Benden talep edilince Babam hakkında ne yazabilirim diye düşündüm.
Ağzına kadar dolu bir kaptan bir şeyler seçip anlatmak çok zor. onlarca sayfa yazabilirim çok güzel, muhabbetli, lütuf, ihsan dolu hatıralar… Umarım bunlardan çok kısa bir demet sizlere güzel bir resim sunabilir. Evlat olarak bizlerin baktığı yer sevenlerininkinden farklı. Biraz sınırlı biraz içerden bakış açısı. Tabiri caiz ise ışığa karşıdan bakmakla içinde olmak arasındaki fark gibi. Babamı bir Hocaefendi olarak anlatan, onun vizyonunu, misyonunu kapsamlı olarak anlatanlar, inceleyenler, hâl olarak muazzam hâller yaşayanlar var. Bunları onlar anlatıyor. Ailelerimiz, babalarımız hepimiz için çok kıymetlidir.
Ben babamı anlatırken eminim ki hepiniz de kendi hayatınızdan parçalar hatırlayacaksınızdır. Kendi babalarınızı anacaksınızdır. Bu benim dünyamdan benim gözümden benim babam, ailem… Yokluğunda varlığında nasıl olmamızı isterdiyse öyle olmaya çalıştığımız, hasreti ile içimizi yakan babam. Hayatımın her adımında desteğim, dayanağım, hocam, babam. Görüntüdekini değil de gönlümüzdekini sezip ona göre davranan babam. Nazlarımızı çekip, bir istediğimizi iki, üç alan babam.
Öncelikle babam kelimenin tam anlamı ile çocukları ile çok ilgili, eşi ile hayatı tam paylaşan bir baba idi. Küçücükken annem yıkardı bizi, babam soba başında giydirirdi. Evimiz sobalı idi o zaman. Güzel karışımlar yapıp yemeklerimizi yedirirdi bazen. Yani evde çorba, sebze yemeği varsa mesela ikisini karıştırırdı, hoşumuza giderdi. Keçiören’de otururduk iki katlı bir müstakil bahçeli evin üst katında. Taa Ulus’tan eli kolu dolu gelirdi akşamları. Kapıyı tek bir kere çalmazdı babam. Üç kere üst üste basardı. Şifre gibi. Her zaman anlardık babamın geldiğini. Ve çok neşeli olurdu genellikle. Akşam, iş çıkışı, günün yorgunluğu olmalı ve bir de elinde fileler. Ulus’tan bu yana taşımış. “Evinizin neşesi geldi!” diye girerdi kapıdan…
Anneme hediyeler getirirdi. Bir sefer bir kolye almış, koyu renkli, kristal taşları vardı, avizeye asmıştı. Işıltıları odanın her tarafında…
Bu nerede ise babamın bütün hayatı boyunca böyle olmuştur. Özel hayatımızda… evlerimize neşe içinde girmesi… Üst üste zil sesi ve neşe içinde, sevgi içinde, torunlara bizlere sarılması…
Hafta sonları çevresini gezerdik bulunduğumuz yerlerin. Nerede ise karış karış bilirdik nerde ne var, kaç kilometre mesafede.
Ankara’da, Anadolu’da, yurtdışında. Almanya’da, Amerika’da, İsveç’de, Avustralya da… Kardeşler iyi bilirler on beş, yirmi arabalık konvoylarla gidilen kır sefalarını, keşif gezilerini…
Brisbane’de camiden gelirlerdi bizimkilerle birlikte. Çakıl taşları vardı eve gelen yolda. Ayak bastıkça tatlı tatlı ses çıkarırdı. hışır hışır Babamın dilinde de bir ilahi. yüksek sesle… bir tatlı enerji. “Getirin bakalım peynir ekmek ne varsa” bir güzel yerdik yatsıdan sonra…
Çok sık seyahat ederdik biz. ve hiç sessiz olmazdı arabanın içi. Babamla seyahat edenler bilirler: genellikle ilahi söyler veya muhabbet olur yol boyunca…
Ve “Aman” derdi, “Aman çocuklarım!” “Kendi ahiret dağarcığınızı iyi doldurun. Çünkü benim size faydam olmaz. kendi ameliniz yalnız…”
Niyazım cennette buluşmak. Amin derseniz sevinirim.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 17
Altmış Üç Yaş
Üniversitede okuduğum yıllarda, Es’ad Coşan Hoca Efendi’den üniversite öğrencilerine bir konferans vermesi arzusunda bulunmuş, kendileri de uygun görürse güncel konularda bir konuşmanın olmasını arzu ettiğimizi eklemiştik. Konferans günü geldiğinde, tutmuş olduğumuz salonda Hoca Efendi kürsüye geldi ve:
“—Size her insan için her zaman en güncel konuyu söyleyeyim mi?” dediler ve arkasından devam ettiler:
“
—Gençler! Bir insan için en güncel konu ÖLÜM’dür!” dediler.
Biz günlük siyasetin, günlük olayların değerlendirileceği bir konu beklerken, çok önemli bir ders almıştık o gün.
Altmış üç yaş, sünnet ömür olarak kabul edilmiş bir çok İslam büyüğü tarafından. Bundan dolayıdır ki, Ahmed Yesevî Hazretleri altmış üç yaşından sonrasını, kendine mezar kazdırarak orada geçirmiş. Niceleri de, sünnet yaşta vefat etmenin bahtiyarlığını yaşamışlar.
Bir akşam Hoca Efendiyle beraber bulunduğumuz lokalden çıkarken, şu anda hatırlayamadığım konunun devamı olarak, arabasına giderlerken bir an dikildi ve bana dönerek:
“
—Sabahattin, biliyorsun sünnet yaş altmış üçtür!” dediler.
Bu cümleyle muhatap olurken, göz göze geldik. Ben o an oradaki mesajı gördüm; söylediği, bildirmek istediği bir şey vardı. Müthiş bir ürpertiyle içime doğan cümle, “Aman efendim!” oldu. Dilimin ucuna kadar gelmesine rağmen söyleyemedim ve “Biliyorum efendim.” dedim.
Kısa bir süre sonra Hoca Efendi İsveç’ten ayrıldılar ve bir ay sonra Rahmet-i Rahman’a kavuştular.

Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 16
Her gün görev yaptığım mescide gelir, oradaki cemaatle senli benli konuşurlar, onlara iltifat eder, onların diliyle konuşurlardı. Vefat edip de televizyonlarda günlerce Hoca Efendiden, misyonundan bahsedilip, cenazelerindeki büyük kalabalığı izleyince, bizim cemaat dediler ki:
“—Vah ne büyük adammış, anlayamadık! Ne büyük tevazu… Koskoca profesör burada bizimle senli benli, bir hacıağa gibi konuştu, görüştü.” dediler.
Nasib işte, insan sahip olduğu nimetin kıymetini bilemiyor. Ne derler:
“—Ol mâhîler ki derya içredir, deryayı bilmezler.”


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 15
Hep farklı bir şeyler denemek isterdi. Yemekte; yemekleri birbirine karıştırır, mesela çorbanın içine salatayı katar, ‘Ne kadar karıştırıcı bir hocayım! ‘diye de sofradakilere takılırdı.
Bir keresinde bir kır gezintisine çıktık. Mevcut meşrubatlardan hatırlayabildiğim kadarıyla bir pet bardak içine bir miktar çay, arkasından muzlu süt, ayran, portakal suyu karıştırdılar oradaki herkese ikram ettiler. İstisnasız hepimiz karışıma hayran kaldık.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 14
Hoca Efendi son derece nazik, ev sahiplerine iltifat eder, ev sahibesi hanımların gönlünü de alırdı.
Bir keresinde Hocamızı iftara davet etmiştik. Bizim hanım yemeklerin yanında tereyağlı kadayıf da hazırlamıştı. Yemeğin peşinden kadayıf geldi. Hoca Efendi yediler ve mutfakta oturan
Hacı Anne’ye seslendiler.
“—Hacı Hanım, tadına baktın mı, senden güzel yapmış!”
Tabii biz yemekten sonra, tatlıcılığımızın da verdiği hızla, kadayıftan bir yiyelim dedik. Bir tattım ki, bizim kadayıf tuzlu. Meğer hanım yanlışlıkla tuzlu tereyağı kullanmış. Halbuki Hoca Efendinin o iltifatıyla mest olmuştuk.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 13
Gurbet garipliktir. Gurbette olanın gönlünde burukluk vardır. Vatandan ayrı düşmek, hele de hicrete mecbur tutulmak insanı daha da hassaslaştırır.
Rahmetli Hoca Efendi’de vatan hasretini çok hissetmişimdir. Aynı ilçeden olmamız dolayısıyla, memleket sohbetleri yapardık. Ayvacık şivesiyle konuşur, köylerimizdeki adetlerimizden, yemeklerin nasıl yapıldığından falan bahsederdik.
Hoca Efendi’nin memleket özlemini hissedince, telefon edip Hoca Efendi için; hakiki zeytinyağı, zeytinyağı sabunu, ayva, kekik suyu, peynir helvası v.s den oluşan bazı siparişler verdim. Sağ olsun, Halil Çevik kardeşim bu siparişleri toparlamış İstanbul’a göndermiş.
Tanzer Deniz İstanbul’dan telefon etti, “Senin siparişlerini getiriyorum!” diye. Ben de kendisine dedim ki:
“—Lütfen doğru Hoca Efendi’nin evine gel!”
Hoca Efendi, kiralanan bir evde Hacı Anne’yle beraber kalıyorlardı. Bizler de evlerde hazırladığımız yemekleri götürüp ikram ediyorduk. Tevafuka bakın ki, ikram sırası o gün bizdeydi.
Hocamızın evine gittik, yemeği servis yaptık. Tam yemeğin ortasında bizim koli geldi. Yemeğin arkasından, Çanakkale’nin o meşhur peynir tatlısını tabağa koydurdum, sofraya getirirken:
‘‘—Efendim, bir sürprizimiz var!’’ dedim.
Hoca Efendi’nin peynir tatlısını görünce, sevinçle ellerini çırparak, “Bravo, bravo!” deyişini hatırladıkça, kendi adıma hem sevinirim, hem de içim burkulur. Hoca Efendi’yi gurbete mahkûm edenler, şimdi kendileri mahkûm oluyorlar.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 12
İsveç’ten ayrılmadan önceki günlerinde, Hoca Efendi birkaç sabah hep Mehdi’den ve Deccal’den bahsettiler. Hatta, bu konularla ilgili hadisi şerifleri araştırmamızı istediler. Ve konuşmaları esnasında:
“—Bana bundan altı yıl önce, bir gece rüyamda ‘Bu gece Mehdi doğdu.’ dediler. Arkasından şu cümleyi de eklediler: “Ama yatmadan önce hiç bu konuyla ilgili bir konuşma vs. de olmamıştı.” dediler.
Bir süreliğine bizim mahallede misafir kalan Kulu’lu Mehmet Amca’ya dönüp:
“—Mehdi’yi sen ve ben göremeyiz ama, bunlar görecekler!” dediler.
Nitekim, kısa bir süre sonra, hem Mehmet Amca, hem de Hocamız rahmet-i Rahman’a yürüdü.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 11
Hoca Efendi’yle hangi konuyla ilgili konuşsanız, çok bilgili olduğunu anlardınız. Bir arkadaşımız bir hatırasını anlatırken; arabasının teknik aksamı ve helezon yaylarıyla ilgili verdiği bilgilerden mest olup çok etkilendiğini söylemişti.
Nerede dolaşsanız, oralarla ilgili size bilgi sorar, alternatif yolları araştırır. Haritayı açar, haritadan yer tespitleri yapar, harita çalışması yaptırırdı. Şayet bulunduğunuz mahallenin, bulunduğunuz şehrin özelliklerini bilmiyorsanız, her an mahcup olabilirdiniz. Çünkü en ince teferruatına kadar sorardı. Onun için, biz İsveç’te tabelaların mânâlarına varıncaya kadar dersimize çalışırdık.


O günler, (2000 Yılı’nın son ayları) İsrail’in Filistinlilere zulmünü yoğunlaştırdığı günlerdi. Bir babayla oğlunun siper gibi bir şeyin arkasına sığınmaya çalıştığı, ama İsrail askerlerince kurşunlandıkları görüntüler tüm müminleri üzmüştü. Biz Hoca Efendi’yle beraber kalabalık bir grup, Mehmet Ali Bey’in lokantasına akşam yemeğine davetliydik. Davette emekli bir müftü de vardı. Hoca Efendi yemekte:
“—Bu zulme karşı ne yapılabilir?” diye fikir sordular.
Emekli müftü:
“—Bunların zulmüne karşı kalemle mücadele etmeli, zulümlerini yazmalıyız!” deyince, Hoca Efendi kızdılar:
“—Zalimler öldürüyor, zulmediyor, istila ediyor; sen hala kalemle mücadeleden bahsediyorsun! Bu zalimlerin zulmünü engellemek için, Yahudilerle mücadeleyi bütün dünyaya yaymak lâzım!” dediler.

Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 9
Beraber arabada bulunduğumuz sırada, Türkiye’den telefon geldi. Hocamızın cevabından, arayan kişinin okula başörtüsüz girmeyi sorduğunu anladım.. Hoca Efendi böyle bir fetva veremeyeceğini söyledi. “Nasıl başlarını açsınlar diyebilirim ki?” dedi.
Mescidde bulunduğumuz bir ortamda, bir ilâhiyat fakültesi dekanının bir konuşmasında, başörtüsünü bir metre bez diye nitelendirmesine o kadar çok kızdı ki, ben Hoca Efendi’nin bu kadar kızdığına hiç şahit olmamıştım.
“—Bir metre bezmiş… Allah’ın hoş görmediğini kim hoş görebilir? Allah’ın haram kıldığını kim helâl kılabilir?” dedi.
Günlerce hep o dekandan bahsetti. “Hemen protesto çekin mektup yazın!” dediğini hatırlıyorum.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 8
Stockholm’de görev yaptığım camide sabah namazını Hoca Efendiyle beraber kıldıktan sonra, her sabah hazırlanan mütevazı kahvaltı sofrasında muhabbet edilir, karşılıklı konuşulurdu. O sıralar misafir olarak bulunan ve memleketi Kulu’da esnaflık yapan Mehmet Amca da namaza ve sofraya iştirak ederdi. Hoca Efendi bir gün Mehmet Amca’ya dedi ki:
“—Bir insan için en vazgeçilmez nedir bilir misin?”
Arkasından eklediler:
“—Bir insan için havadan da, sudan da, yemeden içmeden de, anadan babadan da önemli ihtiyaç hocadır. Çünkü ana baba insanın dünyası için uğraşır ama, hocalar ahiretini kurtarmak için uğraşır.”
Hoca Efendi geniş bir ufuk, müthiş bir kavrayışa sahipti. İslâmî konularda tavizsizdi. İlahiyatçı bir yazarın gazetesindeki köşesinden kendince şeriatçıdır diye gammazlamasına;
“Bizi şeriatçı diye isimlendiriyorlar, el-hamdü lillâh şeriatçıyız!” demişti.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 7
İlk sabah namazını kıldırdığım gün, Hoca Efendi orada bulunan hoca arkadaşlarla beraber bana, birinci cüzün son sahifesini ertesi sabaha ezberlememizi emrettiler. Sonraki sabahlarda namazın arkasından her sabah bir sahife, ikinci cüze geçince iki sahife olmak üzere ezber verdim. O kadar müşfik, o kadar nazik ezber alıyordu ki ertesi sabahı hasretle çekiyordum. Fabrikada çalışmama rağmen, mahcup da düşmemek için Hoca Efendinin bu mübarek teşvikine can u gönülden sarılmıştım. İşyerine Kuran’ı Kerim’i götürüyor ezber yapacağım sahifenin fotokopisini çalıştığım makineye yapıştırıyor, hem çalışıyor hem ezberliyordum. Ama ertesi güne o sahifeyi mutlaka veriyordum. Ne büyük şeref Hoca Efendi’nin önünde öğrenci olmak, hafızlık çalışmak…
Tabii, bir önceki gün verdiğim ezberle sabah namazını da kıldırınca, ezberim daha da koyulaşıyordu. Ama hataları öyle nazik düzeltiyordu ki, bizi dinleyen cemaat sezmiyordu bile. Bir sabah ezberi okumam esnasında, “Namazda okuduğun sahifeyi bir daha okuyalım mı?” dediler. Ben, “Emredersiniz!” deyip, tekrar okumaya başladım. Çekilmesi gereken yeri çekmemişim, orayı düzelttiler. Ama, “Şurayı yanlış okudun, çekmen lâzımdı.” demediler. Allah’a şükür, Hoca Efendi’ye elli dört sahife ezber verdim. Cuma namazı ve vaazına davet ettiğimde, imamete geçmezler, benim kıldırmamı isterlerdi. Her hutbeden sonra da tebrik ederler, “Çok güzel hazırlamışsın!” derlerdi.
Hoca Efendi’nin beni etkileyen bir öğüdü vardır:
“—Bir konuşma dinlediğinizde, ona eleştirilerinizi, taltiflerinizi söyleyin! Bu o kişiyi onore eder. Hatta ben bile konuşsam, bana da söyleyin!” derdi.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 6
2000 yılının son üç ayında Hoca Efendimiz İsveç’te bulunuyorlardı. Sabah namazını kılmak üzere, günlerce uğraşıp mescid haline getirdiğimiz mahalledeki lokale gittim. O sıralar, uzun süredir bir fabrikada çalışıyordum. Hoca Efendi İsveç’e yeni gelmişlerdi. Mescidi açtım ve Hoca Efendi’nin gelmesini beklemeye başladım. Hoca Efendi geldiler, sünnetler kılındı. Sıra farza gelince, ben içimden:
“—Hoca Efendi şimdi bana dönecek, müezzinlik yap!” diyecek diye düşündüm.
Aynen öyle oldu. Döndüler ve “Kamet getir!” dediler.
Ertesi sabah ben yine içimden:
“—Bu sabah Hoca Efendi namazı bana kıldırtır.” dedim.
Döndüler ve bana, “Namazı kıldır!” dediler. Ondan sonraki sabahlarda da hep ben kıldırdım.
Namazın peşinden yapılan sohbetlerde, ben bir kaç gün Hoca Efendi’yle hep gönlümden konuştum. Arkadaşlara bu durumu söyleyince, maalesef bu durum kesiliverdi.


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 5
Çanakkale’de vakıf ve dernek işlerini yürütürken, 28 Şubat sürecinde şartlarda bozulmalar oldu. Acaba ne yapabilirim diye çare ararken, tekrar öğretmenliğe dönmek veya İsveç’ten yapılan davete icabet etmek söz konusu oldu. Durumu istişare etmek üzere, Hocamız’ı aradım. Kendileri o sıralar Avustralya’daydı. Telefonla durumumu arz etim. İsveç’e gitmemi emir buyurdular. Bunun üzerine tası tarağı toplayıp, çoluk çocuk, her tarafın karlarla kaplı olduğu bir günde Stockholm’e vardık ve evimize yerleştik. (1999)
Daha sonraki günlerde, Hocamız’ın da katılımıyla Hollanda’da arkadaşlar bir aile eğitim kampı düzenlediler. Biz de konuşmacı olarak katıldık (Eylül 1999).
İlk buluşmamızda, ben yanımda çocuklarımla beraber Hoca Efendi’yi karşılarken, doğrudan çocuklara:
“—Siz nerelisiniz?” dediler.
Onlar da;
“—Ankaralıyız.” dediler.
Ankara’da doğdukları için Ankaralıyız derlerdi, Çanakkaleli olmayı kabul etmezlerdi.
Hoca Efendi:
“—Hayır, siz Çanakkalelisiniz; hemşeriyiz!” dediler.
O günden bu yana çocuklar Çanakkaleli oldular.

Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 4
Hoca Efendi’nin kişiliği beni çok etkilemiştir.
Bir keresinde kardeşimin motosikletiyle yazlıklarına ziyarete gitmiştim. Benim o şekilde geldiğimi görünce çok hoşuna gitti. Dediler ki:
“—Aslında benim de canım çok istiyor: ‘Bir motosiklet alayım, sırtıma çantamı koyayım, şu köyleri, şu dağları, bayırları dolaşayım!’ diyorum.”


Sabahattin BİLGİÇ'in Hatıraları'ndan - 3
Mübarek bir babanın mübarek bir oğluydu. Rahmetli babaları Necati Amca’nın kibarlığı, nezaketi, sevecenliği ve edebine şahit olanlar Hoca Efendiyi daha iyi anlayabilirler diye düşünüyorum.
Halil Çevik kardeşimle beraber, Hocamız’ı Bayramiç- Ayazma’ya pikniğe davet etmek üzere Ahmetçe köyüne, yazlığına gittik. Bu arzumuzu söyleyince:
“—Pikniğe gidip de ne olacak? Hayırlı bir şey yapalım, hem makbule geçsin, hem de arzunuz yerine gelsin!” dediler.
Bunun üzerine;
“—Efendim, ailenizin Çırpılarlı Ali Efendi ile ilgisini okudum. Onu anma programı yapmayı düşünebilir miyiz?” dedim.
Çok sevindiler, “Hayatını da araştırın!” diye tavsiyede bulundular. Biz de kısa bir zaman sonra, Hoca Efendi’nin de katılımlarıyla, çok güzel bir yerde, çınar ağaçlarının altında, geniş bir katılımla, Çırpılarlı Ali Efendi’yi anma toplantısı yaptık (29 Ağustos 1996). Ali Efendi’nin hayatını ve hatıralarını araştırmak ve ortaya çıkarmak nasip oldu.


Sabahaddin BİLGİÇ'in Hatıralarından - 2
Hoca Efendi kendisine rahat ulaşılan, rahat konuşulan samimi, her davet edenin davetine katılan bir kimseydi.
Köyümüzde (Çanakkale-Ayvacık- Sapanca Köyü) İlim Kültür ve Sanat Vakfı’nın temsilciliğini açacaktık. Hazırlıklar yaptık, keşkekler, pilavlar vs. pişirttik. Açılış için Hocamız’ı davet ettik. Köye getirmek üzere yazlığına gittim. Kendisine iletilen yanlış saati düzeltmek için nasıl söyleyeceğim telaşında iken;
“—Sabahattin ne istiyorsun çabuk söyle, ne gerekiyorsa yapalım!”dediler.
“—Efendim ikindiyi müteakip değil, öğleni müteakip açılış ve Mevlid olacak.” dediğimde, öğle ezanına yarım saat vardı.
“—Düşündüğün şeye bak, hemen gideriz!”dedi.
Hemen hazırlanıp hareket ettiler, öğlen namazına köye yetiştik. Temsilcilik hayır dualarıyla açıldı. Köylülerle sohbetler oldu. Hamd olsun, Hocamız köyümüzü şereflendirdi. (1995)


Sabahaddin BİLGİÇ'in Hatıralarından - 1
İmam-hatip lisesi son sınıfta okurken, Hasan Gümüş Hoca’nın rehberliğinde üç kişi Edirne’den otobüsle İstanbul’a hareket ettik. Heyecanlıydık, çünkü o ana kadar görmediğimiz M. Es’ad Coşan Hocamızın sohbetine gidiyorduk. İskenderpaşa Camii’ne vardığımızda müthiş bir kalabalıkla karşılaştık. Biz erken varmanın avantajıyla, caminin içinde yerimizi aldık. Namazdan sonra, Hoca Efendi vaaz vermek üzere kürsüye çıktığında cami daha da doldu. Cemaat bulabildiği iki karış yere oturabilmek için yarış etti. Diz üstü vaziyette, başlar gönüllerinin üzerine düşmüş, huşu içinde vaazı dinledi. Sonrasında defalarca aynı ortamları paylaştık Hocamızla... Allah vesile olanlardan razı olsun... Hocamızı tanımak, müridi olmaya çalışmak, hayatımın en önemli nasibi diye görüyorum.
a. İlâhiyat Fakültesi
İmam-hatip lisesini bitirip Ankara İlâhiyat’ı kazanınca (1985), okulda Hocamızla devamlı beraber olduk. Şimdi bu satırları yazarken, Rahmetli Hocamızın üniversite koridorlarında simsiyah sakalları, kravat takmamak için giydiği boyunlu kazağı ve koyu renk takım elbisesiyle vakur bir şekilde mescide veya sınıfa gidişi ve bütün öğrencilerin Hocamız geçerken hürmeten ayağa kalkışı gözlerimin önünde canlanıyor. Hoca Efendi’yi fakültede devamlı gördüğüm gibi, kaldığım yurt da evine çok yakındı. Bazen evine giderdim. Bahçesindeki kirazları toplamaya yardım ettiğimi hatırlıyorum. Özelif Sitesi’ndeki vaazına gitmek üzere ilk defa arabasına bindiğimde, hızlı fakat dikkatli araba kullandığına şahit olmuştum. Akşam namazını müteakip arabayla giderken, Vakıa Suresi’ni okumamızı istemişler; ezbere bilmediğimizi söyleyince de, ezberlememizi tavsiye etmişlerdi. Ben Hocamızın zamanını hiç boşa geçirdiğini görmedim. Her anımızı faydalı bir şeylerle geçirmemizi tavsiye etmiş, kendisi de örnek olmuştur.
