You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Alınganlık Yalnızlaştırır
Aşırı alıngan kimseler, insanlarla ilişkilerinde, sevilmediklerini ve değer verilen biri olmadıklarını düşünerek, olayları üstlerine alırlar ve ortamdan uzaklaşmaya çalışırlar Aşırı alıngan kimseler, insanlarla ilişkilerinde, sevilmediklerini ve değer verilen biri olmadıklarını düşünerek, olayları üstlerine alırlar ve ortamdan uzaklaşmaya çalışırlar. Bu yönüyle alınganlığın temelinde güven eksikliği ve zayıf benlik algısı vardır. Kendine güvenmeyen, kendinden emin olmayan kişi, çevresi tarafından değerlendirilmeye tabi tutulduğunu ve olumsuz bir şeyler iman edildiğini düşünmektedir. Her insanda biraz alınganlık vardır fakat bu, doğal sınırlar dahilinde, kişiye zarar vermez. Ancak, itidal sınırlarını aştığında alınganlık kişiye ve çevresindeki insanlara zarar verecek boyutlara ulaşabilir. Yani, sıradan ilişkilerimizde ottan sudan şeylere alınganlık gösterdiğimizde, topluma katılmamız ve insanlarla bir arada yaşamamız daha güç hale gelebilir ve çevremizdeki insanları rahatsız edebiliriz.
Alınganlık temelde zanna dayanan bir duygudur. Kişi, emin olmadığı halde, olumsuz senaryolar üretir ve olayları olumsuz tarafından yorumlayarak üstüne alır, insanlardan uzaklaşır. Bu durum, insanlarla ilişkilerimizi zayıf ve çelimsiz bırakır... Alınganlığın temelinde, kendimizle ilgili düşüncelerimiz, inancımız ve beklentilerimizin büyük etkisi vardır. Mesela, kendisinin dağınık olduğuna inanan bir bayan, ortamda dağınıklıkla ilgili bir konuşma geçtiğinde hemen üzerine alınır, yüzünü asar ve bulunduğu alanı terk eder. Çünkü gerçekten dağınık olduğuna kendisi de inanmaktadır ve burada konuşulanlar kendisiyle ilgili olmadığı halde üzerine alınmıştır.. Buna karşın birisi aynı kişiye, dilsiz dese bunu hiç umursamaz, çünkü dilsiz olmadığını biliyordur ve bundan emindir. Alınganlık, kişinin güvensizliğiyle ilgili bir durum olsa da, bunda toplumsal ve kültürel yapımızın da bir miktar etkisi vardır. Özellikle bizim toplumumuzda insanlar birbirlerinin olumlu ve olumsuz taraflarıyla çok fazla ilgilidirler. Aile dinamiklerimizin güçlü olması ve çevremizdeki insanlarla olan duygusal bağımız ise diğer insanların bizim hayatımızda ne kadar önemli olduğunu gösterir. Ancak bu konuda itidal sınırlarını aşarak, çoğu zaman bağlandığımız inandığımız insanların bizim için ne dediğine ne düşündüğüne odaklanır ve olumsuz değerlendirmeler yapılabiliriz.
Alınganlık, kendimize ve çevremize zarar verir hale geldiğinde bazı sorunlar ortaya çıkabilir: Evliliklerde ortaya çıkan sorunlar: Evliliklerde eşlerin birbirlerini anlamamaları ve küçük şeyleri büyüterek alınganlık göstermeleri karı koca arasındaki sevgi ve saygı düsturunu zedeler. Ayrıca, eşinin söylediği her şeye alınganlık göstererek küsen hanımlar, çocuklarına da bu davranışı öğreterek zarar verebiliyorlar. Çevreyle ilişkilerde sorunlar ortaya çıkabilir: Gereksiz şeylere alınganlık gösteren kimseler genellikle istenmeyen ve rahatsızlık uyandıran kimseler olarak bilinir. İnsanlar, bu tür kimselerle bir arada olmaktan hoşnut olmazlar. Çünkü bu insanların nereden ne anlam çıkaracakları ve neye alınacakları belli değildir. İlişkilerimizin temelinde güven vardır. Alıngan insan kendine ve çevresine olan güvenini yitirmiştir. Bütün bunlar alıngan insanları yalnızlığa sürüklemektedir. Kişinin kendisiyle ilgili sorunlar yaşaması: Çevresindeki insanlarla bir arada bulunmaktan rahatsızlık duyan ve gereksiz şeylere alınan insan iç dünyasında mutsuz ve güvensizdir. Ayrıca, kendisine ve çevresine olan inancını yitirdiğinden derin bir boşluk içindedir. Ona göre, insanlar sürekli kendisiye ilgili olumsuz yorumlar yapmakta ve onu sevmemektedirler.
Başkalarının düşüncelerini okumak: Alıngan insanlar, yüzyüze geldikleri kimselerin düşüncelerini okurlar ve buradan olumsuz anlamlar çıkararak üstlerine alınırlar. Bu aslında bir yerde kişinin, başkalarının hayatına müdahale etmesine izin vermesidir. Eğer öyle olmasaydı başkalarının ne dediği bu kadar önemli olmazdı. Alınganlık insani sınırlar dahilinde, hepimizde bir miktar vardır. Ancak, bu hiçbir şekilde hayatımızı etkilememeli insanlarla ilişkilerimizi zedelememelidir. Bunun için, gereksiz yere olayları üzerimize almaktan vazgeçmeli ve güven eksenli ilişkiler kurmalıyız. Ayrıca zan yapmaktan kaçınmalı, olaylara olumlu anlamlar vermeyi öğrenmeliyiz.
Asiye O Dört Kadından Biridir
Hazreti Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir. Firavunun karısı Asiye, İmran kızı Meryem, Hüveylid kızı Hatice ve Muhammed kızı Fatıma’dır.” İnsanoğlu çıkarcı ve benmerkezci bir özelliğe sahiptir. Dünya ise bütün çekiciliği ile insanın bu eğilimini tetikler. Fakat Hazreti Asiye kendisine vaat edilen dünya hayatına hiçbir zaman meyletmedi ve bedelini göze alarak Musa’nın dinine tabi oldu. Hazreti Asiye, yaşadığı Sarayın hanımı idi ama firavunun işkencelerine maruz kalıyordu. Firavun, evinde büyüyen bir çocuğun peygamberliğini kabul edemediği gibi, en yakınındaki eşinin de hidayetine anlam veremiyor ve öfkeden küplere biniyordu. İnsanı vazifesinin bilincinde olan kişiyi Allah öyle bir mevkiye yükseltiyor ki, Hazreti Asiye, firavun gibi bir yoldan çıkmışın evinde imanından taviz vermedi. Hala asırlardır bu kutlu mücadelesi ile bizlere de yol göstermeye devam ediyor. Allah bu şanlı İslam kadınının onurlu direnişini bizlere örnek olarak gösteriyor ve onun adını yaşatıyor. İşte Rabbim iyileri böyle ödüllendirir.
Hazreti Asiye, kocasının yaptığı haksızlıkları hiçbir zaman hoş karşılamadı, bu konuda onun yanında yer almadı. Aksine onun karşısında yer aldı ve hakkı savundu. Firavun, bir erkek çocuk doğar da, büyüyünce yapılanlara karşı çıkar korkusuyla Yakup soyunun bütün hamile kadınlarının karınlarını deşiyor ve bebekleri diri diri parçalıyorlardı. Asiye, kocasının bu vahşi tavırlarına hiçbir zaman kayıtsız kalmadı. Ezilen insanların haklarını savundu ve onların yanında yer aldı. Firavunun toplumu karanlık dehlizlere sürüklediği günlerdi. Mısırın bir numaralı kadını Asiye odasında oturduğu sırada Nil nehririnin ortasında sulara batıp çıkan bir sandık görünce saray muhafızlarına gidip o sandığı almalarını emretti. Görevliler sandığa baktılar ve Asiye’ ye gelerek sandığın içinde bir erkek çocuk olduğunu haber verdiler. Bu çocuk gelecekte Firavunun saltanatını yerle bir edecek olan Hazreti Musa idi. Asiye validemiz, Allah’a bağlılığıyla o kadar anlamlı ve dik bir duruş sergilemişti ki, onun bu duruşu, asırlara ve çağlara hitap ederek inananlar için örneklik teşkil etmiştir.
Mısır’ın asil ailelerindendi. Firavunun sarayında çok yüce bir mevkide bulunuyordu. Dünyevi olarak her türlü imkâna sahipti, her ne istese hemen yerine getiriliyordu. Firavun ise, kavmini putlara tapmaya davet ediyor bu konuda Asiye’nin de kendisine tabi olmasını bekliyordu. Ama o, ilk günlerde inancını gizlese de hiç bir zaman kocasının menfur eylemlerine taraf olmadı. Firavun, insanları baskı ile yıldırmaya çalışıyor ve onları güdülecek birer koyun gibi görüyordu. Kavminin uzun yıllar hiç itiraz etmeden putlara taptıklarını görünce tebaasını toplayarak “ sizin en yüce Rabbiniz benim” dedi. Putlara tapan halkını bundan men ederek kendisine tapmaya davet etti. Kendisi lüks ve şatafat içinde yaşıyordu. Nil suyunun üzerinde bir taht yapmıştı ve kendisi taht üzerinde oturur ve etrafında kendisini eğlendiren insanlar bulunurdu. Firavun, dünyayı zevk ve sefadan ibaret görüyor halkını ise, kendisine hizmet eden biçare varlıklar olarak düşünüyordu. Tarihi süreç içinde diktatörlerin hayatını dikkate aldığımızda, yegâne hedeflerinin zevk ve sefa içinde bir hayat sürmek olduğunu görürüz. Onların en büyük özelliği halklarını köleleştirmeleridir. Zira bireysel özgürlüğünü kaybeden ve köleliğe boyun eğen kişi, düşünme ve aklını kullanma melekelerini yitirmiştir. İstese de bunu yapamaz. Efendisinin kölesi olmuştur. O derse tereddütsüz kabul eder ve her türlü zillete boyun eğerler. Hz. Musa’nın dinine tabi olanlar ise köleliği ret eden kimselerdi. Onlar, her şeyi göze alarak, zillete boyun eğmediler ve Firavunun entrikalarını kabul etmediler.
ASİYE ÖZGÜRLÜĞÜ SEÇTİ Allah’a kul olmak, özgürleşmeyi, insan için kendine dönüşü ifade eder. Zira putların sultasında bir hayat süren kimseler, diktatörlerin himayesine geçerek esareti tercih ederler. Burada her türlü haksızlığa boyun eğer, ikiyüzlülüğü karakter edinir ve dünyevi çıkarlar için kendilerinden uzaklaşırlar. Allahın dinini seçenler ise özgürlüğü yakalama şansına ulaşırlar. Bu insanlar, kula kulluğu ret eder ve Yaratıcıya boyun eğerler. Bu onlar için bir kurtuluştur. Artık, kendilerini esarete sürükleyen, çıkar ilişkilerinden, yalan ve entrikalardan, sahte ilahlardan uzaklaşmış ve Yaratıcıya yönelmişlerdir. Bu noktadan sonra, onlar için korku yoktur. Karşılarına büyük zorluklar çıkacak ve çeşitli imtihanlardan geçeceklerdir. Ancak inanan kişi bu imtihanların bir kazanç olduğunu bilir ve bu konuda hiçbir ödün vermez. Hazreti Asiye, bir saray kadınıydı. Zamanın her türlü imkânlarına sahipti. Etrafında hizmetkârlar vardı. Ülkenin en tanınan kadınıydı. Ancak iman ettikten sonra bütün servetini kaybedecek fakat kendisini kazanacaktı. O bunu biliyordu. O yüzden, kendisine vaat edilenlere aldanmadı, ama karşılığında ağır bedeller ödedi. Çünkü o dünya esaretinden kendini kurtarmış ve gerçek manada hürriyeti yani hidayet ve imanı seçmişti.
Disiplinli Çılgınların 7 Kuralı
Disiplinli çılgınların 7 kuralı nelerdir? Çılgınların diyorum; çünkü büyük projeleri başarmak için disiplinli çılgınlar olmak gerekiyor. Birinci kural amaca inancın büyüklüğüdür.
Çılgınlar mutlaka net ve açık bir amaca sahiptir ve bu amacı bir an olsun gözlerinin önünden ayırmazlar. Everest’e tırmanmaya çalışan bir grup dağcının gözlerinin önünden dağ nasıl hiç gitmiyorsa, çılgınların amacı da dağ gibi hep karşılarında durur. Tecrübelerimle sabit olan şu; amacına yeterli inancı olmayan insanların o amacı başarmak için yeterli enerjisi ve motivasyonu olmuyor. Dolayısıyla bir vizyona ya da hedefe sahip olmak yeterli değil. Her gece rüyanızda o amacı görecek, her konuşmayı o amaca bağlayacak saplantı düzeyinde bir inanç gerekiyor.
Çılgınların ikinci kuralı odaklanmadır. Bir işe ve bir amaca odaklanma ve başka bir şeye bakmamaktır. Temel olarak Kahvecide kahve, Hamburgercide hamburgerden başka bir şey satılmamasıdır. Üniversite sınavında birinci olmak için arkadaşlığı, eğlenceyi ve başka keyifleri bir yıllığına tamamen unutmaktır. Wright Kardeşler gibi ölümüne bir kararlılıkla uçağı tasarlamaktır.
Bir sonraki kural yazı, kitap ve konuşmalarımda milyon kere tekrarladığım gibi yenilikçi ve sıra dışı olmaktır. Dünya yenilikçi firma, kurum, insanların sayesinde ilerlemektedir. Steve Jobs olmasaydı bugün hâlâ eski usul Windows ve benzeri sistemlerle idare ediyor olacaktık. Sosyal medya araçlarını icat edenler artık insanların kendilerini yepyeni bir şekilde ifade etmesine imkân sağladı. 20. yüzyılın yaşamlarımızı en çok değiştiren yeniliği herhalde cep telefonudur. Bugünün çocukları bu telefonların olmadığı bir yaşamı hayal dahi edemiyorlar. Dünyayı, sıra dışı ve farklı düşünen, değişime açık yenilikçiler değiştiriyor.
Tarihe baktığımızda tüm çılgın insanların amaçlarına ulaşmak için üzerinde çalışılmış zekice bir planları, stratejileri olduğunu ve bunu uygulamaya aldıklarını görüyoruz. Barbaros Hayrettin Paşa’nın Andre Doria’yı mağlup etmesi karadaki hilal stratejisinin denizdeki uygulamasıyla mümkün olmuştur. Dünya tarihinin bütün büyük komutanları, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, olağanüstü savaş planları yapmıştır. Ancak uygulama olmadan her plan boş bir hayaldir. Harekete geçmeyen, çılgın değildir.
Tarih boyunca hiçbir büyük proje yardımlaşma ve işbirliği olmadan mümkün olmamıştır. Türklerin son yüzyıldaki en büyük çılgınlığı Kurtuluş Savaşı’dır ve Kurtuluş Savaşı dünya tarihinin en büyük yardımlaşma ve işbirliğinin bir örneğidir.
Çılgın insanları başarıya taşıyan şey onların insan odaklı olmasıdır. Eğer amaca ulaşmak topluma hizmet etmeyecekse ona başarı denemez. Bir çılgın mutlaka çalışma arkadaşlarının iyiliğini, hizmet ettiği müşteri ve toplumun iyiliğini ve memnuniyetini her şeyin önünde tutmalıdır.
Disiplinli çılgınları, çılgın olmaktan öte muhteşem kabul etmemize yol açan şey ayrıntıların kalitesidir. Bugün büyük liderler olağanüstü başarılarına rağmen eleştiriliyorsa insanlar onların çizdiği tablodaki ayrıntılara takılıyorlardır. Bir filmi büyük yapan ana öyküsü olduğu kadar ayrıntılarıdır. Star Wars ve Yüzüklerin Efendisi gibi klasikleşen kitap ve filmlerin dünyada milyonlarca hayranı olması, bu filmlerin tasarımlarındaki ayrıntılara verilen olağanüstü önemdir.
Ailenizden en az bir kişinin disiplinli bir çılgın olması dileğiyle… Aile isminizi geleceğe taşıyacak olan bir erkek çocuğu değil, disiplinli bir çılgındır.
Melih ARAT
Batı, Türkiye'yi Kapitalist Keyifle Tanıştırdı
Prof. Dr. Sadettin Ökten'le medeniyet ve kültür kavramlarını, kapitalist Batı medeniyeti ve İslam medeniyeti ayrımlarını konuştuk.
Türkiye’de İslam medeniyetini en iyi tanımlayan ve betimleyen insanların başında Prof. Dr. Sadettin Ökten geliyor. Bu çok değerli ilim adamıyla medeniyet ve kültür kavramlarını, kapitalist Batı medeniyeti ve İslam medeniyeti ayrımlarını konuştuk.
Öncelikle medeniyeti tanımlar mısınız? Medeniyet dediğimiz şey nedir? Ve sizin çok önem verdiğiniz medeniyet tasavvuru kavramı var. Medeniyet tasavvurunu nasıl anlamalıyız?
Medeniyet kelimesinin çok çeşitli tarifleri var, kültürün de öyle. Dolayısıyla burada tek bir tarife saplanıp kalmak doğru değil. Herkes baktığı noktaya göre bir medeniyet ve kültür tarifi yapıyor. Benim burada kullandığım tarif, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde merhum profesörler Mümtaz Turhan ve Erol Güngör ile berhayat olan Yılmaz Özakpınar’ın ifadesinden anladığım kadarıyla hoşuma gitti. Çünkü rahat anlaşılan ve muğlak olmayan bir tarifti. Medeniyet tek başına o tarifte kullanılmıyor. Medeniyet tasavvuru, medeniyet algısı veya medeniyet telakkisi… Ben medeniyet tasavvuru sözcüğünü tercih ediyorum. Nedir o? Hayat hakkında birtakım inançlarınız ve tasavvurlarınız var. Şöyle ifade edelim isterseniz: İnsan dediğimiz varlığın üç ana yeteneği var. Bir tanesi içgüdüleri, bir tanesi aklı, bir diğeri de duyguları. Fakat bu üç yetenek hayatı idame ettirmeye yeterli değil. Bunlara bir yenisi gerekiyor. İşte onun adı medeniyet tasavvuru.
Neden böyle bir gereksinim var? Çünkü insanın birtakım sualleri var. Bu suallere, biraz evvel sözünü ettiğim üç yetenek cevap veremiyor. Ne içgüdüler, ne akıl ne de duygular... Ne bu sualler? İnsan yaşadığı kainatı merak ediyor. Önü-sonu, evveli-ahiri, yapısı, neden var, niçin yok?.. Ve bu kainattaki kendi pozisyonunu merak ediyor. Yani fiziksel bir pozisyonu var ama o ona yetmiyor. Ben bu kainatın ve evrenin neresindeyim? Belki buradan kadere de geçebiliriz. Bir de davranışlarını hangi kriterlere göre düzenleyecek? Yani ahlak var mı, yok mu? Şimdi bir hareket yapıyor, o hareketten dolayı vicdanen kendini bir muhasebe ediyor. Bir hareket yapıyor, mutlu oluyor. İkisi de fiziksel hareket ama sonuçta demek ki, sadece güce göre iş yapmak insana yetmiyor. Bunun gibi problemler…
İnsan mesela güzellik problemiyle karşı karşıya, insan bilgi problemiyle karşı karşıya. Mesela bilgim ne kadar doğru diye soruyor kendi kendine. Duygusu ve aklıyla elde ettiği bilgiyi sorguluyor. Bunlar felsefi problemler ama aynı zamanda bütün bir beşeriyetin problemleri. Bütün bunlara cevap veren bir sistem medeniyet tasavvuru; ve bu sistem hem bir bilgi objesi, hem de inanç objesi. Yani insan inanmadığı şeyin peşinden koşmaz. İnandığı şey istikametinde içgüdülerini kullanır yahut frenler, aklını kullanır, bir sınır çizer yahut çizmez ve duygularını o istikamette terbiye eder. Demek ki yaşamak için insanın bir inanç sistemine ihtiyacı var. Bu inanç sistemi insanla beraber var olan bir sistem. Çünkü insan buna muhtaç. Neye inanırsanız inanınız ama mutlaka inanmanız lazım. Sadece içgüdü ve akılla yaşayamıyoruz, duygularla yaşayamıyoruz. Bu medeniyet tasavvurunun gösterdiği istikamette davrandığınız zaman, eylem yaptığınız zaman bütün eylemleriniz bir kültür oluşturuyor. Bütün biçimler kültüre giriyor. Yani biraz evvel dayandığım farazi tanıma göre benim anladığım medeniyet tasavvurundan bu şekilde... Başka tasavvurlar da var diyorlar, işte bütün bu maddi eserler de bir medeniyet eseridir. O, buradaki tanıma göre kültüre girer. Medeniyet tasavvuru zihinlerde ve gönüllerde olan bir sistem, hiyerarşik bir sistem.
İslam medeniyetinin temel özellikleri neler? İslam medeniyeti baki bir medeniyettir. Onun kurucu ögeleri, ana fikirleri bu dünyaya ait fikirler değildir. O fikirler istikametinde, o duygular istikametinde İslam medeniyetine göre insanlar hayatını şekillendirir. Medeniyet tasavvurunun kaynağından bahsederken iki husus var. Bir tanesi bu medeniyetin baki bir tasavvura dayanması. Yani öyle medeniyet tasavvurları var ki, aşkın dünyadan geliyor. Tabii ki inananlar için bu böyle. İnanmayanlar için böyle değil. İnananlar için bu vahyi ve sahih, doğru bir sistemdir. Bir başka kaynakta rasyonalite, akıl. Felsefi sistemlerde bir filozof bir sistem getiriyor, ekol oluşturuyor. Ahlakıyla, davranış biçimiyle, kainat izahıyla ve insanın pozisyonuyla o da bir sistem. Ama İslam medeniyeti vahyi bir sistem. Temelinde bir defa nübüvvet var, elçi var, elçinin getirdiği kitap var, elçinin getirdiği uygulamalar var. Üçlü bir sistem. Bu dünyaya ait olmayan, aşkın bir kaynaktan beslenen bir medeniyet sistemi. Sizin tanımlamanızla medeniyet dediğimiz şey biçim kazandığı zaman, yani bir uygulama sahası bulduğu zaman toplumlarda şekillenir. Bunu biraz açar mısınız?
Her medeniyet mutlaka bir uygulama sahası bulmak zorunda. Bulmazsa ölü doğan çocuk gibidir. Yani medeniyet kültüre muhtaçtır, kültür de medeniyete muhtaçtır. Buradaki model çok net, çok sarih. O bakımdan ben bunu tercih ediyorum, zihinsel bir yapımız var, aynı zamanda o zihinsel yapının sistematiğini benimsemişiz, inanmışız ve ona göre davranıyoruz, davranmaya çalışıyoruz. Bütün davranışlarımız kültür oluyor ama medeniyet, bu soyut yapı hayata geçmezse ona inanmak ihtimali giderek azalıyor.
Az önce yaptığınız o vahyi ve rasyonalist medeniyet ayrımının bugün İslam medeniyeti ve Batı medeniyetinde somutlaştığını söyleyebilir miyiz?
Batı medeniyeti için modernite döneminde öyle. Ortaçağ Katoliklik döneminde vahyi ögeleri de içinde ihtiva ediyordu, rasyonel ögeler de vardı. Ama bugün artık o vahyî veya aşkın dünyadan gelen haberler rasyonel dünyanın hegemonyası altındadır. Onlar hala var ama eskisi kadar özgür ve fikirlerini serbestçe söyleyebilir durumda değiller.
Batı medeniyetinin bugünkü hegemonyasını neye bağlamak gerekiyor? Teknolojisi üstün, onu ayırmamız lazım. O teknoloji eğer ahlaken farklı yapıda olan bir devlet elinde olsaydı ne olurdu diye düşünmeniz lazım. Ahlaken farklı yapıdaki birileri, yani üstün iradenin varlığını tanıyan, ona iman etmiş, ondan hem korkan hem çekinen hem de onu seven bir toplumun elinde olsa, bir defa o teknoloji o haliyle ortaya konabilir miydi? Böyle bir soru var. Ama şu anda bizi korkutan, ürküten Batı teknolojisidir. Bu korkma ve ürkme meselesi, hegemonik üstünlük meselesi 100 sene önce çok daha barizdi, çok daha eziciydi, şimdi o kadar değil.
Siz yaptığınız bir tespit var. İslam medeniyeti, doğumundan Moğol İstilası’na kadar güçlü bir medeniyet kurdu. Moğol İstilası’nın ardından Osmanlı’nın hakim olduğu dönem var. Daha sonra Batı medeniyetinin hegemonyasıyla başlayan yaşanan kriz var.
Ama bu kriz Selçuklu’dan sonra Moğollarda da olmuş. Böyle bir kriz oluyor da, sonra tekrar Osmanlı hamlesiyle toparlıyor. Ama Osmanlı hamlesi Ortaçağ’daki İslam medeniyeti kadar güçlü değil. Fakat özelliği şu: Farklı bir coğrafyada ve farklı bir zamanda ortaya çıkıyor.
Peki yaşanan son kriz İslam dünyasında ne tür etkilere sebep oldu? İnancı sarstı kökten. Şimdi şöyle oluyor: Siz medeniyet tasavvurunuza göre davranıyorsunuz, fakat problemi çözemiyorsunuz. Yöntem değiştiriyorsunuz gene çözemiyorsunuz. Çözemediğiniz zaman bu defa pratik olarak kültür sonuç alamıyorsa, iş inanca dönüyor. İnançtan şüphelenmeye başlıyorsunuz. İnancım yanlış olduğu için mi başarı gösteremiyorum diyorsunuz. Türkiye’nin, Osmanlı’nın, fark etmiyor zaten bu topraklarda yaşayan toplumun macerası bu. II. Viyana’dan sonra 140 sene çok sıkıntılı bir zamandır. Yani 1683’ten sonraki 140 sene çok sıkıntılıdır ve ardından gelen II. Mahmut döneminde de kırılma en üst düzeydedir. Neden? Çünkü İslam dediğimiz olgunun hayata geçmesinde ortaya çıkan biçimler yeterli olmaz. Mesela Müslümanlar sanayi devrimini yapmadılar, yapamadılar, dünyayı sömüremediler. O hırs onlarda yoktu, o zaman maddeye hakim olamadılar. Hakim olamayınca yenildiler, yenildiler, yenildiler… Bu defa iş, ‘acaba bizim inancımızda mı bir sıkıntı var’a döndü. Oradan da batıdan alınan ‘din terakkiye manidir’ sözü gündeme geldi. Onların din dediği Katoliklik… Terakki dediği teknolojik ilerleme. Şimdi terakkiyi tarif etmemiz lazım. Mistik ilerleme, iç temizliği mi, huzur mu, sükun mu; bir de maddeye hakim olmak mı? Yani çok rahat, hoş bir insan tasavvur edin, mütevazı şartlarda yaşıyor, at arabasına biniyor, öteki de lüks arabaya biniyor. Ama hep ikircikli… Neye karşı? Hayata ve ölüme karşı sıkıntılı bir hayat. Hangisi acaba bu? Berikinden huzur buluyorsunuz, öbüründen hırs alıyorsunuz, sizi eziyor.
Son zamanlarda İslam dünyasında krizin aşılmasına dair birtakım işaretler var gibi sanki… Şimdi şöyle bir şey oldu; II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı dünyası ciddi bir krize girdi. Bu kriz bir insanlık krizidir. Yani teknolojik bakımdan ilerisiniz, müreffeh bir dünyada yaşıyorsunuz ama onun karşılığında içiniz rahat değil, hayata karşı diri ve güçlü değilsiniz, sıkıntı o. Bunun da adına postmodernite diyorlar. Bu tabi Batı dünyasına girince İslam dünyası da bundan etkilendi. Beri yandan da aradaki farkın kapatılamaz olmadığı da görüldü. Ama esas kapatılamayan fark insan varlığındaki bu çizgi, onun bir bedeli yoktur. Bedel ödeseniz de onu alamıyorsunuz. Buradan tabii bir şöyle şey çıkıyor; şu anda Batı dünyasının yaptığı şu: Türkiye için söylüyorum, Batı dünyası Türkiye’yi kapitalist keyifle tanıştırdı. Bu çok hoşumuza gitti. Şimdi bu kapitalist keyfin sefasını sürüyoruz. Dolayısıyla kendi mistik ve manevi dünyamızdan biraz koptuk ister istemez. Kopunca da çok kolay toparlayamayız. Kapitalist keyfin, kapitalist biçimlerin veya materyalist biçimlerin, hangi biçim olursa olsun her biçimin arkasında mutlaka bir değer vardır. Gelen biçim değerini bırakarak gelmez. Türkiye’nin Tanzimat sonrası Meşrutiyet’teki problemi ‘Efendim Batı’nın ahlakını almayalım, ilmini alalım’ problemidir. Akif’te de bu vardır tabii. Şimdi ben Akif’i eleştirirsem taşa tutarsınız. O dönemde bunlar hakim düşüncelerdi, fakat ‘bir sen mi görüyorsun’ diyerek bana sorabilirler. Evet, ben görüyorum. Bu kadar kabiliyetli bir adam olan Akif görmüyor çünkü gelen her biçim arkasında gelen değerle beraber gelir ve o değer sessiz bir hatip olarak zaman içinde sizi esir alır. Çünkü siz kendiniz olarak kendi değerinize göre biçim üretemiyorsanız o biçimin boşluğunu ötekinin biçimi dolduruyor. Yani ikili bir şey düşünün, sizin bu değeriniz var fakat bu biçiminiz yok. Bu biçim size lazım, ne oluyor, o zaman ötekinin biçimi gelip burayı dolduruyor. O yalnız gelmiyor, değeriyle beraber geliyor. Siz bu biçimi kullandıkça o değer, sizin biçim üretemeyen değerini yerini yavaş yavaş alıyor. Bir süre sonra çocuklarınız yahut torunlarınız artık o değerin istikametinde düşünüyor. Bunun çok tipik örneği Müslümanların yumuşak karnı Suriye Arabistan, Mekke ve Medine. Şehirlere bakın, komple bir tüketim şehrine döndü. İsterse 15 vakit namaz kılınsın yani… Gayet net.
Bu konuştuğumuz şeyler fıkhi bir mesele değil. Zaten fıkıhçılar da ‘indi ilahi’de kim, ne onu bilmezler. Sade bir matematik olarak söylerler. Fıkıh bir ilimdir, sen ben diyorum ki, bir fıkıhçı olmak için bir bilim adamı hassasiyeti olmak yeterli. Müslüman olmak şart değil. Matematikçi olun, felsefeci olun, ateist olun, fark etmez. Matematik gibi bir ilim fıkıh. De ki rıza-i ilahi; o ayrı bir hadise. Onun fıkıhla alakası yok. Bu şekilde baktığınız zaman hadise netleşiyor.
Yani bizim durumumuz böyle... Postmodernite ortaya çıktı. Batı uygarlığı, başlangıçtaki ideal konumundan çok uzaklaşmış vaziyette, hiçbir vaat gerçekleşmemiş, biz neticede boşluğu doldurmaya çalışıyoruz.
Az önce söylediğiniz Suudi Arabistan örneğinden hareketle şehirlerle ilgili bir soru sormak istiyorum. Bir medeniyetin değerlerinin en bariz gözüktüğü yerler şehirler. İslam kendi şehrini kurar, sanayi kendi şehrini, kapitalizm kendi şehrini...
Bütün şehirlerin kuruluş amacı, gayesi oradaki yaşama tarzını, o biçime göre kolaylaştırmaktır. Adamların hayat tarzındaki anlayışı, inancı neyse o inancı kolay hale getirmek içindir. Bir şehirde sık mescit varsa, bunun manası, ‘ey Müslümanlar namaz size farz kılındı, bu Müminin miracıdır. Üst tarafını siz doldurun hocaefendiler, bu işi kolaylaştıralım’ demektir. Bizim ilericiler vardır, herif haklı kendi açısından, camiye gittiği yok. öteki gitmek istiyor cami yok. Efendim niye gitsin, gitmez ki herif. Şurada geçerken rastlayacaksın yolun üstünde. Nasıl şarapçıya rastlıyorsun, çekiyorsun şarabı. Rastlayacaksın ki, camiye gitmemek çok zor olacak o zaman. Osmanlı bunu yaptı. Meyhane isteyen adım başı meyhane koyuyor, niye? Birinden atlasa ötekine yakalanacak, öteki de banka koyuyor.
Suudi Arabistan’da olduğu gibi İstanbul’da da bunu görüyoruz. AVM’ler bir yanda, yüksek katlı gökdelenler bir yanda. İstanbul’un o eski Osmanlı şehir kimliğini yavaş yavaş kayıp mı ediyor?
Hızlı hızlı kaybediyor, ama Allah’tan büyük külliyeler var ayakta. Tabii bu toplumsal bir dönüşümü ifade ediyor. Şimdi size çok net ifade edeyim; kapitalizm bir yerde etüd yapar ve boş yere para yatırmaz. Eğer bir yerde bir AVM, bir gökdelen yükseliyorsa onun orada mutlaka bir talibi vardır. Hatta o yerde ciddi bir talep vardır. Peki AVM ve gökdelen nedir? Amerikan kapitalizminin simgesel yapılarıdır. Yani oradaki hayat felsefesinin maddeye, mekana izdüşmüş halidir. Arkasında bir başka dünyanın görüşü, bir başka medeniyet tasavvuru vardır: maddeci, pragmatist, tüketime dönük, yüzeysel bir medeniyet tasavvuru. Şimdi eğer bizde bu yok diyorsanız yalan olur, yanlış olur. Çünkü talep olduğuna göre… Bizde tümüyle böyle mi? Hayır. Cami de doluyor, AVM de doluyor. Peki ne olur? Şu anda bir denge var, ne olduğunu ben bilmem. Ama AVM giderek güç kazanırsa bir süre sonra camiler boşalır, yahut içi boş görüntü haline gelir. Ben AVM’ye gidiyorum ve yarım saat bakıyorum. Elbise aldığım dükkan AVM’de. O yarım saat de bana yetiyor. Gözlemliyorum, sakalı göbeğinde hacı baba, çarşaflı hacı anneden, eteği kıçında genç kıza kadar herkes var AVM’de. Herkes mutlu, yüzü gülüyor herkesin. Dondurma yalayan, kebap yiyen, sinemaya giden, langırt oynayan, el ele tutuşan, tutuşmayan… Demek ki toplum istiyor. Bu olmazsa kapitalist mümkün değil açmaz. Biliyorsunuz AVM’ler Amerika’da uzun yıllardır var. Yüz sene olmuş açılalı, belki daha fazla. Türkiye’ye 80 sonrası geldi. Niye? Ancak kapital bir talep doğdu. Merhum Özal sayesinde… Özal kapıları açtı, ‘kapitalizm işte budur’ dedi. Akşam bir televizyondaydım, biraz jip hakkında konuştum. Her iki sunucunun da jipi varmış. Hocam jiplen gidelim buyurun dediler. Jip olmasın demiyorum, jip size bir erdem, bir insanlık vasfı kazandırmaz. Bu kadar sefalet, fukaralık varken orta yerde, jip size öyle bir vasıf atfediyorsa size ona binmeyin yani...