Fatih'in Karadan Yürüttüğü Gemilerin Belgesi Bulundu

96 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
May 26, 2012, 6:44:32 PM5/26/12
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği



Fatih'in Karadan Yürüttüğü Gemilerin Belgesi Bulundu

Harita mühendisi emekli Tümgeneral Cevat Ülkekul'un, Topkapı Sarayı'ndaki arşivlerde bulunan haritalarda yaptığı çalışmalar sonucu, İstanbul'un fethi sırasında Haliç'e indirilen gemilerin kullandığı güzergahlardan biri olarak kabul edilen Dolmabahçe-Kağıthane bölgesine ilişkin belgeler ilk defa ortaya çıktı.

Ülkekul imzalı ''Fatih Sultan Mehmed'in Donanma Gemilerini Karadan Denize İndirmesi Üzerine bir Araştırma'' başlıklı makalede, bu bilginin gerçekliğini kanıtlamak için yapmış olduğu teknik çalışmalar detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Makalede, İstanbul'un kuşatılması sırasında Fatih Sultan Mehmed'in donanma gemilerini karadan yürüterek Haliç'e indirmesi, kuşatmanın ve tarihinin en ilginç olaylarından biri olarak tanımlanıyor. Olayın Türk gemilerinin karadan yürütülmelerinin ilk değil, ikinci harekat olduğu belirtilen makalede, her ne kadar Fatih Sultan Mehmet'in yaptığı savaş stratejisiyle, arazi durumu ve gemi sayısıyla mukayese edildiğinde oldukça küçük çapta bir harekat olarak değerlendirilebilirse de, Gazi Umur Reis'in Türklerde gemileri karadan yürüten ilk komutan olduğu kaydedildi.

Gemilerin karadan yürütülmesinin Fatih Sultan Mehmet'ten sonra da sürdürüldüğü ve küçük çapta benzer bir harekatın 1565 yılındaki Malta kuşatması sırasında da sandallarla da yapıldığı bildirilen makalede, daha önce yapılan tüm girişimlere rağmen, Fatih'in gemilerini karadan yürütüp denize indirmesi harekatının, arazi yapısı, savaş durumu ve gemilerin yapısı ve büyüklüğü dikkate alındığında günümüzde bile bugüne kadar yapılmış en cüretkar ve dahiyane bir hareket olarak değerlendiriliyor.


Gemiler denize nasıl indirildi?
İstanbul'un kuşatılması sırasında Osmanlı donanmasına mensup gemilerin, 22 Nisan 1453'te sabah vakti, Kasımpaşa limanındaki dere yatağı ağzında belirdiği, bu gelişme karşısında pek çok Bizanslı'nın şaşkınlık ve umutsuzluk içerisinde kaldığı belirtilen makalede, ''Bu gemiler buraya nasıl gelmişlerdi? Çünkü Haliç'in çıkışı noktası olan Karaköy-Eminönü bölgesi gerilmiş zincirlerle kapatılmıştı. Üstelik bu zincirler çözülmemiş ve yerinde duruyordu. Haliç'in diğer tarafı da Kağıthane ve Alibeyköy derelerinin suyunu ve toprağını taşıyan bir alandı. Peki Osmanlı gemileri Kasımpaşa önlerine nasıl gelmişti?'' ifadelerine yer verildi.

Makalede, Fatih'in kuşatma sırasında gemilerin karadan denize indirilmesinde izlenilen güzergaha ilişkin iki görüş bulunduğu anlatılarak, birinci görüşe göre, ''Gemiler, İstanbul Boğazı'nın Avrupa yakası kıyılarından hareketle Kasımpaşa üzerinden Haliç'e indirilmiştir'' deniliyor. İkinci görüşe göre ise ''Gemiler, Okmeydanı veya civarından denize indirildi'' denilen makalede, bu söz konusu iki görüşün ortak noktası Osmanlı gemilerinin Kasımpaşa önlerinde Haliç'te konuşlanmış olduğu hususu olduğuna dikkat çekilerek, şu bilgilere yer veriliyor:

''Ancak gemi sayısı kadar, hatta ondan da önemli olarak gemilerin hangi güzergah izleyerek karadan götürüldükleri konusunda hale bir fikir birliği bulunmamaktadır. Gemilerin büyük olasılıkla Dolmabahçe bölgesinden veya Tophane limanı civarından yukarı çıkılarak, bugünkü Kumbaracı yokuşunu takiben, Asmalı Mescit'ten Tepebaşı yolu ile Kasımpaşa'ya indirildiği genel kabul görmektedir. Hangi görüş ortaya çıkarsa çıksın ortada iki gerçek bulunmaktadır. Birincisi, Fatih'in donanma gemilerini karadan ayırarak Haliç'e indirmiştir. İkincisi ise gemilerin karadan aşırıldığı güzergah zamanla kaybolmuş ve artık bilinmemektedir. Bu nedenle değişik görüşler bulunmaktadır.''



Haritalar ilk defa ortaya çıktı
Türk denizciliği ve haritalar üzerinde araştırmalar yapan Ülkekul, konuya ilişkin muhabire yaptığı açıklamada, Fatih'in gemilerin Haliç'e indirdiği güzergah ile ilgili fikir birliğinin bulunmadığını, bazılarını ise gemilerin karadan Haliç'e indirmediği yönünde olduğunu dile getirdi.

Ülkekul, Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde çalıştığı sırada ''Sultan Mehmet'in İstanbul muhasarasında ordularını yürüttüğü yolların haritası'' adı altında bir dosya bulduğunu anlattı.

Ülkekul, ''Büyük olasılıkla 2. Mahmud, ecdadı Fatih'in dahiyane düşüncesi ve girişiminin canlı tanığı olabilecek, 'donanma gemilerini karadan aşırıp denize indirdiği yolun' giderek kaybolduğunu görmüş, yolun izlerinin büsbütün silinmeden kayıt altına alınabilmesi için söz konusu haritaları yaptırmış olabilir'' diye konuştu.



Ülkekul, Topkapı Sarayı'nda bulunmuş olmaları, kapsadığı alan ve içerikleri birlikte ele alındığında söz konusu haritaların veya en azından bazılarının İstanbul'un fethine ilişkin bilgi vermek üzere özel olarak yaptırıldığı sorusunu akla getirdiğini söyledi. Haritaların büyük ölçekli olmaları ve kapsadığı alanlar incelendiğinde, kara harekatıyla ilgili olmadığının görüldüğünü belirten Ülkekul, ancak deniz harekatıyla ilgili olabilecek haritaların, içerdikleri arazi dikkate alındığında ilk akla gelenin Fatih'in İstanbul'u kuşattığında donanma gemilerini karadan yürütüp, denize indirdiği ve yolu belirlemek üzere 1870'li yıllarda özel olarak yaptırılmış olabileceğini ifade etti.

Dosyadakinin bir güzergah haritası olduğunu fark ettiğini ifade eden Ülkekul, haritanın üzerindeki yazılar ve resimlerin izinden giderek bilgisayardan İstanbul'un uydu görüntülerini incelediğini ve 9 pafta haritaya eşleştirdiğini kaydetti. 2 yıllık bir inceleme sonunda birinci paftanın Dolmabahçe'den başladığını, son paftanın ise Kağıthane deresinde bittiğini belirten Ülkekul, ''Bu ilk belirlemeye göre güzergah bazı araştırmacıların yazmış olduğu gibi Dolmabahçe bölgesinden başlayıp Kağıthane deresinde son buluyordu. Haritalardan çıkardığım, Fatih'in fetih sırasında gemilerini Dolmabahçe-Kağıthane güzergahından geçirmiş olabileceği tezidir. Bu güzergah zaten araştırmacılar tarafından ortaya atılan güzergahlardan biri. Benim buna getirdiğim yenilik ise bu güzergaha yönelik haritaların ilk defa benim tarafından ortaya çıkarılması. Bu haritaları da bu şekilde yorumluyorum'' şeklinde konuştu.



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.













Konya'nın Albümü Çıktı!

Gez dünyayı, gör Konya'yı diye boşuna dememişler. Türkiye'nin en kalabalık altıncı şehri Konya.

Geleneksel kültürü, manevi havası ve tarihiyle eşsiz bir huzur şehri... Aslında Konya'yı anlatmak için öyle uzun cümleler kurmaya gerek yok. Tam da Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'inde anlattığı gibi: "Sağlam ruhlu, kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanına benzer. Onu yakalayabilmek için saat ve mevsimlerine karışmanız lazımdır."

Şehrin saat ve mevsimlerine karışacak kadar vakti olanlar Konya'yı rahat rahat gezebilecektir zaten. Peki ya vakti olmayanlar?  bu şehri tanımak ve görmek isteyen herkes için bir albüm hazırlanmış: "Geçmişten Günümüze Konya Fotoğraf Albümü". Bu albümün sanat yönetmeni Mustafa Akgöl, böyle bir çalışma yapmalarının nedenini şöyle anlatıyor: "Böylesine kültürel ve tarihî zenginliği olan bir şehrin geçmişinden kalanları, bugünün gençliğine aktarmanın bir yolu olmalı diye düşündük. Konya Ticaret Odası, 6 sene boyunca eski Konya fotoğraflarından oluşan takvimler hazırladı. Zamanla ciddi bir fotoğraf arşivi oluştu. Bu arşivden cesaret alarak albüm hazırlandı."

Konya'da, fotoğraf meraklısı pek çok kişi destek vermiş albüm için. A.Safa Odabaşı, Cahit Sağlık, Ahmet ve Yılmaz Oğul, Ahmet Ektem akla ilk gelenler olmakla birlikte sayamadığımız isimler var. Bir de bu fotoğrafları irdelemesi ve anlatması var tabii... Prof. Dr. Haşim Karpuz, Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ, Dr. Hasan Özönder gibi bilim adamları da asırlık fotoğrafların detaylarını okumuşlar. Fotoğraflarda, belki de son kalıntılarını bile göremediğimiz tarihi eserler var. Darüşşifa, medrese, cami, hamam, ticarethane, otel, konak... Bunların bir kısmı yıkılmış, bir kısmı ise hâlâ ayakta. Albüm, insanı Konya'da bir zaman tünelinden geçiriyor adeta.


Köşkün komşusu Karatay Medresesi
Alaaddin Tepesi'nin kuzey eteğindeki "Konya Köşkü" kalıntısını, Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan inşa ettirmiş. Daha sonra Sultan I. Alaaddin Keykubat tarafından onarıldığı için "Alaaddin Köşkü" diye anılmış. 1961'de yapılan beton şemsiyeyle koruma altına alınınca bugüne sağlam bir şekilde ulaşmış.


Türkiye'nin ikinci Atatürk anıtı
Bu anıt, İstanbul Gülhane Parkı'na dikilen ilk anıttan sonra, Türkiye'nin ikinci Mustafa Kemal anıtı. "Ziraat Abidesi" olarak yapımına başlanılmışken, I. Dünya Savaşı sebebiyle inşasına ara verilmiş. Savaş sonrası "Mustafa Kemal Atatürk Anıtı" olmasına karar verilmiş. Mustafa Kemal'in sağ elindeki buğday başağı demeti, Konya'nın tahıl ambarı oluşunu; sol elindeki kılıç ise onun "paşa"lığını sembolize ediyor. Anıt, tren istasyonuna bakıyor. Buna, trenle Konya'ya gelenlere "hoş geldiniz" anlamı verilmiş.


Konya panoraması
Konya'ya tepeden bakacak olursak, eski fotoğrafta görebileceklerimiz; şehrin tipik mimari dokusunu oluşturan tuğla ve kerpiç evler, evlere komşu tarihi ve dini yapılar... Gözlerinizi Takkeli Dağ'a doğru çevirirseniz, eskiyle yeni arasındaki fark dokuzdan da fazla. O günden bugüne çok şey değişmiş bu şehirde. Koskoca bir şehir meydanı, yepyeni evler ve 42 katlı Kulesite Alışveriş ve Eğlence Merkezi inşa edilmiş. Bunca değişime rağmen bu şehir, tarihi değerlerini koruyor.



Hadis mabedi, İnce Minareli Medrese
İnce Minareli Medrese, 1267'de, Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından, Mimar Kelük Bin Abdullah'a yaptırılmış. Hadis ilmi öğrenimi için yaptırıldığından, kaynaklarda ismi "Daru'l Hadis" olarak geçiyor. "İnce Minareli Medrese" diye anılmasına sebep, iki şerefeli ince, uzun ve zarif minaresi olmasından... Medrese, 1901 yılında yıldırım isabetiyle yarıya kadar yıkılmış, daha sonra onarılmış.



Ticaret merkezi, Aziziye Pazarı...
Konya'da meşhur Aziziye Camii'nin güneyinde aynı isimle bilinen bir pazar var: "Aziziye Pazarı". Adı değişmiş, eskiler buradaki pazaryerini "İhtisabın Altı" diye biliyor. Aziziye Camii, 1874'te Sultan Abdülaziz'in annesi Pertev Nihal Valide Sultan'ın isteğiyle inşa ettirilmiş. Zamanla dükkân sahipleri ve seyyar satıcıların işyeri haline gelmiş caminin çevresi. Sonraları ise Konya'nın en önemli ticaret merkezlerinden birisi sayılmaya başlamış.


TÜRKAN UYMAZ 



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.










Herkes Kendisini Tanpınar Sanıyor

Edebiyat Profesörü İnci Enginün edebiyat bilimi üzerine çalışan birçok meslektaşının, edebi metinler yazmasını doğru bulmuyor. Sanatçılığın farklı bir şey olduğunu anlatan Enginün, "Bazı gençleri uyardığımda 'Efendim Tanpınar da öyleydi' diyorlar. Herkes kendini bir Tanpınar görüyor" diyor.

Prof. Mehmet Kaplan hocanızdı. Bir hoca ve insan olarak nasıl biriydi?
Bana asistanlık teklif ettiği zaman birkaç tavsiyede bulunmuştu. "Biz bu dünyaya bir tek ilim yapmak için gelmedik. İlim bizim hayatımızın bir parçası. Bir yaşama şekli" demişti. İnsani yönü ağır basmasaydı o bölümde kalmazdık. Kaplan Bey öğrencilerine başlangıçta çok sert görünen biriydi. Hepimiz çok korkardık. Fakat o sert görünüşünün altında inanılmayacak kadar yardımsever, duygulu bir şahsiyet vardı. Kendisine her mektup gönderene cevap verirdi. Böyle bir hoca yoktur. Biz yıllarca yurt dışında kaldığımızda, hoca her hafta bize mektup yazıp hocalığını mektupla sürdürmüştür. Bunu herkese yapmıştır. Kim sorarsa, bilgisini herkese vermiştir. Çok disiplinliydi. Belki başlangıçta bizi korkutan şey bu disiplini çok sert cümlelerle ifade etmiş olmasıydı.

Eşinin vefatından sonra öğrencileri olarak yeniden hayata tutunmasında yardımcı oldunuz. O dönemdeki asistan hoca ilişkileri daha mı başkaydı?
Bazı hocalarımız öğrencilerini gelecekteki meslektaşları olarak görürlerdi. Onların sevgisini hissederdik. Biz hocanın çocukları gibiydik. Eşinin rahatsızlığı özel bir dönemdi. Hoca eşine çok düşkündü. Vefat edince gerçekten yıkılmıştı. Eşi çok hoş, çok cazip, çok canlı bir hanımdı. Sinemaya giderdi, tiyatroya giderdi. Eşi vefat ettikten sonra hoca bazı şeylerin dışında kaldı. Biz daha sonra tiyatroya muntazaman beraber gittik. İstanbul Festivali başladıktan sonra bizi de götürürdü. Sonra seminer konusu olarak bunları derste işlerdik.

HALİDE EDİB MÜTHİŞTİ
Öğrencileriniz sizden de çok çekinirmiş ama çok da severlermiş. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bilmiyorum bu herhalde mizaçla ilgili. Ben bütün ömrümce en yakınlarıma bile biraz mesafeli oldum. Sanırım öğrenciyi bu mesafe biraz uzak tutuyor. Ama öğrenci bizim yarınımızdır. Dört - beş sene sonra bu öğrenci meslektaşım olacak. Ben onu nasıl küçük görebilirim?

Halide Edib hakkında uzun dönem çalıştınız. Sizi en çok hangi yanı etkiledi?
Müthiş bir kadın. O kadar düşmanla çevrili bir muhit ki! Kadını, erkeği neredeyse onu lime lime etmek istiyor çeşitli devrelerinde. Halide Edib onlara hiç aldırmıyor. Bağımsız tavrı Fikret'in tavrına da benziyor. Bir noktaya geliyor ki insan, "ne yaparsan yap" diyor. O kadar sert olmak zorunda kalıyor. Eserleri devri için çok üstün şeyler ve kendisini kabul ettiriyor. Başlangıçta Yakup Kadri, onun dilini kusurlu bulurken sonra bir yüceltmeye giriyor 'telkîni dil' diyor. Nereden nereye geliyoruz.

YAZARLARI TANIMAMAK DAHA İYİ
O dönem kadının kendisinin kabul ettirmesi zor değil mi?

Öncesi var ama. Fatma Aliye Hanım, Hanımlara Mahsus Gazete'de yazıları çıkmış kadınlar var. Bunun için Halide Edib bir anlamda onların devamı, en parlak şekilde ortaya çıkması. Ondan sonra da sayı artıyor. Kolay değil kendisini kabul ettirmek fakat Halide Edib'in şansı vardı, Fatma Aliye Hanım'ın yoktu. Fatma Aliye Hanım'ı babası yetiştiriyor fakat annesinin teşviki yok, eşinin baltalaması var. Halide Edib'de eşinin desteği var. Devrin en önemli insanlarından özel dersler alıyor, onlarla görüşüyor. Öğretmen okulları ve kız mektepleri çok faydalı olmuştur. Oradan mezun olan kızlar ülkenin çehresini değiştirmiştir. Ben hiçbir zaman erkeği ihmal edelim sadece kadına önem verelim demiyorum . İkisinin de eğitime ihtiyacı var. Halide Edib bir örnek oluyor. Milli Mücadele sırasında erlerinin evlerini bilmeyen komutanlara bu evlerde bu erleri bekleyen hasretli eşlerden, kadınlardan, çocuklardan bahsediyor, birden hava değişiyor.

Kadın bakış açısına mı ihtiyaç var o zaman?
Ben her şeyi kadın bakış açısı diye adlandırmaktan biraz rahatsızlık duyan biriyim. Kadın çalışmalarına ilgi duymadım bugüne kadar.

Tanpınar'ın günlüklerini de yayınlamıştınız. Yazarları tanımak bazen daha fazla hayranlık bazen de hayal kırıklığı doğuruyor. Sizce yazarı tanımamak mı iyi, tanımamak mı?
Fuzuli'yi tanısaydık, nasıldı acaba? Yazar da hatıralarıyla yaşamıyor, önemli olan şiirleri. Bu konuyu çok düşündüm. Sanatçılar alelade insanlar gibi değil. Farklı oluşlarıyla, bize getirdikleri eserlerle hayatımıza giriyorlar. Namık Kemal eşine karşı çok vefakar değilmiş. Bana ne! O tarihte binlerce çok mazbut insan vardı. Ailelerine bıraktıkları hatıralardan başka ne kaldı onlardan bize. Ama bir de Namık Kemal'in eserleri olmasa, vatan kavramı üzerinde bugünkü gibi mi düşünürdük? Her şeyimizi etkilemiş bir şahıs. Ama biyografinin muhakkak ki bilinmesine ihtiyaç var. Özellikle roman yazarlarında.

Siz hep edebiyat üzerine çalıştınız. Kendinizin edebi metin olarak yazdığınız bir şey var mı?
Orada büyük bir hata yapılıyor. Birçok meslektaşımız aynı zamanda sanat dallarıyla uğraşıyor. Bazı gençleri uyardığımda "Efendim Tanpınar da öyleydi" diyorlar. Herkes kendini bir Tanpınar görü-yor. Edebiyat bilimi başlı başına bir alan, onunla uğraşıyorum. Ben sanatçı değilim. Sanatçı yaratıcıdır. Bu kadar güzel şiirleri gördükten sonra şair olmaya nasıl kalkarım.

Hangi edebi tür son yıllarda öne çıktı?
Günümüz edebiyatını takip edebildiğim kadar edi-yorum. Çok kitap çıkıyor. Bir kere herkes şair olmakta devam ediyor. Onda hiçbir tereddüdümüz yok ama şiir ne kadar etkili oluyor bilemiyorum

Şiir öldü gibi yorumlar var?
O her nesilde olur. Şiir ölür, tiyatro ölür, sinema ölür... ama ne hikmetse bunlar yeniden diriliyor. Şiir şüphesiz ki devam ediyor ama bir zamanlar Yahya Kemal'in bir mısraı aylarca bahsedilen bir olay olurmuş. Bugün öyleleri var mı? Şahsen benim ağzımda gezen bir mısra yok. İsmet Özel'in şiirine çılgınca bir hayranlığım yok ama Bir Yusuf Masalı'nı okuduğumda çok etkilendim. Çünkü gerçekten sıradan bir insanın macerasıyla Yusuf kıssasını o kadar güzel işlemiş ki! Ama bir mısraı aklımda değil. Bu bir hikaye de olabilirdi. Benim şiir konusundaki düşüncem mi farklı, yeterince takip mi edemiyorum? Bilemiyorum. Herkesi toplayan bir şiir yok.

ROMAN OKUNMASI GÜÇ BİR TÜR OLDU
Peki roman?

Roman okunması ve anlaşılması çok güçleşen bir tür haline geldi. Post modern romanları okuduğumuzda bir kereyle yetinemiyoruz. İkinci bir defa okumak ihtiyacı hissediyoruz ilgimizi çektiyse.

Peki bu olumlu bir şey mi?
Eğer bir sanat eseriyse roman, ki bence öyle, birazcık okuyucusundan da çaba istemeli. Ama okuyucu mu tembelleşti, yoksa alıştığı türde mi eserler görmek istiyor, o yüzden bu tip yazarların okuyucusu az oluyor. İhsan Oktay Anar günümüzün en dikkate değer romancılarından birisi. Ben onun romanlarının büyük bir kısmıyla büyülendim. Mesela "Amat". Yepyeni bir dil kuruyor. Ama dili çok iyi bilmiyorsanız tadına varamıyorsunuz. Ters yüz etmiş her şeyi. Bir de dikkatli bir okuyucu olmanız gerek. Çünkü yazar ipuçlarını en başta veri-yor. Amat'ı büyülenmiş gibi okudum. Suskunlar beni çok etkiledi. Hâlâ İstanbul'a bakarken bazı şeyleri farklı görüyorum.

Romanların reklam ve PR çalışmalarıyla sunulması söz konusu. Bu doğru bir yöntem mi?
Bu durum şiddetle bir edebiyat sosyolojisine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Kitap nasıl pazarlanıyor? Pazarlanan kitabın ömrü ne kadar? Kendi kendisini pazarlayan kitabın ömrü ne kadar? Bunlar üzerinde durmak lazım. Ömer Seyfettin 36 yaşında ölmesine rağmen yazdıkları bugün bile okunuyor. Okunduğu için yayınevleri tekrar tekrar basıyor. Bir de pazarlananlar var. Büyük olay diye sunuluyor sonra unutuluyor.

Hayatını edebiyata adadı
Yeni Türk Edebiyatı Profesörü İnci Enginün, Prof. Mehmet Kaplan'ın öğrencisi olması ve çalışmalarını devam ettirmesi nedeniyle "Kaplan ekolü"nden kabul ediliyor. Hayatını Türk Edebiyatı'na adayan ve Kaplan'ın deyimiyle bir yaşam tarzı haline getiren Enginün, kaynak eser niteliği taşıyan çalışmalar yapıyor. Edebiyat tarihimizi ele aldığı Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat'tan Cumhuriyet'e ve Yeni Türk Edebiyatı Metinleri onun kapsamlı ve hacimli çalışmalarından sadece ikisi. Uzun yıllar emek vererek hazırladığı bu kitaplar meslektaşlarına ve edebiyat öğrencilerine ondan bir hediye. Huzurlu bir atmosferi olan evinde görüştüğümüz Enginün, tüm samimiyeti ve zerafetiyle sorularımı cevapladı. Günümüz şiirine biraz sitemkarken romandan daha memnundu. Televizyonu ise telaffuz hataları nedeniyle hemen hemen hiç seyredemediğini söyledi.

Çalışmaktan başka ne yapılır bilmiyorum
"Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat'tan Cumhuriyet'e" kitabıyla edebiyat tarihimizi yazmış oldunuz. Kollarınızı sıvamaya nasıl karar verdiniz?

Tanpınar'ın edebiyat tarihini okutuyordu Kaplan Bey bize. Öğrenciler bunu anlayamıyorlardı. Antolojiler o vesileyle doğdu. Tanpınar'ın edebiyat tarihi de yarım kalmış. Bunu Kaplan Hoca'yla çok konuşmuştuk. "Siz bir edebiyat tarihi yazın" dedim. O da "Beraber yazalım" dedi. Fakat ömrü vefa etmedi. Arkasından yükümüz çok arttı dersler ve idari faaliyetlerle. O kafamda bir proje olarak kaldı. Fakat açık söyleyeyim çok zahmetli bir işmiş. Akıl kârı değil. Edebiyat tarihi ismini kullanmak istemedim. Çünkü tarih kelimesinin kullandığınızda tarihi zemin üzerine biraz daha fazla açıklama yapmak gerekiyor. Ben böyle bir şeye girişseydim hem kitabın hacmi çok fazla artacaktı hem de o kadar çok malzeme vardı ki onları derleyip toparlarken bazı şeyleri kaçırmaktan korktum. Metne yöneldim. Bir taraftan tarihi edebiyat metodunu kısmen kullandım, okumadığım metinlerden çok az bahsettim. Alıntılar da yaptım. Sadece yazılması altı yıl sürdü.

Emekliliğe ayrılınca daha fazla mı çalışmış oldunuz?
Ben başka ne yapacağımı bilmiyorum. Belki de en doğru ifade bu. Kaplan Bey'in söylediği doğruymuş. Bu sadece geçim sağlayan bir meslek değil, bir yaşama şekli. Bazı meslektaşlarımın da uyarısı oldu, "Anadolu'daki öğrencilerin de ihtiyacı var" diye. Bu nedenle biraz da onu görev saydım. Tabii ne kadar okutuluyor bilmiyorum.

Yeni Türk Edebiyatı Metinleri nasıl bir boşluğu doldurdu?
Son üç-dört yılımızı Zeynep (Kerman) Hanım'la antoloji hazırlamakla geçirdik. Yeni Türk Edebiyatı Metinleri. Bu kitapta da antoloji demedik, metin ifadesini kullandık. Onlar da Yeni Türk Edebiyatı'nı anlamaya yönelik metinler. Oradaki metinlerin hepsini de kaynaklarından aldık. Beş ciltlik, 3000 küsür sayfalık bir şey oldu. Böylece nice unutulduğunu sandığımız gazeteler, dergiler, yazarlar, sadece bugünün meselesi olduğunu sandığımız nice konular orada görünebilir hale geldi. Kitap Nisan sonunda çıktı. Meslektaşlarımızın rahatlıkla yararlandıkları bir eser olacak. Tepkileri merak ediyorum doğrusu.

Hocanız Mehmet Kaplan için bir armağan kitap hazırlamıştınız. Sizin için de bir kitap hazırlandı neler hissettiniz?
Biz Kaplan Bey için yaptığımızda pek yaygın değildi. Hoca çok duygulanmıştı. "Kendimi çocuklarımla bir evde gibi hissediyorum okurken" demişti. Ben de "Amma kalabalık bir aileniz varmış" dedim. Benim için böyle bir kitap çıktığında çok duygulandım. Bir kere öğrencilerimin beni nasıl gördüklerini gördüm. Nelerimle etkilemişim onları. Çok hoş bir duygu. Sonra bir ikinci kitap çıktı. Ona bazı yazılar da eklenmişti. İkisi de Ezel Erverdi'nin fikridir. Çok duygulandım. İnsanda bir şeyler yapmışım vehmi uyanıyor. Hocalığımla ilgili içim çok rahat ama bir de kendi kitaplarım var. Bunlar nasıl değerlendiriliyor. Hem şahsımla ilgili teveccühleri hem de kitaplarımı değerlendirdikleri için öğrencilerime büyük bir borç duyuyorum sanki.

Hayatınızı edebiyata adadınız. Geri dönüp baktığınızda keşke başka alanda çalışsaydım diyor musunuz hiç?
Benim bir tarafım da çok isyankar olduğu için "Acaba gazetecilik mi yapsaydım" diye düşündüğüm oldu ama bana göre bir meslek değildi. Ben bu mesleği çok erken seçtim ve her anını severek yaptım. Pişmanlık duyduğum anlar oldu, çok zor günler geçirdim üniversitede ama mesleğimi sevdim. Arada arkeolog olsaydım dediğim, müzelere gittikçe ah keşke bunlarla uğraşsaydım dediğim oldu. Ama büyük keşkelerim yok anlık keşkelerim var. Pişmanlık duysaydım bırakabilirdim.

Yanlış telaffuzlar yüzünden televizyon seyredemiyorum
Edebiyatla ilk nasıl haşır neşir oldunuz?

Hakim bir baba ile hukuk fakültesini eşinin Viranşehir'e tayini ile bırakan bir annenin kızıyım. 1940 yılında doğdum. Evde babaannem vardı. Ailelerimizde büyüklerin yeri ve önemi neydi bunu hep unutuyoruz. Halbuki büyükanne veya büyükbabayla çocuklar çok iyi anlaşır. Çünkü ortak merakları tekrardır. Çocuk bin kere sorar. Annesi illallah der. Ama babaanneye bin kere sorsa, o bin kere anlatır. Babaannem de bize bir sürü masal anlatırdı ve bir de çektiklerini anlatırdı.

Neler anlatırdı?
Rumeli'den babaannem 40 günlükken çıkmış. Ardından Balkan Savaşı, ardından Çanakkale gelmiş. Dedem orada kalmış. İki çocuklu genç bir dul için herhalde işgal altındaki Bursa'nın ne kadar rahatsız bir yer olduğunu tasavvur edersiniz. Çok zor günler geçirmişler. Masal gibiydi bizim için.

Bir yerde sözlü edebiyat eğitimi, değil mi?
Tabii her konuşma sözlü edebiyatın bir parçası. Babaannem Yunanların esir edildikten sonra, süklüm püklüm caddeden geçirilişini anlatırken ağlardı. Masalların dünyasına alışkın ben suçluların cezalandırılmasını beklerdim, "Babaanne onlar kötülük yapmış niye ağlıyorsun" derdim. "Onlar da insan evladı" derdi. Ben bunu hiç unutmadım ama anlamını ancak üniversiteye gelip Yunus'u okuyunca idrak ettim. Biriktiriyoruz. Biriktiriyoruz. Ama bunları yıllar sonra kullanabilmeyi öğreniyoruz. Rahmetli babaannem bir sürü masallar da anlatırdı. Onların da Menakıpnamelerden kopmuş parçalar olduğunu sanıyorum.

Peki ya anne babanız?
Babam da eğitimime çok ilgi gösterdi. Okula başladıktan sonra babam her gece bana gazetelerin başmakalelerini okuturdu. Nefret ediyordum o okumalardan çünkü o kelimelerin hiç birine dilim dönmüyordu, hiçbirini de anlamıyordum. Babam ne kadar sabırlı bir öğretmenmiş ki her kelimemi düzeltirdi. O yüzden ben şimdi katiyen televizyon seyredemiyorum. "Kâbil-i temyiz"i, "kabili temyiz" diye okumuyorlar mı hafakanlar basıyor. Bırakıyorum o anda. Bu kadar sık bırakınca da seyretmemek en iyisi oluyor. Günümüzde biz yeniden sözlü kültüre döndük.

Üniversite tercihiniz bilinçli bir seçim miydi?
Sadece sevdiğini yapmaktan hoşlanan isyankar bir çocuktum. Edebiyattan başka bir şeye de ilgi duymuyordum. Edebiyat, sanat tarihi, biraz tarih. Lisede Türk Edebiyatı okumak istediğimi anladım. Bize o zaman Chaucer'in metinlerini okutuyorlardı. Kısa metinlerdi ama zordu. Niye bunu okuyorum da Nef'i okumuyorum derdim. Tabii Nef'i'nin de okunmaz bir adam olduğunu ama okunması gerektiğini sonradan öğrendim.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı'nda kimlerden ders alma imkanınız oldu?
İstanbul Üniversitesi'nin parlak dönemiydi. Reşit Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Mecdut Mansuroğlu, Tanpınar, Mehmet Kaplan, Ali Karamanlıoğlu, Muharrem Ergin, Ahmet Caferoğlu vardı. Bunlar büyük hocalardı. Caferoğlu ve Arat'ın telaffuzlarını çok yadırgadık ama sonra anladık ve alıştık. Bütün bu hocaların üzerimizde çok olumlu etkisi oldu. Bütün saydığım hocaların ortak tavrı öğrencilerini severlerdi ve öğrencilerinin şahsiyetini zedelemeden öğretmek isterlerdi.

Parlak bir öğrenciymişsiniz...
Ben dediğim gibi, sadece sevdiğim şeyleri yaptım. Öteki derslerden sadece geçecek notu hedeflerdim. Açıkçası tembel bir öğrenci de değildim. Üniversitede derslerin hepsini seviyordum. Öğrenci azdı, herkes istediği derse girerdi. Bir de öğretmenlerimizin özel seminerleri vardı. Ali Nihad Bey'le ölümüne kadar evine de giderek çalıştım. Kitaplarının tenkitli basımlarını hazırlıyordu.


Röportaj: EMETİ SARUHAN



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages