Akarsuyun Kenarında Bulunsan Bile Suyu İsraf Etme

625 views
Skip to first unread message

кαя∂єѕℓєяιмιz∂єη .

unread,
Jan 26, 2014, 6:27:00 PM1/26/14
to Zahidan
Zahide Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi41.tinypic.com/33blocn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Akarsuyun Kenarında Bulunsan Bile Suyu İsraf Etme


Abdest alırken ihtiyaç haricinde suyun kapatılması gerekir. Peygamberimiz (asm) de Cenab-ı Hakkın tüm yarattıklarına olduğu gibi suya da büyük değer vermiş gerektiği kadar kullanılmasını tavsiye etmiştir. İsrafın her türlüsünden ümmetini sakındırdığı gibi abdest alırken dahi suyu israf etmemek konusunda bizleri uyarmıştır.

Her şeyin israfı olduğu gibi abdest suyunda da israf vardır

İbn-i Ömer (ra) anlatıyor:
“Resulullah (asm) abdest alan bir adam görmüştü:

“İsraf etme! İsraf etme!” buyurdular.” [1]

Peygamberimiz (asm) denizin kenarında bile olunsa, suyun israf edilmemesini söylemiştir

Peygamber (asm), abdest almakla olan Sad’ın yanına uğradı ve ona:

“Nedir bu israf?” dedi. O:

“Abdestte de israf olur mu?” deyince;

Şöyle buyurdu:

“Evet. Akarsuyun kenarında bulunsan bile suyu israf etme!” [2]

Kim suyu fazla harcarsa günaha girmiş olur

Hz. Peygamber’e (asm) abdesti sormak üzere bir bedevi geldi. Peygamberimiz ona azalarını üçer kere yıkayarak (abdesti gösterdi) ve şöyle dedi:

“İşte abdest budur, kim bundan fazla yıkarsa günaha girmiş, haddini aşmış ve haksızlık yapmış olur.”[3]

Abdest sırasında vesveseye girmeyip su fazla harcanmamalıdır

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu:
“Abdestin Velehan isimli (vesvese veren)  şeytanı vardır.  Ondan (vesvesesinden) kendinizi koruyun ve sakının!” [4]

Peygamber Efendimiz (asm) iki avucu dolduracak kadar bir suyla abdest alırdı

Su hususunda israf ve cimriliğe kaçmamak gerekir. Enes Bin Malik Resulullah’ın 1 müdd ile abdest aldığını rivayet etmiştir.  Müdd ha­cim itibarıyla yaklaşık 10 cm uzunluğunda bir kap demektir. [5]

“Resulullah (asm) (miktarca) bir sa’dan beş müdd ‘e kadar olan su ile yıkanırdı.

“Bir müdd (10 cm uzunluğundaki kap, iki avuç miktarı) su ile de abdest alırdı.”[6]

Peygamber Efendimiz (asm) abdestte olduğu gibi gusülde de israftan kaçınmıştır

“Resulullah (asm) buyurdular ki:
“Abdest için iki rıtl (780 gr) su kafidir.” [7]

“…Resulullah (asm) iki rıtl (780) ihtiva eden kapla abdest alır, bir sa’ 1040 dirhem (3 gr)ile guslederdi. ” denmiştir. [8]

Resulullah (asm) abdest ve gusülde israf edenleri haber vermiştir

İsraftan maksat mutedil sınırı aşmaktır. Resulü Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:

Bu ümmetten bir kavim gelecek abdest, gusül ve duada israfa kaçacaklardır. [9]


Kaynakça:
[1] El Müsned; Kütüb-i Sitte /Abdest
[2] İbn-i Mace; Dualar ve Zikirler Kitabı / Abdest
[3] Ebu Davud; Müsned
[4] El Müsned; İmam Ahmed Bin Hanbel
[5] Buhari; Camisab Özbek, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı
[6] Buhari
[7] Tirmizi
[8] Buhari, Müslim
[9] Ebu Davud; Camisab Özbek, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi41.tinypic.com/1tl99e.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Hristiyan Batı Dünyası, Kadın Haklarından Dem Vurmaya Hakkı Yoktur

Eski Hıristiyanlık anlayışında kadın; kötülüğü temsil eder, şeytana uyan ve ayartmacılığa yol açan bir varlıktı.  Çünkü Hz. Âdem’e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkâr olmasına sebep olan hep kadındı. Böyle bir anlayışın belirlediği ortamda, kadınlar adeta köle statüsünde ve toplum içinde saygınlıklarını yitirmiş bir şekilde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır. İşte böyle bir dönemde kadın her türlü insanlık dışı muameleye tabi tutulmuştur.  Özellikle de  “cadılık, büyücülük” suçlamalarına muhatap olmuş, sonunda da “Engizisyon mahkemelerinde” yanan odun yığınları üstünde can vermişlerdir. Kadınların tüm suçu ve günahı, erkek egemen toplumlarda, erkeklerden farklı bir vücut yapısına sahip olmalarıdır. Bu farklı beden ve farklı yapı, günahın kaynağı olarak algılanmıştır. Cadılık ve büyücülük ortaçağda kadınların en korkunç rüyasıydı.

Tarih boyunca kadının en çok zulme uğradığı dönem “Hristiyan dünyasının ortaçağ dönemi” olarak kabul ediliyor.  Bu çağda kadın, öylesine korkunç bir duruma getirilmişti ki, “Hz. Âdem ve Havva hikâyesine” dayandırarak başta papazlar olmak üzere kadın, suçlu bir yaratık olarak kabul ediliyordu. “Hıristiyan Batı dünyasının”  siciline bir göz atalım bakalım. Hz. İsa’nın annesi dışında kalan tüm kadınların cehennem azabından kurtulamayacakları ve şeytanla işbirliği yaptıklarından dolayı cezalandırılacakları inancı, eski Hıristiyanlığın temel ilkesiydi. Kadınlar;  günahkâr, şeytan ruhlu, dinsiz, erkekleri yoldan çıkaran, cadılık yapan yaratıklar olduklarından, 1231’de Papa IX. Gregorius tarafından kurulan “engizisyon mahkemelerinde” öldürülüyor veya diri diri yakılıyorlardı. Kadınların yakılması, boğulması ya da asılması şeklinde infaz edilmesinin nedeni ise “kilise kan dökmekten nefret eder,” diyen yasalara uyum sağlamaktı.  Bu kadınlar hemen öldürülmüyor, akıl almaz işkencelerden geçiriliyordu. Cadılıkla suçlanan kadınlar için en iyi seçenek ölmekti. Suçlu kadın çırılçıplak soyuluyor ve bir dua okuması emrediliyordu. Kendisine sunulan gergin ortamdan dolayı şaşıran kadın anında cadı damgası yiyordu. Daha sonra kadın boyunu geçen bir suya atılıyor ve eğer kurtulmak için çabalıyorsa bu şeytanla işbirliği yaptığı anlamına geliyordu.

Kadın, kötü ruhlu, murdar bir mahlûk sayıldığından İncil’e el sürmesi ve onu okuması yasaktı. Kadınların toplu olarak yakılması ise bir gelenek haline gelmişti. Toplu yakılanların bazılarında 250, bazılarında ise bu sayı 500’ü geçiyordu.  Cadı olarak yargılanan kadınların büyük bir kısmı yaşlı, dul kadınlardı. Yaşlı kadınlar erkek kontrolü altında yaşama dönemlerini geçirmiş, rahat hareket eden kadınlardı. Dul kadınları ise denetleyecek erkekler yoktu. Bu kadınlar ebelik, çocuk ve hasta bakımı ile ilgileniyorlardı. Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları gibi aletlerle işkenceler yapılıyordu.  1585 yılında Trier’de o kadar çok kadın cadılık suçlaması ile yakılmıştı ki, bir köyde sadece iki kadın kalabilmişti.  8. Hanri’nin girişimleri sonucu 1547 yılında parlamentodan çıkan bir kararla bu tür uygulamaların yanlış olduğu konuşulsa da, 1800’lü yılların ortalarına kadar milyonlarca kadın başlıca cadı suçlamalarıyla yakıldı veya öldürüldü.

Eski İngiltere’de İlginç Bir mahkeme Kararı
1805’te İngiltere’de erkekler ile ilgili ilginç bir yasa vardı. Bu yasaya göre erkekler, kadınlarını satabilirlerdi.  Bu yasayla ilgili, 1931 yılında da bir olay yaşanmıştı. Bir İngiliz vatandaşı karısını para karşılığında sattığından dolayı mahkemelik olur. Avukatı, mahkemede karısını satan İngiliz vatandaşını şöyle savunur: “İngiliz yasaları yüz sene önce bir erkeğin karısını satmasını uygun görüyordu. Bu nedenle müvekkilimin affını talep ediyorum” savunmasını yapar.  Bu mahkeme olayı tüm dünyada büyük yankılar uyandırmıştı.  Kraliçe Elizabath ve I.James devrinde İngiltere’de binlerce kadın, şeytanla iş birliği yaptılar diye canlı canlı yakılmıştır. “Long parlamento” devrinde kadınların çarmıha gerilerek işkence gördükleri, hatta öldürüldükleri, İngiliz tarihinin yüz kızartıcı vakıalarıdır.  “Doktor Spring’in yazdığına göre” Avrupa’da o zamanlar “doksan bin kadın” canlı canlı öldürülmüştür



Mustafa K. Topaloğlu


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.








HARCAMA AHLAKI

Keremi bol olan Rabbimiz, Kur'an-ı Kerimde buyurduğu gibi ihtiyaçlarımız için gerekli olan her türlü nimeti yaratmış, istifade ederken de aşırı gitmekten sakınmamızı istemiştir. “İşlerin en hayırlısı, dengeli olanıdır” kaidesi gereğince, her zaman makul ve dengeli davranmamızda hayır vardır. Bu, harcamalarımız için de geçerlidir. Allah'ın rızkından bizi nasiplendirdiği malı-mülkü, O’nun razı olacağı şekilde kullanmak, dinî ve ahlâkî bir görevimizdir. Onları faydasız yerlere, gereksiz ve ölçüsüz şekilde harcamak ise haramdır. Bu davranışımızla Allah’ın rızasını gözetmek yerine, nefsimizin rızasına tabi olup ihtiyacımızdan fazlasını kullanır, diğer canlıların rızkını da tüketmiş oluruz. Bu sorumluluk gerektiren büyük bir vebaldir. Ayrıca, ölçüsüz harcamak, fert ve toplumlar için de zararlı ve tehlikelidir.

Modern dünyanın en büyük problemlerinden biri, tüketim çılgınlığıdır. Nitekim bir çok âyet ve hadiste müslümanlar, nefislerine hâkim olmaya, harcama eğilimlerini dizginlemeye teşvik edilmekte; insanlara, ve diğer mahlukata şefkat göstermeye; elindekini, zor durumda olanlarla paylaşmaya çağrılmaktadır. Bu ayetlerden birinde Allah Teala: “Onlar seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (Yedirdikleri kimselere şöyle derler): Biz size sırf Allah rızası için yedriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz asık suratlı çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız. Allah da onları o günün kötülğünden korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir”1 buyurmaktadır. Bir başka ayet-i kerime de ise Peygamber (s.a.s) terbiyesinde yetişen Medineli Müslümanlar şöyle övülmektedir: “Kendileri son derec ihtiyaç içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”2 Hz Ayşe’den rivayet edilen hadisi şerifte (özellikle gündelik harcamalarımıza bir örnek teşkil etmesi için) Şöyle buyrulur: ‘Ey Âişe! Cennette benimle olman seni mesrur edecekse sana, dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir.." 3

Allah Teala’nın övdüğü iyi Müslüman hal ve hareketinde Allah’ın rızasını ve insanların iyiliğini gözetir. “Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz” 4 hitabını her zaman hatırında tutar. İnsan, kazancındaki, ihtiyaç sahiplerinin hakkını zekat olarak verir. Sadakalarla da dünya ve ahiret hayatını temizler ve arındırır. İyi Müslüman dünyada kendisine sunulan sınırlı nimetleri bir ölçü dairesinde kullanır. Kendinden başkalarını, gelecek nesilleri ve bütün canlıları düşünür. Harcamalarını sadakaya dönüştürerek fani dünya malını ahiret azığına çevirir. Müslüman diğergamdır; kazanırken ve harcarken içinde yaşadığı toplumun durumunu da düşünür. Bunu ailesine de çocuklarına da öğretir. Harcama ahlakı; alırken dikkat, harcarken edep, kullanırken rikkat prensibiyle bir alışkanlığa dönüşebilir. Hutbemi Efendimizin (s.a.s) şu veciz ifadesi ile bitiriyorum: “Yoksula bir şey vermeniz bir sadakadır. Akrabaya yardım etmenizin ise iki sevabı vardır. Birisi sadaka sevabı, diğeri de akrabayı görüp gözetme sevabıdır.” 5

1 Dehr, 76/8-11
2 Haşr, 59/9
3 Tirmizî, Libâs 38
4 Tekasür, 102/8
5 Tirmizi, Zekat, 26

Hazırlayan: Nevin MERİÇ





"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





<br/><a href="http://oi41.tinypic.com/15679tx.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İNFAK AHLAKI

Rabbimiz bizleri fiziki yapı, akıl, idrak, beceri, yetenek gibi özelliklerde farklı yarattığı gibi; dünya nimetlerine sahip olma hususunda da farklı yaratmıştır. Kimimiz daha büyük maddi imkânlara sahip iken, kimimiz de daha az veya kıt imkânlara sahibiz. Halimizi takdir eden Rabbimizdir ve durumumuza göre bizi vazifelendiren de O’dur. Sorumluluk ve yerine getirmemiz gereken görevlerimiz sahip olduklarımıza göredir. İçinde bulunduğumuz duruma göre Yaratana karşı sorumluluk; yaratılana karşı görevlerimiz vardır. Hayatımızın farklılığı, yetki ve yeteneklerimizin değişik olmasından dolayı birbirimize muhtacız. Nitekim ayet-i kerimede Rabbimiz: “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır”1 buyurmaktadır. Farklılığımız bizi birbirimize yaklaştırmak ve bu vesileyle hayatımıza Rabbimizin rahmetini yansıtmak içindir. Sahip olduğumuz nimetler kadar, o nimetleri kendilerine infak ettiğimiz, yardım elini uzattığımız kimseler de bizim için birer nimettir. O yardımlar sayesinde emeğimiz sevaba dönüşür; manevi dünyamız huzur bulur, insani özelliklerimiz ortaya çıkar. O halde onları Allah’ın bir lutfu olarak görmeliyiz.

Yüce Yaratan katında insan muhterem bir varlıktır. Çünkü Peygamberler insanlar içinden seçilmiş ve yine insanların huzurunu ve kurtuluşunu temin etmek için gönderilmiştir. İnfak ederken bu hassasiyete dikkat etmemiz gerekir. Başkasının mesleğine, maddi yardımına, yeteneğine veya bilgisine ihtiyaç duymak kişinin değerini düşürmez. İnsan olması hasebiyle herkesin bir değeri ve onuru vardır. Bize muhtaç olan kimse yardımımızı hayra dönüştüren bir elçidir. Bu nedenle de onları incitmeden, şahsiyetlerini rencide etmeden ilgilenmeliyiz. Zira asıl hedefimiz yardım elimizi uzatırken gönül kazanmak, hayır dua almak, kardeşliğimizi pekiştirmek ve beşeri ilişkilerimizi güçlendirmektir. Bu konuda Rabbimiz bizi şöyle uyarmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.”2 Gönül incitici tavrımız yapmış olduğumuz iyilikleri yok etmemelidir. Gerek yardımcı olma ve gerekse diğer beşeri ilişkilerimizde şu ayet-i kerimelerdeki emirler temel prensibimiz olmalıdır: “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır”3 Muhterem Mü’minler! Allah rızası için infak ederken, öncelikle birinci derece mesul olduğumuz ve geçimlerini sağlamakla görevli olduğumuz ailemizi mağdur etmekten kaçınmalıyız. Kendimizi muhtaç duruma düşürecek kadar aşırı gitmemeliyiz. Bu konuda Efendimiz (s.a.s) bizlere şu uyarıda bulunuyor: “Biriniz sahip olduğu bütün serveti bana getirip ‘sadaka olarak veriyorum’ diyor sonra da oturup halka avuç açıyor. Sadakanın hayırlısı kendi ihtiyacını giderdikten sonrakidir”4 Kardeşlerim! Veren elin alan elden daha hayırlı olduğunu 5 beyan eden Efendimiz (s.a.s), infak etmenin faziletine işaret buyururken, aynı zamanda hayırlı olmak için, kazanıp alın terimizle iyilikte bulunmayı, başkalarına muhtaç olmamak için gayret göstermeyi, mümkün mertebe kendi ihtiyaçlarımızı emeğimizle karşılamayı tavsiye etmektedir. Fakat hayat şartları ve beden yapısının, ihtiyaçları karşılamaya elverişli olmadığı durumlarda ise bir gönül ve kardeşlik dayanışması olan infakın devreye girmesi ve mağduriyetin giderilmesi gerekir. Gönül kırmadan, rencide etmeden… Zira sadece kazandıklarımız bir nimet değil; Müslüman şuuruyla harcadıklarımız da dünya ve ahretimiz için birer nimettir. Bizi ateşten koruyan, belaları, musibetleri önleyen vesilelerdir. Rabbimiz hepimize infak etme gücü ve zerafeti ihsan eylesin.

1 Zuhruf, 43/32
2 Bakara, 2/264
3 Bakara, 2/262, 263
4 Ebu Davud, ‘Zekat’ 39
5 Buhari ‘Zekât’ 18, Müslim, ‘Zekât’ 94

Hazırlayan: Emir Faysal ARVAS





"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/2u3xlxd.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

KARDEŞLİĞİ ZEDELEYEN KİN VE HASET

"La ilahe İllallah Muhammedün Resulullah" diyen her Müslüman, iman bağı ile birbirinin din kardeşidir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Mü’minler ancak kardeştirler, öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”(1) buyrulmuştur. Kardeşlik, Allah rızası için sevmek ve kişilik haklarına riayet etmektir. Kin ve haset gibi kardeşlik hukukunu zedeleyen davranışlardan sakınmak, can, mal, ırz-namus, şeref ve haysiyet gibi dokunulmaz haklara leke getirecek hareketlerden kaçınmak demektir.

Peygamberimiz (s.a.v) “Birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın Kulları, Kardeşler olunuz!” (2) buyurmaktadır. Hasedin kaynağı, Allah’ın (c.c.) taksimine razı olmamak ve bu taksimi beğenmemektir. Yüce dinimiz İslam tahammül, hoşgörü, hüsnü kabul ve kanaat dinidir. İslam, kardeşlik duygularını örseleyen ve zedeleyen gayri ahlaki bütün davranışları da yasaklamıştır. İnsanlar arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyen, kırgınlıklara sebep olan haset, kıskançlık ve çekememezlik, diye tarif edilir. Daha açık bir ifadeyle haset, başkalarının sahip olduğu bir nimeti, makam-mevki veya üstün sayılan bir vasfı çekemeyerek, onun din kardeşinden alınmasını, yok olmasını veya o imkânın kendisine geçmesini istemektir. Kin ise gizli düşmanlık demektir. Allah (c.c.) “Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” “Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (3) buyurmaktadır.

Kin beslemek ve haset, dinimizce günah sayılan davranışlardandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v), hicretten sonra ilk iş olarak Muhacirlerle Ensar arasında kurduğu kardeşlik anlaşması ile mü’minler arasında gönül köprüleri oluşturmuştur. Böylece bu uygulamasıyla Müslümanları sevgi ve şefkat temelli bir toplum haline getirmiştir. İslam kardeşliğine zarar veren kin ve hasedi de yasaklamıştır.

O halde kalplerimizde haset duygusuna yer vermeyelim. Nefretin ve kin’in yerine sevgiye, kavganın yerine barışa, ayrılığın yerine birliğe ve dirliğe sarılalım. Birey ve toplum olarak huzurlu, mutlu bir geleceğe doğru hep beraber kardeşçe yürüyelim. Rabbim kalplerimizi kaynaştırsın. Kinden, hasetten ve her türlü hastalıktan muhafaza buyursun.


1) Hucurat: 49/10
2) Müslim, Birr.
3) Haşr:59/9-10

Hazırlayan : Mustafa ERARSLAN Talas İlçe Vaizi




"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




<br/><a href="http://oi43.tinypic.com/2d9tct0.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Yaprak Üzerine Hüsn-i Hat Sanatı

Bursa'da diş hekimi Aynur Handan Temelöz, sadece damarları kalmış kurutulmuş yapraklara altının işlendiği "yaprak üzerine hüsn-i hat" sanatının yanı sıra banyan ağacı yapraklarına ebru, minyatür... Bursa'da diş hekimi Aynur Handan Temelöz, sadece damarları kalmış kurutulmuş yapraklara altının işlendiği "yaprak üzerine hüsn-i hat" sanatının yanı sıra banyan ağacı yapraklarına ebru, minyatür ve resim yapıyor. ''Yaprak üzerine hüsn-i hat'' sanatını, ustası olmadan, el yordamıyla" öğrenen 52 yaşındaki Temelöz, geleneksel ancak ülkede az sayıda kişi tarafından yapılan sanatı, Osmanlı Devleti'nin ilk üç katlı hanı Balibeyhan Geleneksel Sanatlar Çarşısı'ndaki küçük Atölyesi'nde yaşatmaya çalışıyor.
 
Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi mezunu olan ve 15 yıl mesleğini yapan Temelöz, muhabire sanatın inceliklerini anlattı. Temelsöz, diş hekimliği yaptığı dönemde resim ve heykel ile uğraştığını, daha sonra tevafuklarla yaprak üzerine hat sanatıyla tanıştığını belirterek, 10 yıldır bu sanatla ilgilendiğini söyledi.

<br/><a href="http://oi42.tinypic.com/20rtptz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Türkiye'de sayılı kişinin bu sanatı yaptığını ifade eden Temelöz, "500 yıllık bu zanaata hat sanatının bir yan kolu gibi bakabiliriz. Eskiden hattatlarımız kağıda yaptıkları gibi kurutulmuş ve sadece damarları kalmış yaprak üzerine de 24 ayar altınla hat çalışmışlar. Ben, hattat değilim. Bu sanatı, antikacılarda gördüm, keşfettim, yaprak üzerine uygulamaya başladım" diye konuştu.

Temelöz, önceleri yaprakların üzerine minyatür yaptığını daha sonra ise hat çalışmaya başladığını dile getirerek, "Yaprak üzerine hüsn-i hat sanatı, çok zarif, özen isteyen, çalışırken çok sabır isteyen bir zanaat" dedi. Hindistan ve çevresinde yetişen banyan ağacının yapraklarının damarlarının çok sık ve iğne oyası gibi estetik olduğunu söyleyen Temelöz, eski hat ustalarının yaprakları da kendilerinin ürettiğini, defter aralarında yaprağın sadece iskeletinin kalmasının beklendiğini fakat bunun yıllar alan bir işlem olduğunu anlattı.

<br/><a href="http://oi44.tinypic.com/2pr9vkz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

"Kelebek kanadı hassaslığında bir yaprak''
Yaprağı balyasından çıkardıkları andan itibaren çok hassas davranmaları gerektiğini anlatan Temelöz, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Kelebek kanadı hassaslığında bir yaprak, o yüzden sabırlı ve özenli davranmamız gerekiyor. Elime yaprağı aldığımda çalışacağım hattın büyüklüğüne uygun bir yaprak seçmek durumundayım. Yaprağın şekli, hatta uyumu önemli. Seçtikten sonra yaprağın üzerinden asetatlı kalemle belli belirsiz kontörleri çiziyorum. Sona akrilik boyayla belki 3-4 kez boyayarak, gözenekleri doldurarak hattı bitiriyorum. Daha sonra ise altın uygulama aşamasına geçiyorum. Sıvı hale getirilmiş altını sürüyor, 'mühreleme' dediğimiz bir işlemle parlatıyorum."


<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/vynwnn.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Yaprak üzerine minyatür ve resim çalışmaları
Temelöz, yaprak üzerine ebru da uyguladığını belirterek, "Yaprağa ebru uyguladıktan sonra üzerine akrilik boyayla minyatür, resim veya hat çalışıyorum. Yaprak üzerine hep hat çalışılmış. 'Yaprak üzerine minyatür ve resim çalışmaları, benim zanaata katkım' diyebiliriz" ifadesini kullandı. Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergi açtığını dile getiren Temelöz, bu sanatı dekoratif alana sokmak için kahve tepsileri tasarladığını sözlerine ekledi.


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages