Mutfakta Plastik Kap Kullanma Rehberi: Hangi Plastik Kaplar Risk Oluşturuyor?

307 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Jun 23, 2012, 7:57:08 PM6/23/12
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği



Mutfakta Plastik Kap Kullanma Rehberi: Hangi Plastik Kaplar Risk Oluşturuyor?

Damacana sudan saklama kaplarına, tek kullanımlık bardak, çatal-kaşıktan gıda ambalajlarına kadar, plastik, hayatımızın tam ortasında. Çoğumuz bu kapların hangi şartlarda kullanılması gerektiğini bilmiyoruz. Kapların da zaten böyle bir kullanım kılavuzu yok! Prof. Dr. Mehmet Yaman, plastik kapların kullanım hatalarıyla ilgili önemli uyarılarda bulundu.

Sağlıklı beslenme için doğru gıdaları tercih etmek kadar mutfakta kullanılan eşyaların da çok önemi var. Daha pratik olduğu için tercih edilen plastik saklama kapları, teflon tencereler çizilmesin diye kullanılan plastik kaşıklar ve daha birçok mutfak eşyası doğru seçim yapılmadığında sağlık için büyük bir risk oluşturuyor. Fırat Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü'nden Prof. Dr. Mehmet Yaman, mikrodalga fırınlarda kullanılan plastik kapların 70 derecenin üzerinde ısıtılması durumunda zararlı kimyasal maddelerin ortaya çıktığını belirtiyor.

Prof. Dr. Mehmet Yaman, bu kimyasal maddelerden en zehirli olanlarının bisfenol-A (BPA), polivinil klorür (PVC) ve ftalatlar olduğunu aktarıyor. Yaman, bu maddelerin hormonal dengeyi bozduğunu, kanseri uyardığını ve geliştirdiğini, ayrıca doğurganlığı bozduğunu söylüyor. Melamin kapların da çok zararlı olduğunu ifade eden Yaman, "Ham melamin ve formaldehitten üretilen bu kaplar, sert, kırılmaz ve pürüzsüz bir yüzeye sahip olmaları nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu kapların 70 derecenin üzerinde ısıtılması durumunda formaldehit ayrılarak gıdalara bulaşmaktadır. Aynı tehlike mikrodalga fırına konulan bu tür kaplarda daha fazladır. Asidik gıdaların melamin ile teması halinde de formaldehit yiyeceğe bulaşmaktadır." diyor. Yaman, melamin kapların 70 derecenin altındaki sıcaklıkta kullanılmasının güvenli olduğunu belirtiyor.

Mutfakta en çok kullanılan ve zararlı kimyasalları gıdalara bulaştırma riski olan plastikler şöyle:

Polivinil klorür (PVC): Oyuncaklar, şişeler, gıda ambalajı

Gıda ambalajı, emzik, oyuncaklar, sıkılabilir şişeler ve su borularında kullanılan bu plastiklere esnek ve yumuşak olması için ftalat kimyasal maddesi eklenir. Bu madde, endokrin (iç salgı) bozucu ve estrojeni (cinsel hormon) taklit edip vücuttaki estrojen etkilerini durdurabilir. Bu iki olumsuz etki meme ve prostat kanseri, kısırlık, kalp hastalıkları gibi birçok sağlık sorunlarıyla sonuçlanır. PVC ürünlerin üzerinde üçgen içerisinde 3 kodu veya "V" işareti vardır.

Polistiren: Tek kullanımlı köpüklü içecek bardağı
Köpüklü sıcak içecek bardağı, et, balık ve peynir ambalajı, tek kullanımlık çatal bıçak takımı ve bazı yoğurt kapları polistirenin kullanıldığı mutfak gereçleridir. Bu kaplardan vinil benzen olarak da bilinen stiren açığa çıkıyor. Şüpheli kanserojen olarak bilinen stiren kimyasalı sindirim, böbrek ve solunum sistemi için zararlıdır. Polistiren ürünlerde üçgen içerisinde 6 kodu vardır.

Bisfenol-A (BPA)'lı polikarbonatlar: Damacana su şişeleri
Damacana gibi sert su kaplarında kullanılan polikarbonatları plastikleştirmek için BPA kullanılmaktadır ve BPA bu tür kapların ana maddesidir. Son zamanlarda BPA'nın sağlığı olumsuz etkilemesi yönünden yeni bir kurşun olduğu şeklinde raporlar yer almakta. Avrupa ve Kanada'da gıdalarla ilgili şişe ve kaplarda kullanılması yasaklandı. Gıdalara küçük miktarlarda da olsa bulaşabilen BPA'nın kurşun gibi anne karnındaki bebeğe geçerek fetüsün gelişimini olumsuz etkilediği belirtilmektedir. Plastik ürünlerin altında üçgen içerisinde 7 kodu varsa bu, BPA içerdiğini gösterir.

Güvenli plastikler hangileri?
Okla şematize edilen üçgenin içerisinde 1, 2, 4 ve 5 kodlarından biri bulunan plastik kaplar güvenli plastiklerdir. 1 rakamı polietilen (PET), 2 rakamı yüksek yoğunluklu polietilen (HDPE), 4 rakamı düşük yoğunluklu polietilen (LDPE), 5 rakamı ise polipropilen plastiği temsil eder. Ancak bu plastik türlerinin sürekli kullanılması durumunda bakteri oluşur. Bu da sağlık için risktir. Bu plastikler, madde yapılarına zarar vermeyecek sıcaklıkta köpüklü suyla yıkanır ve bol su ile durulanır ise polietilen (PET) hariç birkaç kez kullanılabilir. Zira PET içeren mutfak araç ve gereçleri çok fazla kullanılması durumunda ftalat gibi zararlı kimyasal maddeler ortaya çıkar.


ZEYNEP KAÇMAZ


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.










Baş Ağrınızın Nedeni Susuzluk Olabilir

Günümüzde insanlar susuzluk yaşadığının bile farkına varmıyor. Gün içinde içilen çay ve kahveden alınan suyun yeterli olacağını düşünülerek, suyun vücuda olan olumlu etkisi göz ardı ediliyor. Oysa suyun eksikliği, önemli sağlık sorunlarına neden olmaktadır.

Su içmek aklıma gelmiyor demeyin!

Su içmek, her insan için bir alışkanlık haline gelmelidir. Su içmek aklınıza gelmiyorsa masanızda sürekli bir şişe su bulundurun ve gün içinde yudum yudum için. Su içtikçe ağzınızın kuruyup sürekli su içme ihtiyacı yaşadığınızı göreceksiniz. Böylece farkında olmadan gün içinde 1,5-2 lt su içmiş olursunuz.

Su, kilo vermeye yardımcı olur!
Su "0" kaloridir ve mideye dolgunluk hissi verdiğinden kilo kaybına yardımcı olur, metabolizmayı hızlandırır. Düzenli su tüketmek, az yemek yemeyi ve su içme isteğinin devam etmesini sağlar. Sabah kalkınca, gece yatmadan içilen bir bardak su, tokluk hissi açısından önemlidir. Su içerek idrarla yağ atma düşüncesi ise yanlıştır. Suyun zayıflatıcı etkisi yağ yakımından değil, verdiği tokluk hissinden kaynaklanmaktadır. Sağlık için günde 2-2,5 litre su tüketmek çok önemlidir. Tükettiğimiz besinlerin sindirimi, emilimi, zararlı maddelerin vücuttan atılması, vücut ısısının hep aynı seviyede kalması, asit-baz dengesi suyun başlıca görevleri arasındadır. Su yeterince tüketilmediğinde önemli sağlık sorunlarına neden olur. Suyun eksikliğinde şu sorunlar ortaya çıkar:

Baş ağrısı, unutkanlık ve konsantrasyon bozukluğu: Beynin %90'ı sudur. Bu nedenle susuzluğun ilk belirtileri beyin fonksiyonlarında ortaya çıkar. Oluşan baş ağrısı ilaç kullanmaya gerek kalmadan sadece su içmekle bile tedavi edilebilir.

Ciltte kuruluk:
En büyük organ deridir. Susuzluk nedeniyle ciltte meydana gelen kuruluk, kırışıklıklara neden olur. Ne kadar çok su tüketilirse, yaşlanma belirtilerini o kadar geç ortaya çıkar.

Kalpte yorgunluk: Alınan sıvı miktarı yeterli ise kalbin çalışma hızı normal olacak ve ritm sorunları daha az yaşanacaktır.

Saç dökülmesi ve kepeklenme: Az su tüketimi saç derisi kuruması ile birlikte kepeklenmeye neden olabilir. Bu da saç derisinin tutulmasını azaltıp, saç dökülmelerine zemin hazırlayabilir.

Kabızlık: Sindirim sitemi daha yavaş çalışır ve kabızlık meydana gelebilir.

Kas krampları: Su, eklem sağlığımız için çok önemlidir. Eklemlerimizdeki özellikle hareketi sağlayan kıkırdak dokusunun su oranının yüksek olması gerekir. Bu oran azaldığında eklem hastalıklarına yakalanma riski artar. Su tüketimi ile kasların elastikiyeti artacak, bu da eklem ve kemik sağlığını olumlu etkileyecektir. Su tüketimi eklem sağlığı açısından faydalı olduğundan daha iyi bir egzersiz imkânı verecektir.

Düzensiz tansiyon: Uzun vadeli susuzluk ciddi problemlere neden olur. Tansiyon, kan dolaşımı, sindirim, böbrek görevleri ciddi olarak etkilenmektedir.

Böbrek problemleri görülebilir: Böbrekler aynı zamanda boşaltım sistemidir. Yani vücudu toksit maddelerden uzaklaştıran sistemdir. Bu sistemin çalışması için bol sıvı gerekir. Çünkü toksit maddeler de su ile atılır.

Vücut direnci: Gribe karşı da, vücut direnci için de susuzluğun bertaraf edilmesi çok önemlidir.



Dahiliye Mütehassısı Dr. Özgür Mollaoğlu



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.










Mükemmeliyetçilik Hastalığı

Mükemmeliyetçilik hastalığı, aslında, aşırı derecede “hata yapma korkusu” anlamına gelir. Eleştiri kültürünün hakim olduğu aile, okul, arkadaş ve iş ortamları, bunun için en elverişli zeminlerdir. Eleştirisi bol ama takdiri az ebeveyn, öğretmen, arkadaş ve patrona muhatap olan kimselerde mükemmeliyetçi eğilimler kendiliğinden filizlenir. Peki, bu hastalıktan nasıl kurtulunur?
 
“Dünyada kusursuz iki insan vardır:
Biri ölmüştür diğeri de doğmamıştır.”
Çin Atasözü
 
Her insan, yaptığı işin mükemmel olmasını arzu eder. Fıtratın güzele olan eğilimi, böyle bir arzuyu tetikler. Gerçekten etrafımıza şöyle bir baktığımızda, herkesin hayatını bir mükemmelliğin kıyısına yanaştırmakla meşgul olduğunu görürüz.
 
Bir bebeğin titrek ayaklarıyla haftalarca yürüyüş denemeleri yapmasında, bir sporcunun daha iyi bir performans için benzer hareketleri pek çok kez tekrarlamasında, bir hattatın daha iyi çizebilmek için aynı figürü defalarca kağıda aktarmasında, bir yazarın daha iyi bir tasvir için tekrar tekrar yazmasında hep mükemmellik arayışının izleri vardır.
 
Aslına bakarsanız, deneyip yanılarak “daha iyi”ye doğru yürüme çabası, Allah’ın insanoğlu için tayin ettiği fıtrî gelişim formülüdür. Gelişim ve terakki böyle olur. Ancak kişi fıtrata aykırı bir biçimde yaptığı bir işi ilk yapışta mükemmel yapmayı takıntı haline getirirse, sorunlu bir yola girmiş olur. Gerçekten de “mükemmeliyetçi,” yaptığı işi ilk seferinde mükemmel yapmak isteyen kişidir. Hata ve eksikler, ona göre “daha iyi”ye götüren denemeler değil, büyük bir beceriksizliğin somutlaşmış hâlidir. Tam da bu nedenle, mükemmeliyetçi kişiler bir işe girişmede son derece çekingen davrandıkları gibi, sonunu getirmekte de güçlük çekerler.
 
Mesela, mükemmeliyetçi bir yazar için masanın başına oturmak neredeyse işkencedir. Çünkü, yazdığı her cümlenin mükemmel olması gerekmektedir. Kafasında böyle bir ön kabul taşır. Bu nedenle, elini kalemden çok, silgiye uzatır. Yazmaktan çok sildiği için de, hiçbir şey üretemez. Yorgun ve bezgin bir şekilde masadan kalkar.

Çocukluk önemli

İşte bu, mutsuzluk ve depresyona davetiye çıkaran psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığın temelinde ise, çocukluk yaşantıları önemli bir yer tutar. Çocukluğunda anne ve babası tarafından çok fazla eleştirilenler, zaman içinde hata yapma korkusu geliştirirler. Ve hata yapmaktan o kadar korkmaya başlarlar ki, kendi önlerinde mükemmel olmaktan başka bir seçenek bırakmazlar. Çünkü ancak mükemmel olduklarında, eleştiriden kurtulabileceklerini düşünürler. Kendilerinden talep edilen de, budur.
 
Bu açıdan bakıldığında mükemmeliyetçilik hastalığı, aslında, aşırı derecede “hata yapma korkusu” anlamına gelir. Eleştiri kültürünün hakim olduğu aile, okul, arkadaş ve iş ortamları, bunun için en elverişli zeminlerdir. Eleştirisi bol ama takdiri az ebeveyn, öğretmen, arkadaş ve patrona muhatap olan kimselerde mükemmeliyetçi eğilimler kendiliğinden filizlenir.
 
Burada esas sorun, “mükemmeliyetçi”nin yakın çevresinin etkisiyle kendi ruh dünyasında gelişen ve sesi giderek yükselen “eleştirel” bakış açısıdır. Bu bakış açısı, mükemmeliyetçinin iç dünyasında o kadar belirleyici hale gelir ki, âdeta bir “iç ses”e dönüşür. Ve o iç ses, sürekli olarak kişiyi taciz etmeye başlar. Özellikle, biraz dikkat ve çaba gerektiren bir işe girişmeye yeltendiğinde, kişiyi içten içe yıpratmayı kendine görev edinir. Zorluk düzeyi daha yüksek işlerden ise tamamen el çektirir. Hata yapıp beceriksizliğini herkesin göreceğini ve onu kıyasıya eleştireceğini yüksek sesle haykırıp durur.
 
Öte taraftan, mükemmeliyetçinin içindeki iç ses, kendisine rahatsızlık verdiği gibi, başkalarını da eleştirmekten geri durmaz. Sanki ruh ülkesinde baş köşeye geçip kurulmuş ve oradan zararlı bilgisayar virüsü gibi gerek içine çöreklendiği kişinin şahsiyetine, gerekse dış dünyaya eleştiriler yöneltip durmaktadır. Standartları çok yüksek olduğu gibi, acıması da yoktur. Etrafında hata yapan kimselere öfke kusar. Onları asla oldukları gibi kabul etmez. Ona göre hiç kimse yaptığı işi tam layıkınca yapmamaktadır. Herkes kusurlu, herkes eksiktir. Yaptığı işin beğenileceği insan sayısı, en fazla bir elin parmakları kadardır. Onu bile yüksek sesle dile getirmekten imtina eder.
 
Biraz dikkat edilirse, bu iç sesin ruhta hayalî bir vücuda sahip olduğu da sezilebilir. Bu hayalî vücuda sahip eleştirmenin, yakından bakınca, eleştirel ebeveynin (öğretmenin, arkadaşın, patronun vs.) içselleştirilmiş bir imgesinden ibaret olduğu da anlaşılacaktır. Özellikle 0-9 yaş döneminde çocuklar, kendisini acımasızca eleştiren ebeveynine karşı çok savunmasızdır. Kendisine yöneltilen eleştirilerin mutlak doğrular olduğuna inanır. Takdir görmediğine göre, takdir edilecek bir yönünün olmadığını düşünür. Ayrıca, kendisi anne-babasının kusurlarını görmediği için onları mükemmel zanneder. Zaten onlar da sürekli eleştiren tutumlarıyla kendilerinin “mükemmel” olduklarını ima etmiş olurlar. Ve bu şekilde sürekli “mükemmel” anne-babası tarafından eleştiri yağmuruna tutulan çocuklar, zamanla bu yıkıcı eleştirel tutumu kendi kişiliklerinde imgeleştirirler.
 
Hayalî eleştirmen
İşte, özellikle ileriki yıllarda mükemmeliyetçi eğilimlere sahip olan gençlerin iç dünyalarında buna benzer bir “hayalî eleştirmen” dolaşıp durmaktadır. Genç, o hayalî eleştirmenin saldırı oklarına yakalanmamak için performans ortaya koymaktan sakınır. Bir performans ortaya koyması gerektiğinde de, mükemmellik kaygısı yüzünden büyük ıstıraplar çeker. Çünkü mükemmel olmayan her performans, hayalî eleştirmen tarafından onaylanmayacak ve reddedilecektir. Bu tacizler yüzünden genç, genel bir mutsuzluk hâlinin etkisi altında kalır. İncinebilirlik katsayısı yüksek olduğu için depresyona girme ihtimali artar.
 
Bu rahatsızlığın önünün alınmasında ilk yapılması gereken şey, gencin içindeki hayalî eleştirmenin farkına varmasıdır. Bu çatık kaşlı şefkatsiz eleştirmen, dış tesirle gelip ona musallat olmuş ve onu iç dünyasında şimdiye kadar mutsuzluğa mahkum ettiği gibi, bunu yapmaya bundan sonra da devam edecek gibi görünmektedir.
 
Ancak bu noktada dikkat edilmesi ve farkına varılması gereken çok sinsi bir aktör daha vardır. Bu sinsi aktör, bütün bu olup bitenler sırasında hayalî eleştirmeni yalnız bırakmadığı gibi ona içeriden destek veren bir işbirlikçidir. İşte hayalî eleştirmene destek veren o işbirlikçi, gencin ruhunda rububiyet arzusu taşıyan kendi “ene”sidir. “Ben bilincine sahip olan nefis” olarak tarif edebileceğimiz ene, eğer mahiyeti bilinmezse, kendisinde rablık tevehhüm edebilen bir ruhî kuvvettir. Bu yöne sevk olduğunda, gencin her hareketinin ardından mükemmel sonuçlar görmek ister. Çünkü rab olmak, bir işi ilk yapışta mükemmel yapabilme kudretine sahip olmak demektir. Dolayısıyla rab olma arzusu taşıyan enenin desteğiyle hayalî eleştirmenin sesi, gencin ruhsal bütünlüğünü ve huzurunu alt üst eder. Onun kendisiyle barışık bir şekilde ve güven duygusu içinde hareket edemez hale getirir. Bu anlamda ene, hayalî eleştirmeni ayakta tutan, ona hayat suyu veren ve bizatihi ruhun içinden yükselen bir iç kuvvettir. İçeriden gelen bu destek olmasa, dış tesirle beliren hayalî eleştirmen ruh ülkesini bu denli istila edemez.
 
Çözüm nerede?
Şimdi, gelelim çözüm aşamasına…
Hayalî eleştirmenin etkisinin azaltılmasında izlenecek yol, kişinin geçmiş yaşantısını, özellikle çocukluk ve ilk gençlik dönemini iyi bir analize tabi tutmasıdır. Böyle bir analizin içeriğinde, eleştirel tutumlarıyla kişinin ruhsal gelişimine olumsuz tesirleri olan kimselerin (anne, baba, öğretmen, arkadaş, vs.) hatalı yaklaşımlarını tespit etmeye çalışmak önemlidir.
 
Ardından, tedavi aşamasında bu hatalı yaklaşım sahiplerinin kusurlarını kendilerine iade etmek ve ruha sinmiş imgelerinin olumsuz taraflarını bertaraf etmek gerekir. Bunun için kişi kendisi çaba gösterebileceği gibi, bir uzman yardımına da başvurabilir. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, temel hedef, kişiye muhtelif zamanlarda yapılan haksızlıkların açıkça ortaya dökülmesi ve bilinç düzeyinde o zamana kadar yaşanılanların adalet terazisinde yerli yerine oturtulması olmalıdır. Adaletin bilinç düzeyinde bu şekilde tesis edilmesiyle, kişide yer etmiş olan özellikle mükemmeliyetçiliğe yönelik olumsuz koşullanmaların aşılması için gerekli zihinsel şartlar hazırlanmış olur. Eğer bu aşamaları başarıyla atlatabilirse “mükemmeliyetçi,” yıllardır iç dünyasında gereksiz yere taşıdığı zihinsel bariyerleri üstünden atarak derhal bir rahatlama sürecine girecektir.
 
Ancak eski alışkanlıkların izlerinin tamamen silinmesi için, bundan fazlası gerekir. Örneğin, daha önce verdiğimiz yazar örneğinden hareket edersek, mükemmel olmadığını düşünse bile aklından geçenleri yazmaya devam etmelidir. Yaptığı hataları, ne yapmaması gerektiği konusunda kendine içgörü kazandıran merhaleler olarak kabul etmelidir. Bu yolda yürümeye devam ettikçe, şifa bulan bir hasta gibi, mükemmeliyetçilik illetinden tamamen kurtulacaktır.
 
Çözümün bir başka önemli ayağı ise, rablık iddiasındaki eneyle ilgilidir. Mükemmeliyetçinin eneyle ilgili olarak bir normalleşme sürecine girebilmesi için rab taklitçiliğini bırakması ve ubudiyet tavrını takınması gerekir. Allah, insanı yoktan yaratmış ve onun fıtratını aşama aşama gelişecek şekilde düzenlemiştir. Mükemmeliyetçi, bu fıtrî yapıyla barışık oldukça ve ilk seferinde mükemmel yapmanın yalnızca Yaratıcı’ya has bir vasıf olduğunu çevresindeki tecrübelerden çıkardığı sonuçlarla da kavrayıp özümsedikçe, kendisi için aşırı yüksek standartlarını düşürebilecek ve hatalarıyla sevaplarıyla kendisini kabul edebilen bir pozisyona gelebilecektir.
 
Unutmamak gerekir ki, mükemmeliyetçi olmaya zorlayan süreç, kişinin çevresindeki otorite figürleri tarafından olduğu haliyle kabul edilmemesiyle başlamaktadır. Halbuki en büyük otorite olan Allah, insanı fıtrat itibariyle hata yapabileceğini en başından kabul eder:
 
“Eğer siz günah işlemeseydiniz [hata yapmasaydınız], Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe 9)
 
İşte, mükemmeliyetçilik hastalığının ilacı, bu hadis-i şerifte işaret edildiği gibi, insanın fıtratında günah işleme (hata yapma) olan bir mahluk olduğunu kavraması ve bu sayede günahı (hatayı) affı mümkün olmayan bir şey olarak görme korkusundan kurtulmasıdır.
 
Hakikaten, insandan beklenen davranış, hata yapmaması değil hatada ısrar etmemesi ve “daha iyi”ye doğru emin adımlarla ilerlemesidir.
 
İnsan söz konusu olduğunda “daha iyi”ye doğru ilerlemenin başka bir yolu da yoktur zaten.
 
Mükemmeliyetçilik hastalığı, aslında, aşırı derecede “hata yapma korkusu” anlamına gelir. Eleştiri kültürünün hakim olduğu aile, okul, arkadaş ve iş ortamları, bunun için en elverişli zeminlerdir.
 
Mükemmeliyetçi olmaya zorlayan süreç, kişinin çevresindeki otorite figürleri tarafından olduğu haliyle kabul edilmemesiyle başlamaktadır. Halbuki en büyük otorite olan Allah, insanı fıtrat itibariyle hata yapabileceğini en başından kabul eder:
 

Ömer Baldık



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages