You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Cengiz Doğan Kardeşimizin Gönderdiği
OrhanÇekerİlmihalDersi
Namazdan çıkış nasıl olmalı? Namazlarda Rüku. Rüku ve secdenin anlamı. Secdedeki kasıt nedir?
Namazda gözlerin bakış yerleri. Kıraatte dudakların durumu. Selam nasıl olmalı? Namaz hırsızı kimdir? İmam rükuda iken cemaate yetişen kişinin ne yapması gerekir? Tekbirin yeri neresidir? Kavme ne demektir?
Bayanların rükuu nasıl olmalı? Emr-i Maruf Nehy-i Münker imandan sonra namazdan önce emredilmiştir. Celse nedir?
Şu dört şey saadettir: 1- Saliha kadın, 2- Rahat ev,
3- iyi komşu, 4-iyi binek. (Hâkim)
Şu dört şeyden sakınan Cennete girer:
1- Cana kıymak, 2- Haram yemek, 3- Zina etmek, 4-içki içmek. (Bezzar)
Dört şey imanın gitmesine sebep olur:
1- Bildiği ile amel etmemek, 2- Bilmediği ile amel etmek, 3- Bilmediğini öğrenmekten çekinmek, 4- Öğreneni de, bundan yasaklamak. (islam Ahlak)
Allahü teâlâ, (Dünyaya insen, ne iş yapardın?) diye sorduğunda, Cebrail aleyhisselam, şu dört şeyi yapacağını bildirdi:
1- Susamış kimselere su verirdim, 2- Çoluk çocuğu fazla olana yardım ederdim, 3- Iki dargının arasını bulurdum, 4- Müslümanların ayıplarını kapatırdım. (islam Ahlakı)
Şu dört kimseye Allahü teâlâ, yardım eder. 1- Gaziye, 2- Evlenene, 3- Kölelikten kurtulmak isteyene,
4- Hacıya. (i. Ahmed)
Şu dört haslet sahibi, Cennet’te köşklere kavuşur:
1- Tevhid ehli olmak, 2- Günahını müteakip istiğfar etmek, 3- iyilik edince, elhamdülillah demek, 4- Musibet gelince, (inna lillah ve inna ileyhi raciun) demek.(Deylemi)
Cuma namazı Şu dört kişi hariç, Cuma, her Müslümana farzdır: 1- Köleye, 2- Kadına, 3- Çocuğa,
4- Hastaya. (Hâkim)
Şu dört haslet bulunan başka şeye üzülmesin: 1- Doğru konuşmak, 2- Emanete riayet, 3- Güzel ahlaklı olmak, 4- Yiyip içmekte iffetli olmak [Haramdan sakınmak]. (Taberani)
Şu dört şey, münafıklık alametidir: 1- Yalan söyler, 2- Verdiği sözde durmaz, 3- Ahdine bağlı kalmaz, ihanet eder,
4- Tartışmada haktan ayrılır. (Tirmizi)
Şu dört nimete sahip olan, dünya ve ahiret hayrına kavuşur:
1- Zikreden dile, 2- Şükreden kalbe, 3- Belaya sabırlı bedene, 4- Kendine ve eşine hıyanet etmeyen kadına. (Taberani)
Şu dört kişi, [affa veya şefaate uğramadan yahut cezasını çekmeden] cennete girmez 1- Devamlı içki içen,
2- Faizcilik yapan, 3- Haksız yere yetim malı yiyen, 4- Ana babasına âsi olan. (Hâkim)
Şu dört dua, kabule şayandır:
1- Âdil hükümdarın ettiği dua, 2- Din kardeşine gıyaben edilen dua, 3- Mazlumun zâlime ettiği beddua, 4- Ana babaya edilen dua. (Ebu Nuaym)
Rahmetten uzak olanlar Allahü teâlâ, kıyamette, şu dört kişiye, rahmetle nazar etmez: 1- Ana babasına âsi olan,
2- Ettiği iyiliği başa kakan, 3- Devamlı içki içen, 4- Kaderi inkâr eden. (i. Adiy)
Şu dört kişiye, Allah buğz eder:
1- Çok yemin eden satıcı, 2- Kibirli fakir, 3- Zinakâr yaşlı, 4- Zâlim hükümdar. (Nesai)
Şu dört şey Cennet hazinesidir: 1- Sadakayı gizli vermek, 2- Musibetini gizlemek, 3- Salih akrabayı ziyaret,
4- Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh demek. (Hatib)
Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz:
1- Ömrünü nerede, nasıl geçirdi? 2- ilmi ile nasıl amel etti? 3- Malı nerede nasıl kazandı, nerelere, nasıl harcadı? 4- Bedenini nerede yordu, hırpaladı? (Taberani)
ilim hazinedir, anahtarı sual sormaktır. Bir sual sorulunca, şu dört kişi sevaba kavuşur: 1- Suali soran,
2- Suale cevap veren, 3- Bunları dinleyenler, 4- Ne güzel sual soruluyor ve cevap veriliyor diye bunları sevenler. (Ebu Nuaym)
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Var Oluşu Tek Tip Kıyafetle Aşağılanan Çocuklar
Şehir hayatından bunaldığımda alır başımı giderim. Çoğu zaman da kimselere haber vermem. Ya ıssız bucaksız uzun bir yola atarım kendimi ya da hiç bilmediğim bir dağ köyüne… İnsanlarla selamlaşır ve konuşurum. Ama öylesine konuşmalar. Havadan sudan ama yaşamın bizzat içinden.
İşte böyle günlerin birinde, yol kenarında kalabalık bir koyun sürüsüne rast geldim. Durup seyrettim. Başlarında bir çoban... Çobanın elinde uzun bir sopa… Koyunlar çobanın elindeki sopayı gördükçe bir o yana bir bu yana kaçarak ve fakat birbirlerinden de hiç ayrılmayarak yayılıp gidiyor.
Çobana yaklaşıp selamlaştım, kaç koyunu olduğunu sordum. “Yüz yirmi abi.” dedi. “Zor olmuyor mu onca koyunu gütmek?” dedim. Tebessüm etti, “İşi bilmezsen zor olur abi.” dedi. “Koyun gütmenin bilinecek nesi var ki?” diyecek oldum ki sormama izin vermeden devam etti: “Abi, bu işin püf noktası bu koyunları sürü hâline getirmekte yatıyor. Eğer bu koyunları tek başına bırakırsan, birini bir dağda kurt kapmış, diğerini diğer dağda korkudan çatlamış bulursun.”
Sonra “Bak, şu çoban köpeğini görüyor musun?” dedi ve koyunların etrafında korku salan Kangal’ı gösterdi: “Şu köpek, bu koyunları korkudan sürü hâline getiriyor. Eğer koyunlara korku salmazsan sürü edemezsin. Bak bir de sırtlarındaki boyayı görüyor musun? Sırtına boya sürüyoruz ki hem biz koyunlarımızı seçelim hem de onlar sürüsünü bilsin.”
Tam ayrılırken “Ha unutmadan bir şey daha söyleyeyim: Koyunu ne kadar erken sürüye koyarsan o kadar rahat edersin, yoksa asi olur, söz dinlemez.” dedi.
Sanki amfide ders anlatan psikoloji hocası gibi “sürü psikolojisi”nin özelliklerini anlatıyordu.
Ve belki mesleğim gereği, anlattıklarından sonra “ülkemiz çocuklarına nasıl da sürü muamelesi yapıldığı” gözlerimin önüne geldi.
Kendi ilkokul yıllarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıp gitti. Bir koyun sürüsünün uysal koyunu gibi boynuma bir beyaz yaka, üzerime de siyah önlük giydirildiğini hatırladım.
Dikta rejimlerinin kendi ideolojilerini bir sonraki nesle aktarmak için suiistimal ettiği “kuzu”ların üzerlerine giydirilen ve “artık sen bu sürüdensin” işareti ile kendi bireysel var oluşlarını kaybeden arkadaşlarımı hatırladım.
O zamanlar çok zoruma giderdi, kendim gibi olamamak boğardı beni. Ben öğretmenlerimin gözünde sadece bir “kafa”dan ibarettim. Biri bir yanlış yaptığı zaman hepimiz birden korkardık. Çünkü cezalar toplu verilir ve sürü olduğumuz bize her an hissettirilirdi.
Bir gün kendime yakın bulduğum bir öğretmenime “Neden hepimiz siyah önlük giyiyoruz?” diye sorduğumda, “Elbise parası olmayanların ya da yırtık elbisesi olanların aramızda utanmaması için.” diye cevap verdiğinde çok şaşırmıştım. Daha o zaman çocuk aklıyla düşünüyordum ki parası olmayan anne-babalara ekstra masraf çıkartılıyor ve veresiye defterlerine kalem, defter, kitabın haricinde okul için bir pantolon, bir ayakkabı, bir önlük ve bir yaka yazdırılıyordu... Hâlbuki okulda kıyafet serbest olsa, kimse bu ekstra masrafları yapmayacaktı. Bunu ben düşünüyordum da öğretmenlerim neden düşünmüyordu?
Çobanla konuştuğumuz o gün, rejim bekçisi gibi yetiştirilen ve fakat kendisi gibi olmasına izin verilmeyen ülkemiz çocuklarını hatırladım.
Geçen hafta okullarda kıyafet serbestisini getiren yasayı görünce bu deli gömleğini kendi de giymiş bir “birey” olarak ve aynı zamanda bir uzman olarak mutlu oldum.
Çocuğu erken yaşlarda bir üniforma içerisine sokmak ve onu kendi bireysel farklılığını yok ederek “standart kişi” hâline getirmeye çalışmak “o çocuğun var oluşunu aşağılamaktır.”
Hiçbir pedagojik temeli olmayan ve daha da ötesinde çocuğun “benlik yapılanmasına zarar verici” bu uygulama ülkemizin yüz karası idi.
Millî Eğitim Bakanlığı’nı bu konuda ülkemiz çocukları adına kutluyorum.
Prof. Dr. Bedri Gencer: Şeriatsız Hakikat, Namazsız Niyaz Dönemini Yaşıyoruz Prof. Gencer: Sosyal hayata derinden nüfuz eden modernleşmenin sonucu olarak sekülerleşme, dini telakkiyi etkiliyor. Bu dönüşüm, inandığı gibi yaşamayanların yaşadığına inanmaya başlaması demek. Türkiye toplumunun din ile olan ilişkisinin ne olduğu, nereye evrildiği ve akıbetin ne olacağına ilişkin merak her düzeyde varlığını koruyor. Ardı ardına bilimsel çalışmalar, sosyolojik sondajlar yapılıyor, ortaya çıkan sonuçlar üzerinden toplum masaya yatırılıyor ve farklı açılardan başka başka niyetlerle didik didik ediliyor. İlginç olan şu ki, yapılan analizler hemen her “meşrep” için de elverişli. Evet ama toplumdan alınan “parçalar” bütündeki değişimi anlamak için yeterli mi? Bugünü anlamak için bütün hikayeyi bilmek gerekmiyor mu? Üç dini de etkileyen modernizm hangi şartlarda ortaya çıktı, her birini nasıl etkiledi? İbrahimi dinlerin modernizm, sekülerizm tecrübesi nerelerde benzeşiyor, nerelerde ayrışıyor? Bugünün dünyası, Doğusu ile Batısı nasıl oluştu? Hayattan çekilen dinin yerini ne doldurdu? İnsanlık olarak neyi kaybettik?
Özetle; dünyadaki, İslam dünyasındaki ve Türkiye toplumundaki değişim sürecini Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bedri Gencer ile konuştuk. Prof. Gencer, Doğu-Batı Yayınlarından çıkan ve İslam'ın modernleşmesi hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı ve derinlikli inceleme olma özelliği taşıyan, takrizini de Prof. Dr. Şerif Mardin’in yazdığı “İslam’da Modernleşme” adlı 900 sayfalık mükellef eserin müellifi. Sizinle günümüz dünyasının dinle ilişkisini konuşmak istiyorum. Biraz gerilere gitmek zaruri, şuradan başlayalım: İbrahimi dinlerin modernizm tecrübesi hep aynı mı seyretti? Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam modernleşme karşısında nasıl tutum aldı, akıbet ne oldu?
19. asır, bütün dünyanın olduğu gibi İbrahimî dinlerin de “en uzun asrı”ydı. Modernizm, geleneksel dinlere yeni bir evrensellik iddiasıyla gelen modern bilgiye dayalı seküler dünya görüşü sayesinde hem dolaylı, hem de hermenötik (yorumsama) gibi disiplinler sayesinde doğrudan meydan okudu. Geleneksel olarak İbrahimî dinler, dinlerin içeriklerinin hakikate uygun olup olmamasına göre üstünlük mücadelesi vermişlerdi; oysa şimdi durum değişmişti. Yükselen historisizm ve pozitivizm çağında mutlak hakikat fikrinin yerini alan evrensellik ölçütüne göre artık dinlerin üstünlüğüne karar verilecekti. “Yeni bir dünya kurma” esprisine dayalı modernizmin hizmetine giren hermenötik, filolojik perspektiften temellerini sorgulayarak geleneksel dinlerin evrensellik iddialarını sarstı.
DİNDAR AYDINLARIN KARAR ANI Bu sorgulamanın sonucu ne oldu? İbrahimî dinlerin temellerinin bu tür bir sorgulamaya uğraması, bir krize ve “içsel modernizm”değimiz bir arayışa yol açtı. Üç din ve benimsendiği toplulukların farklılıklarına göre belli bir çeşitlilik arz etse de ortak tahaddiye tepki olarak doğan bu arayışın ortak bir yönü gözlenebilirdi. Modern bilgiye dayalı, evrensel-yönelişli seküler dünya görüşü, geleneksel dinleri tarihîleştirerek çağın dışına itmişti. Herhangi bir uzlaşma noktası bulunmaksızın Hıristiyanlığın tamamıyla içeriden (reformasyon) veya tamamıyla dışarıdan (modernizm) dönüştürülmesi, dindar aydınları bir karar anına getirecekti. Hıristiyanlık ve diğer dinler, ya Hegelci modernizme dayanan Marx sayesinde seküler bir dine yerlerini bırakacak veya “dışsal modernizm”le hesaplaşma anlamına gelen bir “içsel modernizm” sayesinde ayakta kalacaklardı. Hızlanan tarihte bu iki şık da gerçekleşti. Yahudi, Katolik Hıristiyan ve Müslüman aydınların bir kısmı Mesihçilik psikolojisiyle yeni bir yeryüzü cenneti vaat eden Marksizm’e sığınırken bir kısmı dinleri adına sekülerizmle hesaplaşmayı seçtiler. Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinler, zamanında kendilerine karşı doğan dışsal modernizmle uzlaşma arayışına girmek zorunda kaldılar ve böylece “Katolik modernizm”, “Yahudi modernizm” ve “İslamî modernizm”
gibi “içsel modernizmler” doğdu. ÜÇ DİNİN AKIBETİ FARKLI OLDU Dindar aydınların tek amacı dinlerini modernizm karşısında hayatta ve ayakta tutmak mıydı yani?
19. asırda Marx’a göre “gemileri yakmak” yerine daha ılımlı bir yol seçen üç İbrahimî dinden aydınların hepsinin de ortak hedefi, iki temel yolla rasyonalizm ve rasyonalite sayesinde dinlerinin evrenselliğini göstererek ayakta kalmasını sağlamaktı. Birincisi, dinlerinin temel teorik yapılarının, genel olarak bilim denen rasyonalizmin eseri modern bilgiye, ikincisi dinlerinin temel pratik yapılarının rasyonalitenin eseri medeniyet denen modern hayat tarzına uyabilirliğini göstermek. Ancak yapısal farklılıklarından dolayı bu üç dinin modernleşme tecrübesinin akıbeti farklı oldu. Burada modernleşmeden kastımızın sekülerleşme, sekülerleşmenin ise Türkçe’ye yanlışlıkla medeniyet olarak aktarılan medenîleşme(civilization) olduğunu söylemeliyim.
EN DİRENÇLİ DİN İSLAM Üç İbrahimî dinin modernleşme tecrübeleri nerelerde farklılaştı peki?
İbrahimî dinlerde din şeriat, şeriat ise fıkıh demektir. Ancak zamanla Yahudilik, gelenek, Hıristiyanlık teolojiye indirgenirken sadece İslam, şeriat=fıkıhla özdeşliğini korudu. Dolayısıyla Hıristiyanlığın dönüştürülmesinin ardından 1934’te çıkan Judaism as a Civilization adlı eserinde olduğu gibi Mordecai Kaplan, Yahudiliğin de doğrudan civilizationa dönüştürülmesini savunabilmişti. Diğer taraftan her ne kadar çağımızda İslam dünyası, İslam’ın din mi, medeniyet mi olduğunu tartışma noktasına gelse de modernlik projesine üç din arasında en dirençli İslam çıkacaktı. DİN TERAKKİYE MANİ MİDİR? “Din, ilerlemeye mânidir” tezi, inanışı, teslimiyeti Batı’yı ve Batı’ya bakıp onu model alan veya refleks geliştiren ülkelerde halen cârî midir, aşınmış mıdır?
Tarihî perspektifte bu ithamı aslında kimin, kime karşı ve niçin kullandığı anlaşılırsa mesele de netleşir. Karışıklığa yol açan en önemli sebeplerden biri “hangi Batı” diye sormadan bir etki kaynağı olarak Batı kavramını alelıtlak (genel olarak) kullanmamızdır. 19. asırda sanayi devrimi ile zirveye çıkan modernlik, Protestanlığın eseriydi; yani alelıtlak Batı denen modern Batı, Protestan Batı idi. 19. asırda Protestanlık, sanayi devrimi ile modernleşmenin zirvesine çıktıktan sonra Katoliklik ile Protestanlık arasındaki tireyi oluşturan Cizvitliğin ürettiği civilisation (medeniyet) kavramını progress (ilerleme) ile ikame etti ve yakın ve uzak ötekisi olarak Katoliklik ile İslâm’ı mâni’-i terakkî (ilerlemeye engel) oldukları ithamıyla bertaraf etti.
Geleneksel olarak Katoliklik Avrupa’nın sağı, Protestanlık solu iken artık konumlar değişmiş, Katoliklik sol, Protestanlık sağ olmuş, din-içi ve dinler-arası kültür savaşında hâkim konuma geçmişti. Bu süreçte Protestanlığı ilerlemeyle özdeşleştiren aydınların gerek Katolikler, gerekse Müslümanlara açtıkları kültür savaşı, “ilerleme karşıtlığı” tezine dayanıyordu; bunu ifade eden yobazlık kavramı da bu süreçte terviç edildi (revaç bulması sağlandı). Yobazlık, geleneksel olarak Katolikliğin Protestanlık ve başka dinlere yönelttiği “gayr-i medenîlik” anlamında barbarlığın yerini almıştı. Burada Protestanlık, kendini seküler bir din olarak ilerlemeyle özdeşleştirirken Katoliklik ile İslâm’ı (Türklük ve) dinle özdeşleştirdiği için buradan alelıtlak “Din (Türklükle özdeş İslâm dini), ilerlemeye mânidir” sonucu çıkmıştır. Bu, anlayış, farkında olmadan kendini civilization, globalization sürecinde hâkim, Protestan konumda gören Batı-dışı ülkelerin aydınlarının söylemlerinde halen cârîdir.
İSLAMAFOBİ VE JUDEOFOBİ Gelinen noktada Batı dünyasının, Müslümanların kutsal değerlerine yönelik neredeyse sistematik saldırıları ve bir de bunun mazur görülmesi beklentisi var. Bu durum size nasıl görünüyor?
Oldukça karmaşık bir olgu olduğu içindir ki yapılan analizlerin bir türlü İslamofobinin özüne nüfuz edemediği görülüyor. Kanaatimce İslamofobiyi kavramak için “Batı ve devir” olarak iki temel parametreyi göz önünde tutmak gerekir. Dediğimiz gibi Batı’ya yaklaşımda hüküm süren karışıklık, içindeki kutuplaşmayı dikkate almaksızın Batı kavramının alelıtlak kullanılmasıdır. Oysa Batı-dışı dünyaya karşı tutumlar, Batı-içi Katolik/Protestan, sağ/sol mücadelesi tarafından belirlenmektedir. İkinci parametre olarak İkinci Dünya Savaşı’nı Batı’da İslamofobi sürecinde dönüm noktası olarak alabiliriz. 19. asırdaki İslamofobi antisemitizmin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki İslamofobi ise antisiyonizmin ürünüdür.
Bunu açalım. Antisemitizm, sanıldığı gibi Yahudi veya Sâmî ırk düşmanlığı demek değildir. 1648 Westphalia ile başlayan sekülerleşme sürecinin sonunda 19. asırda dinini medeniyete dönüştüren Protestan Batı, eski medeniyetler olarak Sâmî ırktan Yahudi ve Arap medeniyetlerine karşı Ârî ırktan yeni Avrupa medeniyetini çıkarmaya yöneldi; antisemitizm, bu mücadelenin ideolojisiydi. Bu dönemde Protestan Batı veya somut olarak Anglikan İngiltere’nin iki fobisi, Yahudi korkusu, karşıtlığı demek olan Judeofobi ile aslında Türk korkusu, karşıtlığı anlamına gelen İslamofobi idi. Sultan Abdülhamid’in İngiltere Cambridge’e gönderdiği Halil Halid’in A Study in English Turcophobia adlı eseri bunu açıkça ifade eder. Geleneksel anlayışa göre etnik kimlikler, din ile ırkın karışımı olduğu için Batı’nın gözünde Musevilik, İbranilik, İslâm da Türklük ile özdeşti. 19. asırda İngiliz oryantalizm (William Muir) Arap hilafeti, Fransız oryantalizmi (Gustave Le Bon) ise Arap medeniyeti tezleriyle Türk-liderliğindeki İslâm hilafetini yıktı.
İSRAİL, YAHUDİ KORKUSUNU AŞMAK İÇİN KURULDU Yahudi korkusunu nasıl aştı peki Protestan Batı? Protestan Batı, İslamofobi=Türkofobiyi bu şekilde aştıktan sonra Judeofobiyi de aşmak için 1948’de Filistin’de İsrail Devleti’nin kuruluşunu sağladı. Batı, tâ Roma’da Hıristiyanlığın çıkışından beri Yahudileri asimile etmeye, edemeyince de marjinalize etmeye yöneldi. Gettolar, bu bakımdan bir Hıristiyan Avrupa olgusudur. Yahudilerle beraber yaşamak istemeyen Batı için İsrail de dünya çapında bir getto olarak kuruldu.
BATI DÜNYASI İSLAMAFOBİDE BİRLEŞİYOR Peki ya güncel İslamofobi? 19. asırdaki İslamofobi antisemitizmin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki İslamofobi ise antisiyonizmin ürünü demiştiniz…
Evet. Bu devirde İslamofobi önce İngiltere, sonra Amerika’da toplanan siyonist Hıristiyan ile Yahudi ittifakının bir ürünü olarak doğdu. Burada bir öcü siyasası olarak İslamofobi, tarihi boyunca asla pozitif bir birleşme zemini bulamayan Batı için birleştirici bir güç işlevi görmektedir ki bunda da 11 Eylül 2001 tezgâhı, bir dönüm noktası olmuştur. Bu olaydan sonra 22 Eylül 2003’te zamanın Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın BM’deki “Birleşik Devletler, bir Yahudi Hıristiyan ülkedir” sözü, bu öcü siyasasının resmî ifadesidir. Yahudi-Hıristiyan Avrupa medeniyeti söylemi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyonizm ile doğmuş bir şehir efsanesidir ki buna ne Hıristiyan, ne de Yahudi teologlar inanmakta. Toparlayacak olursak bugün Batı, İslâm dünyasına karşı iki cepheli bir savaş yürütüyor. Bir taraftan Müslümanların mukaddesatına saldırı, İslamofobi ile İslâm’ı öcüleştirmeye, İslâm dünyasının siyonizme karşı siyasî direncini kırmaya, diğer taraftan “İslâm medeniyeti” söyleminde somutlaşan bir “mutedil İslâm” anlayışını yayarak İslâm’ı evcilleştirmeye çalışmakta.
İSLAMI EVCİLLEŞTİRME SÖYLEMİ İslâm medeniyeti söyleminin İslâm’ı evcilleştirmeye yaradığı görüşü oldukça aykırı bir görüş?
Bu konuda hayli yazdım, konuştum. Medeniyetçilik gerek Batı’da, gerekse de Doğu, İslâm dünyasında, ulusal-üstü birliğin kaynağı olarak bir “ulus-devleti ideolojisi” oldu. 1648 Westphalia-sonrası Batı’da ulusal-üstü birliğin kaynağı olarak medeniyetçilik, bir ulus-devleti ideolojisi olmuş, “Hıristiyan ümmeti” idealinin yerini “Hıristiyan, Avrupa, dünya medeniyeti” ideali aldı. Aynı şekilde İslâm dünyasında da hilafetin fiilen bittiği, Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914’ten sonra yaygınlaşan İslâm medeniyeti deyiminin 100 yıllık bir geçmişi var. 19. asırda İngiliz oryantalizmi Arap hilafeti, Fransız oryantalizmi ise Arap medeniyeti tezleriyle sonunda Türk-liderliğindeki İslâm hilafetini yıktı. Fransız oryantalizmi’nin Arap medeniyeti tezine tepkiden Şemseddin Sami’nin 1879 yılında çıkardığı Medeniyet-i İslâmiye adlı eseriyle İslâm medeniyeti kavramı doğmuştu. Müslüman aydınlar, İslâm hilafeti fikrinin tarihe karışmasından sonra onun yerine İslâm dünyasını birleştirebilecek bir ulusal-üstü kimlik kaynağı olarak İslâm medeniyeti kavramına sarılmışlar, böylece Batı’da olduğu gibi İslâm dünyasında da medeniyetçilik, ulusal-üstü birliğin kaynağı olarak bir ulus devleti ideolojisi olmuştur.
SÖMÜRGECİ KAPİTALİZMİN BUGÜNÜ Bugünün dünyasında ulus devletler varlığını sürdürse de hayat siyasi, ekonomik, askeri, kültürel pek çok açıdan uluslar üstü birlikler, şirketler, ilişkiler üzerinden akıyor?
George Bush tarafından Yeni Dünya Düzeni’nin 1991’de ilan edildiği Soğuk Savaş-sonrası devirde ulus-devletleri çağının bütün derin içsel çelişkileri su yüzüne çıkmıştı zaten. Normalde ulus-devletlerinin miadı dolduğu halde ulus devletiyle birlikte doğan sınır-ötesi sömürgeci kapitalizmin dirençliliği yüzünden dünya, sağlıklı bir şekilde ulusal-üstü devletler çağına geçmekte zorlanıyor. Bu süreçte ulus-devletleri çağında doğan kapitalizm ile medeniyetin ilişkisi, ulusal-üstü devletler çağına gebe Soğuk Savaş-sonrası devirde ilginç bir formüle dönüştürülmüştür. Modern kapitalist Batı, hâkimiyetinin sinsi devamı için “one globalization, many civilizations” şeklinde bir “vahdet içinde kesret” formülü üretmiştir.
Görünüşte birbirine zıt Huntington ile Fukuyama’nın tezlerinin birleştirilmesinden oluşturulan bu formül, Türkiye’nin üs olarak konumlandırıldığı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’nde somutlaştırılmıştır. Burada farklı Doğulu ülkelerde yayılan ütopik civilization söylemi, gerçekte tek bir küresel kapitalist civilization olarak globalization lehine çalışmakta, onu ayakta tutmaya yaramaktadır. Kapitalizmin yeniden yapılandırıldığı globalization sürecinde civilization, onun ürettiği bir teselli mekanizması olarak işlemektedir. Bugün çalıştığı plazalardan lüks cipine binerek oturduğu mabetsiz ultra-lüks sitelere giden, modernliğin bütün nimetlerinden faydalanan bir Müslüman, pekâlâ bir Endülüs İslâm medeniyeti ütopyasında yaşayabilmekte, reel yaşayışındaki İslâm’ın boşluğunu bununla doldurmaktadır.
İSLAM MEDENİYETİ SÖYLEMİNİN TEHLİKESİ Evet? Kısaca ben, İslâm medeniyeti söylemini, Müslümanların İslâm algısını gizlice sekülerleştiren son derece tehlikeli bir söylem olarak görmüşümdür.Türkçe medeniyet kavramı, aslında İngilizce civility kavramının karşılığıdır ki bu, hikmete dayalı güzel bir davranış kalıbı içerir. Bugün Batılı sosyal bilimde yapılan çok sayıda çalışmaya bakıldığında postmodern çağda civility kavramının hayatî etik-politik öneminin yeniden keşfedildiği görülür. Türkçe’de yanlışlıkla medeniyet ile karşılanan medenîleşme(civilization) ise adeta içine ne atarsanız alacak bir çuval gibidir. Özellikle Karl Marx, Georg Simmel, Norbert Elias gibi Alman Yahudi sosyologların kültür ve medeniyete yaklaşımlarına bakılırsa bu daha net görülür. Hâlbuki insanlığın hakiki ihtiyacı, fıtrata uygun güzel davranış kodunu oluşturan hikmet=sünnettir.
HİKMET NEREDE? Modernleşmeyi hikmetin kaybı olarak tanımlıyorsunuz. Modernleşmenin geldiği noktada günümüz dünyasında “hikmet”ten eser kalmış mıdır?
Evet, ben, modernleşmeyi en geniş anlamda hikmetin kaybı ve bu kaybedilen hikmetin seküler bir hikmet olarak medenîleşme(civilization) ile ikamesi süreci olarak alıyorum. Tradition (gelenek), aslında Katolik dindarlığı karakterize eden teolojik bir kavram olduğu için modernleşmeyi “geleneğin kaybı” olarak tanımlamak yanıltıcıdır. Hikmetin anlamı ve modern dünyada bekâsına ilişkin sorunuza bir tür temsille cevap vermek istiyorum: Hikmetin timsali Lokman Hekim, “Hikmeti kimden öğrendin” sorusuna karşılık “Edebi edepsizlerden, hikmeti âmâlardan öğrendim. Çünkü onlar asâlarıyla bir yeri yoklamadan adım atmazlar” cevabını vermiş. Buna göre lâfzî anlamının da belirttiği gibi hikmet, nefsi şer işlemekten men eden, yaş tahtaya basmaktan alıkoyan bir kılavuz ve bunun da sembolü Türkçe’de değnek veya baston denen asâdır. Bu asâ, hikmet ağacından yapılmıştır.
Yani? Buna göre bugün Türkiye’de bazı cemaatlerde, Suriye, Hindistan ve Mağrip ülkelerinde veya Sih ve Budist topluluklarda tek-tük gördüğümüz âsâ taşıyan insanlar, evrensel hikmetin son temsilcileri olarak alınabilir. Asâ, tarihte daha çok Hz. Musa ile özdeşleşen hikmetin sembolü olduğu için çağımızda Batı’da hikmetin kaybına özellikle Yahudi düşünürlerin hassasiyet göstermesi tesadüf değildir. Ülkemizde adı bile bilinmeyen Macar Yahudi filozof Edmond B. Szekely tarafından çağımızda yeniden keşfedilen, M.Ö. 159-M.S. 100 yılları arasında kadim Filistin’de yaşayan Yahudi İsiyim (Essene) cemaati, çağımızda fıtrata uygun yaşama özlemindeki Batılı toplulukların ilham kaynağı olmuştur.Hikmet, fıtrata uygun güzel davranış kodunun genel, sünnet ise özel adıdır. “İlk tabiat” denen fıtratın tanımı olarak evrensel hikmetin çağımızda Batı dünyasındaki takipçileri arasında Amerika’da Amish, Mormon, Hasidik, Kanada ve Avrupa’da Mennonite ile Doğu dünyasında Şaman, Sih, Hindu, Budist ve Konfüçyan toplulukları, Türkiye’de ise İsmailağa cemaatini sayabiliriz. Entelektüel olarak ise geçmişte Bîrûnî, çağımızda ise Gandhi’yi çıkaran Hint coğrafyasından aydınların ancak hikmeti yaşatmaya devam ettikleri söylenebilir.
DİNE DÖNÜŞ SEKÜLERLİĞİN BİR GETİRİSİ Dini dışlamanın, sekülerliğin, modernliğin dünyaya hâkim ve neredeyse tek doğru kabul edildiği bir dünyada “tanrının intikamı” sayılabilecek şekilde bir dine dönüş, kutsalı arayış hali de var. Sizce de öyle mi?
Bu, basit bir etki-tepki olayı aslında. Modernleşme dediğimiz köklü sosyal değişme süreci, ilim ile amel, norm ile olgunun arasının açılması sonucunu doğurur ve bizde Tanzimat devrinde olduğu gibi modernleşme, özellikle üstten siyasî bir iradeyle geldiğinde insanlar bu meşruiyet krizini gidermek için dinlerine daha çok sarılma gereğini duyarlar. Burada sekülerleşmeyi anlamak için birbirine bağlı iki genelleme yapabiliriz. Birincisi, tabiat boşluk kaldırmaz, beşerî hayatta çekilen dindarlığın yeri muhakkak bir başka tür dindarlık tarafından doldurulur. İkincisi, insan, bir şeye inanmadan yaşayamaz. “Kalpazan” kelimesinin türediği kalp, sürekli dönme halinde olduğu için şöyle ya da böyle bir akideye bağlanmak zorundadır. Bu açıdan sekülerleşme, sanıldığı gibi dinden uzaklaşma değil, kısaca dindarlık dediğimiz dini algılama ve yaşama tarzının dönüşümü demektir. Çağımızda ilerleyen sekülerleşmeye paralel olarak Batı’da maneviyatın, bu arada Mevlana ve İbni ‘Arabî gibi Müslüman mutasavvıflara ilginin olağanüstü artması bu bakımdan bir çelişki değildir. Batı’da sekülerleşme, dinin kurumsallığı ve dindarlığın formalitesinin gittikçe çözülerek insanların bireysel, öznel, manevî bir dünyaya sığınması olarak tezahür etmektedir.
SEKÜLERLEŞME DİNİ TELAKKİYİ DEĞİŞTİRİYOR İnsanların modernleştikçe seküler bir dünya görüşüne sahip olacakları tezi, sizce Türkiye’de doğrulanıyor mu yanlışlanıyor mu?
Doğrulanıyor, zaten doğrulanmaması mümkün değil. Burada dini yaşama tarzını etkileyen modernleşme ile dini algılama tarzını etkileyen sekülerleşme arasında bir ayırım yapmakta fayda var. Tanzimat devrinde olduğu gibi sünnet denen geleneksel dindarlıktan uzaklaşma anlamında modernleşmeye tepki, kamusal dinî yaşayışın canlanması olarak kendini gösterebilir. Ancak giderek sosyal hayata daha derinden nüfuz eden modernleşmenin bir sonucu olarak sekülerleşme, doğrudan dini telakki tarzını etkilemeye başlar. Bu dönüşüm, “inandığı gibi yaşamayanların yaşadığı gibi inanmaya başlaması” düsturuyla özetlenebilir. ŞERİATSIZ HAKİKAT, NAMAZSIZ NİYAZ Türkiye giderek muhafazakârlaşıyor iddiası son birkaç araştırmada doğrulanamadı. Bir artış görünmüyor ama mesela insanlar kendilerini yüzde 85 oranında “dindar” diye tanımlamasına rağmen namaz ve oruç ibadetini yapanların sayısı yüzde 30 civarında. Bu size neyi ifade ediyor?
Bu sonuç, aynen Batı’da olduğu gibi bir sekülerleşme-manevîleşme ilişkisini yansıtıyor. Yaygın kullanılışıyla oldukça muğlâk bir terim olan muhafazakârlığı ben, “modern hayat tarzına direniş” olarak tanımlıyorum. Buna göre örneğin, cep telefonu, televizyon, kredi kartı kullanmayan bir insan ancak muhafazakâr sayılabilir ki böyle birilerini bulma imkânı neredeyse kalmamıştır. Dolayısıyla Batı’da olduğu gibi karşımızda artan modernleşmeye tepki olarak kendini daha manevî, “enformel” tarzda dindar hisseden insanlar var. Batı’da sekülerleşmenin dinin kurumsallığı ve dindarlığın formalitesinin gittikçe çözülmesi olarak tezahür ettiğini belirtmiştik. İslâm örneğinde dinin kurumsallığının çözülmesinden kasıt, Peygamber ve varisleri ulemanın otoritesinin çözülmesi, insanların “Ben Kur’an, hadis meallerinden bunu anlıyorum” diye kendi kafalarına göre dini yorumlaması, ahkâm kesmesidir. TASAVVUF OTORİTELERİ ‘GURU’ OLDU Bu durumun ibadetlere de bir yansıması oluyor haliyle? Müslümanlar örneğinde dindarlığın formalitesinin çözülmesinden kastım bu zaten. Yapılan araştırmaların gösterdiği gibi dindar geçinen insanların da Batı’da olduğu gibi namaz ve oruç türü dinî vecibelerini terkleridir. Son yıllarda Türkiye’de tasavvufa yönelik olağanüstü ilgi artışı da gene Batı-tarzı sekülerleşmenin, manevîleşmenin bir izdüşümü olarak görülebilir. Bu süreçte aslında şahsî yaşayışlarında İslâm ile fazla bir alakası olmayan sözde tasavvuf otoritelerinin Batı’daki gurular gibi kamuoyunda boy gösterdiği görülmektedir. İlm-i hâl, yani “hâl ilmi” olarak tanımlanan geleneksel tasavvuf, “hâl, kâl ile tanınmaz” anlayışını öngördüğü halde bu yerli gurular, hâli kâl ile tanıma, tanıtma derdine düşmüştür. Bu gidişatın sonucu şeriatsız hakikat, namazsız niyaz anlayışıdır.
TÜRKİYE DİNDARLIĞI: NİCELİK ARTIYOR NİTELİK DÜŞÜYOR Ardı ardına yapılan sosyolojik sondajlar, araştırmalar sizce gerçeğin ne kadarını yakalıyor peki?
Tabiatıyla bu araştırmalar, ancak Batı-tarzı, formel bir sekülerleşme örüntüsünün ülkemize yansıma derecesini anlamamıza yardımcı olabilir. Onun ötesinde bu tür araştırmalarla dindarlığın giderek düşen kalitesini tespit etmek imkânsız değilse de çok zordur. Gerçekten bugün Türkiye’de dindarlaşmada nicelikle nitelik arasında neredeyse ters bir orantının yaşandığı, adeta nicelik arttıkça niteliğin azaldığı görülmektedir. Gerçekten nicel olarak cami inşası, hacca gidiş gibi göstergelere bakılınca Türkiye’de Müslümanlığın büyük bir canlanma yaşadığına hükmedilebilir. Ancak nitel olarak dindarlıkta korkunç bir yozlaşma var ki kanaatimce bunu da sünnete göre ölçmek mümkün.
TAKKE KALKTI, TAHRİMEN MEKRUH OLDU Ölçelim. Çok basit olarak erkeklerin başı örtülü ibadet (namaz, Kur’an tilaveti) örneğini verebilirim. Ben çocukken başı açık olarak namaz kıldığımda hoca olan rahmetli babam Niyazi Gencer, “Oğlum, erkeklere başı açık olarak namaz kılmak tahrimen mekruhtur” diye beni ısrarla uyarırdı. Tahrimen kerahet, vakit çıkmamışsa o Müslüman erkeğin başını örterek tekrar namazını kılmasını gerektiriyordu. Yıllar içinde tahkik ettikçe rahmetli babamın bu uyarısının hikmetini anladım. Hatta bu açıdan bugün Müslümanlar, Yahudilerden bile daha sekülerleşmiş durumda. Bir erkek dünyanın herhangi bir yerinde başı açık olarak sinagoga giremez ama bugün camilerde neredeyse takkeli namaz kılan kalmadı. Artık başı örtülü namaz kılan bir ilahiyat profesörü bile görmek neredeyse imkânsız hale geldiyse halkın halini düşünün. Bugün her alanda olduğu gibi özellikle din alanında korkunç bir cahillik toplumu kaplamış durumda. Çıkan insanlara soruluyor, kıldığınız Cuma veya teravih namazı kaç rekât diye, bilmiyorlar.
ŞERİAT ELDEN GİDİYOR Bu araştırmalar, sosyolojik sondajlar özellikle 90’lardan, yani “irtica tehlikesi”nin bir siyasi argüman haline geldiği yıllardan bu yana Türkiye toplumunun dindarlaşıp dindarlaşmadığını, şeriat isteyip istemediğini ölçme aracı haline geldi. Sırf bu durum bile modernleşme tecrübemizde anlamlı bir yere tekabül ediyor olmalı?
Sorunuzdan anladığım, özellikle laik çevrelerce İslâm’ın siyasallaşması olarak görülen modernleşme süreciyle dindarlıktaki değişim arasında bir yumurta/tavuk ilişkisinin kurulması. Herkesin bildiği gibi bu tür araştırmalar, güya İslâmî-eğilimli yerel ve genel yönetimlerin toplumu giderek Müslümanlaştırdığı sonucunu gösterme gibi gizli bir manipülasyonla yapılıyor. Oysa nicel değil, nitel ölçütlerle bakıldığında tam aksine bu süreçte Müslümanlığın ciddi bir yozlaşma yaşadığını söyledik. Nitekim Ali Çarkoğlu ve Binnaz Toprak’ın 2006’da yaptıkları Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset başlıklı araştırma, 2000’li yıllarda şeriat isteyenlerin sayısının giderek azaldığını gösteriyordu!
MODERNLEŞME VE DİNDARLAR Dindar insanların 1980 ama özellikle 90 sonrası geçirdiği dönüşüm ve atılıma dair pek çok yorum yapılıyor. Sizin yorumunuz yozlaşmadan mı ibaret?
Bunu daha iyi anlamak için ülkemizin modernleşme serüvenini, 1960 ve ’70, ’80 ve ‘90’lı yıllar ile 2000’li yıllar olarak üç belli başlı safhada ele almak uygun olur. Geleneksel anlayışta din şeriat, şeriat fıkıh, dindarlık ise sünnet demektir. 1970’ler, Türkiye’de Müslümanların ilk modernleşme sürecine girdiği yıllardı. Bu düşük yoğunluklu kentselleşme=modernleşme süreci, bid’atleri ele alan eserlerin gösterdiği gibi, sünnet denen dinin estetik yaşayış boyutunun aşınması karşısında endişeye yol açmıştı. Ancak modernleşme süreci ilerledikçe bunu yerini hükmen, şeklen İslâm’a uyma endişesi alacak, ‘80’lerde başlayan bu yüksek yoğunluklu kentselleşme=modernleşme süreci, “fıkıhçı modernleşme” denebilecek bir eğilime yol açacaktı. Türkiye’de 1980’li yıllarda artan modernleşme sürecinde açıkça İslam’a aykırı düşmekten korkan Müslüman fertler, pragmatik Osmanlı bürokrasisi gibi aposteriorik değil, apriorik olarak modern hayatın dayattığı bazı amellerin meşruiyetini “helal, haram, caiz” olup olmadığını öğrenmek için fetva istiyorlardı. Böylece düşük yoğunluklu modernleşmenin yaşandığı bir önceki onyılda görülen bid’at eserlerinin yerini, yüksek yoğunluklu modernleşme sürecinin yaşandığı bu on yılda Mehmed Emre, Halil Gönenç, Hayreddin Karaman, Yusuf Kerimoğlu, Faruk Beşer gibi ilim adamlarına sorulan fetva eserleri aldı.
LAİKÇİLER NEYİ BAŞARDI? Ya 2000’li yıllar? 2000’lerdeki durum çok daha karamsar. Tedeyyün denen İslâm’ı algılama ve yaşama tarzında inanılmaz bir yozlaşma var. Modernleşme sürecine paralel olarak Müslümanlar, çok ciddî bir şekilde sekülerleşmiş durumdalar, örneğin daha önce bankanın önünden geçmeyen Müslümanlar şimdi neredeyse bankadan çıkmaz olmuşlar. Şeriat talebiyle ilgili sorular içeren araştırma yapanlara da, sorulanlara da öncelikle “şeriattan ne anlıyorsun” diye sormak lazım.
Geleneksel anlayışta din, şeriat demektir. “Yahudi, Hıristiyan, İslâm şeriatı” deyimlerinde olduğu gibi, şeriat dinin genel, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm ise özel adlarıdır. Yani sonuçta din, İslâm, şeriat, aynı şeydir. Diyanet, niçin bu kadar temel bir kavram hakkında toplumu aydınlatmıyor diye insan gerçekten merak ediyor. Türkiye’de laikliği laikçilik olarak bir ideoloji haline getiren seçkinler, İslâm ile şeriatı ayırma projelerinde az-çok başarılı oldular. İslâm ile şeriat kavramlarının özdeşliğince Türkiye’de nüfus kâğıdında İslâm yazan her Müslüman “şeriatçı” olduğu halde bu kesim, Türkiye’nin başbakanına bile sıkılmadan “şeriatçı mısınız” diye sorarak, şeriatçı Müslümanları ötekileştirerek şeriat kavramını İslâm’dan ayırmayı az-çok başardı. Diğer taraftan bu yozlaşmayı giderecek kanallar da Türkiye’de tükenmiş durumda. Dindarlık kalıbı olarak sünneti, edebi toplum öğretecek kanallar olan tekkeler Cumhuriyet’in başında kapatılsa da özellikle Türkiye’nin doğusundaki medreseler bir şekilde varlığını sürdürdü. Bugün Müslümanların edebi sünneti öğrenecekleri mürşid-i kâmiller kalmadığı gibi ulema bakıyesi hocalar da, Allah gecinden versin, vefat ettikten sonra dinlerini soracakları, öğrenecekleri âlim de kalmayacak. Görünen o ki Müslümanlar, ancak durumun vahametinin farkına vardıklarında âlim yetiştirecek bu otantik kurumları diriltmenin, yaşatmanın yollarını bulacaklardır.
İSLAMCILIK İSLAM’IN İDEOLOJİK SAVUNMASI İslamcılık, modernleşme karşısında bir savunma biçimi olarak ortaya çıkmıştı ve bugün bütün bu tartışma aslında İslamcılık ve İslamcılığın iflası şeklinde yürüyor?
Bu konuda çok şey söylenebilir ama ben daha basit bir cevapla yetineyim müsaadenizle. İslâmcılık, İslâm’ın ideolojik savunmasıdır. İdeolojileşme ise ilim ile amel ayrışmasını başlatan Kartezyen modernizmin ürünüdür. Buna göre İslâmcı, İslâm’ı ferden yaşamadığı halde İslâmî bir düzenin kurulmasını savunan kişidir ki ben bu anlamda Türkiye’de ilk İslâmcı, ilk Müslüman aydın ve ilk sosyal teorist olarak Namık Kemal’i gördüm. Osmanlı’da daha önceki aydınların talebi şeriatın daha iyi uygulanması iken onların talebi sadece uygulanmasıydı. Bu anlamda İslâmcılık, kâh siyasal muhalefetin, kâh sosyal iktidarın aracı olarak işledi. İslâmcılık, hem yerel ve küresel siyasetin sınırlamaları, hem bütün ideolojiler gibi özündeki ahlakî illetten dolayı bir duvara çarpacaktı. Ancak ne hikmetse bunu ilan işini de gene İslâmcılar sahiplendi!
“İfrat, tefriti davet eder” sözünün fehvasınca, İslâmcılığın başladığı ilanı da, bittiği ilanı da aynı kesimin, zihniyetin ürünü aslında. “Müslümanlar artık iktidarda olduğu için İslâmcılığın gerekçesi kalmadı” gibi bir yaklaşım, oldukça sığ. Dikkat ederseniz yıllarca “İslâm devleti” söylemiyle yaşadıktan sonra alenen havlu atan bu İslâmcılar, şimdilerde küreselleşmeye uygun, çok daha soft bir ideal olan “İslâm medeniyeti” söylemini benimsemiş durumdalar. Ben, şahsen hayatım boyunca kendime “Müslüman” sıfatından başka bir şey yakıştırmadım, bir Müslümana düşenin her halükarda Allah Rasûlü ‘aleyhi ekmeli’t-tehâyâ ve’s-salavât efendimizin emrettiği şekilde yaşamak olduğuna inandım.