You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
İştiyâkım Sana, Ey Rabbim! Mü'minlerin Allâh'a sevgi ve muhabbetleri pek şiddetlidir." (el-Bakara, 165)
Meltemlerin ve rüzgârların yüzüme değer, serinletir beni... Sarar, ferahlatır... Öylesine özlüyorum ki Cemâlini, bu ferahlık bile, beni ağlatır. Rabbim gerçek manada beni sen sevdin... Niceleri ise sever gibi göründü... Ama daima, kendilerini sevdiler... Çünkü âcizdiler, fâniydiler... Kendilerine bile yetemediler ki, bana yetseler... Hepsi Sana borçluydu varlığını. Hepsinin bir canı vardı... Ve onlar, kendi canları yanmadıkça, anlayamadılar acıyı... Anlayanlar da zaten, kendilerince bir mânâ çıkardı...Sen varsın hakkıyla bilen beni... Her şeyimle bilen, her şeyimle seven, bir tek Sen... Sevdiğini biliyorum, zira sevmemiş olsaydın, o kadar kendinle meşgul etmezdin beni. Sevmemiş olsaydın, aratmazdın böylesi... Sen sevmemiş olsaydın, sevebilir miydim ki Seni? Sen canımın Cânânı... Sen'in sevginde vefâyı idrak ettim ben... O eşsiz vefâna, karşılık vermekten âciz oldum her zaman... Seni, Senin beni sevdiğin gibi sevmekten âcizim... Zira Sen yaratansın, ya ben? Ben, kul olmayı bile beceremeyen...
Yalnızca Sendeydi tatmin... Sadece Sende. Bir Sen yettin bana... Kimselerle yetinemedim... Acı çekmeyi sever oldum Senin izninle. Dertlerin içinde gizlenmiş nice derman buldum... Sevdirdiğince sevdim Seni... Buldurduğunca buldum... Bir Sen varsın Bâkî olan... Geride ne varsa fâni... Bütün varlıkların hepsi fâni... Kimi güzel, kimi çirkin, kimi vasat, ama işte her biri fâni... Dallardaki çiçekler, göklerdeki bulutlar, çöller, pınarlar hep fâni... Seraplar ve gölgeler fâni... Çöllerde kalmayı sevdim Seninle... Yalnızdım, kalabalıklar içinde... Her şeyde Senin sanatını görmeyi sevdim ben... Herkeste Senden bir tecelli bulmayı sevdim... Yıldızlarda nûrunu, güneşte nârını, ateşte hârını bulmayı sevdim. Hiçbir şeye muhtaç olmayışını sevdim ben. Azîz oluşunu, Kâdir-i mutlak oluşunu sevdim. Settâr oluşunu sevdim. Öylesine güzel bir sırdaştın ki Sen, kimselere bir sırrımı vermedin. Günahıma rağmen yücelttin beni. Şeref ikram ettin. Ekrem-ül ekremînsin...
Kulunu sevmeni sevdim. Ey Rabbim! Ben unuttum, unutmadın. Ben, adını anmadım, yine de bırakmadın. Yüceler yücesi aşkına karşılık vermek varken, Seni bırakıp başkalarına yandım... Yine de vazgeçmedin benden. Sevdin beni, oysa, ben Sana kul bile olamadım. Nankörlük ettim. Yine de nimetlerini esirgemedin. Şikayet eden, sızlanan, dert yanan hep ben oldum. Sen, sabrettin. Sen sevdin beni... Bense vefâsız bir sevgiliydim. Kıymetini bilemedim. Şimdi, cemâlinin hasretiyle yanıyorum. Ve Senin muhabbetin fâni hazları benden yok etti. O kadar ki, güneşin kavurucu sıcağında da, serinleten rüzgarda da, Senin hasretin içindeyim. Senin sadece sanatını seyretmek yetmiyor artık! Şahdamarımdan daha yakın olmanı sevdim. Ama bu bile yetmedi bana. Korkuyorum perdeler arkasında kalmaktan. Korkuyorum, başkalarına görünüp de beni mahrum koymandan. Cemâlin... Tüm derdim bu ey Rabbim!
Cemâlin tüm derdim bu ey Rabbim. Dayanamam Mevlâm! Ne olur Sensiz bırakma beni! Biliyorum ki, ne yaparsam yapayım, cemâlini hak edecek bir sermaye biriktiremem. Seni hak edecek gücüm yok benim. Seni hak edecek amelim yok. Hiçbir şeyim yok ey en Güzel! Ellerim bomboş. Üstelik günah kirleriyle lekeliyim. Bembeyaz gelemiyorum Sana... Yarattığın gibi tertemiz değilim. Dünya kirletti beni, nefsim aldattı. Şeytana kandım. Müflisim. Vallahi hiçbir şeyim yok! Duyduğum iştiyakın sebebi, yine Sensin. Sensin her yanımda... Sensin varlığım... Zenginliğim Sensin... Tüm sefilliğime rağmen yine de Seni isteyişim, sırlarındandır. Bilmiyorum, bilen Sensin. Ve eğer, murâdıma, maksûduma, matlûbuma, yani Sana, yani Senin Cemaline kavuşursam bir gün, bu da sadece Senin merhametin. Sermayem yok Sevgili! Tüm sermayem, rahmetin... Lokmanın bile derman olamayacağı derdimin, dermanısın Sen!
Yârsın! Cansın! Şifâsın!
Lokmanda değil ey Yâr, Sendedir benim devâm! Sana kavuşmadıkça, huzur da bana haram! Sermayem rahmetin, ilâcım Cemâlindir, vesselâm!
Neslihan Nur Türk
BİN KERE DÜŞÜN, BİR KERE YEMİN ET
‘Vallahi
ne yapalım, iyiyiz’, ‘Vallahi şöyle olsa güzel olur’, ‘Vallahi mi?’
Farkında olmadan sürekli ağzımızdan çıkıyor bu yemin ifadeleri. Oysa
kişinin sözünü kutsal tuttuğu bir değere bağlaması anlamına gelen yemine
çok özel durumlarda başvurulması gerekiyor. Tutamayacağı sözü
vermenin, yok yere yemin etmenin ve bu yeminden kolayca yüz çevirmenin
ne kadar güven sarstığı tartışılmaz. Başta Peygamber Efendimiz’in (sas)
münafık sıfatı olarak saydığı vaadinden caymak, binler esef ki
toplumumuzda revaç buluyor. En ufak meselelerde dahi yemin üstüne yemin
etme alışkanlığı, farkında olmadan büyük günahlara girmeye de bir sebep.
Bu konuyu gündeme taşımamızın vesilesi ise sebebi, yalan yere yemin
etmenin ayyuka çıktığı bir televizyon bilgi yarışması. Her hafta
yayınlanan yarışmanın düzeni, rakiplerin birbirini ikna ederek ortak
karar verebilmeleri üzerine kurulu.
Geçtiğimiz hafta büyük ödüle
uzanmak isteyen iki ortak yarışmacı çok başarılı bir performansın
ardından finale kaldı. Fakat yarışmanın son anları uzun süre konuşulacak
bir hadiseye sahne oldu. Takım arkadaşına ödülü bölüşmek üzere güven
veren ve hatta ‘Kur’an çarpsın’ diyerek yemin eden Cihan Gümüş, sözünde
durmadı. Hırslı yarışmacı, ortaklığı son anda bozdu ve ödülün tamamını
kendisi alarak tüm seyircileri şoke etti. İşin en ilginç yanı arkadaşını
yarı yolda bırakan Gümüş’ün yarışma sonrasındaki sözleri oldu. Gümüş,
“Yani sonuçta bu yarışmanın formatı güven vermek ve inandırmak. Ben de
bunu yaptım. ‘Kur’an çarpsın’ benim jargonumda hep kullandığım bir
sözdür.” diyerek işin içinden sıyrılmak istese de beceremedi.
Allah’ın adını ağzına sakız edenler Yemin,
kişinin, kendi sözünü kutsal tuttuğu bir değere bağlaması anlamına
geliyor. Yani insanların hedefe varabilmek için başvurdukları güçlü bir
ahit. Yemin etmek, dinimizce yasak olmasa da ikna etmek için çokça baş
vurulması hoş görülmüyor. Ancak yalan yere vaatlerde bulunan ve bunu
Allah’ın ismi üzerine yapan kimseler, Kur’an-ı Kerim’de birçok kez tedip
ediliyor. Çokça yemin edip vaadinden caymak büyük günahlar arasında yer
alıp bir münafık sıfatı olarak addedilmiş. İslâm fıkhı, bu tür yemin
etmeyi ‘yemin-i gamus’ olarak nitelendirmiş ve kefareti geçersiz
sayılarak doğrudan günah olarak adlandırılmış. Cenab-ı Hak, Âli İmran
sûresinin 77. ayetinde “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az
bir paraya satanlara gelince; işte bunların ahirette bir nasibi yoktur.
Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları
temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır.”
buyuruyor.
Allah’tan başkası üzerine yemin edilmez Yarışmada
gerçekleşen yemin hadisesi sonrasında, pek çok kişi Cihan Gümüş’e medya
üzerinden tepki gösterdi. Gümüş, daha sonra herkesten özür dileyip para
ödülünü paylaşacağını bildirse de, bu olumsuz sahneler toplumumuzun
kanayan bir yarasını ortaya koydu. Yalan yere yemin etmek, sözünü doğru
olmadığı halde herhangi bir kutsala bağlamak ne yazık ki günümüzde her
çevrede görülen bir hastalık. 20. yüzyılın en önemli
psikiyatristlerinden biri olan ve analitik psikolojinin kurucusu kabul
edilen Karl Gustav Jung, bu durumu, modern yaşamın kutsalını kaybetmesi
olarak özetliyor. Kendi inandırıcılığını yitiren zayıf karakterdeki
kişiler kutsal değerleri bir can simidi olarak görüp yemini öne sürmeyi
bir marifet biliyor. Kişisel güven büyük yaralar alırken, toplumda
hürmet ile telaffuz edilen Allah, kitap (Kur’an), anne, ekmek gibi
isimler basit menfaatler uğruna dile alınıyor.
Yanlış üzerine edilen yemin bozulmalı İnsanlar
arasında bir iyi ya da kötü hedefe ulaşmak için edilen yemini,
fıkıhçılar (yemini münakide) olarak tesmiye ediyor. Yani yarın bir yere
gideceği veya falanca kişiyle konuşmayacağı üzerine yemin etme gibi. Bu
durumlarda kişi eğer ahdini tutamayarak bozarsa kefaret ödemesi gerekli.
Aksi halde yemine sadık kalmamak, bir günah olarak deftere
kaydediliyor. Kur’an-ı Kerim’in Maide sûresi 89. ayetinde “…yeminin
kefareti, ailenize yedirdiğiz orta hallisinden fakire yedirmek, yahut
onları giydirmek. Yahut da bir köle âzat etmektir. Bunları bulamayan üç
gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti
işte budur.” buyrulmakta. Bununla birlikte, Peygamber Efendimiz (sas)
Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste yemin ile ilgili şu önemli detayı
aktarır: “Kim bir şey hususunda yemin eder, sonra da hilafını daha
hayırlı görürse, derhal kefaret vererek yemininden vazgeçsin ve yemin
ettiği husustan daha hayırlı olanı yapsın.” Dinimiz yeminini
bozanları ise ‘yemin keffareti’ ile yükümlü tutuyor. Yemin keffareti on
fakiri doyurarak ya da giydirerek yerine getiriliyor. Bu imkanı
bulamayan fakirler, üç gün arka arkaya oruç tutuyorlar.
Hangi yeminden mesul değiliz? Günlük
hayatımızda belki de en fazla kullandığımız kelimeler arasındaki
‘vallahi’ geliyor. “Vallahi ne yapalım, iyiyiz”, “Vallahi şöyle olsa
güzel olur”, “Vallahi mi?” ibarelerini çoğaltmak mümkün. Peki cümleler
arasında farkında olmadan kullandığımız bu kelimelerden de mesul
tutuluyor muyuz? Allahü Teala, inananları bu noktada sorumlu tutmuyor.
Art niyet olmadan ve fikrini ifade etme sırasında kullanılan ‘vallahi’
yemini, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ‘lağv’ yani (yok ve anlamsız)
olarak nitelendirilmiş. Kişi doğruluğuna emin olduğu fakat hakikatte
yanlış bilgiler üzerine ettiği yeminden mesul değil. Bunun için
kefarete de gerek duyulmuyor. Bu konuda Bakara Suresi’nin 225. ayetinde
şöyle buyrulmuş: “Allah, sizi yeminlerinizde bilmeyerek ettiğiniz
lağv(herhangi bir kasıt olmadan, kanaate göre yanlış yere yapılan
yemin)den sorumlu tutmaz. Fakat kalbinizin kazandığı yalan yere yapılan
yeminden sorumlu tutar. Allah çok bağışlayıcıdır, çok halimdir.”
Baskıcı aile yok yere yemini tetikliyor
Çocuklar
okul öncesi çağında ebeveynlerin elinde bir hamur gibi şekillenir.
Dünya kavramı, doğru-yanlış ölçütleri aile ortamında kazanılır.
Psikologların çocuklarda görülen sıkça yemin etme ve sözünden dönme
vakalarının belki de en büyük müsebbibini sıkboğaz eden ebeveynler
olarak gösteriyor. Zira ailenin baskıcı ve yargılayıcı tutumunun çocuğu
sık sık yemin etmeye iteceğinin altını çizen uzmanlara göre, çocuklar
anadilini öğrendiği gibi davranış dili de silsile halinde aktarılıyor.
Ayrıca okul veya sokak ortamına kapı aralayan çocuklar bu yeni dönemde
farklı mefhumlarla karşılaşıp menfi yönde etkilenebiliyor. Bu noktada
aileler, çocuklarını bu kötü alışkanlığa karşı duyarlı kılmalı ve
arkadaşlarını inandırmada sık sık yemine başvurmaması gerektiğini
öğretmeli.
Dinimizin kullanılmasını hoş görmediği yemin ibareleri: İnan
olsun, ölümü gör, evladımın ölüsünü göreyim ki, Ku’ran nimet çarpsın,
Allah canımı alsın ki, ekmek mushaf çarpsın, akşama ermek nasip olmasın,
yarına çıkmak nasip olmasın evladımın ölüsünü göreyim, iki gözüm önüme
aksın ki, şuradan şuraya gitmek nasip olmasın ki Taş olayım, Allah seni
inandırsın...
ERKAM EMRE
Kendimizi Dine Uydurmamak, Dini Kendimize Uydurmak
Bu devir Müslümanlarının büyük hatalarından biri kendilerini İslam’a uyduracaklarına, İslam’ı kendilerine uydurmaya çalışmalarıdır ki, bu büyük bir sapıklıktır.
İsrafı, savurganlığı ele alalım: İsraf Kur’anla, Sünnetle, İcma ile haram olduğu kesinlikle bilinen büyük bir günah ve haramdır. Ellerinde imkân, fırsat, para olan Müslümanlar israftan kaçınmıyorlar, bu günahı işliyorlar.
Bilenlerin bilmeyenleri bu konuda etkili bir şekilde uyarmaları, bilgilendirmeleri ve aydınlatmaları gerekir. Bu yapılmıyor. Senede bir kere camilerde Cuma hutbelerinde israfın kötülenmesi yeterli değildir. İsraf konusunda genel, yoğun, enerjik bir emr-i ma’ruf ve nehy-i münker seferberliği başlatılmalıdır. İşte bu yapılmıyor.
İşin daha vahim tarafı var. “Her şeyin en iyisi müslümana layıktır” diye bir fetva çıkartmışlar; Kur’an’a, Sünnete ve İcmaya aykırı. Bu geçersiz ve saptırıcı fetvayla her türlü lüksü, israfı, tebziri, aşırılığı yapıyorlar.
Rezalet o boyutlara geldi ki “Lüks ve muhteşem turistik Umre” seyahatleri bile yapılır oldu. Umre nedir? Nafile bir ibadettir. İbadet nasıl yapılır? Tezellül ve tevazu ile yapılır. Nafile ibadetler gösterilir ve ilan edilir mi? Hayır kesinlikle gösterilmez, gizli tutulur… Bugünkü lüks, ihtişamlı, israflı, lüks otelli Umre seferleri İslam’ın ruhuna uymaz.
Müslümanlar mesken, yazlık, otomobil, mobilya, kılık kıyafet, yeme içme konusunda korkunç ve helak edici israflara batmışlardır.
Beyinsizlik o raddeye gelmiştir ki, israf yapanlar, utanacaklarına iftihar etmekte ve gurur duymakta; onları gören diğer Müslümanların bir kısmı da gıpta edip alkışlamaktadır.
Türkiye Müslümanları son kırk yıl içinde belki de bir trilyon doları israfa, lükse, şatafata, gösterişe, nefsaniyete harcayıp israf etmiştir. Bu paralar ümmet birliği ve teşkilatı içinde, doğru dürüst bir programla i’la-i kelimetullah için harcanmış olsaydı Türkiye’de özlenen adil ve hak düzen kurulmuş, bütün insanlığa örnek ve model olunmuş olurdu.
Bazı beyinsizlikleri sayayım:
1. Ev halkının sere serpe oturup kullanmadığı oda takımlarına büyük paralar verildi.
2. Bazı çılgınlar banyo ve tuvaletlerindeki madenî aksamı altınla kaplattılar.
3. Elli bin liralık bir araba ihtiyacını ve işini görecekken, gidip yüz elli bin liralık araba alanlar oldu.
4. Lüks restoranlarda pahalı yemekler tıkınmak statü haline getirildi. Beyinsizler bunlarla övünüyor, “Dün, Altın Yağlı Kemik Restoran’da İskenderun Sancağı kebabı yedik.” Anlatan memnun, dinleyenlerin ağızlarından sular akıyor. Görgüsüz beyinsizler.
Günde bir saat faydalı, uyarıcı, aydınlatıcı kitap okumayanlar binlerce liralık lüks ve israflı cep telefonlarıyla vır vır, zır zır gevezelik ve zevzeklik ediyor.
İslam dininde gurur ve kibir, kendini beğenmek haramdır. Azamet ve Kibriya, Allahü Teala ve Tekaddes Hazretleri’ne mahsustur. İsraf, gurur ve kibri dinimiz yasak ve haram kılmıştır. İnsanlığa en güzel bir örnek ve model olmak üzere gönderilmiş bulunan Resul-i Kibriya (Aleyhi ekmelüttahaya) Efendimiz çok sade, çok mütevazı yaşamışlardır. O, son derece hilm sahibiydi, alçak gönüllüydü; israftan nefret ederdi, yemekten sonra tabağını hiçbir kırıntı kalmayacak şekilde sünnetlerdi.
Bugün, bu Müslüman ülkede günde beş milyon ekmek çöpe atılıyor. Ekmek biz insanlara Allah’ın en büyük nimetidir. Benim çocukluğumda sokakta bir kenarda bir kuru ekmek parçası bulan Müslümanlar onu yerden alırlar, bir duvarın üstüne, kuşların veya başka hayvanların yiyebilecekleri bir yere koyarlardı. Ekmek kutsaldı, nân-ı azizdi.
Müslüman bir hanımın kurumuş ve bayat ekmekleri çöpe atmasına aklım ermiyor. Böyle bir israfı, böyle bir gafleti, Allah’ın nimetine böyle bir saygısızlığı Müslüman nasıl yapabilir.
İslam dinine göre doyduktan sonra yemek haramdır. Biz buna dikkat ediyor muyuz? Devamlı olarak doyduktan sonra da yiyoruz, sonra kilo alıyoruz. Gelsin zayıflama hapları, kilo verdirme çayları. Zayıflamanın tek çaresi doyduktan sonra yememek, gerekenden fazla gıda ve kalori almamaktır. Bu işimize gelmiyor. Tıksırıncaya, çatlayıncaya, patlayıncaya kadar yiyoruz ve sonra bitkisel çay içerek zayıflayacağımızı sanıyoruz. Bu bir beyinsizlik değil midir?
Dikkat ediyor musunuz, hür ve mukim erkeklerin farz namazlarını camilerde cemaatle kılması konusunda ne Diyanet, ne de sözü dinlenen kişiler etkili propaganda yapmıyor, telkinatta bulunmuyor.
Peygamberimiz (Salat ve Selam olsun ona) cemaate o kadar önem verirdi ki, meşhur bir hadis-i şerifinde “(…..) Cemaate gelmeyenlerin evlerini yakasım geliyor” buyurmuşlardır.
Türkiye’de İslam’ı doğru anlatan, hakkı tavsiye eden uyarı ve aydınlatıcı konuşmalar yapan kimseler yok değil. Lakin onlar yeterli sayıda değil ve sesleri duyulmuyor.
Uzun lafın kısası: Ya İslam’ı doğru dürüst öğrenir, kendimizi dine uydurur; dini kendimize uydurmaktan vaz geçeriz, yahut başımıza geleceklere hazır olur ve cezamızı çekeriz.
Medeniyet Yazı Demektir Medeniyet yazı üzerine kuruludur. Medenî insanlar yazı yazarlar. Medenî insanlar yazılı edebî lisanlarının gramer, imla ve noktalama kurallarını bilirler ve yanlışsız yazarlar.
Medenî ve okumuş vatandaşların yazıları güzel, estetik ve düzgündür. Medenî okullarda kaligrafi= güzel yazı dersleri verilir. Medenî insanların üzerinde kağıt kalem küçük bir defter bulunur. Gerektiğinde not alırlar.
Medenî insanlar anadillerinin en az on bin kelime, terim ve kavramını bilirler. Medenî insanların evlerinde kitaplar ve yazı malzemesi bulunur. Medenî bir toplum şifahî değil yazılıdır. Cebinde bin liralık bilgisayarlı bir telefonu bulunan kimsenin öbür cebinde güzel bir kalemi, güzel bir defteri olması gerekir. Telefon bin liralık, kalemi bir liralık… Zengin bedevî…
Medenî insanlar notlarını cep telefonlarına kayd etmezler, defterlerine yazar, hafızalarına kayd ederler. Lise ve üniversite bitirmiş bir zata: Elyazınızı göreyim, sizin kim olduğunuzu, nasıl bir insan olduğunuzu söylerim.
Osmanlı okullarında hüsn-i hat=güzel yazı dersleri vardı. Bir devlet, liselerinde ülkenin resmî dilinin edebiyatını doğru dürüst öğretmekle yükümlüdür. Bu dil üç yüz kelimelik konuşma ve günlük iletişim dili değil, yazılı zengin kültür dilidir.
Günlük iletişim dilini öğrenmek için eğitime okullara lüzum yoktur. Okuma yazma bilmezler hiç dil bilmez değildir. Bu memleketin ve devletin bin yıldan fazla kullandığı yazı ile okuma yazma bilmeyen okumuşlar mürekkep cahildir.
1928’den önce yayınlanmış roman ve hikaye kitaplarını okuyamayanlar cahil midir alim mi? Atalarının Türkçe mezar taşlarını okumaktan âciz olanlar nasıl medenî ve kültürlü Türkiyeliler olabilir? Ne garip ülke!.. İstanbul Beyazıt meydanına bakan büyük üniversite kapısının altından nice profesör ve öğrenci geçiyor ve kapının üzerindeki büyük mermer kitabeyi okuyamıyor. Bu kitabe Çince midir, Japonca mıdır? Hayır Türkçedir ama yine de okuyamıyorlar.
Okumasını öğrenseler de mânasını anlayamıyorlar. Daire-i Umûr-i Askeriye. Daire ve askeriye kelimelerini anladık da şu umûr ne oluyor? (Umûr emr kelimesinin çoğuludur ve işler mânasına gelir, yâni Askerlik İşleri Dairesi…)
En güzel ve sade Türkçenin örneği Ömer Seyfeddin hikayeleridir. Aradan yüz sene geçmedi ama onların bile Türkçeden Türkçeye tercümesi yapılıyor. merhum Profesör Ali Fuad Başgil’in Gençlerle Baş Başa adlı küçük kitabının büyük hacimli bir edisyonunu yapılmış. Küçük kitap nasıl büyük olmuş? Şöyle olmuş: 1960’ta yayınlanan orijinal metnin aslında son derece basit, sade ve anlaşılır olan Türkçesi ağırmış da, yeniden Türkçeye çevrilmiş. Böylece kitabın hacmi iki misli olmuş!..
Yazısını yitiren bir toplum dejenere olur… Yazılı ve edebî anadilini yeterli derecede bilmeyen bir toplum cahil bir toplumdur. 1928’den önce yazılmış, yayınlanmış kitapları, atalarının mezar taşlarını, anıtlardaki kitabeleri, arşivlerdeki vesikaları okuyamayan bir toplumda kopukluk vardır.
Bir ülkede, yüz yıl önce yazılmış hikaye kitaplarının, romanların dili anlaşılamıyorsa ve Türkçeden Türkçeye tercüme ediliyorsa orada eğitim ve kültür hasta demektir. Bu ülkenin adı Türkiyedir. Devletin resmî dili Türkçedir. Türkçe elden giderse ne ülke kalır, ne devlet.
Sevgili Kürt vatandaşlarımızın bir kısmı Kürtçe diye ağlıyor haykırıyor. Anadili Türkçe olanlar ne zaman ah Türkçe vah Türkçe diye ağlayıp feryad edecekler? Yeni bir anayasa yapılsın diye çırpınanlar var. Türkçe kurtarılsın, lisan ve yazı kopukluğu giderilsin, lise mezunları zengin, yazılı, edebî Türkçeyi bilsin diye birkaç kişi dışında çırpınan var mı?
Mehmet Şevket Eygi
Yanlış Yapmak... Bu imkânlar, insanları üzelim diye bize verilmiyor. Şunu unutmayalım: Amellerin en hayırlısı, bir müminin gönlüne sevinç olmaktır. Her şeyin hızlandığı bir devirde yaşıyoruz. Bazen, hak geçmesin diye durmamız ve düşünmemiz gerekiyor. 'Sürat felakettir' sözü boşuna söylenmemiş. Hayat hızlanıyor, şartlar alabildiğine ağırlaşıyor. Bu hız ve zorluk yüzünden, bazı şeyleri görmeye, birtakım incelikleri yakalamaya ne fırsatımız ne de vaktimiz oluyor. İşte bu karmaşada, yanlış yapmak, hata etmek, daha kolay hale geliyor. Yanlışı bilmeden, istemeden yapmışsak, kul hakkına girmemişsek, sorun yok. Böyle yanlışların, hataların telafisi daima mümkündür. Bakınız: 'Her insan hata eder. Hata edenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.' Asıl üzücü, yakıcı ve yıkıcı olan, bir insana (hatta kuruma) zarar vermek adına, bilerek ve isteyerek yanlış yapmaktır. Bunun için açık aramak, kusur bulmaya çalışmak, niyet okumak, fırsat kollamak, şartların olgunlaşmasını beklemek, özetle; islami ve insani olmayan şeylerin peşinden koşmak. Bu fenalığı, hak ve hakkaniyet için yaptıklarını söyleyenler de var. Maalesef.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir kimse, başka bir kimseyi mahcup etmek üzerine plan yapıyorsa, adım atıyorsa, onun şahsiyetinden şüphe edebiliriz. Etmeliyiz. Bu söz, yanılmıyorsam, Kastamonulu Selahattin Ata'ya ait: 'Yanlışlar elbette hepimiz için. Fakat doğru insana yanlış yapmak, basit insanlar için.' Güzel demiş. 'Küçük bir hatayı büyük bir hataya çevirmek istiyorsanız, o küçük hatayı savunun' denilir. Yanlışta ısrar etmek, bir müddet sonra, 'haksızlığın tadını çıkarmak' anlamına da gelebilir. Yanlışa yanlışla karşılık vermek ise bizi şuraya götürür: Kötüyle kötü olmak. Kural belli: 'Kusur değil, çare bulun.' Kabul ediyorum, çare için önce kusurun ne olduğunu bilmemiz, bulmamız gerekiyor. İşte o kusuru, görmeli fakat göstermemeliyiz. Tam da burada, Gökhan Özcan'ın şu harika cümlesi karşımıza çıkıyor: 'Dile kemik, zihne fren, insana insaf şarttır.' Bir de yasal uyarı: 'İnsaf, dinin yarısıdır.' Meselenin zorluğunun farkındayım. Hem insanlara yanlış yapmamak, hem de insanların yanlışını gözler önüne sermemek...
Peki, ne haldeyiz? Kendimizi önemsemekten ve başkalarının açığını aramaktan fazlasıyla yorulmuş durumdayız. Bu ruh hali, ayrıca hırs ve çaresizlik, bizleri yanlışa sürükleyebilir, hata yapma ihtimalimizi arttırabilir. Söyleyelim ve kurtulalım: 'Hatadan dönmek, döneklik değildir.' Parmak izi gibi, her insanın mizacı farklıdır. Sözlükler, karakter kelimesine şu karşılığı verir: Bir şeyi benzerlerinden ayıran temel özellik. Levent Sunal'ın dediği gibi, 'herkesin herkesten ayrıldığı bir nokta' vardır. O noktaya saygı duymamız, farkları kusur olarak görmememiz gerekiyor. Öte yandan, 'insan çeşit çeşit, yer damar damar' olsa da, doğru bir tanedir. Kar beyazdır, ölüm vardır, sigara sağlığa zararlıdır, oğlaklar ve kuzular güzeldir, iki kere iki dörttür vb. Asıl mesele, doğrular ile tercihlerin birbirine karışmamasıdır. Fakat karışıyor.
Kişisel anlayışımızı, tercihimizi, zevkimizi doğru diye dayatırsak, insanlara da yanlış yapmaya başlarız. Edebiyattan siyasete kadar bu böyledir. Bir de bulundukları mevkilerden, makamlardan güç alarak insanlara yanlış yapanlar var. Onlar için ibretlik bir hatırlatma yapalım: Ne oldum değil, ne olacağım. Lidya devletinin başkenti olan Sardes, bugün, küçük bir köyün sınırları içindedir. Salihli ilçesine bağlı Mustafa köyü. Bu kadar basit. Yazdığımız ve yazamadığımız bunca şeyi, şu üç kelime özetlemiş olsun: 'İnsanın içinde olacak.'