You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Nasıl Bir Dünya Hayal Ediyorum?
Ben; Erkeklerin kadınları incitmediği, Kimsenin kimseyi horlamadığı,Kocaların eşlerine el kaldırmadığı, Kadınların kocalarına karşı sevecen olduğu, Çocukların diline, dinine, mezhebine bakılmadan korunduğu, Her insanın insanca muamele gördüğü, çifte standardın uygulanmadığı, Kimsenin boyu, posu, mezhebi, şehri, meşrebi, bölgesi itibarıyla horlanmadığı, Yolda, sokakta karşılaşan herkesin birbirine gülümsediği, Trafikte kırmızı ışıkta geçmeyi veya kural ihlal etmeyi en büyük günah kadar ciddi kabul ettiği, Beş vakit ezan okunduğunda ruhunu dinlendirdiği ve imkânı varsa camiye koştuğu, yoksa evinde secdeye kapandığı, Bir insanın gözyaşını kendi gözyaşı gibi bildiği, Irz, namus, saygınlık, mahrem, şeref, haysiyet,, aile, itibar ve hassas olunan ne varsa tümünün korunma altına alındığı, mahremiyete dokunulmadığı, Her din öğreticisinin, davetçinin, ilahiyatçısının 'Kuran ve Sünnet' ışığında sağlıklı bir din birliği ve anlayışı için gayret sarf ettiği, ruhları temizlediği, ümit verdiği, umut aşıladığı, moral yapısını güçlendirdiği,
Çocukların her türlü güvenceye alındığı, Mafyanın, kabadayıların, çek-senet baronlarının tamamen etkisizleştirildiği, Kendisine yapılmasını istemediği şeyi, başkasına yapmadığı, Aç bir kedi, yaralı bir köpek, muhtaç durumda bir serçe, yaralı olan bir kertenkele, hatta can çekişen bir hamamböceği gördüğünde vicdanının sızladığı, Malının en azından kırkta birini hiç tanımadığı ve ama gerçekten fakir kabul ettiği garibe aktardığı, Tarikatını, dergâhını, cemaatini, kursunu, medresesini, derneğini, vakfını, velhasıl her türlü dini yapısını sadece ve sadece Allah için insanların tümünün hizmet ve geleceğine adadığı, Kuran-ı Kerim'i kendine yontmayan, kendini Kuran ve Sünnet'e göre yontan Müslümanların çoğaldığı, Kul hakkına çok önem verildiği, İnsanlara iftira atılmadığı, itibarsızlaştırmaya çalışılmadığı, Günah işleyen insanların tövbe ile Yüce Rabbe sığındığı, Günah işleyen Müslümandan değil, günahtan uzaklaşmalıyız prensibini edindiği,
Bir kişi bile benim için dünyalar kadar önemlidir dediği, Ordusuyla, milletiyle, bürokratıyla, din adamıyla, gazetecisiyle, magazincisiyle, televizyoncusuyla, çöpçüsüyle, profesörüyle, doğulusuyla, Karadenizlisiyle, Sünnisiyle, Alevisiyle, Müslüman'ı ve Ermenisiyle, Musevisi ve Süryanisiyle, laikiyle, çok dindar olanı ile velhasılı 70 milyonun tümüyle; Türkiye'yi, ülkemizi dünyanın en gelişmiş, en modern, en güçlü, en temiz, en istikrarlı, en saygın, en ilerici, İslam'ın ruhuna en uygun hiçbir gücün güdümünde olmayan en kararlı bir ülke haline getirmek için birleştikleri bir ülke hayal ediyorum. Böyle bir ülke istiyorum. Ümit ediyorum. Hayal mi görüyorum? Çok şey mi istiyorum? Bunlar niye olmasın Allah aşkına! Almanya'da, Fransa'da ve diğer bazı ülkelerde oluyor bunların bir kısmı da bizde niye olmasın. Ne zaman zincirleri kıracağız. Ne zaman bu ülke bir ayağa kalksın diyeceğiz? Ne zaman?
AKIL MI, NAKİL Mİ? En eski tartışmalardan biridir bu, akıl ile nakil (yani Kuran ayeti veya bir sahih hadis) tearuz ettiğinde (çeliştiğinde) ne yapmak lazım. Akıl ile eldeki ayet veya sahih bir hadis çelişirse -varsayalım- bu durumda nasıl bir metot takip edilmelidir. Akıl mı, nakil mı tercih edilmelidir. Akıl esas alınıp; nakil yorumlanmalı mı, yoksa nakil olduğu gibi mi bırakılmaktadır. Buna hadis ilminde 'tevakkuf' etme denilir. Yani, durağanlığa teslim etmek. Hadisi bir an için işlevsiz bırakma. Kabul veya ret değil, sabit durma. Aklı tek otorite bilenler -örneğin, mutezili anlayış- rasyonelliği pragmatist bir dürtüyle -vahye karşı bağımsız bir noktada tutmak isterler.
Bunda etkin olan şey; daha önceki kurgularına Kuran ayetlerini uygulatarak savlarını etkili kılmaktır. Geleneksel bakış açısına bağlı ehl-i sünnet alimleri ise 'külli aklın' (vahyin veya vahyin kaynağının) "nisbi, cüz'i" (insana ait) akla hâkim olması gerektiğini ve ancak vahiyle dizayn edilmiş, terbiye görmüş, ayıklanmış, kritize edilmiş aklın doğru yolu bulabileceğine karar vermişlerdir. Kuran-ı Kerim'deki 'akletmek, tefekkür etmek, aklı çalıştırmak' gibi aklı referans gösteren bütün çağrılara muhatap olan 'akıl', işte vahyin edebinden geçen bu akıldır. Çünkü Kuran-ı Kerim akletmeye çağırırken vahye boyun eğecek bir akla hitap etmektedir. İnkârcı aklı da bu akla çağırmaktadır. Akıl ve naklin çelişmesi halinde naklin yorumlanması mümkün ise yorumlanması (te'vili); mümkün değilse eğer bu nakil hadis ise tevakkuf (durağanlaştırma, işletmeme) edilmesi, Kuran ayeti ise aynen kabul edilmesi bu düşünce ekolünün tercihidir. Doğru olan da budur.
Akılsız din olmaz. Aklın işlevsiz kılındığı din olmaz elbette. Aklı olmayanın dini sorumluluğu bile yoktur. Ama bahis konusu olan akıl; sıradan herhangi bir insanın aklı ise ve bu tek otoritede kabul edilirse; dünyadaki insan sayısınca 'akıl dini' oluşur. Her aklın kutsalı, diğer akıllara dayatılan bir kutsala dönüşür. Bu doğru bir yol olsaydı, o zaman ne peygambere ne vahye ve ne de ilahi yönlendirmeye gerek kalmazdı. Allah herkesin dini aklıdır derdi ve işi çözerdi. 'Ümmetim yetmiş üç (73) fırkaya (gruba) ayrılacak. Hepsi ateştir. Sadece birisi hariç' diyen Hz. Peygamber'in (s.a.v.) işaret ettiği ve 'fırka-i naciye' (kurtulmuş fırka) denilen grubun özelliği şudur: Onlar Kuran-ı Kerim ve sahih hadisleri, hayatın asli dinamiği kabul ederken vahyin süzgecinden geçen 'salim aklı' vahyi kavramada en önemli kilit taşı sayarlar.Yoksa aklını din kabul eden, vahyi aklına uyduran hasta anlayış tam bir inkâr ve kaos anaforuna iter bizleri.
Bu arada, Kuran-ı Kerim ayetleri ile mütevatir bile olsa sahih hadisi, aynı kategoride tutmak doğru değildir. En azından subutu -bize geliş yöntemi- itibarıyla farklıdır. Kuran-ı Kerim ayetlerinin bir kısmını 'tarihsel' kabul edip bu ayetleri işlevsiz kılmaya çalışan 'oryantalist ve saptırıcı' anlayışın sürekli akla karşı vahyi etkisizleştirmeye çalıştığını da görebiliyoruz. Bu hasta bakış açısını bertaraf etmek Kuran-ı Kerim ayetlerini doğru anlayıp gündemde tutmak ve sahih hadisleri toplumda etkin kılmakla mümkündür.
Bu konuyu bazı okuyucularımın bu husustaki soruları üzerine özetle ele aldım. HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.V.) HADİSLERİNDEN
Kişinin önüne gelen ancak elinin kazandığıdır. Güçlü insan, nefsine galip gelendir. Önce nefsinle başla. Sonra elinin altındakilere dön. Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz. Müslüman Müslüman'ın aynasıdır.
İnsanlar bir tarak dişi gibi eşittir. Esas zenginlik gönül zenginliğidir. Kötülüğü tüketmek sadakadır. Toplumun efendisi, onlara hizmet edendir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Yerdekilere merhamet et ki, göktekiler de sana merhamet etsin.
Danışılan kimse emin olmalıdır. Başlattığınız bir işinizi bitirecekseniz, sonuç olana kadar gizli tutun. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Hayra yol açan, o hayrı işleyen gibidir. Bir şeyi aşırı sevmen seni kör eder.
Her iyilik sadakadır. Zulüm, kıyamet günü karanlığa dönüşecektir..
ALİMLERİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN
Takva elbisesini çıkaranı hiçbir elbise örtmez. Düşmanının kılıcını sıyıran onunla kesilir. Bir kimse, kardeşi için bir kuyu kazarsa kendi düşer. Kendi hatasını unutan, başkasının hatasını -günahını- büyük görür.
Başkalarının perdesini yırtanın edep perdesi açılır. Kendi aklı ile yetinen (danışmayan) zelil olur. İnsanlara karşı kabaran kırılır. Rezillerle arkadaşlık eden, hakir olur. Dini hafife alan çamura saplanır.
Sonuç almak isteyen sabreder. Bastığı yeri bilmeyen, pişmanlıkta yürür. Gücünün yetmediğini taşıyan mutlaka aciz kalır. Ecelini bilen emelini kısar. Uzun beklentilerden sıyrılır. Aslında hem hadisi şerifler hem de büyük alimlerin sözleri bizleri hayatta karşılaştığımız engebelere karşı uyaran birer altın öğüt hükmündedir.
Bunlara kulak kabartmak lazım. Acı da olsa doğru söyleyen dostları dinlemek lazım. Allah'a tam bir itaatle bağlanmak lazım. Kabirin karanlığının bizi beklediğini bilmek lazım. Bu dünyadaki gidişata kapılmamak lazım. Ne oluyor, ben ne yapıyorum, ne yapmalıyım demek lazım. O zaman okuduğumuz ayetin, yaptığımız duanın, duyduğumuz hadisin ve sözün bize faydası olur...
Prof. Dr. Nihat HATİPOĞLU
Öne Geçme Çabası
Yaşam, bir düz çizgi üzerinde ve ileri doğru hareket hâlinde midir, yoksa bir çember gibi ilerisi olmayan kısırdöngüden mi ibarettir? Bireyin bu soruya verdiği cevap, onun yaşam kalitesini belirler. Yaşamı bir düz çizgi gibi görenler, çizginin bir sonraki noktasına erişmek için yoğun çaba içindedirler. Bu, “öne geçme çabasıdır.” Önde bulunmanın daha kârlı olacağı algısı, kişide sonu gelmez bir öne geçme dürtüsünü beraberinde getirir. Böylesi kişiler, birilerinden geri kaldıklarında rahatsız olur, moralleri bozulur, canları sıkılır.
Bu dürtüsel hâl, çocukluk döneminin kişide bıraktığı bir bozukluk hâlidir. Birçok ebeveyn çocuklarında bir başarı motivasyonu oluşturmaya çalışırken, onları, bulundukları konumlarından rahatsız ettiklerini ve öne geçmek dürtüsü oluşturduklarını fark etmezler bile. Böylesi ebeveynler, sıraya dizilmiş bir başarı listesinde çocuğunun konumunun bir öncekinin önüne geçtikçe mutluluk duyarlar. Çocuklarını da öyle teşvik ederler. Hâlbuki öne geçme çabası içine sokulan çocuklar bir süre sonra hiçbir şeyden memnun olmaz bir mızırdanma hâline düşerler. Oyun arkadaşının kendisini yenmesine tahammül edemez, başkalarının başarılarından kendisinin geride kaldığı anlamını çıkarttıkları için, canları sıkılır, içleri daralır. Kıskançlık ve haset, öne geçme çabası ile yetiştirilmiş çocuklardaki en belirgin ruh hâlleridir. Böylesi kişileri yetişkinlik yıllarında trafikte görürsünüz; bir araç daha öne geçebilmek için tuhafça çırpınış içindedirler. Yol vermeyi, trafik centilmenliği değil, geride kalmanın ezikliği olarak anlamlandırırlar.
Veya böylesi kişileri, markette, kasa önünde ödeme sırasında görürsünüz, bir öncekinin ödeme yapmasını bekleyemeyecek kadar aceleleri vardır onların. Kasiyere “Hemen şunu alır mısınız?” diye ellerinde salladıkları parayı, alelacele, öndekinden önce teslim etme telaşındadırlar. Onlar, otobüse, tramvaya, asansöre binmek için de bir mücadele içindedirler. Sizin daha önce gelmiş olmanızın bir anlamı yoktur. Zira bir sonraki işe odaklandıkları için, ne sizi ne de sizin hakkınızı çiğnediklerini düşünecek vakitleri vardır. Böylesi kişiler, kendilerini yaşamın öznesi, başkalarını da kendi yaşamlarının subjesi zannederler. Bu yüzdendir ki gerek aile içinde ve gerekse sosyal yaşamda bencildirler, saygısızdırlar. Övüngendir öne geçme çabası içinde olanlar. Başarılarını anlatırken, başkalarının haklarını nasıl da çiğnediklerini ele verir anlattıkları başarı öyküleri de farkında değildirler. Sempatik değil, gergindirler. Her an kendilerini savunmaya “bir ben miyim yani” demeye hazırdırlar.
Yaşamı bir dairesel döngü olarak görenler ise öne geçme çabası içine girmezler. Onlar öne geçme diye bir şeyin olmadığını fark etmişlerdir. Yarış içinde değil, yaşamın içindedirler. Sakin ve dingindirler. Başarıları, bir sonraki ana erişme çabasından değil, içinde bulundukları anı değerlendirebilmiş olmanın gücünden kaynaklanır. Bir sonraki günün başarısını, önüne geçtikleri kişilerin sayısında değil, kendilerini bir önceki günün ötesindeki kazanımlara eriştirmekte görürler. Onlar, başkaları ile değil kendileri ile yarış içindedirler.
Böylesi kişiler sadece kendi başarılarının mutluluğu ile değil, başkalarının mutluluğu ile de mutlu olmayı becerebildikleri için, mutluluk hâlleri diğerlerinden daha fazladır. Çocuğuna güzel bir kişilik kazandırmak isteyen ebeveynler, onlarda, öne geçme çabası oluşturmak yerine, “içinde bulundukları anın kıymetini bilme becerisi” kazandırmalıdır. Kendi konumlarını, başkalarının bulunduğu yere göre değil, kendi bir önceki konumlarına göre ölçmeyi öğretmelidirler. Zira yaşam, öne geçenlere mutluluk veren bir mücadele alanı değil, bulunduğu yerin keyfini çıkaranlar için keyif verici bir mekândır.
Adem Güneş
Sıkıntıları Sabır ve Namaz ile Aşın
Namaz sadece bir ibadet değildir. Bir arınma ve huzur bulma yoludur. Sıkıntıları aşmada sığınılacak bir limandır. Hz. Peygamber (s.a.v.) önemli bir sıkıntı ile karşılaştığında hemen namaza yönelirdi. Namazla o sıkıntıyı aşardı. Hz. Huzeyfe böyle diyor; Hz. Peygamber (s.a.v.) bir musibet ve sıkıntıyla karşılaştığında hemen namaz kılmak için ayağa kalkardı. Özellikle geceleri şiddetli bir rüzgâr estiğinde mescide çekilir sürekli namaz kılardı. Rüzgârın şiddeti dininceye kadar namaza devam ederdi. Ve şunu hatırlatırdı: "Daha önce helak olan bazı kavimler sert ve savuran rüzgârla helak oldular." Daimi bir uyanıklığa davet ederdi aslında bu tavrıyla. Kişi hiçbir şeyden emin ve güvende olmamalı. Çünkü kendinizi en güçlü ve en güvende hissettiğinizde bazen sağa-sola savrulur ve kaybedersiniz. Kuran gelecek musibet, bela ve sıkıntılara karşı iki yol öneriyor. Şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin" (Bakara,153). Sabır ve namaz! Telaşlanmamak, teenniyle, düşünerek, tasarlayarak, hesap ederek, hareket etmek ve sonra da namazla yardım kapısını zorlamak. Çünkü namazda kul, Yüce Rabbiyle konuşurken aynı zamanda Rabbe en yakın olduğu anda -secdede- derdini Rabbinin makamına arz eder. Sahabe de olağanüstü bir sıkıntıya düştüğünde mutlaka namazla bu hali aşardı. Hz. Peygamberinin eşinin vefatını duyan Hz. Abdullah secdeye varmış ve "bu bir felakettir. Hz. Peygamber felaketleri namazla aşın buyurdu" demiştir.
Gösteriş yapanların namazı Allah için değil de, şan ve görüntü için namaz kılan ve ibadet yapan kişilerin namazları yüzlerine çarpılacak ve kabul edilmeyecektir. Kuran'da Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: - Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar onlar gösteriş yapanlardır (Maun, 4-7). Samimiyet ve ihlas, ibadetin kabulünün manevi şartıdır. Siz istediğiniz kadar ibadetinize, şartlarına, kurallarına riayet ediniz. Niyetiniz Allah değilse, ibadetinizden hiçbir fayda göremezsiniz. Boşuna yorulmuş olursunuz. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Nice oruç tutan vardır ki, orucu ona ancak açlık ve susuzluk kazandırır. Nice gece kıyam eden (gece namazı kılan) vardır ki, sadece uykusuz kalmış olur. Tek kazanacağı şey uykusuz kalmaktır (İbn Huzeyme, Sahih, III, 242). "Dini Allah'a has kılmak" (Beyine Suresi, 5) ahirette kişiyi kurtaracak ve itibarlı kılacak yegâne yoldur. Yoksa ihlas, takva ve samimiyeti yitirmiş bir ibadet, kişinin alnını nasırlaştırsa bile kıymetsizdir. Reddedilecektir. Seherlerde kimse yokken, kendi başlarına iken namazda bir yay gibi iki büklüm duran Allah dostları, halkın huzurunda ise normal duruşlarıyla dikkat çekerlerdi. Dünyada iken Allah için kanadını, kolunu kıranı Allah ahirette kollu ve kanatlı kılacaktır.
Bu değişmez ilahi kuraldır.
İyi insan ölünce ne olur? Güneş gibi parlak yüzlü rahmet meleklerini görür.
Ölüm meleği ona mağfiret müjdesi verir. Ruhu kolayca vücudunu terk eder. Ölürken cennetteki makamı gösterilir. Cennet kefenine sarılır. Cennetin kokuları ona doğru gelir. Ruh yukarı çıkarken melekler selam verirler.
Göğün kapıları açılır. Ruh en güzel şekilde kokar. Melekler ona en güzel isimle seslenir. Yüzü parlar. Amelinin çıktığı kapıdan Rabbe varır. Cenazesi taşınırken iyi sözler duyar. Ruhunu taşıyan meleklere şöyle seslenilir: Kulumun defterini illuyuna (yücelere) taşıyın.
Kendinden önce ölmüş kişilerin, tanıdıklarının ruhlarıyla karşılaşır. Her an çocuklarının dünyada yaptıkları kendisine haber verilir. İyi işlerine sevinir. Kabrinden cennete pencere açılır. Kabri göz görebildiği kadar genişletilir.
İyi amelleri güzel bir insan şekline girip yanına dost olarak gelir. Ya Rabbi bir an önce kıyamet kopsun aileme ve gerçek cennete kavuşayım, der. Kendisini mezarında ziyarete gelenleri görür ve bundan memnun olur.
Yapılan bütün hayır ve hasenattan sevabına geleni alır.
Kötü insan ölünce ne olur? Öldüğü andan itibaren katı kalpli melekleri görür.
Ona Allah'ın azabı bildirilir. Cehennemdeki yerini görür. Zor can verir. Sanki damarları parçalanır. Ruhu alınırken dövülür. Aşağılanır (Enfal suresi, 50-51).
Ruha ateşten elbise giydirilir. Göktekiler ona kötü söz söyler ve ona rahmetten uzak olması anlamında lanet ederler. Pis -leş- kokusu kokar. Semanın kapıları kapanır. Yeniden dünyaya dönmek ister (Müminun, 99-100).
Mezara gitmek istemez. Kendisini mezara götürenlere "beni götürmeyin" diye seslenir. Ruhu semadan yere atılır. Kabir sorularına cevap veremez. Kabirde şaşkınlaşır. Gökten meleklere haber gelir. O yalancıdır.
Yaptığı kötü amelleri iğrenç bir suratla karşısına çıkar. Kabrinde azap edilir. Bu azap bazen mahşere kadar devam eder. Bazen kısa süreli olur. Bunun süresini, zamanını sadece Allah bilir.
Prof. Dr. Nihat HATİPOĞLU
Oğlum Bak Git
Medeni
olmanın ölçüsü çit yapmaktır İnsanoğlu kendisinden durması
beklenmedikçe her şeyi yiyip yutmaya her şeye sahip olmaya eğilimli
olarak genetik yapıda kodlanmıştır. Ancak kötü sonuçlarını gördükçe arzu
dürtü sınırlarını oluşturabiliyor. Bu sebeple medeni olmanın ölçüsü
hukuk anlayışı olarak kabul edilmiş ilk hukuk davranışı da komşusu ile
arasına çit çekme davranışı olarak kabul edilmiştir. Bu sebeple
özdenetim ve iç disiplin çocuk yaştan itibaren insanlara öğretilmelidir.
Bir filozofun dediği gibi bir çocuğunuz ve bir domuzunuz varsa ve her
istediğini verirseniz çok iyi bir domuzunuz ama çok kötü bir çocuğunuz
olur diyor. İşte içimizdeki vahşi kötücül güçlerin bir hayvan gibi her
dediğini yaparsak ancak kesim hayvanı seviyesinde kalır ama nerde
duracağını bilemez. İçimizdeki enerjiyi at terbiyecisi gibi eğitirsek
kontrollü bir güç elde ederiz.
Farkındalık eğitimi önemli olan
kendisine ön yargısız bakabilme yani farkındalık becerisine büyük
katkısı vardır. İnsan hayatının bir döneminde “Dur düşün yeniden başla”
yapması bir fabrikanın yıllık bakıma girmesi gibidir. Böylece iç bakım
ve gözden geçirme ile kirlenen iç derinliklerini onarma şansı yakalar.
Egoizmi denetlemeyi başarabilmek, sessiz iyilikler yapabilmek, iyilik
yapma duygusunu güçlendirmek önemli kazanımlardır.
“Oğlum bak git” Öfke
kontrolü ve dürtü kontrolü insanın en çok yasal sorun yaşama riski olan
davranışlardır. “Oğlum bak git” diyen temizlik işçisinin sonunda
dayanamayıp kendisini kızdıran çocuğun kafasında 26 dikişlik yara
yaptığı videoyu çoğumuz seyretmişizdir. Eğer o işçi ‘Oğlum bak git’
dedikten sonra bir de ‘La havle’ çekebilse olay yaralanmaya
gitmeyecekti. Sıcak günlerde nefsimizi terbiye etmekten söz ederken
aslında beynimizin ön bölgesinde vites kutusu gibi hız ayarlayan
Anterior Cingulat Gyrus dediğimiz bölgeyi eğitiyoruz. Bu eğitimin
duygusal zekâ eğitiminden başka bir şey olmadığını bilmeliyiz.
Dayanıklılık eğitimi vererek sabırlı olmayı bize meditatif bir eylem
olarak öğretmektedir.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Dökmen: “Kişisel Gelişim İyi Mi Kötü Mü Tartışılır”
Prof. Dr. Üstün DÖKMEN: “Kişisel gelişim,bireyselliği vurguluyor, tek tip insan olmayı, daha çok kazanmayı ön plana çıkartıyor... Bir an önce terfi etmenin bir erdem olduğu dünyada kişisel gelişim gerekli olabilir, ama bu iyi mi kötü mü, işte bu tartışılır…
Sizce kişisel gelişim nedir? Nasıl tanımlarsınız? Batı dünyasında kişisel gelişim; bireyin bireyselliğinin vurgulanması, yeteneklerinin farkına varması ve bu yetenekleri dış dünyayla bağdaştırarak dış dünyaya uygun bir şekilde geliştirmek olarak tanımlanıyor. Bu çok iyi mi? Tartışılır…
Genelde kişisel gelişimin iyi olduğu söylenir. Evet, ben de kişisel gelişim alanında çalışıyorum, ama “Küçük Şeyler 2” adını taşıyan kitabımda bu konuyu tartışmak gerektiğini söyledim. Kişisel gelişime farklı açıdan da bakmak gerekiyor. Yanı kişisel gelişimin de kendi kendini irdeleyerek, kendine farklı bir gözle bakarak kendini değiştirmesi gerekiyor. Bireyselliği vurgularken, kişisel gelişim, aynı anda tek bir insan oluşturma gibi de bir sonuca götürebilir. İnsanlar aynı seminerleri, aynı kursları alıp bir an önce rakiplerini geride bırakıp yükselsin gibi bir rol oynayabilir. Bu, iyi bir şey mi bu da tartışılır. Yani kişisel gelişim, kendi kendi ile de çelişen bir şey diye de düşünülebilir. Kişisel gelişim, birinci olarak; bireyselliği vurguluyor, ikinci olarak; tek tip insan olmayı, daha çok kazanmayı ön plana çıkartıyor. Batının hızlı koşuşturma tarzı içerisinde kısa sürede çok iş yapma, çok para kazanma, bir an önce terfi etme dünyasına yönlendiriyor. Bir an önce terfi etmenin bir erdem olduğu dünyada kişisel gelişim gerekli olabilir, ama bu iyi mi kötü mü, işte bu tartışılır.
Kişisel gelişim konusu, ülkemizde biraz farklı bir algılamaya neden oluyor gibi. Gerek kişisel gelişim hizmeti sunanlar gerekse bu hizmeti alanlar için… Kişisel gelişime, bir destek hizmeti olmanın ötesinde, bireyi tam anlamıyla yeniden kurgulamak gibi anlamlar da yüklenebiliyor. Bu doğru mu sizce? Kişisel gelişimin sınırları nerede biter?
Kişisel gelişim, kişiyi ezmemeli. Yani genelde eğitim sisteminin amacı, bireyin iç dünyasını zenginleştirmek, potansiyelini ortaya çıkarmaktır. Kişisel gelişim de bu amaca hizmet ediyorsa eyvallah. Ama sanki günümüzde birtakım insanlar, kişisel gelişimin ağırlığı altında eziliyorlar. Yani, fil olmak iyi bir şeydir. Filin doğada düşmanı yoktur bildiğim kadarıyla. Çok güçlü, aslan filan da bir şey yapmıyor. Fil, güçlü, iri olduğu için doğal düşmanı yok, ama filin en önemli düşmanı da kendisidir. Mesela bir fil yavrusu ters yattığı zaman, 5-10 dakika içinde kalkması gerekiyor. Kalkamazsa kendi ağırlığı altında eziliyor, kaburgaları, ciğerinin içine batıyor ve ölüyor. Böyle olan dişi filler, özel bir ses çıkarıyor, koşup gelip kaldırıyorlar onları. Yani bir filin doğal bir düşmanı yok. Niye güçlü, çünkü ağır… Ama yan yattığı zaman, gücü onun aleyhine çalışıyor. Dünyada biz insanlar için de bazı şeyler böyledir.
Kişisel gelişim güzel. Seni geliştiriyor, seni daha güçlü yapıyor. Bir bakıma iyi bir şey, ama bu niçin yapılıyor? Başkalarını geçmen için yapılıyor. Ama o zaman biz olmayı da engelliyoruz. Şimdi kişisel gelişim konularından birisi ekip olmak, öyle mi? Adı üzerinde kişisel gelişim, “sen kişisel gelişirsen öteki beş kişiyle nasıl ekip olacaksın?” Kendi içinde bir çelişki var. Niye top yekûn gelişmiyoruz? Karı koca, bireyselce mi gelişmeli, ailece mi gelişmeli? Kendi içinde çelişkileri de var. Niye top yekûn gelişmek değil? Niye ailenle, ülkenle top yekûn gelişmek değil? Ben kişisel gelişeyim, o da kişisel gelişsin, kim daha iyi gelişirse o müdür olsun… Ama o zaman ekip olamayız.
EN YAKIN ARKADAŞINA KAZIK ATABİLİRSİN. KİŞİSEL GELİŞİM SEMİNERİNE GİTTİM. KONU NEYDİ? EKİP OLMAK… BU BİRAZ KOMİK
Kişisel gelişimde şu daha ön planda… İnsanlar, karakter özelliklerine göre, o karakter özelliklerini kullanarak ve onu en üst düzeye çıkararak geliştiğinde, en iyinin yapılması sağlanmış olmaz mı? Bir insanın belirli nitelikleri var ve insan, bu niteliklerini en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor. Sahip olduğu bir niteliği fark ediyor ve bu niteliğini geliştiriyor.
Batı dünyası, bu dediğini kârı artırmak ve üstü kapalı tek tip bir insan yetiştirmek şekline dönüştürmüş gibi görünüyor. Bu da bir görüş. Böyle düşünenler de var. Gençler üniversiteyi bitiriyorlar, işe girdikten hemen sonra saçlar briyantinli, şık kravatlı erkekler, çıta gibi kızlar, ellerinde çantalar, kıpır kıpır koşturuyorlar. Bir şirket için çalışıyorlar. Girerken bir rekabet var, girdikten sonra da, hızlı gelişmek için… Çünkü piramit, gittikçe daralıyor. En fazla gelişen, piramitte en fazla yukarı çıkar. O zaman burada bir ekip, bir birliktelik yok. En yakın arkadaşına kazık atabilirsin.
Kişisel gelişim seminerine gittim. Konu neydi? Ekip olmak… Bu biraz komik… Çünkü ekip oluyorsan, birlikte gelişelim, ama rakip olacaksak da ekip olamayız. Farklı takımdan kişiler koşuyorlar, yarışıyorlar. Bunların hepsinin ekip olduğunu düşünür müsün? Farklı takımdan kişiler, ekip mi? Hayır. Kim iyi gelirse, o yarısı kazanır. Her ülke takım olabilir, ama farklı ülkelerden takım olmaz. O zaman birinci olmaz. Ama bir futbol takımın içindekiler rakip olmamalı, takım olmalı. Ama beş ayrı takım oyun içine katılıyor, beşinin tek bir ekip olduğunu düşünemeyiz. İş yerinde herkes tek tek geliştiği için, ben seni güçlü görürsem ben seni ezerim. Eziyor mobbing yapıyor. Mobbing’in Türkçesi yıldırmadır. Seminerlerde rakibe çelme takma öğretilmez, ama gerçekten bir yere gelmek istiyorsan o zaman birilerini de çelmeleyeceksin
Ama şu var… Kendini tanıyıp, kendi özelliklerini ön plana çıkardığında karsındakine çelme takmana gerek kalmayacak, zaten kendini bir üst düzeye çıkarıyorsun
Evet, ama giderek piramit daralıyor
YANİ ÜNİVERSİTEDE PİYASAYA ADAM HAZIRLAMIYORUZ Kişisel gelişim konusuna olan ilgide son yıllarda ciddi bir artış görülüyor. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz? Toplumsal değişimin hızı, bireyin uyum sağlama yeteneğinin üzerine mi çıktı acaba? Birey, neden böyle bir yönelim içine giriyor?
Olabilir toplumsal gelişim vardır. Yeni sistemin, yeni çalışma sisteminin gerektirdiği özellikler, okulda tam okutulmuyor. Yani üniversitede piyasaya adam hazırlamıyoruz henüz. Batıda öyle, ama bizde üniversite, tam piyasanın istediği adamı hazırlayamıyor. O zaman bu açığı kapatmak için hizmet içi eğitim gerekiyor. Hizmet içi eğitim verilirken, işin gerektirdiği özellikler, mesleki beceriler verilir. Mesela bozulmamak, eleştiriye açık olmak öğretilir. Kişisel gelişimdeki konulardan birisi de eleştiriye açık olmaktır. Eleştiriye açık olursan, ne olur? İşinde daha iyi olursun. Ama bizde, üniversitede mühendislik fakültesinde kimse bunu öğretmiyor. Ekip olmak da öğretilmiyor. Biz mühendislik yapmayı öğretiyoruz. Çok az yönetim dersleri veriliyor. Üniversitedeki bu açığı, hizmet içi eğitim ile kişisel gelişim alanındaki eğitimlerle özel sektörde veriliyor.
Sizce, eğitim sürecinin bireyi hayata hazırlamada yetersiz kalması bir neden olarak kabul edilebilir mi? Evet, evet edilebilir.
Kişisel gelişim çalışmalarını kim yapmalı, kişisel gelişim uzmanı kavramı kimi ifade etmektedir?
Bu tartışılabilir. Böyle bir şey olması için, “kişi” sözcüğü olduğu için, psikoloji var. Psikoloji alanında kişinin temel bir eğitim görmüş olması lazım. Herkesin bu alana girmesi uygun değil. Yani işletmecinin, avukatın, mühendisin kişisel gelişim alanına girmesi hiç uygun değil. Şimdi yaşam koçluğu modası var. Herkes yaşam koçu olabilir. Bu uygun değil. Ancak psikoloji alanında bilgisi olan, sanayi ve endüstriyi tanıdıktan sonra kişisel gelişim eğitimi verebilir. Herkesin, her önüne gelenin bu eğitimi vermesini uygun bulmuyoruz.
İYİ BİR PSİKOLOG, BEDEN DİLİNİ KESİNLİKLE CİDDİYE ALMAZ Kişisel gelişim konusunda, kişisel gelişim uzmanları ile psikologlar arasında bir yetkinlik çatışması yaşanıyor. Her iki kesim de kendisinin bu konuda yetkin olduğunu savunuyor. Mesela beden dili arasındaki bağlantı…
Bu, tamamen psikolojinin konusudur. İyi bir psikolog, beden dilini kesinlikle ciddiye almaz. Psikolojinin konusudur, ama ciddiye almayız. Şimdi, alanı psikoloji olmayan birisi, beden dili konusunda eğitimler verir. Şirketler de alıyor bunu. Bu kandırmacadır. Yani beden dilini öğrendiğin zaman, satışların artacak, o zaman öğrensinler bunu, satışları iki katına çıkarsınlar. Ama olmuyor. Çok kesin bilimsel kanıtlar yok. Yani elimi bu şekilde yaparsam bir şey saklıyorum, başka bir şekilde yaparsam iletişime kapalıyım. Bu konuda düşük bir ilişki bulunabilir. Ama iletişimi buna dayanarak kurmamalıyız.
Yani bu biraz simyacılığa giriyor. Simyacı nedir? Bakırı, demiri katıp altın yapmak, ya olur, uğraşalım, belki yaparız. Evet, altın yapmak mümkündür, ama o kadar pahalı ki… Borcunu ödemiyor. Yani simyacılık, verimli bir şey değil. Yani senin şapkanın şekline bakıp, senin kişiliğin hakkında sana bir şeyler söylersem, bu keçiboynuzu çiğnemek gibi, çok ufak bir tat gelebilir, ama kesin bir şey değil. Şimdi alandan olmayan, beden dilinin çok muazzam bir şey olduğunu düşünüyor. Alanı psikoloji olmayanların bu işi yapması etik değil. Kim yapar, isletmeci yapar, mühendis yapar, ama bu yanlış bir şey.
Peki, beden dilinin karşı tarafta uyandırdığı sezgiler konusundaki düşünceniz nedir? Eğer ölçülmediyse, bu yıldız falı gibidir. Yani gökyüzündeki yıldızların durumu, sizin kişiliğinizi etkiliyor olabilir. Belki etkiliyor, ama ölçülmeden bir şey söylenemez. Beden dilinin uyandırdığı etki, farklı bir kültürde farklı bir anlama gelebilir. Biz misafiri uğurlarken el sallarız, kimi kültürlerde kendi üstüne çamur sürerler. O zaman iyiye uğramış oluyor. Şimdi Ruslar, dudaktan öpüşüyor, dudaktan öpmedikçe ticaret olmayacak. Satamayacağız. Ama bizim kültürümüzde böyle bir şey yok. Beden dilinin evrensel bir şey olduğu söylenmekte, ama böyle değil. İngiliz, sizinle mesafeli durdu, ama adam sizle hiç de soğuk olmayabilir. Benim bir araştırmam var. Ondan ilginç bir örnek vereyim. Söyleyin, eşek nasıl bağırır? AAAAİİİİİİ AAAİİİİİ der değil mi? Ama başka kültüre soruyorum, İİİİAAA İİİİAAA der diyorlar. Niye? Aaaiiii mi? İiiiaaa mı? Aaaiii dediğinde hangi havyan olduğunu anlamıyor. Toplumsal sorunlarda yaşanan artışlar, işsizlik, güvenlik sorunu, şiddet…vs. bireylerde önemli psikolojik travmaları da beraberinde getiriyor. Bu konuda sonuç ve nedenler birbiriyle iç içe geçmiş durumda. Örneğin, şiddete neden olan sorunlar ortadan kaldırılamadığı sürece, şiddet konusu hem sorun hem de sonuç olarak farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkıyor. Kişisel gelişim ile psikolojik ve toplumsal sorunlar arasında ilintili bir durum var mı sizce?
Evet, var. Söylediklerin geçerli. Doğru sayılabilir. Kişisel gelişim boş değil. Bir organ varsa, buna ihtiyaç vardır. Bir toplumda gelenek görenek varsa, buna ihtiyaç vardır ki, yaşamıştır yüzyıllardır. İşlevsiz bir şey yaşamaz dünyada. Mesela, öfke ile başa çıkma. Öfke ile başa çıkma, kişisel gelişim konularından birisidir. Öfke, saldırganlık var toplumumuzda. Bununla başa çıkmaya ihtiyaç var. Yani giyinmek gerekiyor. Hava çok sıcak veya çok soğuk… Vücudunuzu adapte edebilmeniz için giyinmek gerekiyor. Güzel giyinelim, moda olalım. Ama bu moda, yılda üç defa değişip insanları perişan etmemelidir diye düşünüyorum.
Moda iyi bir şeydir, ama tek amaç olmamalı. Mesela giyecek araç mı, amaç mı olmalı? Araç olmalı. Aynı şekilde, kişisel gelişim de amaç haline dönüştürülüyor, ama araç olmalı. İyidir, yararlıdır. Araç olursa eyvallah ama amaç olduğu zaman… Bu uygun değil. Daha mutlu, daha başarılı olmak için bir araç olmalıdır. Kitap okumak da amaç olmamalıdır. Yani, niye bu kitapları okumak amacım olsun? Araç olmalıdır. Daha mutlu, daha uyumlu, daha rahatlamak için bir araç olmalıdır. Arada bir kitapları düşünmeliyiz. Uygun mu, iyi mi, az mı okumalıyım, çok mu okumalıyım, ne kadar okumalıyım, ne okumalıyım? Kitap okumak iyidir, ama üzerinde düşünmek gerekir. Kişisel gelişim iyidir, ama üzerinde düşünmek gerekir. Bunun felsefesini yapmak gerekiyor. Biraz başlangıçta bunu yapmak gerekir. Yiyin tamam ama yediğinize de bakın.
YİYİN TAMAM, AMA YEDİĞİNİZE DE BAKIN Kişisel gelişim konusunda bireylere önerileriniz nedir? Bu hizmeti alırken nelere dikkat etmeleri gerekir sizce?
Kişisel gelişim alsınlar, ama ne olduğuna bakarak alsınlar. Yiyin tamam, ama yediğinize de bakın. Yani son kullanma tarihine bakın, ya da içinde ne var, boya mı var, rengi güzel ama meyve mi var, yoksa boya mı var? Herkesin yaptığı ekmeği yemeyin. Eski Yunanlının birisi demiş işte; etle ekmeği aynı yerden almak iyi midir? Yani, ekmeğin iyisini bulmaya çalışalım. Bir yaştan sonra her gün et yemeyelim.
Üstün Dökmen’in bir günü nasıl geçiyor? Üniversitede derslere giriyorum. Kişisel gelişim seminerleri veriyorum. Şirketlere seminerler veriyorum. Profesyonelce paralı seminerler veriyorum. Ara ara halka tamamen parasız seminerler veriyorum. Devlet kurumlarına okullara tamamı ile ücretsiz konferanslar, seminerler veriyorum. Tiyatro yazarak, roman yazarak günlerim geçiyor. Aynı zamanda yaşamın tadını çıkarmaya çalışıyorum sevdiğim şeyleri yaparak… Köprüden geçerken boğaza bakarım. Gelişmeye ve geliştirmeye çalışıyorum.
Peki, hocam uyku düzeniniz nasıl? Çok yoğun bir temponuz var. Uyku düzeni hakkında yazılan kitaplar ve söylenilen şeyler vardı bu konuda… Az uyursan uykun kısalır biyolojik olarak. Bu konuda bilgilerin verilmesi için tıp konusunda bilgi sahibi olmak gerekiyor. Uyku düzeni hakkında başta hekime sormak gerekiyor. Az süre uyuduğun zaman ömrün kısalır. Çok uyuduğun zaman da zaten yaşamamış olursun. Yani günde 12 saat uyursan ömrün yine kısalmış oluyor mu, olmuyor mu? Ve 60 yaşına kadar yaşadın, her gün 12 saat uyudun. 30 yılı gitti zaten. Optimumu yakalamak önemlidir.