftihar ediyorum. Böyle bir mümini en fazla ne incitir, en çok ne yaralar? Tabi ki onun İslam anlayışını şaibeli hale getiren ifadeler kullanmak, onu İslam’ın uzağında veya dışında görmek. Mesela şu yaptığın şirktir veya küfürdür veya delalettir veyahutta bidattir demek suretiyle inancına saldırırsanız saygısızlığın en büyüğünü ve dehşetli olanını ortaya koymuş olursunuz. Bu tür ifadelerin Müslümanları bilgilendiren ve aydınlatan tarafı yoktur. Ama onları kıran yaralayan tarafı olduğu açıktır. Tasavvuf karşıtlığının bir sebebi de bu hareket hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmamaktır. “Kişi bilmediğine düşmandır.” Yukarıda işaret ettiğim gibi İslam’ı ve tarih içinde oluşmuş İslam Kültürü’nü bir küll/bütün olarak göz önünde bulunduran insaf ve vicdan sahibi bir mümin, tasavvufu ve sûfîleri makul ve mutedil bir şekilde eleştirse de temelde ona muhalif ve muarız olmaz. Onları takdir ettiği de olur.

Peki bir Müslümanın gerek inancı gerekse amel ve ibadetiyle ilgili birtakım hataları ve noksanlıkları varsa bunlar söylenmeyecek mi?
Uludağ: Elbette söylenecek ama onu incitmeden ve kırmadan İslam adap ve usul çerçevesinde. İyi olanı emr kötü olanı nehy ancak bu şekilde olur, irşad budur. Kul kusursuz olur mu? Tasavvuf ve sufileri ağır bir şekilde eleştirenlerin kusur ve yanlışlıkları yok mu? Onlar önce nefislerini levm etsinler. Bir Müslüman’ı doğrudan veya dolaylı açıkça veya ima yoluyla şirk veya küfür, dalalet veyahut bidatle suçlamak ağır bir vebaldir. Gayrimüslimlere bile saygılı davrananların aynı saygıyı sufilerden ve sufilikten esirgemeleri anlaşılır şey değildir. Tasavvuf ehli güzel ahlâkı yaşamanın üzerinde çok durmuştur. Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık bir asır sonra, söz konusu disiplinlerde bir ayrışmanın meydana gelmeye başladığını görmekteyiz. Bu dönemde bazı alimler, Kur’an ve hadislerde geçen inanç ile ilgili ifadeleri inceleyerek kelam, usul-i din, ilm-i tevhid, akaid ve fıkh-ı ekber gibi isimler verilen birer ilim dalı meydana getirirken, diğer bazı alimler de fıkıh/hukuk üzerinde çalıştılar. İbadetleri de fıkıh kapsamında gördüler. Zâhid ve sufiler ise manevi hayat için ibadet ve ahlâkı esas aldılar. Böylece ahlâki konular ilk olarak mutasavvıflar tarafından incelendi, irdelendi, yorumlandı ve tasavvuf kitaplarında yer aldı.

Riyazet ve mücahede ile yani sıkı bir idman ve disiplinle, iyi huylar ve güzel ahlâk edinmek mümkündür. İnsan cimri ise bunun kötülüğünü, cömert olmak gerektiğini düşünerek kendini cömertliğe zorlar, nefsine ağır gelse de sevdiği malları infak etmeye çabalar. Bunu zoraki bir şekilde yapa yapa gönüllü olarak yapma, daha sonra da zevkle yapma aşamasına ulaşır. Böylece cömertlik onun huyu haline gelir. Kibirli bir kişinin, mütevazı olmasının yolu da budur. Bu bakımdan ahlâk, sanatlara ve ilimlere benzer. Temrinler, idmanlar, tekrarlar ve alıştırmalar güzel huyların edinilmesinde ve bir meleke haline gelmesinde çok önemlidir.

Tasavvufun ve sufilerin eleştirilen yanları nelerdir?
Uludağ: Tasavvuf, kapsamlı bir hareketin ve geniş bir yaşam tarzının adıdır. Bunun pratik ve teorik tarafı vardır. Tasavvuf, toplumun bütün kesimlerine yayılmıştır. Böyle olunca da pek çok olumlu tarafları yanında, uygulamada bazı olumsuz tarafları da mevcuttur. Aslında bütün dini kesimlerde ve gruplarda bu durumu görmek mümkündür. Bir hareketin samimi ve ehliyetli mensupları bulunduğu gibi samimi ama ehliyetsiz mensupları da bulunabilir. Tasavvufa yan bakılmasının diğer bir sebebi, sûfîler arasına bir hayli istismarcının, ibâhiyecinin sızmış olmasıdır.

Buna tasavvuftan örnek verebilir misiniz?
Uludağ: Bakınız eskiden beri yabancı kaynaklardan tasavvufa sızmalar olmuştur. Bazı zümreler tasavvuf adı altında İslam öncesi sahip oldukları inanç ve kültürlerini yaşatmışlardır. Hakiki sufiler baştan beri bu durumun farkında olmuşlar ve mensuplarını bu konuda uyarmışlardır. Eskiden beri tasavvuf fırkalarını ve tarikatları ba-şer ve bi-şer (şeri ahkama uygun olan ve olmayan) diye ikiye ayırmışlardır. İbahiye, uluhiye, hurufiye, şeriat dışı merdud tasavvufi hareketlerdir. Aslında bunlara tasavvufi hareket demek doğru değildir. Kısaca elmalarla armutları aynı sepete koymamak lazımdır.

Asırlarca İslam’a hizmet etmiş tasavvuf ehlinden bahseder misiniz?
Uludağ: Önce şunu söyleyeyim ki tasavvuf, mümin ile mevlası arasındaki gönül bağından ibarettir. Başta peygamberler, veliler, arifler, takva sahibi müminler ve hakiki dindarlar olmak üzere her Müslümanla Rabbi arasında sağlam, samimi, sıcak bir gönül bağı mevcuttur. Tasavvuf bu manevi ve deruni ilişkinin içsel ve vuslat halinin adıdır. Böyle olunca yukarıda belirtilen yüce zevatın hepsinde sufilik vardır. İlk dönemler sufilik tabiri kullanılmamıştır. Ama söz konusu bağ (irtibat) ve ilişki (vuslat) farklı kelime ve terimlerle ifade edilmiştir. İhsan-muhsin, takva-muttaki, velayet-evliya gibi. Sözü edilen bağ ve ilişki dini bir hakikat, manevi bir hal ve deruni bir sır olarak elbetteki en mükemmel şekliyle Hz. Peygamber’de ve onun ashabında vardır. Bu hakikat, hal ve sır aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in de ruhudur. İşte bu ruh sahabeden tabiine bunlardan tebe-i tabiine... Yani nesilden nesile intikal ede ede günümüze kadar gelmiştir.

Sufiler ve evliyalar bunların temsilcileri midirler?
Uludağ: Evet sufiler, veliler, ârifler, büyük dindarlar onların varisleri, halefleri ve temsilcileridirler. O ilahi emanetin taşıyıcıları koruyucuları ve yayıcılarıdırlar. Kelam, fıkıh, tefsir ve hadis alimlerinden daha çok, mutasavvıflar ahlâk meseleleri üzerinde durmuşlardır. İlk sufilerden Haris Muhasibi, Hakim, Tirmizi, eserlerinde ahlâk konularına geniş yer ayırmışlardır. Kelabâzî’nin et-Taarruf’u, Es-Serrac’ın el-Luma’ı, Ebu Talib Mekki’nin, Kutu’l Kulub’u; Hace Abdullah Ensari’nin Menazilu’s-Sâirîn’i; Kureyşi’nin Risalesi; Hücviri’nin Keşfu’l-Mahcub’u ve Gazali’nin İhya’sı VI./XII. asra kadar yazılmış olan ahlâk ağırlıklı tasavvufi eserlerdir. Tasavvufta bu gelenek günümüze kadar gelmiştir. Risale ve İhya geniş ölçüde ahlâki meseleleri konu aldıkları halde, ayrıca ahlâka özel bir bölüm de ayırmışlardır. Bunu da Abdülkadir Geylani, Ahmed Er Rufai, Ahmed Yesevi, Ebü’l Hasan Şazeli, Ahmed Bedevi gibi tarikat kurucusu ünlü mutasavvıfların dönemi izler. Feriduddin Attar, İbni Arabi, Sadreddin Konevi ve Mevlana Celaleddin Rumi de tasavvuf tarihine ivme kazandıran büyük mutasavvıflardır. Bunlar uluslararası üne sahiptirler.

Salih kulların kerametleri yüzlerce yıldan beri bilinen bir durumdur. Bu konuda Ehl-i Sünnet inancı ve İslam alimlerinin sözlerinden bahseder misiniz?
Uludağ: Keramet konusu selefiler de dâhil olmak üzere bütün Ehl-i Sünnet tarafından müştereken kabul edilen bir husustur. Bütün akaid ve kelam kitaplarında “Keramet-i evliya haktır.” ifadesi yer alır. Ebu Hanife’nin Fıkhu’l-Ekber’inde Hanefi alimlerinden Tahavi’nin Akide’sinde, Akaid-i Nesefiye ve bunun şerhi olan Taftazani’nin Şerh-i Akaid’inde yukarıdaki ifade geçer. Ulema “Evliyanın kerameti haktır.” derken kerametin İslam dininin bir gerçeği olduğunu bu gerçeğin Kur’an’da ve sahih hadislerde yer aldığını ifade ederler. Kur’an’da takva sahibi salih kulların kerametlerinden bahsedilir. Keramet sahibi sahabeler mevcuttur. Şehristani ve Abdülkahir Bağdadi kerameti kabul etmeyi Ehl-i Sünnet’in şiarı ve özelliği olarak gösterir. Keramet; mucize gibi kural dışı ve nadir görülen harikulade bir olaydır. Bazen istisnai olan bu durum alelade bir hadise haline getirilir. Kerametin sıradanlaştırılması hatadır. Nebi mucizeyi izhar eder, inkarcılara bununla meydan okur. Veli bunu yapamaz. Hatta iradesi dışında kendisinden harikulade olay zuhur etse bunun bir deneme olmasından endişe eder ve gizli tutar. Bir velide kerametin zuhuru ne zaruridir ne de vaciptir. Sadece caizdir. Kerameti olmayan evliya da vardır. Tasavvufta keramet konusunda şu noktaya vurgu yapılır. İstikamet, kerametten üstündür. Zira kerameti nefs ister, istikameti ise Rab Teala. Manevi, ahlâki ve ilmi nitelikteki kerametler; hissi, kevni ve maddi kerametlerden çok daha üstündür.

Tasavvufta rabıta vardır. Bu konuda neler söylersiniz?
Uludağ: Rabıta deyimi ve terimi sadece Nakşibendiyye tarikatı mensupları arasında kullanılır. İlk sufiler arasında rabıta bir tasavvuf terimi değildir. Kur’an’daki “Râbitû” (Âl-i İmran 3/200) ifadesinin de rabıta ile bir ilgisi yoktur. Fakat evliyanın himmeti önemli, nefesi etkilidir. Genellikle duaları Allah tarafından kabul edilir. Meşayıh, menba-ı feyz ve irfan olarak kabul edilir. Ve onlara gelen feyz ve bereketten insanlar faydalanırlar. Ricalullah denilen Allah adamlarına bazen doğrudan ve aracı olmadan feyz gelir. Bazen de tarikat silsilesinde yer alan meşayıh vasıtasıyla feyz gelir. Buna feyz-i isnadi ve bereket-i silsile adı verilir. Bunun dışında, Nakşibendiyye meşayıhının kabul ettiği özellikle de Mevlana Halid-i Bağdadi vasıtasıyla tarikatın temel unsurlarından biri haline getirilen bir rabıta vardır. Bunun da bazı çeşitleri ve şekilleri mevcuttur. Şeyhin sohbetinde bulunma, şeyhe rabıta, şeyhin öğrettiği zikirleri (evradı) okuma ve murakebe, müridin Hakk’a vasıl olmasını sağlayan dört yoldur. Rabıta, sâlikin kalbini, müşahede makamına ermiş ve zâti sıfatların hakikatına ulaşmış bir şeyhe rabt etmesi, şekil ve şemalini zihninde canlandırarak ruhaniyetinden istimdadda bulunmasıdır. Kişi sevdiği ile beraberdir. Rabıta ile mürid, şeyhi ile manevi olarak beraber olur. Şeyhte fani olmak Allah’ta fani olmanın mukaddimesidir. Nakşibendiyye meşayıhının eserlerinde tarif edilen şekliyle mahzurlu değildir. Ancak unutmamak gerekir ki rabıta, Nakşibendiyye’nin esaslarından bir esastır. İslam’ın veya Ehl-i Sünnetin bir esası değildir. Bununla beraber rabıta yapanlara saygı duyulur. Rabıta yapanlar itham edilmemelidir.

Çok tartışılan tevessül konusu var. Tevessülde ölçü nedir bu konuda açıklama yapar mısınız?
Uludağ: Tevessül ve vesile Kur’an’da emir ve tavsiye edilen önemli bir husustur. Allahu Teala “Ey iman edenler Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmak için vesile arayın.” (Maide 5/35, İsra 17/57) buyurmuştur. Yani Müslümanlar Allah’a birtakım vesilelerle yaklaşırlar. Emir veya tavsiye edilen amel ve taat Hakk Teala’nın yakınlığını kazanmaya vesile olduğu gibi, terkedilen her günah ve haram da aynen öyledir. Mümin iyi amellerini vesile olarak görür, ayrıca başkalarının ona yaptığı hayır dua da aranması ve elde edilmesi gereken vesiledir.

Veli olduğuna inanılan bir kimsenin şahsını-zatını Allah katında vesile edinmeyi ve ruhaniyetinden istimdadda bulunmayı (medet istemeyi) tasavvuf ve tarikat ehli genellikle caiz hatta lüzumlu görür. Bu hususun küfür ve şirk olarak görülmesi ise bir ifrattır. Hz. Ömer halifeliği zamanında yağmur duasına çıkarken Hz. Peygamber’in amcası Hz. Abbas’ı yanına almış ve “Allahım! Muhammed aleyhisselam hayatta iken onu vesile edinerek dua eder, istekte bulunurduk. Şimdi onun amcasını vesile ediniyor, dua ediyor ve taleplerimizi arz ediyoruz.” diye dua etmişti. Hayatta olan dindar bir müminin duasını ya da onun güzel amellerini vesile edinmek caiz hatta faydalıdır.

İslam Hukuku’na yönelik birçok eseriniz var. Fakat siz tasavvufu kendinize alan olarak seçtiniz, bunun hikmeti nedir?
Uludağ: Öğrencilik yıllarımda Fıkıh ilmi ve Kelâm ilmi ile yakından ilgilendim. Çünkü benim bu ilimlere kuvvetli bir eğilimim vardı. Tasavvufun ahlâk tarafı benim dikkatimi çekiyordu. Sufilerin ahlâka büyük önem verdiklerini biliyordum. Ben toplumumuzun en büyük probleminin ahlâk problemi olduğunu düşünüyorum. Tarihte de böyledir, şimdi de... Ahlâki konuları biliyoruz ama ahlâk kurallarına samimi olarak bağlı değiliz.

Sonuçta tasavvufu tercih ettim fakat bu tercihime arkadaşlarım ve dostlarım fazla anlam veremediler. Galiba bir tercih yaptığımı düşündüler. Bir bakıma haklıydılar çünkü onlar tasavvuf deyince şeyh-derviş, tarikat-tekke, hırka-tesbih gibi şeyler anlıyorlardı. Tabi ki bunlar tasavvufta vardır ve önemlidir ama beni daha çok tasavvuftaki hikmet, marifet, irfan ve ahlâk yani tasavvuf felsefesi ve etiği ilgilendiriyordu. İşin bu tarafına yeteri kadar dikkat etmeyenler tercihimi anlamakta güçlük çekmişlerdi.

Tasavvufu mistisizm gibi görenlere ne demek istersiniz?

Uludağ: Tasavvuf, mistisizmden ayrıdır. Bütün dünya dinlerinde az çok mistik eğilimler mevcuttur, hatta mistik ağırlıklı dinler de vardır. İslam’da “Tasavvuf adı altında faaliyet gösteren ve mutasavvıf olarak bilinen herkes ve her hareket İslam’a uygundur, bunlar İslam tasavvufudur.” denemez. Şer’i ahkâma uygun ve Ehl-i Sünnet çerçevesinde yer alan tasavvuf yanında merdut ve şeriat dışı tasavvufi akımlar da vardır. İbahiye, hululiye, hurufiye gibi. Bunlara mistik akımlar demek yanlış olmaz.  İslam dininin kendine özgü bir tasavvufu bulunduğunu göstermek için epey eserler yazılmıştır. Tasavvufa karşı olan ama aynı zamanda iyi niyetle hakikati arayan, ön yargısı bulunmayan zevâta o eserleri tavsiye etmek gerekir; “İhya” gibi, “Mesnevi” gibi. Bundan tat ve koku alacaklarını ümit ederim.



Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages