Osmanlı'da Kıyafet Yasağı Var mıydı?

244 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
May 6, 2012, 9:42:30 PM5/6/12
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği


1890 Anadolu Hisarında Hanımlar

Osmanlı’da Kıyafet Yasağı Var mıydı?


Geçmiş Zaman Olur ki...

Öncelikle belirtmeliyim ki, Osmanlı Devleti hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmayan mükemmel bir organizasyondur. Her şey en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış, kılık kıyafet dâhil olmak üzere, hayatın tüm aşamaları ayrıntılı biçimde sistematize edilmiştir.Anlayacağınız, Osmanlı’nın fert, toplum ve devlet hayatında dengesizliğe, başıbozukluğa, kargaşaya yer yoktur. Kişisel hak ve özgürlükler ihlal edilmemek kaydıyla her şey belirlenen bir düzen içinde yaşanmaktadır.Osmanlı tebaasının kıyafetleri de, bu genel nizam ve intizam içinde düzenlenmişti. Bu bağlamda Müslümanların, Hıristiyanların, Musevilerin ve diğer dinlere mensup erkeklerle kadınların başlıklarıyla elbiselerinin şekli ve rengi belirlenmişti.Ama devletin belirlediği ayrıntı değil, kaba çizgilerdi. Sadece şekil ve renk tercihi yapılmıştı. Genel kurallara uymak kaydıyla, resmî kıyafet taşımak zorunda olmayan siviller kendilerine yakışanı giymekte özgürdü.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden hemen sonra, Galata Kulesi çevresindeki köylerde yaşayan Hıristiyan Cenevizlilere hitaben yayınladığı “Amanname”de, Hıristiyanlara ve sair dinlere mensup olanlara inanç-ibadet özgürlüğünün hemen arkasından “kıyafet” özgürlüğü tanıması, konunun ne kadar önemli olduğunu ve ecdadımızın bu konuda ne kadar hassas, hatta demokratik davrandığını göstermektedir.
Kıyafet konusunda devlet, bugünkü Türkiye’de, İran’da ve başka bazı ülkelerde olduğu gibi, belirli kıyafetlerin giyilmesi konusunda halkı zorlamaz (başını aç ya da kapa demez, bunlar doğal süreç içinde oluşurdu) kendi dinî yahut millî tercihini dayatmazdı. Osmanlı Devleti’ni yönetenler, kılık kıyafeti değil, insanı esas alırdı. Bu konuda din farkı gözetilmezdi. Hangi dinden olursa olsun, insana hizmetin yüceliğine inanılırdı. Ayrıca “evrensel devlet” olmanın yolunun çok kültürlülükten geçtiği, bunun ise hoşgörü kaynaklı olduğu bilinirdi...Müslüman Osmanlılar, kendi inançlarını dosdoğru yaşar, kendi kıyafetlerine inançları çerçevesinde özen gösterir, bu konuda başka dinlere mensup olanlar zorlanmazdı. “Dinde cebir” olmadığı gibi, din kaynaklı uygulamalarda da cebir yoktu.Rum ve Musevi kadınlar, Fatih’in “Amanname”si mucibince özgürce giyinirler, tercih ettikleri kıyafetle İstanbul’un ve ülkenin her yerine gidebilirlerdi. Kıyafetleri farklı olmakla birlikte, kadınların ve erkeklerin mutlak surette başları kapalıydı. Bizanslı kadınlar fetihten önce de başlarını kapatırlardı. Bu onların inançları yahut moda anlayışlarıyla ilgili bir durumdu.

Devr-i Saadet modeline uygunluk

Sırası gelmişken, şu kadarını ifade etmeliyim ki, Osmanlı sistematiğinin özü “devlet” olsa da kökleri “cemaat”ti. Devlet cemaatlerden oluşmuştu. Farklı milletlerden gelen cemaatler, bu sistem içinde farklarını özgürce yaşar, inançlarına uygun bir eğitim ve adalet (kendi mahkemelerinde yargılanma hakkı) sistemi oluştururlardı.
Her gayrimüslim cemaat ayrı bir “millet” olarak algılanır, her gayrimüslim birey de bu topluluğun mensubu olarak saygı görürdü.Kıyafet meselesi de işte bu genel çerçevenin bir parçasıdır.Devir devir farklılıklar göstermekle birlikte, genel olarak Osmanlı insanının kıyafeti, Devr-i Saadet insanının kıyafetine benziyordu. Yani hem “tesettür” farizasına, hem de “Kıyafet Sünneti”ne uyuluyordu...Ama gayrimüslimler buna zorlanmıyordu. Onlar da geleneksel kıyafetleriyle gezebiliyorlardı. Çünkü zaten “açık-saçıklık” geçerli değildi. Kadınların ve erkeklerin başlarını örtmeleriyle uzun kollu, uzun etekli bol elbiseler giymeleri kıyafet anlayışının “ortak nokta”sını teşkil ediyordu.

Erkekte ve kadında başlar örtülüydü. Erkeklerin baş açık gezmeleri hoş karşılanmıyor, hatta “münafıklık alameti” sayılıyordu.
Osmanlı Devleti’nde resmî devlet görevlileri ile bir kısım bürokratlar, doğal olarak belirli kıyafetler giymek zorundaydılar. Askerler için, bugün de olduğu gibi, zaten kıyafet mecburiyeti vardı. Kıyafetlerde genel olarak çok renkli, parlak kumaşlar tercih edilirdi.Saray görevlileri, sadrazamlar, paşalar, divan kâtipleri, harem ağaları, cariyeler, ihtisap memurları, bostancıbaşılar, asesler, ilmiye sınıfı mensupları vs. yaptıkları görevlere uygun elbise giyerlerdi…Kullanılan şekiller ve renkler, bazen kişilerin makam ve sosyal konumlarına göre sembolik anlamlar taşırdı…Mesela, Osmanlı Devleti’nde, ilmiye sınıfına mensup âlimler mavi çizme giyerlerdi. Bunun Osmanlı sisteminde ilim adamlarına çok değer verildiğine ilişkin sembolik bir değeri vardı. Gök mavisi rengi çizmelerle, ilim adamı, sonsuzluğa yükseltilmiştir.On sekizinci yüzyılın en ünlü şairlerinden Nedim bir gazelinde, mavi renk çizmeyi şöyle açıklar:

“Menhec-i ilmin nice hasm olmasın erbâbına,

“Çarhı pâ-mâl etmedir kasd âsmânî mûzeden.”


Yani, ”İlim adamlarına düşmanlık yapılmasına şaşmamak lazım/ Çünkü onlar mavi renkli çizmeleriyle bulutlara basarlar.” (İlim adamlarının şahsında yüceltilen ilimdir.)
Osmanlı kıyafetleri konusunda, ülkemizde ”Çocuk Kalbi” isimli eseriyle tanınan İtalyan edebiyatçı ve gezgin Edmondo De Amicis’te bazı teferruata rastlıyoruz. Amicis, 1874’de İstanbul’a yaptığı geziden sonra kaleme aldığı “İstanbul” adlı seyahatnamesinde, devlet görevlilerinin kılık kıyafetleriyle ilgili ayrıntı veriyor:"İnsanlar, görevlerine göre, sarıklarının şeklinden, elbise kollarının kesiminden, kürklerin cinsinden, astarların renginden, eyer süslerinden, bazıları çember sakalından, bazıları da bıyığından tanınabiliyor. Bu konuda hiç bir karışıklık olmuyor…Şeyhülislam beyaz giyiyor; vezirler açık yeşil, mabeyinciler kızıl… Koyu mavi kıyafet ilk altı kanun zabitine, Mekke, Medine ve İstanbul kadılarına aittir; büyük ulemanın üstünde mor, şeyhlerin üstünde açık mavi renklerin hakimiyeti vardır; çok açık mavi, tımarlı çavuşları ve vezir ağalarını işaret ediyor; koyu yeşil, üzengi ağalarının ve Sancak-ı Şerif'i taşıyanların imtiyazıdır; ıstablıâmire hizmetkârları soluk yeşil giyerler; ordu paşalarının ayaklarında kırmızı, kapı zabitlerinin sarı; ulemanın mavi çizmeleri var..." (s. 377).

İlk kıyafet kanunu

Bilebildiğim kadarıyla, ilk “kıyafet kanunu”nun altında Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrası var (1520 sonrası). Bu fermanla kavuk, sarık, külah, börk gibi başlıklar ile mintan, gömlek, kuşak, şalvar, potur ve entari gibi giysilerin giyilmesi kurala bağlanmış, kadınlar için de uzun kollu, ayak bileklerini örtecek uzunlukta ve vücut hatlarını göstermeyecek bollukta “ferace” giyilmesi emredilmiştir. Feracenin yaka kısmının aşırı süslenmesi de yasaklanmıştır.
İlk kıyafet tartışması ise Sultan İkinci Mahmud (Padişahlığı: 28 Temmuz 1808-1 Temmuz 1839) döneminde açılmıştır. “Yenilikçi Padişah” olarak tanıtılan Sultan İkinci Mahmud, diğer bazı devrimlerinin (Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması gibi) yanı sıra, genel anlamda kıyafet değişikliğine yönelik adımlar da atmıştır.Aynı dönemde sarığın yerini fes almıştır. Başlangıçta “yeni kılık kıyafet” tepki görmekle birlikte zaman içinde alışılmış, fesin üstüne sarılan sarıkla yasak yumuşatılmıştır.

Sultan İkinci Mahmud, kılık kıyafet mevzuunda halkına örnek olma açısından, önce kendisi kılık kıyafetini değiştirmiş, hatta yeni kıyafetiyle bir de yağlıboya tablosunu yaptırmıştır. Nihayet 3 Mart 1829 Cuma günü yayınladığı fermanla Kıyafet Devrimi’ni başlattığını ilan etmiştir.
Buna göre “imame” denilen geleneksel sarıkla, “ferace” denilen geleneksel cübbe yalnızca din adamları tarafından giyilebilecek, devlet memurları başta olmak üzere diğer vatandaşların kıyafeti tepeden tırnağa değişecekti.Böylece sarığın yerine fes, şalvarın yerine “setre pantolon”, cübbenin yerine “kaput”, topuklara kadar uzanan iç gömleğin yerine de “İstanbulin” denilen bir nevi “Frenk gömleği” gelmiştir.Gerçi bu Avrupa insanının giydiği kıyafetin motomot taklidi değildi. Avrupa kıyafeti ile geleneksel Osmanlı kıyafeti kaynaştırılıp yeni bir senteze ulaşılmıştı. Ne var ki, bu “taklit” yolu bir kere açılmıştı. Batı’yı taklidin diğer alanlara da yansımasından ve bir “kültür erozyonu” başlatmasından endişe duyuluyor, bu yüzden de itirazlar yükseliyordu.Bazı grupların tepkisi o seviyeye çıktı ki, Sultan İkinci Mahmud’a “Gavur Padişah” demekte bir mahzur görmediler.


Yavuz Bahadıroğlu



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.









Tarih Çağlarındaki Yanılgı

Fetih 1453 filminin yönetmeni Faruk Aksoy, fethin öneminden bahsederken ezber bozmadı. İstanbul’un fethiyle Ortaçağ’ın kapandığı ve Yeniçağ’ın açıldığı yanılgısını yineledi.
Hepimiz okul hayatına başladığımız ilk günden itibaren, sınıf duvarlarında görmeye alıştığımız Tarih Çağları şeridini ezberleyerek büyüdük. Bu bilgileri edindiğimiz ya da adamakıllı kullandığımız dönemlerde Hz. Adem’in insanların atası ve ilk peygamber olduğu şeklinde bir inanç dizgesine de sahiptik ve iki bilgi arasındaki çelişkiyi gözden kaçırdık. İnancımızla bize öğretilenler ciddi manada bir çelişki oluşturduğu hâlde, belki de inanç ile bilgimizi karıştırmamak adına bunu hiç sorgulamadık.Tarih Çağları Şeması’nı sınıf duvarlarımızda görmek, onun mutlaka öğrenilmesi gereken bilimsel ve doğru bir bilgi olduğu düşüncesini zihinlerimize yerleştirdi. Aksini düşünmeyi gündemimize bile almadık. Hele bir de Fatih’in İstanbul’u fethiyle bir çağ açıp bir çağ kapattığını şemada görmemiz, kelimenin tam anlamıyla bu şemayı içselleştirmemize sebep oldu. Çünkü bizden bir şeyler vardı şemada.Çağ tasnifi, tarihin daha iyi araştırılması, öğretilmesi ve öğrenilmesini kolaylaştırmak için elbette gereklidir. Aynı zamanda tarih bilincinin oluşturulabilmesi noktasında çok önemli bir disiplindir.Ancak bu tasnif, oluşturmak istediğimiz kültürel dokuyla uyuşmalıdır. Tarihi çağlara ayırırken ortaya koyduğunuz kilometre taşları, kültür dünyamızın önemli kilometre taşları olmak durumunda. Başkalarının dünyasına ait önemli olayları, kendi dünyamızı inşa etme noktasında kilometre taşı olarak kullanırsak, bir çelişki yaşamaktan kurtulamayız. Doku uyuşmazlığı olur. Zihin, kabul etmez bunu.Şimdi ders kitaplarımızda yerini almış, sınıf duvarlarımızda bulunan 4 mevsimi öğrendiğimiz doğrulukta ezberlediğimiz, bazı çizgi filmlerle doğruluğu, kesinliği ve evrenselliği hakkında şüphelerimizi ortadan kaldırdığımız tabloya dikkatle bakalım: Tarihin çağlara ayrılmasında en belirgin nokta yazının bulunması olarak ön plana çıkıyor. Çünkü yazının M.Ö. 3500’lü yıllarda Sümerler tarafından bulunmasıyla insanlığın büyük bir devrim yaşadığı var sayılıyor ve çağlar yazıya göre tasnif ediliyor: Yazıdan öncesi, ‘Tarih Öncesi’; yazıdan sonrası ‘Tarihi’ Çağlar…

Yazı öncesi dönemler, insan cinsinin araç-gereç yapabilen zeki bir tür olduğu önyargısıyla oluşturulmuş. Kabataş, Yontmataş ve Cilalıtaş devirlerinden oluşan Taş Devri ile Bakır, Tunç ve Demir devirlerinden oluşan Maden Devri. Aynı tabloda Milat olarak, İsa Peygamberin doğumu esas alınmış.
Devam edelim: İlk çağ, yazının bulunmasıyla başlıyor ve Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışına (476) kadar devam ediyor. Ortaçağ, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ile başlıyor ve İstanbul’un fethine (1453) kadar sürüyor. Yeniçağ, İstanbul’un fethiyle başlıyor ve Fransız İhtilali (1789) ile sona eriyor. Yakınçağ ise, Fransız İhtilaliyle başlıyor ve günümüze kadar devam ediyor. Şema bu...Tarihin çağlara ayrılmasında toplumların sosyal ve kültürel hayatlarında etkili olan olaylara yer verilir ve bu olayların kendi kültür coğrafyalarında yetişen herkesin bilincinde etkin olması düşünülür. Dolayısıyla yukarıda belirtilen ve çağ başlangıçlarına neden olan olayların Batı’nın kültür coğrafyasında bir karşılığı vardır. Batılı herhangi bir ülkenin tarih kitaplarında bu tasnif kesinlikle anlamlıdır. Ancak aynı şeyi Batı’nın kültür coğrafyası dışında bulunan ülkeler için söylemek mümkün değildir.Çağ tasnifi, bilimsel anlamda nesnel kabul edilen bir durum değildir. Genel-geçer de değildir. Görece ve yanlıdır. Her kültür coğrafyası, kendi tarihini baz alarak çağların başlangıç ve bitişleriyle ilgili olaylar belirleyebilir. Bu konuda oluşturulabilecek her türlü dayatma, kültür despotizmi adına yapılmış demektir.

Bu bilgilerden hareketle yukarıdaki şemayı inceleyelim: Tarihin çağlara ayrılmasında en belirgin noktanın yazının Sümerler tarafından bulunması olduğu, yazıdan önceki dönemlerde insanların yaptıkları araç gereçlerin işlenme şekli ve bunun için kullandıkları malzemelerle devir atladıkları, sürüler hâlinde yaşayan insanların hayvanları yaklaşık 3 bin yıl sonra evcilleştirdikleri ve tarımsal hayat ve üretime böylelikle geçtikleri söyleniyor. Oysa Hz. Adem ve onun biri tarım diğeri hayvancılıkla uğraşan oğulları Habil ve Kabil’e ait bilgilerin esamisi okunmuyor. Hz. Adem’e bütün isimlerin öğretilmesi ve ona 10 sahife gönderilmesi bir bilgi olarak bile değerlendirilmiyor. Çünkü bu doğru bilginin onların kültür dünyalarında tam anlamıyla bir karşılığı bulunmuyor.
Milat olarak Hz. İsa’nın doğumu esas alınıyor. Bu, Hıristiyan kültür coğrafyası için yerinde olabilir. Ancak bir Budist’in dünyasında bunun hiçbir manası yoktur. Eskiçağ, Batı Roma İmparatorluğu’nun 476’da yıkılışıyla sona eriyor ve Ortaçağ başlıyor. Fakat Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı sözgelimi, Hint tarihi için hiçbir mana ifade etmiyor.

Ortaçağ, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışıyla başlıyor ve 1453’te Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar devam ediyor. Ancak nedense biz, Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ile İstanbul’un fethini aynı değerlendiriyoruz. Bu çağ tasnifine toplum olarak sahip çıkmamızı sağlayan en önemli unsur, bu yanlış değerlendirmeden kaynaklanıyor. Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ile İstanbul’un fethi aynı olaydır. Fakat olayların adlandırılması, olaya hangi kültür coğrafyasından bakıldığıyla yakından ilgili. Osmanlı kültür coğrafyasından bakan biri, 1453’te İstanbul’un fethedildiğini görürken, Batının kültür dünyası içinden bakan biri aynı olayı Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Doğudaki son kalesi durumunda olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı olarak görüyor.
Kaldı ki Yakınçağ’ın Fransız İhtilali ile başladığı dikkate alınırsa, 1453’ü İstanbul’un fethi olarak adlandırmanın tablonun bütünlüğünde bir çelişki oluşturacağı söylenebilir. Hz. İsa’nın doğumu, Batı Roma’nın yıkılışı ve Fransız İhtilali, Avrupa kültür coğrafyasının önemli olayları arasında yer aldığı için Osmanlı kültür coğrafyası içinde anlamlı bir yeri olan İstanbul’un fethi tabloda aykırı kalıyor. Oysa İstanbul’un fethi yerine Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı konulduğunda tablo, kendi içerisinde tutarlı bir bütünlük oluşturmuş olacaktır.Müslüman kültür coğrafyası, zengin bir tarihsel geçmişe sahiptir. Tarih ilminin şekillenmesi noktasında Avrupa’nın hiç de gerisinde değildir. Bu çerçeveden hareketle Avrupa’nın ortaya koyduğu tarihsel birtakım yaklaşımların evrensellik adı altında bizleri zihnen kucaklamasının dışına çıkmak gerekmektedir. Yarınımızı doğru ve bize özgü şekillendirebilmek için dünü kendi norm ve değerlerimizle okumak durumundayız.

Bugün artık, bir zamanlar zannedildiği gibi Avrupa’nın yaşadığı sürecin her toplum tarafından yaşanılmasının zorunlu olmadığı çok sesli olarak dile getiriliyor. Herkes ve her toplum kendisini yaşamak zorundadır.
Toplum olarak, sürdürülmesi gereken zihin inşa hareketini doğru bir zemin üzerine bina etmeliyiz. Tarihçilerimiz bir araya gelerek okul kitaplarından başlamak üzere, kendi kültür coğrafyamıza uygun, kendi dokumuzla uyuşabilecek ve toplumumuza her yönüyle bilinç sunabilecek, bizden olan bir çağ tasnifi şeması oluşturmak durumundadır. Bu sadece akademik bir çalışma olarak değil, ders kitaplarında hızlı bir şekilde yer alıp topluma indirgenebilecek bir çalışma olarak ortaya konulmalıdır. Çünkü bu bir ödevdir. 


M. EDİP BEKİ (TARIHÇI)



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.











TARİHSEL GERÇEKÇİLİĞE ERİŞME YÖNTEMİ VE 'TERZİ BABA' GERÇEĞİ


Önemi  ve özelliği  nedeniyle  yalnızca bilimsel çalışmalarda değil, epistemik açıdan kendi kulvarında kategorize edilmiş   bilgi alanlarının hemen hepsinde;  ele  alınan bir konunun  gerçeğine erişme çabası yöntem dahilindeyse anlamlı ve anlaşılır olur.  Merkezî bir disiplin olarak tarih, geçmişi inşa etkinliği olarak  metodolojik yaklaşımın en hassas olunduğu bir alandır. Tarihçi nosyonu , tarih tasarım ve felsefesi olmamasına rağmen, her önüne gelenin  tarihsel geçmişe ilişkin değil ki yorum yapmak, geçmişe müteallik yazıları nakletmesi bile büyük sakıncalar doğurur. Tarih yazmak, asla geçmişe ilişkin kayıtları aynen tekrar edip onları teyit etmek değildir. Nesnel bir bilim olarak tarih, geçmişe ait verileri  çeşitli aşamalar içinde kritiğe tabi tutarak  yazılır.
Tarihçi vasfına haiz olmayanların tarihe atıfla yorum yapmaya kalkışmaları sonucu yapılan hatalar, yalnızca o hatayı yapanın  had bilmezliğiyle sınırlı kalmaz, etki alanında kalan kitlelerin doğru olmayan kanaatlerle ördüğü bir zihniyet yapısı kurmalarına neden olur. Bu konuda sayısız tarih yazımı hataları ve bu hatalardan kaynaklanan sayısız anlayışlar vardır. Ülkemizde epey bir zamandır dile getirilen “yalan tarih”, “resmi tarih”, “gayri resmi tarih”, “alternatif tarih” vb. adlarla sunulan yazılı- yazısız tartışmalar bile, tarih ve tarih biliminin ne kadar uzağına savrulmuşluğun göstergesidir. Ayrıca, günümüz insanlarının geçmişe ilişkin tarih okumalarında yanlış bilgilendirilmesi, mevcut insanlar arasında gayri insani ve yapay husumetlere neden olmuştur.

Örneğin, İranlı ve o dönem zihniyet dünyası içerisinde farsmeşrep, Türkmen düşmanı ve iktidar serbendesi Hoca Saadettin Efendi’nin  “Tacü’t- Tevarih’ inde duygusal ve subjektik saiklerle, ülke içinde  10 binlerce Kızılbaş katledildiğini yazması, bu yazıyı kritik etmeden kullanan sözüm ona bazı  tarihçi zevatın yüzünden, bu toplumda  palavra üzerine kurulu yapay bir Yavuz Sultan Selim  düşmanlığı peydahlanmıştır.Oysa ki, o dönemin uzmanı ya da yetkin  bir tarihçi, geşmişe ilişkin düşülen bu kayıtları ciddi olarak tahlil edip daha sonra terkibe varacaktır.  O vakit görülecektir ki, savaş koşullarına rağmen , ülke içinde etkisizleştirilen Türkmen – alevi sayısı  “birkaç yüzle” sınırlıdır ve bu da , karşı devlete yardım-yatakçılık ettikleri için o  döneme özgü abartılamaz bir gelişmeden ibarettir.

Şimdi size, tarihçiliğin künhüne varılmadan, tarihsel metodolojiyi bilmeden, eskiye ait söylemlerin aynen aktarımının nasıl bir yanlışa düşüldüğüne dair, Erzincan tarihinden bir iki örnek vermek istiyorum. Her şeyden önce Erzincan, yakın ya da uzak yüz yılları içerisinde bilim ve  sanat  hareketleriyle, dini-tasavvufi  çeşitlilikleriyle ön planda olmuş bir kenttir. Hayaşa döneminde asli bir yurt, Urartu döneminde doğunun   vazgeçilmezliği, Helenistik ve Roma  döneminde kadim din ve tanrıların mekanı, Selçuklu döneminde “dar-un nasr” ve Anadolu’nun beş önemli kentinden biri olması yanı sıra yüzlerce alimin, mutasavvıfın doğup- büyüdüğü bir kenttir. Bu tarihsel / kültürel zenginliğe Osmanlı döneminde de yeni  ve devasa etkinlikler dahil  olmuştur. Uzun bir  geçmişe sahip olan bu kente ilişkin  çok sayıda kaynak bizi doğrulayacaktır.Ne var ki, geçmişe ait ifadelerin tarihsel gerçekliği  doğru analiz edilmediğinde, vahim  ve yanlış algılamalar ortaya çıkacaktır. Ünlü “Seyahatname” yazarı Evliya Çelebi’nin Erzincan’a ilişkin kayıtları arasında şöyle bir cümle var: “ Erzincan kalesi, sırf Erzurum malıdır”…Bu ifadeler anlama müteallik değil de biçimsel olarak transkribe edildiği için  tuhaf bir anlatım gibi gözükmektedir. Neyse ki, söz konusu bir “kale” dir ve bu kalenin Erzincan’da  Erzincan’ın sakinleri tarafından yapıldığına dair hiçbir kuşku uyandırmamaktadır. Zira buradaki  “Erzurum” lafı, daha önce Erzincan’ın bir kasabası olan Erzurum’un Evliya Çelebi zamanında  yönetim merkezi olduğunu, Erzincan’ın da bu merkeze idari açıdan bağlılığını göstermektedir, o kadar.

Osmanlı  döneminde, Osmanlı öncesi ve sonrasında Anadolu’nun idari  teşkilatlanması sürekli değişmiş, il ya da ilçeler zaman zaman  biri birinden ayrılmış, zaman zaman  da bütünleştirilmiştir.  Son iki yüzyıla ilişkin Erzincan’a dair bazı resmi bilgileri “salname”lerden öğreniyoruz. Bu salnamelerin çoğu Erzurum salnameleridir Eğin’e ait olanlar Malatya’ya ya da Mamuretü’l-el Aziz’e). Bu kayıtlarda Erzincan’a ait unsurların Erzurum  vilayeti kayıtlarında olması tabiidir. İşte bu tür kayıt ve gerçekliklere dayalı olarak bazı kitaplarda , örneğin Terzi Baba diye anılan Hayat Vehbi’nin  kendi dönemi içinde  şehirle birlikte Erzurum’a idari bağlılığının  kasdedilmesini, Terzi Baba’nın  kişilik olarak gerçeğinin de o kente ait olduğunu  söylememizi gerektirmez.Sorun, kişilerin şuralı buralı oluşu değil, tarihselliği kavrayamama sorunudur.Sorun, tarihe ilişkin olur olmaz bilgileri faş edip anlam ve algıları yanlışa sürükleme sorunudur. Bu nedenle, hangi konu olursa olsun, o konuyu  öncelikle uzmanı olan kişiler ele almalı diye düşünüyoruz.  Yok eğer bilgi ve yetki alanınızda olmayan  bir konuyu gündeme getirme kaçınılmazlığı olursa, daha titiz davranıp bunu otoritelerce teyit ettirmek doğru bir yaklaşımdır.



Tahir Erdoğan Şahin



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages