Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Abdestli Süt Emziren Annelerin Tarih Yazan Çocukları
Genellikle anne sütünün çocukların fiziksel gelişimine kattıklarından bahsedilse de, emzirmenin çocuk ruhuna kattıkları da yadsınamaz derecede çoktur. Çocuk, hayata karşı güvensizliğini annesinin sinesinde eritir. Emerken hem karnını doyurur, hem de ruhunu… Bu yüzdendir ki Rabbimiz Bakara Suresi’nin 233. ayetinde “tam bir emzirme sürecinin” iki yıl olduğunu söylemiş, anneyle bebeği iki yıl boyunca beraber olmaya teşvik etmiştir. Bununla birlikte emzirme sürecinin çocuğumuzun karakterine de etkileri bulunmaktadır. Öyle ki, tarihin tozlu sayfalarını ışıldatan önemli şahsiyetlerin hayatlarına baktığımızda, hamilelik dönemlerinin başından, emzirme sürecinin sonuna kadar çok hassas davrandıklarını görürüz. Hz. Meryem’in annesi Hanne’nin, çocuğunun iffetli olması adına gebelik sürecinde çektiği zikirler, Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin hamilelik ve emzirme sürecine dair öğretileri bu süreçlerin önemini nazara vermektedir.
Çocuk emzirme adabı
İslamiyet, hayatın her alanına “adab” sınırları çizerek insanın insan gibi yaşamasını temin eder. Öyle ki gerek ayetlerle, gerek hadislerle, gerekse velilerin yaşantılarıyla çizilen bu sınırlar hayatı dört bir tarafından kusursuzca kuşatır. Peki, tesadüfe tesadüf edilmeyen bu adab dairesinde, emzirmenin adabı nasıl anlatılır? Geçmişten günümüze ışık tutan birçok önemli şahsiyetin hayatına baktığımızda, bizleri şaşırtan ortak bir noktaları olduğunu fark ederiz: Abdestsiz emzirilmemek! Hatta bir defaya mahsus olsa bile abdestsiz süt emmiş kardeşin, hiçbir zaman abdestsiz süt emmemiş kardeşe oranla manevi eksikliğine değinilen birçok kıssa aktarılır.
Birçok anne için gece-gündüz demeden sürüp giden emzirme maratonunun her anında abdestli olabilmek mümkün gibi gözükmeyebilir. Ancak “zahmette rahmet vardır” sözünden hareketle, böylesi bir zahmetin ne denli büyük rahmetlere kapı açacağı da yadsınamaz bir gerçektir. Abdestli olarak, dua ve zikirler eşliğinde emzirilen çocukların yetişkinlik yıllarında geldikleri mertebeler göz önüne alındığında, bu hassasiyetin ne derece önemli olduğu da fark edilmiş olacaktır.
“Böyle anne-babadan, böyle çocuk dünyaya gelir”
Küçük Said henüz 10 yaşındadır. Seyyid Nur Mehmet Efendi’nin medresesinde ilim öğrenmektedir. Said’in yaşıtlarından oldukça ileri halleri, yetenekleri ve dürüstlüğü hocası Şeyh Seyyid Nur Mehmet Efendi’nin ilgisini çeker. Böylesi mükemmel bir çocuk nasıl yetişir, hangi anne-babanın hangi öğretileri bir insanı böyle bir hale getirir, merak etmeye başlar. Merakı öyle bir dereceye ulaşır ki, sonunda dayanamaz ve Said’in ailesiyle tanışmak için yollara düşer. İstikamet küçük Said’in ailesinin yaşadığı Nurs köyüdür. Şeyh Seyyid Nur Mehmet Efendi köye vardığında küçük Said’in babasını evde bulamaz. Said’in babası Mirza Efendi tarlalarına gitmiştir. Hoca, Mirza Efendi’nin tarladan gelmesini beklemeye başlar. Bir yandan da içten içe Said gibi özel bir çocuğun nasıl bir babası var merak etmektedir. Aradan zaman geçer.
Mirza Efendi iki öküz ve iki inekle çıkagelir.
Yalnız bu işte bir tuhaflık vardır. Çünkü hayvanların ağzı bağlıdır. Bu duruma hayret eden hoca, Mirza Efendi’ye nedenini sorar. Sofi Mirza Efendi “Bizim tarlalarımız bir hayli uzakta. Hayvanların ağızlarını bağlamasam yolda başkalarının tarlalarındaki ekinleri yiyebilirler. Hem komşumu rahatsız etmiş, hem de haram yiyen öküzle tarlamı sürmüş, haram yiyen ineğin sütünü içmiş oluruz. Bunun için hayvanların ağzını bağlı tutuyorum” der. Mirza Efendi’nin haram ve helal noktasındaki hassasiyetini gören Şeyh Seyyid Nur Mehmet Efendi, bu kez anne Nuriye Hanım’ın hassasiyetlerini merak eder. Merakla, “Said’i büyütürken siz nelere dikkat ettiniz?” diye sorar. Nuriye Hanım “Said’e anne olacağımı anladığımdan itibaren abdestsiz yere basmadım. Dünyaya geldikten sonra da ona abdestsiz süt vermedim” diye yanıt verir. Hayretler içinde kalan Seyyid Nur Mehmet Efendi “Elbette böyle anne-babadan böyle çocuk dünyaya gelir” diyerek köyden ayrılır.
“Sen de Bizans’ı sallayasın”
Takvimler 1432’yi gösterdiğinde Edirne sarayında gözleri çakmak çakmak bir şehzade doğar. Başında babası II. Murat Han ve manevi izini sürüdüğü Hacı Bayram-ı Veli nöbettedir. Baba Sultan Murat Han, Hacı Bayram-ı Veli’den fetih için duada bulunmasını ister. Hacı Bayram-ı Veli duada bulunduktan sonra, “Sultanım, İstanbul’un fethini siz de ben de göremeyeceğiz ama bu beşikteki şehzade, bir de Akşemsettin görecek” der. Bu manevî müjde Sultan Murat Han’ı ziyadesiyle memnun eder. Fakat bu müjdeyi işiten bir çift kulak daha vardır. Şehzade Mehmet’in annesi Hüma Hatun…
Hüma Hatun, daha ilk günden geleceğin Fatih’ini yetiştirdiğinin idrakindedir. Evladına vereceği eğitimin onun ilerideki adımlarını şekillendireceğinin bilincindedir. Bu yüzden her defasında, Mehmet Sultan’ı emzirmeye başlarken Yasin Suresi’ni okur, beşiğini tekbir ve kelime-i tevhitlerle sallar. Bugünün küçük şehzadesi, yarının Fatih’i için “Ben senin beşiğini abdestle, Yasinle, kelime-i tevhitle sallıyorum. Sen de Bizans’ı sallayasın” diye duada bulunur.
Hatice Kübra Tongar
Evliliğinizi Alışverişe Kurban Etmeyin
Bazı nişan dönemleri çiftlere yüklediği maddî külfetler dolayısıyla evlilikle sonuçlanmadan bitiyor. Beklentiler büyüdükçe altında ezilen gençlerin sadece nişanları bozulmuş olmuyor aynı zamanda ilk umutları, ilk heyecanları ve güvenleri zedeleniyor. “Her şey çok güzel başlamıştı. Onu ilk gördüğümde içimden ‘İşte evleneceğim kişi bu’ demiştim. Yıllardır beklediğim o insanla hayatımı birleştirecektim. Beni istemeye geldiklerinde en güzel kıyafetimle karşıladım onları… Kahve yaparken hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Bu kahve başka bir anlam ifade ediyordu çünkü… Yüzükler takıldı. Ben artık ‘başı bağlı’ biriydim.
Günler geçiyordu. Hayat daha bir güzel olmaya başlamıştı. Bir yuvamın olacağı duygusu sarmıştı her yanımı… Nişan alışverişi olana kadar rüya gibi devam eden hayatımız bir tartışmayla son buldu. O güne kadar saygı ve sevgi içinde yürütülen ilişkiler ilk defa çıktığım ve ilk heyecanlarımı yaşadığım o zaman içinde yok oldu. Nişan bohçası için alışveriş yaparken yorulup dinlenmeye girdiğimiz dönerci ilk pürüzün habercisiydi. Ben ayaklarım yerden kesilmiş bir halde dönerimi yerken, annem iyi bir restorana götürülmediğimizden dolayı için için öfkeleniyordu. Bu hissini etrafına da yansıtıyordu. Gergin bir hava oluşmuştu artık. Hele nişanlımın altın alırken nakit parasının az oluşu ve kredi kartına başvurması olayı noktaladı. Hâlâ düşünüyorum; ne oldu da bir anda nişanım bozuldu.”
Külfetsiz nikah ve nişan
“Nikahın hayırlısı külfetsiz olanıdır” hadis-i şerifiyle başlamak en anlamlı başlangıç olacaktır. Sağınıza solunuza bakarsanız yukarıdaki hikayeye benzer nikâh masasında, kına gecesinde veya düğün alışverişinde noktalanan nişanları duyarsınız. Bazı nişan dönemleri çiftlere yüklediği maddî külfetler dolayısıyla evlilikle sonuçlanmadan bitiyor. Beklentiler büyüdükçe altında ezilen gençlerin sadece nişanları bozulmuş olmuyor, aynı zamanda ilk umutları, ilk heyecanları ve güvenleri zedeleniyor. Uzman Psikolog Farika Teymur Artır, evlilik niyetiyle yola çıkarken tarafların birbirine ”denk” olmasının işi kolaylaştıran önemli bir unsur olduğunu söylüyor: “Evlilikte sosyal, ekonomik, kültürel uyum ve denklik önemlidir. Nişanlılar maddî imkânlarını olduğundan fazla göstermemelidir. Maddî beklentiden önce herkesin ne yapabileceğini söylemesi daha uygundur. Uyumlu bir beraberlikte birinin söylediğini diğeri anlar, karşı tarafın yerine kendini koyabilir, kendisini yanlış anlaşılmadığına güven duyarak doğru şekilde ifade edebilir. İhtiyaç olan şeylerin kullanacak kişinin kendi kişiliğini, zevkini yansıtır şekilde alınması alınan şeylerin uzun süre severek kullanılmasını sağlar. Bunun da marka takıntısından, çevrenin eleştirmesi endişesinden uzak bir şekilde yapılması gerekir. Hediye verilen, azla yetinip israftan kaçınırken hediye alanın memnuniyet sağlamaya ve kendisinin de beğendiği güzel şeyler almaya özen göstermesi nişanlılık döneminin sağlıklı bir şekilde geçirilmesini ve evliliğe sağlıklı bir zemin hazırlanmasını kolaylaştırır.”
Uzman Psikolog Yasemin Yalçın Aktosun ise mutluluğu maddede arayalı beri evlilikleri kaybettiğimizi, maddenin manayı körelttiğini, tatmini azalttığını düşünüyor. Bir takıntıya, obsesyona dönüşen madde eksenli beklentilerin sahipleri bu beklentileri gerçekleşmediğinde kendisinde bir eksiklik hissederler. Bu takıntılı tipler istediği olmayınca öfkelenir hatta istediği olsa dahi düşündüğü tarzda gerçekleşmediği için rahatsızlık duyar. Ve evliliği erteleyen, engelleyen durumlar oluşur. Bu durum aslında bir marazın oluşması demektir. Marazın ise bir hastalık olduğunu ve bunun tedavi edilmesi gerektiğini ifade eden Aktosun, bir hastalık olduğunda “Aman öylece kalıp beklesin” diyemeyeceğimizi ve tedavi ettirmemiz gerektiğini söylüyor.
Madde ile değer biçmek
Kişilerin nişanlılık dönemlerinde maddî isteklerin gerçekleşmesine neden ısrarlı davrandığını ise şöyle anlatıyor Aktosun: “Bu insanların kendilerini çevreye madde ile kanıtlama çabasıdır. ‘Karşı taraf bana şu kadarlık bir takı seti aldı’ diyerek ‘Ben bu kadarım’ demek ister. Madde ile kendini ölçme anlamı taşıyor. Talep edenin kendi değerini karşıdan gelecek madde ile ölçme anlamı taşır bu aslında. Bilinçaltında bu anlamı taşır. Sanki ailenin onuru, haysiyeti bu üç-beş maddeyle ölçülebilir. Bu da süreci değersizleştiriyor. İnsanı değersizleştiriyor. Bir insanın kendini değerli hissettirecek argümanlar mana kaynaklıdır. Bir insanın değerini oturduğu evle, kullandığı arabayla ölçmeyiz. Karakteriyle ölçeriz. Kuşatıcı olamayan insan evlenemez ve ‘bana ne yapıldı, yapılmadı’ ile kendini tartar. Mana gözüyle karşısındakine bakamaz. Karşı tarafın mana itibariyle yaptıklarını da göremez. Dolayısıyla ruhsuz bir başlangıç olmuş olur. Sonucu da malum neticeyi verir.”
Bu süreçteki kişilerin göreceği zararları ise Aktosun şöyle ifade ediyor: “Sadece bireyler değil aileler, toplum, herkes zarar görür. İhtiyaçlar evlilik öncesi tabii ki karşılanacak. Maddî imkân ölçüsünde yaşam için gerekli olan ihtiyaçlar karşılanmalı. Bu talepler abes değildir. Bizim konuştuğumuz abes olan ise gerçekleşmesi mümkün olmayan ya da çok zorlayacak olan talepler. Kızın ailesi de oğlanın ailesi de nişanın son dönemlerinde madde yüzünden bozulan ve çirkinleşen sonuçlarla baş başa kalabiliyorlar.”
Aşırı hoşgörü de zarar veriyor
Uzman Psikolog Farika Teymur Artır, nişanlılık sürecindeki sorunların kaynağını ise başka bir bakış açısıyla değerlendiriyor: “Aşırı hoşgörülü, duygusal yönü ağır basan ve hayır diyemeyen kişiler önce gelen aşırı istekleri yerine getirmeye çalışmakta, fakat bu davranışlar olumsuz etki bırakarak kişiliğin olumsuz şekilde algılanmasına yol açarak iletişimi olumsuz şekilde etkilemektedir. Aynı zamanda zorlayıcı isteklere sınır konmayınca başka zorlayıcı istekler takip etmektedir. Bazen bu tür davranışlar karşı tarafın maddî imkânlarının yetersiz olduğunu anlamamış olmaktan dolayı hata sonucu ortaya çıkar ve kişilik yanlış algılanarak önyargı doğmasına da neden olabilir. Bu da ilerleyen zamanlarda yaşanan streslere bağlı sorunların olduğundan farklı algılanmasına sebep olabilmekte ve sorunların sağlıklı bir şekilde çözümünü zorlaştırmaktadır.”
Nişanlılık döneminde şartlar müsait ise mana eksenli ritüelleri yerine getirmeyi doğru bulduğunu söyleyen Yasemin Yalçın Aktosun, birbirine gidip gelmeleri, tatlı seranomileri, geleneklere bağlı mana içerikli ziyaretleri kaynaşmayı arttırıcı bulduğunu ekliyor ve tavsiye ediyor. Evlilikte manevî değerlere sevgi ve saygıya ne kadar fazla önem verilirse maddî ihtiyaçların karşılanması da o kadar aşırılıktan uzak, birbirine samimiyetle davranarak yapılacak bu da zorlayıcı değil kolaylaştırıcı olacaktır.
Ebeveynlerin tutumu nasıl olmalı?
Nişanların bozulması veya evlilikle son bulmasını, problemlerin çözümlenmesi veya düğümlenmesi konusunda önemli etkenlerden birisi de ailelerin tutumu. Evlatları üzerinden yapılan ego tatminleri en çok kendilerine ve evlatlarına zarar veriyor. Öte yandan evlatlarının yüksek beklentilerini dengeleyecek olan yine aileler. Bu konuda Uzman Psikolog Farika Teymur Artır, ebeveynlere bazı tavsiyelerde bulunuyor: “Ebeveynler geçmişle gelecek arasında bir köprüdür. Anne-babalar anlayışlı ve sabırlı tutumlarıyla geleneklerin olumlu yönlerini aktaran fakat farklılıklara saygılı davranan, katı tutumdan uzak bir duruş sergilemelidir. Gençlerin gençlik heyecanıyla beklentilerinin yüksek olması durumunda aşırılıktan kaçınmaya davet ederek dengeleyici olmaya özen göstermelidir. Eksikler olsa da zamanla karşılanacağını, önemli olanın birbirini kırmamak olduğunu telkin etmelidir.” “Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız….” kültürünü şiar edinmiş bir toplum olarak girilen her hayırlı işte kolaylaştırıcı olmamız gerektiği gibi toplumun temel dinamiği olan aile kurumunu oluştururken de kolaylaştırıcı ve idare edici olmak toplum sağlığına da katkı sağlar. Sağlıklı başlamış evlilikler sağlıkla devam eden toplumlar meydana getirir. İşin “vebal” kısmının ise dikkat edilmesi gereken bir unsur olduğu unutulmamalı.
Nişanlı çiftlerin iyi bir başlangıç yapmaları için
Uzman Psikolog Yasemin Yalçın Aktosun, gençlere evliliğe iyi bir başlangıç yapabilmeleri için şu tavsiyelerde bulunuyor:
- Birbirleriyle çok iyi konuşsunlar. Bu açıdan nişanlılık verilmiş mükemmel bir armağandır. Orayı gezelim burayı gezelim yerine, konuşulması gereken önemli mevzular evliliğe bırakılmamalı ve konuşulmalı.
- Beklentiler, sabrının ne kadar olduğu, neyi ne kadar kaldırabileceği uzun uzadıya konuşulmalı ve bunların sınırları belirlenmiş olarak evliliğe gidilmeli. Çok yönlü konulara girilmeli, mesela tatil organizasyonu, aile ziyaretleri, yemek düzenine kadar çok yönlü konuşulmalı.
- Nişanlı çiftlerin yaptığı en önemli hatalardan bir tanesi de can sıkıcı bir konu olduğunda onun üzerinin örtülmesi ve bir sonraki buluşmada tartışma olmaması için gündem dışı bırakılması. Konuları çözümlemeli. Öncesinde bir pürüzün olması evlilikte de pürüzün olması anlamına geliyor. Pürüzleri gerekirse yardım alarak sonuçlandırmalı.
- Kişiler sadece evlenmezler, aileler de evlenir. Yeni bir aileye girmeye hazır olunmalıdır. Sadece nişanlının değil ailenin de gönlünü kazanmak için çaba sarf edilmeli. Her iki taraf da yeni ailesine açık olmalı.
- Mümkünse bir evlilik okuluna gidilmesi uygun olur. Taraflar evlilikle ilgili aynı kitapları okusunlar. Önemli buldukları yerlerin altını çizsinler. Sonra da değiştirsinler. Her iki taraf da nerelere vurgu yapıldığını görmüş olur.
- Sevgiyi tüketmesinler. 7 gün 24 saat görüşmesinler. Sürekli mesajlaşmalar, dışarıda buluşmalar ilişkiyi sağlamlaştırmaz. Kaliteyi ve seviyeyi azaltır. Bıktırmaya gerek yok. Bununla ilgili sınırı herkes kendi koymalı.
Fatma Şenadlı Kavak

Tasavvuf Güzel Ahlâktır
Tasavvuf, İslam'da rûhî ve manevî boyutu öne çıkaran bir hayat ve düşünce şeklidir. Ana ilkelerini Kur'an'dan alır, Peygamberimiz(asm)'ın hayatından örnekler alarak ve süreç içinde gelişerek varlığını bugüne kadar devam ettirir. Mutasavvıflara göre tasavvuf, "yaşanarak tanımlanabilir". İmam Gazali'ye göre tasavvuf, kalbi hâlisane bir şekilde Allah'a bağlamaktır. Cüneydi Bağdadi Hz. tasavvufun tanımını şöyle yapar: "Tasavvuf, Allah'ın seni senden öldürmesi ve seni Kendisiyle diriltmesidir." Ahmed el Bağdadi ise tasavvuf hakkında, "kendini Allah'ın istediği şey üzerine bırakıvermen, O'nun iradesine mutlak olarak teslim olmandır" der. Ebu Bekr Şibli'nin ifadesiyle ise tasavvuf "karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile birlikte olmak" tır. Tasavvuf, maddi değerlere sırt çevirerek hâlisane bir dini hayat yaşamaktır. Bu yolun takipçilerinin özellikleri, Kur'an'ı hayatın her anında yaşamak, vicdanını tam kapasite kullanmak ve sadakattir. Allah'ın rızasının en fazlasını gözetmek, nefsin bencil istek ve tutkularına yenik düşmemektir.
Tasavvuf, Kur'an'ı 'bir ucundan' değil bütün hükümleriyle yaşamaktır. "İman ettim" dedikten sonra, her durumda Allah'ın razı etme çabasıdır. Tasavvuf muhabbettir, bid'atleri terk edip halisâne Allah'a yönelmektir. Kalpteki putları kırıp, kalben Allah'a sarılmak, Allah'a kaçmaktır. Tasavvuf güzel ahlâktır; ki ahlâkı güzelleştirmede sınır yoktur. Allah'a samimiyetle yakınlaşmaya çalışmak, kâmil imana erişmektir tasavvuf. Tasavvuf, bahşedilen nimetleri Allah’tan görmek, salih amellerini kendinden bilmemek, nefsini beğenmemektir. İbrâhim Desûkî(ks), 'benlik' davasında maddî ve mânevî derecelerin düşeceğine dikkat çeker ver şu tavsiyelerde bulunur: "Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptım zannetme. Bil ki; oruç tuttuğunda onu sana Allâh tutturmuş, namaz kıldığında onu sana Allâh kıldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allâh yaptırmıştır. Takvâ derecesine ulaşmışsan Allâh seni ulaştırmış, maddî-mânevî bir şeye mazhar olmuşsan Allâh seni mazhar kılmıştır."
Tasavvuf ehlinin kalbi çok geniştir. Yakın ya da uzak; tüm sadıklar ve salihler oradadır. Tasavvuf samimiyettir. Kaynağı Allah aşkıdır ama durgun bir göl gibi değil, coşkuyla akan bir nehir gibidir samimiyet. Abdülkadir Geylânî hazretleri, Allah aşkındaki samimiyetin açığa çıkmasını şöyle tarif eder: "Kulun Allahü Teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü Teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize;"Ben seni seviyorum" deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla" buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; "Ben Allahü teâlâyı seviyorum" deyince; "Belâ için elbise hazırla."
Ayrıca tasavvuf hakkında; “tasavvuf sekiz hal üzeredir: 1. Merhamet ve şefkat, 2. Doğruluk, 3. Sadakat, 4. Cömertlik, 5. Sabretmek, 6. Sır tutmak, 7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek, 8. Rabbine şükretmek” buyurur. Said Nursi’ye göre ise tasavvuf, "ulvî bir sırr-ı insanî" ve bir "kemal-i beşerî"dir; ve onun başlıca hedefi ve maksadı marifet'tir ve Hz. Muhammed'in miracının gölgesinde kalb ayağıyla bir manevî yolculuk (seyr-i sülûk-u ruhanî) neticesinde imanın hakikatlerine zevkî (sezgisel), halî (fiilî), ve bir derece şuhudî olarak imanın ve Kur'an'ın hakikatlerine mazhariyettir. (Mektûbat, 355) Said Nursi kalbin, akıl gibi, manevî seyahat esnasında ancak Allah'ı anma (zikr-i ilâhî) vasıtası olarak işlettirilmesi gerektiğini söyler; tâ ki, iman hakikatlerine teveccüh etsin.
Kalbin bu manevî seyahatinde Allah'ı zikretmenin yanı sıra tefekkürü de ekler. Onun için, bu iki unsur, manevî (ruhanî) terakkinin anahtarıdırlar. Çünkü onlar, ahiret için taşıdıkları sınırsız faydalarından başka, dünyada da huzurun kaynağıdırlar. İnsanlar gerçek teselliyi ve gerçek zevki Allah'ı zikir ve tefekkürde bulurlar. Böylece, hayatın yalnız Allah'la anlamlı olduğunun bilincine varırlar. Küreselleşen dünyanın, top gibi nereye vursan oraya yuvarlanan günümüz insanını dengede tutacak olan şey, onun ruhî ve ahlâkî ilkelerin aydınlığında 'insanlık' makamına ulaşmasıdır. Tasavvufun insanlara çağrısı olan ahlâk ve ilim yolu, hayatın anlamıdır.
Fuat Türker
“Keşke Böyle Olmasaydı” Dememek İçin...Evlendikten sonra “keşke böyle olmasaydı” dememek için nişanlılık dönemi çok iyi değerlendirilmeli, eşler birbirini gerçek manada tanımalı, telafisi imkânsız durumların ortaya çıkması daha işin başında engellenmelidir. Genç kız telefonda nişanlısına sinirlendi: “Neden dediklerime kulak asmıyorsun? Ben filan gelinliği istiyorum. Filan eşyaları ve kuyumcuda gördüğümüz seti almak istiyorum. Sen beni sevsen dediklerimi yaparsın. Beni sevmiyorsun ki?”
Delikanlı sakin olmaya çalışarak cevap verdi: “Sevgiyle bu konunun ne alakası var. Benim maddî gücüm dediklerini yapmaya yetmiyor.”
“Alakası var. Sevsen ne eder ne eder dediklerimi yaparsın. Annene babana söyle, onlar yardım etsinler.”
“Onların durumlarını da biliyorsun. İmkânları yok.”
“Ben anlamam!”
Delikanlıda sinir kat sayısı hızla arttı:
“Sen laftan anlamıyor musun? Beni eşya için mi seviyorsun? İsteklerin yerine gelmeyince hep böyle mi yapacaksın? Seni tanıyamıyorum. Her geçen gün karşıma yeni bir problem getiriyorsun. Problemi çözüyorum. Tamam, bitti derken karşıma bir başka problemle çıkıyorsun.”
“Sen beni geçimsizlikle mi suçluyorsun?” Çat diye telefonu nişanlısının suratına kapattı. Konuşmalara şahit olan delikanlının annesi: “Evladım, nişanlılık böyle olmaz. Sonradan daha çok üzülmemek için iyi düşün! Bir genç kız nişanlıyken böyle kavga ederse evlenince ne olur?”
“Hele bir evlenelim. Ben ona dünyanın kaç köşe olduğunu gösteririm.”
Evlendiler. Ne var ki, nişanlıyken yürütemedikleri beraberliklerini evliliklerinde hiç yürütemediler. İkinci yılın sonunda şiddetli geçimsizlikten tek celsede boşandılar. Aslında nişanlılık gençlerin birbirilerinin huy, ahlak, davranış, hal ve tavırlarını tanıma devresi olmalıyken; gençler daha çok beraber hoş vakit geçirme, gezme, tozma devresi olarak görüyorlar. Nişanlılık zamanlarını birbirlerini tanımak yerine gelinlikti, ev eşyasıydı oydu buyduyla geçiriyorlar. Birbirlerini tanımayı akıllarına bile getiremiyorlar. Çünkü genç kız, “Evlenince ben onu muma çevirmesini bilirim,” delikanlı ise “Ben onu hizaya getiririm” diye düşünüyor. Evlenip problemler ortaya çıkınca da başlıyorlar: “Ben senin ne olduğunu nişanlıyken anlamıştım ama değişirsin sanmıştım.” “Keşke nişanlıyken o asabi tavrını gördüğümde nişanı atsaydım!” “Aaah Ah! Bu ilişki daha nişanlıyken yürümüyordu. Ama gözüm ondan başkasını görmüyordu ki!” “Ne bileydim böyle olacağını, onu kendi yoluma getiririm sanmıştım” vb. keşkeler devam edip gidiyor.
Nişanlılığın pembe düşleri hataları gizliyor. Küçük yanlışlar hep göz ardı ediliyor. En önemlisi değiştirme planları yapılıyor. Oysa kim kimi değiştirebilir? Senelerce elde edilen davranışlar değiştirilebilir mi? Benliklere işlenen huylardan vazgeçilebilir mi? Aileden alınan eğitimin yerini başka bir eğitim alabilir mi? Hem sonra bir eş, eşinin annesi-babası ya da eğitimcisi değil ki; onu eğitmeye kalkışsın? Evet, evlendikten sonra keşke dememek için yapılması gereken şey ta ilk başta başlamalıdır. “Aman canım” deyip geçmeyin Genç kız ve delikanlı nişanlanmadan eş adayını ararken önce kendilerini tanımalı ve kendilerine şu soruyu sormalıdır: “Ben nasıl birisiyim? Nelerden hoşlanıyorum nelerden hoşlanmıyorum? Huyum ve ahlakım nasıl? Asabi miyim, sakin miyim?”
Bu sorulara cevap verdikten sonra kendi huy, ahlak, zevk, dinî inanç ve kültür anlayışına uygun adayı tercih etmelidir. Çünkü bazen de gençler dinî konularda ayrı dünyaların insanı oluyorlar. Biri ateist olurken diğerinin alnı secdeden kalkmıyor. Tabii ki, böyle çiftlerin beraberlikleri ne kadar sağlam olur ve ne kadar sürer? Biri namaz kılarken diğerinin kadeh kaldırmasıyla devam eden bir evlilikteki mutluluk tartışılabilir. Uzmanlar, dinî inançlarda, kültürde, gelenek-görenek ve hatta aynı memleket içindeki aynı yörenin insanı olan gençlerin evliliklerinde daha mutlu olduklarını söylüyorlar. Din, dil ve kültür birliği içinde olan ve iki beyinden tek düşüncenin ortaya çıkması mutluluğun adresini gösteriyor. Bütün bunları irdeleyerek nişanlanmak ve nişanlıyken ortaya çıkan pürüzlere “aman canım” deyip geçmeyerek üzerinde titizlikle durmak gerekir. Çünkü evlilik çocuk oyuncağı değil, hele çocuk olduktan sonra boşanmak hiç kolay değil ve kolay da olmamalıdır.
Ne yazık ki, bunlar göz ardı ediliyor ve ta baştan yanlış yapılıyor. Genç kızın fizikî cazibesi, erkeğin kariyer veya zenginliği bütün kötü huyları, ahlakları örtebiliyor. Esasen bazen bakıyorsunuz ikisi de ayrı ayrı insan olarak mükemmel insanlar fakat birbirleriyle uyuşamıyor ve anlaşamıyorlar. Kapı, altından da olsa ona uymayan anahtar olursa açılmaz. Veya anahtar altından olsa kapıyla uyumlu değilse yine o kapı açılmaz. Ayet-i kerimede “Sizler birbiriniz için elbisesiniz “buyuruluyor. Önemli olan elbisenin altın ya da pırlanta işlemeli olması değil, kişinin vücuduna uygun olması ve kişinin kendisini o elbisenin içinde rahat hissetmesidir. Eğer kişi kendini içinde rahat hissetmiyorsa elbisenin pahalı olması bir mana ifade etmez.
Bazen gençlerin ruh bedenlerine seçtikleri eş elbiseleri uymuyor. Genç bu elbiseyle bu işin yürümeyeceğini anlıyor ama o zaman da devreye aileler giriyor. “Aman kızım, ufak tefek hatalara bakma, bundan daha iyi koca mı bulacaksın! Hem sonra nişanı atan kıza iyi gözle bakılmaz. Yastık değiştirilmekle kader değişmez.”
“Aman oğlum, dünyalar güzeli kız, daha Allah’tan ne istiyorsun! Boş ver basit şeyleri. O evlenince düzelir. Sen onu istediğin gibi yaparsın.” Ve böylece aileler, kendilerine görünen yüzü yaldızlı olduğundan gençleri etki altında bırakıyorlar. Evet, çok basit şeyler için de nişan atılmamalıdır ama gençler birbirleriyle anlaşamayacaklarını anlarsa, hiçbir konuda uyum içinde değillerse, seneler geçse de bir gün ayrılacakları bir durumdaysalar daha evlenmeden çoluk çocuğa karışmadan ayrılmaları ve kendilerine mutlu olup, anlaşabilecekleri biriyle evlenmeleri daha doğrudur. Evlendikten sonra “keşke böyle olmasaydı” dememek için nişanlılık dönemi çok iyi değerlendirilmeli, eşler birbirini gerçek manada tanımalı, telafisi imkânsız durumların ortaya çıkması daha işin başında engellenmelidir...
Gülay Atasoy