You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Zahide Kardeşimizin Gönderdiği
YILDIRIM'IN HUZURUNDA
Ruhlarımızın önünde yürüyen o büyük varlığı kaybettim. Acılarım, zamanın ve kaderin kollariyle kucaklanmayacak kadar engindi.
Onun, bende şimdi muamma olan son bakışında melek masumluğu ile ilahi bir emir birleşmiş gibiydi. Hicab ile ihtarın bir bakışta böyle birleştiğini ömrümde görmemiştim. Peygamberâne sakalının üstünde namütenahiye kolayca dalan mavi gözler de kapandıktan sonra sahipsiz kalmıştım.
Sanki hakikat ve aşk aleminden atılmış da gölgeler ve yoksul mücrimler dünyasına sığınmıştım.
Başım bir taş ocağından alınmış iri bir parça gibi gövdemin üstüne yüklenmişti.
Ve bir gece karanlığında ben bu ümitsiz baş, lüzumsuz gövde ile hertarafı kapalı bir arabanın içinde sürükleniyordum.
Şerden ve ıztıraptan yapılmış bir insanlığın üstüme çöken ağırlığı altında bunalıyor, boğuluyordum. Ben sürünüyordum, araba yürüyordu. Yolumuz Bursa'ya çıkacaktı.
Sabaha karşı katı karanlıkta arabanın dar kapısından inerek toprağa ayak bastım.
Arza temas beni ürpertti.
Toprağın küf ve nur kokulu havası içinde vücuduma bir ürperme geldi. Bana bir çok melekler dokunuyorlarmış gibi ürperiyordum. Şu anda kirli ve yaralı derimden soyuluyor da, kurtarıcı Allah eliyle, aradığım sevgilinin sanatiyle yeniden yaratılıyormuş gibi ürperiyordum.
Ürpertici vahye Tûr'dan bir sada geldi; Hîradan bir nida geldi. Henüz karanlıkta yatan Bursa'nın minarelerinden birinde sabah ezanı okunuyordu.
Dirilen kurtarıcı ölüler gibi ruhuma sarılan bu müjdeye şükretmek için yeryüzüne kapanmak ihtiyacını duyuyordum.
Sevinçten ağlamaya, secdelere kapanmaya davetli idim. Müjdesini kendinde taşıyan bu davet, hiç şüphe etmiyordum ki Allah'tan geliyordu.
Bu dilin tercümeye, temine ihtiyacı yoldu.
İlmin, aklın da bunda hissesi olamazdı.
Zira Allah'la buluşuyordum, Bursa'nın, sanki ebedi sükûn içinde, yaradılışın ilk günündeki hayâlini muhafaza eden ve beni her adımımda o ilk yaradılış gününün anlatılmaz sevinciyle yıkayan havasını incitmekten korka korka Ulucami'nin tâ yanına yürüdüm. Kapının dışındaki basamakların yanında bulunan muslukta âbdest aldım. Yarı aydınlıkda pırıldayan su ile vücudumu, içerimde yaratıcı bir nur gibi dolaşan gözyaşlarımla benliğimi yıkadım. Dünyanın ilk kurulduğu gün ilk insanın ilk abdestini alıyor gibiydim; o kadar sevinçli idim. Ulucami sanki kovulduğum cennetti; şimdi beni affedip alıyordu. O, Allah evinin kapısı mıydı? Sevginin sunduğu anlaşılmaz bir cesaretle Allah'a açılan iç kapıya, mihraba kadar ilerledim. Mihrabın yanı başında küçücük bir saf halinde namaz kılındı. Nur içinde yıkandık. Meleklere kavuştuk. Peygamberlerin huzuruna yükseldik. Allah'ın bağrına basıldık. Sonra dua edildi; eller açıldı.
Açılan eller göklere kavuştu. Bunların hepsi sessiz sadasız yapılıyordu. Gözyaşlarımızın yıkayacağı günah kalmamıştı ki aksınlar. Bu halde ne kadar kaimdi, bilmiyorum; kısa bir ân mı? Yoksa yıllarca mı?
Anlayamadım. Ancak bunu unutan ve yolunu şaşıran bir yaş seli boşanmak için içimden gözlerime saldırdığı zaman kendimi tutamadım; ellerimi göklerden yeryüzüne çektim. Huzura kavuşmuş olan isyana teslim oldum. Benliğim taşmak istiyordu; zira taşarcasına seviyordu. Gördüğüm huzura göz diktim. "Yarabbi, dedim, acılarım beni bırakmıyor; huzurunda da taciz ediyor. Bana beşaret yetmez, emanet istiyorum. Nedir bu halim?"
Önce korkutan, ezen bir sükût; sonra bütün havayı dolduran keskin, sert bir nida camiyi çınlattı: "Ne istiyorsun?"
Sımsıkı sarıldığım varlığı terk etmek imkansızdı; barındığım sevdadan vazgeçmek imkansızdı:
"Aman Yarabbi, dedim, beni affet, kulların yolunu kaybetti. Bana izin ver, bana irade yer; benimle mukaveleyi kabul et. Ben yeryüzünde rahat uyuyan kullarından olmak nasibini kaybettim. Sen kapını açmazsan, bana arz ile ulûhiyetin arasında barınacak başka yer göster. Arzda uyuyamıyorum, sensiz duramıyorum. Beni gurbette barındırma!" Gözyaşlarını âsi bir cereyana tutulmuştu. İradem yuvarlanmıştı. Hıçkırıyordum:
"Yarabbi! Aç kapını diyorum; buraya kadar tırmandım, beni reddetme!"
İlâhi nida, bütün caminin ışıklarından, duvarlarından, havasından sızarak tam bir vuzuhla kulaklarıma doldu: "Git ecdadına sor, Murad'a ve Yıldırım Han'a danış, sen onlarla konuşabilirsin."
Kendime geldim. Rabbimden af dileyerek sanki bir melek kanadında, güneşin ilk nurları altında uyuyan Bursa'nın üstünde uçarak Çekirge'ye gelmişim. Hüdavendigâr'ın huzuruna çıkacaktım.
Bir beşiği andıran türbenin penceresinden içeriye baktım.
Hüdavendigâr'ın yüzüne bir perde çekilmişti.
"Büyük atam!"
diye haykırdım, "neden utandın da ziyaretçilerinden yüzünü sakladın? Bedbaht evlâdından kurtarıcı nazarlarını neden esirgedin?"
Ben, kendinden daha küçük beşiklerin arasında uyuyan bu nazlı şehide dalmışken, pek yakında toprağa verdiğimiz ruh şehidinin sarı sakallı, mavi gözlü çehresi bu beşiğin baş yerine gelip ilişti. O, elli yedi sene bu sefil dünyadakilerin arasına katılmış olmaktan utanmıştı.
Giderken bana bırakdığı son bakışın hicap levhası beni yerlere geçirmişti.
Abdülaziz Bekkine Hazretleri
Demek ki Allah'ın bu veli, bu Aziz kulu gelip Hüdavendigâr'ın beşiğine uzanıvermişti. Kendi gibi bir mücahit ruhunu onda bulmuş da aradaki denizleri, ovaları aşmıştı.
Bu dostluğu, bu iltifatı Orhan Gazi'nin, şehadeti hançerle başlayıp secde ile nihayet bulan bahtiyar oğlundan kıskanıyordum. Ben yedi yıl o Aziz'in eşiğinde ve onun bakışlariyle dolan bir şehirde süründüm de bu iltifatı elde edemedim.
Tertemiz, narin elleri Kur'ân'ı, yürüyüşü vahyi, bakışları namütenahiyi düşündüren adam sana mezarında kardeş mi oldu? Ebedîlik dünyasına teslimiyetle dolmuş, öyle duran mavi gözlerden ayrılmak istemiyordum.
Hakikat âlemine giden ordumuzun serdarından ölüm beni ayırmamalıydı.
Lâkin işte yine ayırdılar. Beni camiye sürüklediler; ziyaretleri orada kabul eder, dediler; Kosova'nın şehidini orada bekleyecekmişim. Lâkin bir mabede değil, ruhanîlerin, bahtiyar uhrevîlerin sarayına girdim ve kademe kademe yükseltildim. Ben burada muradıma erdim; herkes de benim gibiydi.
Sanki bu mabedde bir tarih başlıyordu; o kadar taze havası vardı. Sanki burada bir medeniyet uyanıyordu; o kadar tatlı güneşi vardı. Sanki onda ruhlar kavuşuyordu; o kadar âşık duruşu vardı. Mihrabın önüne oturdum.
"Hüdavendigâr geldi" dediler.
Karşı tepelerden kopup gelen al atlı büyük asker caminin önünde atından indi. Narin vücudu tepeden tırnağa kadar duvar boyunca yüksek, köşeli bir zırha bürünmüş; nazenin bir eda ile mihraba yürüdü. Gazanın teraneleri henüz üzerinde idi; Neşvesi gözlerinde okunuyordu. Gökleri dolduran bir bayrak gibi yücelmişti; ufuklarda duran bir kale bedenini andırıyordu. Namaz kıldık, kuvvetli bir Varlığa teslim olduk. Adetâ göklerde namaz kılındı. Namazdan sonra başındaki tuğ ile bize çevrildi, oturdu. Başını bir az yana, yüzünü yere eğdi; "Ey aziz!" diye bağırmak istiyordum, "dünyayı istihkar mı ediyorsun? Senden nusret dilenmeye geldim!" Miğferinin altında inik bıyıkları, narin ve vakur edası ile babamı düşündürüyordu. Bu ecdad, bu sevgili ata, onların hepsi gibi yüzünde bir Asyalı emîrin mahcup gururunu ve bir İslâm sofisinin ruhanî zevkini taşıyordu. Ricamı ona yaptım: "Atam, dedim, bizi kurtar, neslimizi kurtar, sana rica, minnete geldim!"
Yüzüme bakmadı, bakamıyormuş gibi bakmadı:
"Git, oğlum Yıldırım'ı gör, dedi, büyük çileyi o çekti; sana hepsini söylesin!" Yıldırım Han'a gitmek için buradaki yükseklikten alçala alçala ilerledim.
Sağımda bütün Bursa, solumda bütün Bursa ovası bir şey bekliyor gibi idiler. Bursa tarafında şehrin kat kat, sed sed Uludağ'ın eteklerine kadar yükselen çehresi, bir huzur ve bir hazırlık halinde idi.
Şehrin eteklerinde başlayıp tâ aşağılarda dalga dalga kıvrılarak ufuklarda kaybolan ovanın her tarafına dağılmış duran kalabalık neyi bekliyordu? Bu yemyeşil ovada yeşillere bürünmüş hayaller bu ağaçlar, sanki ruh sahibi sevimli hayaletler hangi huzurun şahidi idiler? Ben görmüyordum.
Ben görmüyordum. Lâkin biraz sonra, yukarı secilerden bakan Bursa'nın can alıcı gözleri önünde kavuştuğum huzur, gözlerimi kamaştırdı. Yere kapandım; Yıldırım Han'ın camisiyle mezarı arasında toprağa secde ettim.
Secdem vücudumla ruhumu birbirinden koparıyordu.
Sanki gökle yer mücadele halindeydiler.
İkisinin arasında bir fırtına koptu. Bu fırtına benim varlığımda dolaşıyordu. Yeryüzü bana yaklaştı; zangır zangır titriyordum.
Gökyüzü secdem oldu; hüngür hüngür ağlıyordum, önümde Yıldırım Han secdeye kapanmış, altı yüz yıldan beri öyle duruyordu ve sanki altı yüz yıldan beri bu büyük ölünün mateminin temaşasına koşan varlıklar tepeler, vadiler, ağaçlar ve âbideler sağ tarafta sıralanmış, ihtiram safları halinde, kâinattan taşan bu secdeyi seyrediyorlardı. Kozlu Mezarlığı
Yeşil'in türbesiyle camisinden, evlâttan babaya durmadan yollanan Fatiha ile Emir Sultan'dan bu kabre inen rahmet seli ona huzur getiriyordu.
Ulucaminin minarelerinden çıkarak kubbelerinden taşan ses "Huzur ile yat, Anadolu'nun çocuğu, atası, sahibi, ulusu kahraman! Uğrunda can verdiğin milli birlik kaç defa kuruldu! Bu topraklar bir gün bile sahipsiz kalmayacak!"diye onu müjdeliyordu. Sol yanımda, ufuklara kadar dalga dalga yeşil bir deniz gibi uzanan Nilüfer ovasında uçsuz bucaksız bir ordunun bütün erkânı, bu şehidin huzurunda ihtiram duruşundalar.
Hepsi de yeşillere bürünmüş bu ruhanî hayat varlıkları, en önde kurmay heyetleri, ikinci safta kumandanları, daha gerilerde subayları, gazileri ve bütün erleri saf saf sıralanmış Yıldırım'ın ordusunu hatırlatıyordu. Namazda imiş gibi elleri bağlı duran safların her birisinin önünde rükua varanlar görünüyordu.
Kıyam ile rukûdan ibaret olan bu levha bütün ovayı çerçevelemiş ve bu âleme gökden bir nur penceresi açılmış gibiydi. Zira hepsi de nura boğulmuştu. Hepsi huşu içinde, hepsi temaşa halinde idiler. Bütün bunların ortasında, yüzükoyun secdeye kapanmış, altı yüz yıl çilesini böylece sürdüren Yıldırım Han uzanıyordu.
Bütün Bursa ve bütün Bursa ovası onu uyandırmaktan korkan bir sükûna bürünmüş, milyonla varlıklar onu temaşa ediyorlardı. Sanki bütün Bursa ve bütün ova bir secdeye çevrilmişti, bu secdeyi bekliyordu.
Ben ne cesaretle, ne küstahlıkla buraya kadar yaklaşmışım!
Toprağa sarıldım, toprağa ağladım toprağa yüz sürdüm.
"Sesimi serdara ulaştır!" diye yalvardım. Bu sözüm doğrudan doğruya ona ulaştı. Yıldırım'ın secdesinden
"Bedbaht evlâdım, derdini bana anlat!" diyen bir ses yükseldi.
"Atam, dedim, ulu atam! Ben perişan bir neslin derdiyle yanıyorum. Bizi senden ayıran felâketleri anlatmaya geldim. Bu topraklarda nice matemler yaşandı. Senden sonra kazanılan birkaç asırlık zaferleri ne hezimetler takip etti! Evlâdın ne kahırlara kurban oldu! Fakat en fecii, dokuz yüz yıllık tarihi inkâr, dokuz yüz yıllık ecdadı reddettirenlerin başlattığı facia oldu. Bu topraklarda ruhlar ikiye bölündü: Seni tanıyanlarla tanımayanlar, Allah'ı tanıyanlarla tanımayanlar, hayayı tanıyanlarla tanımayanlar. İki ordunun harp hazırlıkları devrindeyiz. İki taraf da kılınç kuşanıyor. Bir tarafta ecdadı da, Allah'ı da ayaklar altına alan şaşkın bir zümre tepeden tırnağa kadar şekavet silâhlarına bürünmüş, çiğnemek, kırmak, yıkmak için hazırlanıyor. Yeryüzünün her şeyini, hikmeti, ticareti, serveti, ilmi, sanatı, her şeyi zulüm için vasıta haline koymuş, Allah'a yönelen vicdanlara saldırıyor. Ruh sahiplerini son ferdine kadar merhametsizce mahvetmek istiyor. Bunlar senin evlâdına zulmediyorlar, kılıç kullanacaklar, Ehli salibe asker olacaklar, bunlara beddua etmez misin? dedim, secdende Allah'ına çevril!" Secdede duran şehidin yanaklarından dökülen yaşların toprağa sızdığını gördüm sanıyorum. Yerdeki başı ateşle yanmış gibi yüzünü bir yana çevirdi: "Rahmet Allahım, dedi, rahmet eyle! İmdat eyle Allahım!" Me'yus dudakları toprağa sürünüyordu. Ben sabredemedim: "Sen onlara beddua etmiyorsun. Lâkin onlar Timur'un askerlerinden daha zâlimdir. Bu kılıç Timur'un kılıcından daha kahbedir!" dedim. O yine ağlıyordu. Bu sefer gürler gibi:
"Rahmet Allahım, rahmet eyle!" diye inledi. Devam ettim:
"Bu zalim ordunun karşısında senin ruhundan bir zerre bile feda etmemeye azmetmiş kahraman kalbier silâh çatıyor. Her biri bir âleme bedel denilecek kadar üstüne titrenen bu gönüller, düşman safları karşısında tıpkı onlar gibi silâhlanacak, onlar gibi kan dökecekler; şiddet gösterecek, intikam alacaklar. Rabbinden bunlara nusret dile!" Yıldırım başını gazapla yerden kaldırdı.
Huşûa dalmış donuk yüzünün çizgilerini, red işaretiyle kımıldatarak: "Hayır, dedi. Buna asla izin veremem. Onlar kan dökmesin, zulmetmesinler! İrşad etsinler, zalimleri zulüm sefaletinden kurtarsınlar. Her şeyden önce onları kendi ruhlarına yaptıkları suikastlerden, zulümlerden kurtarsınlar. Altı yüz yıllık secdemin arkasında toplanan orduya zulmü emredemem. Yakında rahmet meleklerinin yanında yer alacak evlâdıma söyle: Sabır gıdaları olsun, gayret duaları, birlik silâhları olsun! Tekrar ediyorum, onlara söyle, benim ebedî huzurumu istiyorlarsa önce gafillerle zalimleri kurtarsınlar". Bütün ova ve bütün Bursa'dan tekbir sesi yükselmeye başladı.
Başımı arzdan yukarı kaldırdığım zaman, ayakları ucunda mıhlandığım secdenin huzurunda, bütün Bursa ve bütün ovada el bağlayıp duran safların dönmeden, dağılmadan, bozulmadan gerilere doğru ağır ağır süzülüp çekilmede olduğunu gördüm. Tekbir sesleri etrafdaki tepelere sinerken, altı yüz yıllık secdeden aldığım emri yarının gazilerine ulaştırmak için sabırsızlanıyordum.
Nureddin Topçu/ Taşralı (telifi: 1952) Topçu Taşralı adlı eserinde yer alan "Yıldırımın Huzurunda" adlı yazısında Abdülaziz Bekkine Hazretleri'nin 1952 senesinde vefatından sonraki halet-i ruhiyesini anlatmıştır.
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Salât u Selâm'ın ve Tekbir'in Türkçeleştirilmesi
Tek partili yıllarda iktidar, kendi kurumsal aygıtı içerisinde konumlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birtakım uygulamalarını muhalefet olarak addetmiş olsa da bu kurumu kendini meşrulaştırmak amacıyla kullanma gayreti içerisinde olmuştur
Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarında muhalefet denildiğinde akla ilk olarak dini muhalefet gelir. Temelde dini Saikler olmasa dahi muhalefet hareketleri bir biçimde dine dayanma gereği duyar. Bu durum günümüzde de değişmiş değildir aslında. Buna mukabil tek partili zulüm yıllarında çokça söz edilmesine karşın mahiyeti, talepleri, tesirleri, taşıyıcıları, hedef kitlesi hakkında pek fazla malumatımız yok.
Tek partili yıllarda iktidar, kendi kurumsal aygıtı içerisinde konumlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birtakım uygulamalarını muhalefet olarak addetmiş olsa da bu kurumu kendini meşrulaştırmak amacıyla kullanma gayreti içerisinde olmuştur. 1932 yılında uygulamaya konulan ve birkaç yıl sonra vazgeçilen fakat meydana getirdiği korku bütünüyle yakın tarihteki dini algıya tesir etmiş olan Türkçe ibadet uygulaması bunlardan biri olarak zikredilebilir.
Dini alanın rejim açısından nasıl bir mücadele konusu olduğunu görmek bakımından devrin Diyanet İşleri Reisi Rifat [Börekçi]’nin 6 mart 1933 tarihli tamimi dikkat çekicidir. Salât u selâm duaları da dahil olmak üzere ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesinin ulaştığı boyutları gösterdiği kadar bu yıllarda İslam odaklı muhalif seslerin nasıl susturulmaya çalışıldığını da göstermektedir. Bu devrin ayrıntıları hakkında bölük pörçük de olsa değişik kaynaklarda epey malumat bulunmakta. Tek-parti döneminde Ramazan aylarının dinî propaganda yapılabilecek uygun ve elverişli bir ortam yarattığına dair “endişeli” yaklaşımlar da dahil olmak üzere daha pek çok konu hakkında kronolojik bilgiler Dücane Cündioğlu’nun Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi(1. Baskı Ocak 1998) kitabından okunabilir. Diyanet’in yaşadığı baskı, çelişki, ağırdan alma vb tavırları konusunda ise Cemil Koçak’ın Tek-parti Devrinde Muhalif Sesler (1. Baskı 2011) kitabının ilgili bölümlerine müracaat edilebilir.
İmam Ali Adıgüzel’in saklamış olduğu belgeden Dücane Cündioğlu’nun kitabında da söz ediliyor. Bu tamimin yayımlanma sürecine tesir eden Bursa olaylarından da tabii.
Bu belgeyi önemli kılan ise hem belgenin gönderildiği müftülüğün belli olması hem de üzerine yıllar sonra yazılan fakat muhalif sesi yansıtan kenar notu. Tamimin gönderildiği yıllarda, Afyonkarahisar müftüsü Hüseyin Fevzi Bayık’tır. Bayık, 1916 yılında Afyonkarahisar Müftüsü olur ve 1960’da aynı görevden emekliye ayrılır.
Belge üzerinde yer alan son derece dikkat çekici notta şunlar yazıyor: “Allah’a hamdolsun. Ezanı Muhammedinin aslı gibi Arapça okunmaya başlandığı tarih: 17.06.1950”
"Bilindiği üzere Arapça Ezan yasağı 16 Haziran 1950 tarihli 5665 sayılı kanunla, Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesinin değiştirilmesiyle kaldırılmıştır. Tamimin gönderilmesinden şu çıkarımı da yapmak imkan dahilinde: “ Din adamları” her ne kadar devletin maaşlı memuru da olsalar, öyle görülüyor ki, her zaman kendilerinden beklenenler doğrultusunda hareket etmiyorlardı.
Bu nottan hareketle değişik tahminler yürütmek mümkün. Anlaşılan o ki bu belgeyi elinde bulunduran kişi, muhalefetini ve aynı zamanda sevincini ve elbette şükrünü el yazısıyla ifade etmekten kendini alıkoyamamıştı."
Haset İyilikleri Yer Bitirir
Kalbin hastalıklarından biri olan haset, bir kimsenin elindeki nimetin yok olmasını istemektir. İbadetleri ifsad eden, insanı günaha iten haset, İslamın şiddetle yasakladığı, kişinin hem dünyada, hem de ahirette felâkete uğramasına sebep olan bir duygudur
Haset iyilikleri yer bitirir Allah Resûlü (sav): "İman ile haset bir kulun içinde yerleşmez" (İbn-i Hibban, Beyhaki) buyurarak, hasedin mümine yakışmadığını ifade etmiştir.
Haset yalnızca günaha sebebiyet veren bir kalbi hastalık olmayıp, aynı zamanda sahibinin iyi amellerini de ortadan kaldırır. Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: "Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer bitirir." (Ebu Davud, İbn-i Mace) Allah'u Teâla, Felak Suresi'nin 5. ayetinde: "...ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden âlemlerin Rabb'ine sığınırım, de" buyurarak hased duygusu besleyenlerden kendisine sığınmamızı emretmektedir.
Başkasına verilen nimeti çekemeyen insanlar, kalplerinde boş yere tasa ve keder taşırlar. Çünkü duydukları üzüntüyle haset ettikleri nimet azalmaz ya da kendilerine verilmez. Böylelikle haset eden muradına eremez ve Allah'ın yardımına nail olamaz.
BİRBİRİNİZE SIRT ÇEVİRMEYİN Haset sahibi hem dünyada sıkıntı ve keder içinde yaşar hem de ahirette büyük bir kayba uğrar. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyorlar:
-Birbirinize hiddetlenmeyin, birbirinize haset etmeyin, kıskanmayın, birbirinize sırt çevirmeyin; Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz. (Müslim) Günümüzde toplumun kanayan yaralarından olan haset ve kıskançlık hastalığından kurtulmak için, Allah'ın insanlara verdiği rızka, O'nun taksimine razı olmak ve diğer müslümanları kardeş kabul ederek onların sahip olduğu nimetler için mutluluk duymak gerekir. Elbette ki, ihtiyaç sahibi mü'minlerin kalplerinde böyle tehlikeli bir duyguya mahal vermemek için Allah'ın kendilerine ikram ettiği zengin Müslümanlar mallarını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmalıdırlar.
Böylece zengin-fakir arasında denge sağlanarak kalplerde gerçek kardeşlik tesis edilmiş olur.
"KEŞKE BİR DE GECE NAMAZI KILSA"
Abdullah ibni Ömer (r.a) anlatıyor: Peygamber Efendimiz zamanında, Sahabeden biri bir rüya gördüğünde mutlaka onu Rasûl-i Ekrem'e anlatırdı. Ben de buna imrenir içimden kendime şöyle derdim: "Keşke ben de bir rüya görsem ve Resûlullah'a anlatsam." O dönemler henüz çok gençtim, yaşım küçüktü. Bir gün mescitte uyumuşken rüya gördüm. Rüyamda, iki melek beni alıp doğruca cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla örülmüştü. İki de direği vardı. Orada Kureyş kabilesinden bazı tanıdıkları gördüm, gördüğüm şeylerden korktum ve: "Cehennemden Allah'a sığınırım, Cehennemden Allah'a sığınırım, Cehennemden Allah'a sığınırım!" diye bağırmaya başladım. İşte o sırada onların yanına başka bir melek geldi ve bana "Korkma!" dedi. Bir de elimde kalın ipek kumaş parçası gibi bir şey vardı. Onunla cennetin neresine işaret etsem, oraya doğru uçuyordum. Bu rüyamı Peygamber Efendimizin eşi Hafsa ablama anlattım O da Rasûl-i Ekrem Efendimize söyledi. Bunun üzerine Allah'ın Resûlü: "Abdullah ne iyi adam! Keşke bir de gece namazı kılsa!" buyurdu. Abdullah ibni Ömer'in oğlu Salim şöyle dedi: "O günden sonra babam, geceleri pek az uyur; hep ibadet ederdi."
BİR AYET Allah size emaneti ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size çok güzel öğüt veriyor. Allah işitmektedir, görmektedir. (Nisa 58)
BİR HADİS "Kim emredildiği şekilde abdestini alır, emredildiği şekilde namazını kılarsa, önceden yapmış olduğu (kusurlu) ameli sebebiyle affolunur " (Nesai)
HZ. MEVLANA'NIN DUASI Yâ Rabbi! Bizim hâlimize bakarak muâmele etme. Kendi ikrâm ve ihsânına göre bize muâmele eyle. Yâ Rabbi!
Kerem ve lütfunla hidayet ettiğin kalbi tekrar dalâlete, sapıklığa meylettirme. Belâları bizden sarf eyle, çevir ve değiştir. Ey affı çok olan, günahları örten Rabbim! O günahlar dolayısı ile bizden intikam alma. Bize azâp etme.
Yâ Rabbi! Biz nefis ile şeytana köpek gibi tâbi olduksa da sen, azap aslanını bize saldırtma.
SORU-CEVAP 1 Esmaül Hüsna'yı (Allah'ın Yüce isimleri) hangi saatlerde, hangi günlerde okumalıyız? Esmaül Hüsna'yı okumanın sınırlı bir zamanı yoktur. İstediğiniz zaman okursunuz. Ancak, her gün en azından bir kere 99 ismi okursanız daha iyi olur.
2 Müslüman bir kişi günah işlediği zaman imanı yok olur mu? Müslüman kalmak ya da İslam'a girmek için Kelime-i Şehadet'e inanmak yeterli olacaktır. İbadetleri ihmal etmek veya günah işlemek kişiyi dinden çıkarmaz ama günahkâr yapar.
3 Büyük mezar yaptırmak günah mıdır? Mezar üzerine görkemli yapıtlar yapmak hoş karşılanmaz. Peygamberimiz(sav) Medine'de ilk vefat eden sahabe Osman Bin Muaz (ra)'ın mezarının baş tarafına işaret olsun diye bir taş koymuştur sadece.
Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu
NAKKAŞ: SEMİH İRTEŞ: Güzel Bir Toplumun Temelinde Maneviyat ve Sanat Yatar!
İnsanlara birbirinin hakkına riayet etmeyi, birbiri ile huzur içerisinde geçinmeyi tarihinin ve medeniyetinin ehemmiyetini anlatan en güzel yoldur belki de sanat. Sanatkârlar toplumun güzelliğini sağlayacak güzelliğe yönlendirecek kişilerdir. Güzel bir toplumun temelinde de mutlaka maneviyat ve sanat yatar!
Güzel bir toplumun temelinde maneviyat ve sanat yatar! Tezyini sanatlar da kalemişi ve tezhip dalında ülkemizin sözsahibi isimlerinden biri olan Nakkaş Semih İrteş ile sanata ve medeniyete dair sohbet ettik. Üsküdar Valide-i Atik Camii’nin bir medresesini oldukça harap iken ele alan, bin bir türlü güçlük ve sıkıntı ile sanat adına hizmet veren oldukça güzel bir nakkaşhaneye çeviren Semih Hocanın, diğer medeniyet mirası eserlerimiz hakkındaki düşüncelerini de aldık…
Kendinizden ve sanat yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz? Kendimi Nakkaş Semih İrteş diye tanıtıyorum. Adım bu: “Nakkaş”. Bugün mimarî tarzda yapılan süslemelere kalemişi adı veriliyor ve bu işi yapan kişiler de kalemkâr diye adlandırılıyor. Nakkaş ise bu işin tasarımını, projesini hazırlayan ve bütün tatbikatı yapan ve yöneten kişiye verilen bir ünvandır. Ama günümüzde yapılan camilerin içinde, üslûbuna hiç uygun olmayan çok kötü nakışların sahipleri de kendilerine bu unvanı veriyor maalesef. Nakkaş olan kişi aynı zamanda iyi bir tasarımcıdır. Yoksa sağdan soldan alınan yanlış resimlerle, bir takım kopyalarla yapılan işler nakkaşlık değildir ve proje olmadan icra edilen işler de kalemişi değildir. Ben sadece mimari tezyinat ile uğraşmıyorum, aynı zamanda kitabî süslemeyle de uğraşıyorum. Tezhip de icra ediyor, bu konuda eğitim veriyor ve oldukça özgün tasarımlar ortaya çıkarıyoruz. Ve biz bundan dolayı “nakkaş”ız. Türk insanının belki de kendi özüne tamamen sırtını dönmüş olduğu bir dönemde siz gelenekli sanatlarımıza gönül bağlayıp bu yolda çok güzel hizmetlerde bulundunuz. Sizi kendi geleneğimize kenetleyen sebepler nelerdi?
Esasında babam da nakkaş olduğu için, aileden gelen bir başlangıç oldu. Eğer babamız nakkaş olmasaydı biz bu yolun içinde olur muyduk, olmaz mıydık bilemiyorum. Bizim toplumumuz sanata sırtını dönmüş değil. Sanatı kendi öz kültürünü, onun derinliklerindeki manayı, güzelliği ve estetiği bilmediği için ilgilenmiyor. Siz de bilmediğiniz bir şey ile ilgilenmezsiniz. Toplumu sanat adına bilgilendirmek ve ilgilendirmek, o güzelliği, kültürü ve medeniyeti onlara önce tanıtmak lâzım. Ancak ondan sonra ilgileniliyor veyahut ilgilenilmiyor, diyebiliriz. Biliyorsunuz ki, son on yıl içerisinde sanatlarımıza olan ilgi oldukça üst düzeyde. Lâkin bu demek değildir ki sanata olan ilgi en iyi noktada!
Kültür ve medeniyetimiz adına bütün sanatlarımız için 16. yüzyıl en üst düzey olarak gösteriliyor… Sanatların tarihimizdeki yerinden ve medeniyet anlamında bize kattığı güzelliklerden bahseder misiniz?
Doğru tabiî… Çünkü refahı yüksek olan yerlerde medeniyet de en üst düzeye gelir. Ki, o devre ülkenin refah yönü de oldukça yüksek olduğu bir dönemdi. Dolayısıyla 16. yüzyıl her şeyin üstünde olan bir devir olduğundan sanat faaliyetlerinde de oldukça üstün durumdaydı. Ancak tabi 16. yüzyılın zeminini hazırlayan 15. yüzyıl kültürünü de en yüksek düzey olarak kabul ediyorum ben. Çünkü sanat bu devre içerisinde bir takım zorluk ve sıkıntılar aşılarak 16. yüzyıla taşınmıştır. Esasında bizim medeniyetimiz 19. yüzyıl veya 20. yüzyıla kadar bazı konularda en iyi şekilde ve üst düzeyde devamlılığını sürdürmüştür. Elbette kopmalar da yaşanmıştır. Örneğin tezyini sanatlar ve mimarı açısından 18. yüzyılda Osmanlı’nın, Batılılaşma dönemine girmesi bizdeki faaliyetleri farklı bir mecraya ve üslûplara sürüklemiştir. Yön değişince varılacak hedefler de değişiyor. Şu anda Üsküdar Valide-i Atik Camii’nin bir medresesinde sanat adına hizmet vermektesiniz. Sizi buraya çeken sebepler nelerdir? Eğitim için neden eski bir medreseyi tercih ettiniz?
Burada görevlendirildiğimi düşünüyorum ve-yahut benim burada olmamı isteyen bazı şeyler oldu da öyle bir nasiple geldik. Yoksa böyle bir mekânın peşinde koşmadım. Benim bütün hayatım bu tür mekânların içinde geçti çünkü. Kalemişi ve restorasyon anlamında çok çalışmalarım oldu. Tabiî ki büyük Mimar Sinan’ın, bir koca üstadın eserini atölye şeklinde kullanmanın nasıl bir nasip olduğunu anlatmak çok zor. Bunu bir görev olarak kabul ediyorum. Şu anda sorduğunuz bu enteresan soru gerçekten beni de çok heyecanlandırıyor. Tarifi mümkün değil. Bunca zaman içerisinde yapmış olduğum çalışmaların karşılığında Allahu Teâlâ’nın bir lütuf olarak bana burayı bahşettiğine inanıyorum.
Bu medresenin yeniden hayat bulması adına oldukça çaba sarf etmişsiniz. Peki diğer medeniyet miraslarımız için düşünceleriniz nelerdir? Kültür ve sanat anlamında onların da yeniden hayat bulması adına neler yapılabilir sizce?
Bu medreselerimize ve şu anda kullanılmayan buna benzer birçok eserimize iyi fonksiyonlar vererek medeniyet miraslarımızı toplumumuza en iyi şekilde sunabiliriz. Geçen dört yüz elli senelik zaman içerisinde değerlerimizin bu medreselerde verdiği hizmetleri ve yüklediği anlamları da göz önüne alacak olursak, medeniyet miraslarımızın şuuruna daha iyi varabiliriz diye düşünüyorum. Tezhip, ebru, minyatür, hat, kalemişi ve diğer sanatlar elbette ki bir apartman katında da yapılabilir. Lâkin bu mekânlarda birbirini tamamlayan ve birbirine çok yakışan bir hali giyindiği de aşikârdır. Bunların ihyası, korunması ve aslına uygun olarak yeniden hayat kazandırılması çok önemli. Gelecek yüzyıllara sağlıklı bir şekilde taşımak bizim boynumuzun borcudur. Günümüzde maalesef ki restorasyon adı altında yapılan bazı kötü çalışmalar var. Bunlar oldukça üzücü geliyor...
Peki bunların önüne nasıl geçebiliriz? Bu konularla ilgili yeterli derecede bilgimiz ve akademik anlamda eğitimimiz yok maalesef ki. İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi sanat adına eğitim veren önemli üniversitelerimiz. Her iki üniversitede de geleneksel sanatlar bölümü bulunmasına rağmen eğitimler yeterli kalitede değildir. Eğitimler yeterli değil derken buradaki kastımız hocalar değildir elbette. Kalemişi bir zenaattır, bir süsleme tekniğidir. Bir kalemkârın eline fırçasını, bastonunu, boyasını, verirsin daha sonra tasarımları duvara aksettirirsin, belirli bir zaman içerisinde eli alışır. Ama bunun arkasında onları yönetecek ve doğruya yönlendirecek eğitimli ekiplerin oluşması şarttır. Denetim kurulları nelerdir onlardan da iki satır bahsedelim; günümüzde eski eserlerin incelendiği Anıtlar Yüksek Kurulu işlev görmektedir. Ve eserler restorasyona girmeden önce dosyalarla restorasyon ve revizyon projeleri onlara sunuluyor. Oradaki kadrolar projeleri inceliyor, kabul ediyor, yahut etmiyor. Esasında bizim eserlerimizin en azından yüzde altmışını tezyini sanatlar kaplıyor. Bunun içinde kalemişi, çini, ahşap, maden, tekstil, cam ve daha birçok sanat dalı var. Hepsi tezyinat bunların ve bu tezyinatların hepsinin arka planda sağlam onarımlara ve sıkı denetimlere ihtiyacı var. Bu kurumlarda yeteri kadar bilgili ve yetkin kişiler olmaz ise alınan kararlar da o derece hatalı ve yanlış olur.
Bu ülkenin kültür ve medeniyetinin bir numaralı elması olan Süleymaniye Camii’nin kubbesi hâlâ 19. yüzyılın barok bir tezyinatı ile kaplı. İhtişamlı ecdad yadigârımız en ulu eserimizin içinde 16. yüzyılın müthiş Kara Memi üslûbunun desenleri, bir çok tezyini objeleri; çinisinden, taşından, kalemişinden en güzel örnekleri barındırdığı halde en önemli bölüm olan kubbe neden böyle? Bu çok rahatsız edici bir olay… İşte bu kararlar içinde tartışılması gereken en önemli örneklerden biridir. Demek ki bu kurumların içerisinde bu konular hakkında ihtisas sahibi olan kişilerin olması gerekmektedir. Sadece unvanlar yeterli değildir. Sistematik bir şekilde daha sağlıklı işlerin çıkabilmesi için bu bahsettiğiniz sıkıntıların önüne nasıl geçilebilir? Buna dair sizin bir çalışmanız var mı?
Siz soruları ortaya koyuyorsunuz ben de sorunları dile getiriyorum. Biz yetkili kurumlara bir takım belgeleri gönderiyoruz “bunlar, şunlar vs” olması lâzım diye. Maalesef ki hepsine çizik atıp geriye gönderiyorlar. O olmaz, bu olmaz, şu olmaz vs diye. Ben otuz sene Topkapı Sarayı’nda kültür ve medeniyetimizin tezyini sanatlar bölümü için mücadele vermiş bir insanım. Mamure Öz Hanım ile birlikte sanatlarımız adına oldukça değerli çalışmalara imza attık. Geçen sene Topkapı Sarayı’ndaki atölyemizden ayrıldık. Fakat bize dönüp de “Neden buradan ayrılıyorsunuz, bu kadar yıl hizmet ve emek verdiniz, talebe yetiştirdiniz” diyen biri çıkmadı maalesef… İlla bunları söylesinler demiyoruz, fakat maalesef Kültür Bakanlığı’nın “Geleneksel Sanatlar” adına düzenlediği yarışmalarda da adımız sanımız geçmiyor!. Yurtdışına, Avrupa’ya sergiler açıyor, eserler gönderiyor Kültür Bakanlığı, ama bizlerin adı sanı yine yok…
Yeni ve enteresan uygulamalardan biri de Kültür Bakanlığı’nın sanatçı kartı dağıtıyor olmasıdır. Sanatkârlar ülkenin medeniyet anlamında ayakta kalmasını sağlayan ve bu bağlamda büyük hizmetleri olan kişilerdir. Bu ülkeye gerçek anlamda hizmet etmiş çok büyük ustalar, sanatkârlar var iken ve o ustalara bir teşekkür, bir şükran belgesi sunulmuş değilken bizden yahut başkalarından biraz eğitim görmüş kişilere Sanatçı Kartı denilen şeyin verilmesini uygun görmüyoruz. Kaldı ki üstadların karşısına kart vermek için konulan kişiler ise hiçbir yeterliliğe sahip değiller. Bu konular sanat adına oldukça iç acıtan konular. Bir toplumun ilk önce medeniyetine bakılır ve bu medeniyet için uğraşan, didinen sanatkârların çok daha fazla ilgiyi hak ettiğini düşünüyoruz.
Saraylarımızdaki Nakkaşhanelere dair bizi biraz bilgilendirir misiniz? Nasıl bir edep anlayışı ve işleyiş sistemi vardı?
Topkapı Sarayı’nda bütün dünyaya ün salmış bir İstanbul Nakışhanesi ve hem kitabî açıdan hem de mimarî açıdan çok değerli, henüz ortaya çıkarılmamış ve tasnifi yapılmamış veya tasnifi yapılmış olsa bile sadece bazı kişilerin bilgisinde olan müthiş eserler var… Bu eserlerin hangi mekânlarda çizildiği, çizilme süreci, arşivleri, resimleri, eskizleri, nakışhanenin durumu ve nerede olduğu maalesef ki tam olarak bilinmiyor ve sadece tahmini yerler gösteriliyor. Bu konuyla ilgili çalışmaları bulunan ünlü sanat tarihçisi Filiz Çağman Hanımefendi Topkapı Sarayı’ndaki İstanbul Nakışahanesi’nin nerede olması gerektiğine dair büyük araştırmalar yapmış ve nakkaşhane teşkilâtının hangi mekânlarda ne şartlarda çalıştığına dair oldukça aydınlatıcı ve güzel bilgiler vermiştir. Bugün hâlâ terminolojisinde sıkıntılar çektiğimiz, olaylara ışık tutacak bir belge, bir isim dahi yok. Hatayî deyip geçiyoruz. Bu bilgiler yok mu edildi yoksa edep anlayışı çerçevesinde hiç mi belgeleme yapılmadı? Osmanlı müthiş bir şekilde her ânını, her dakikasını kayıt altına almış. Olmaz olur mu, var tabiî ki. Bugün Başbakanlık arşivi yüzlerce ve binlerce belgeyi araştırıp çıkarıyor ortaya. Mutlaka bunların içerisinde kalan belgeler var. Genel bilgimiz Gelibolulu Mustafa Ali’nin 16. yüzyıl sonlarına doğru yazmış olduğu kitabında Nakkaşhane diye bir bölümün varlığı ve o bölümde bir takım olaylarla birlikte Kara Memi’den bahsettiğidir. Ayrıca Nakkaşhanenin sistemine dair üstadım, hocam, merhum Prof. Dr. Süheyl Ünver Beyefendi de almış olduğu eğitim doğrultusunda bilgilerini ve kendi düşüncelerini de birleştirerek oldukça aydınlatıcı yorumlar çıkarmıştır ortaya...
Bugün teknolojinin en üst düzeyde olduğu bir zamanı yaşıyoruz. Yetmişli yıllarda en ince fırça sıfır numaraydı. Şimdi ise on sıfırlı fırça hatta daha da aşağısı var. O on sıfırlı fırçalarla bile geçmiş medeniyetteki tezhiplerin tahririne ulaşılamıyor; tezhiplerin inceliği o kadar ince ki bazen o tahriri dahi göremiyorsun. II. Beyazıt devri veyahut Kanunî devrinde yapılan tezhipler ise müthiş. Bunları hangi fırçayla, hangi gözle, hangi ruhla yaptılar işte buna dair açıklayıcı bir bilgi ve belge yok maalesef…
Kendini tekrar etmek ile sanatın tekâmül edemeyeceği düşüncesi taşınıyor ve geçmiş dönemlerde de sanatta yenilik adına farklı çalışmaların yapıldığı söyleniyor. Anladığım kadarıyla siz bunun medeniyet anlamında olması gerektiği kadar kültüre ve bilgiye sahip olunmadan farklı amaçlarla yapıldığı düşüncesini taşıyorsunuz.
Gayet tabiî… Ben yeni tasarımlara karşı değilim hepsi için genel olarak konuşuyorum. Elif’in kafasını büküp birini aşağı diğerini yukarı baktırmak yenilik yapmak demek değildir efendim. Burada kimseyi hedef almıyoruz. Elif herkes için bilinen bir harftir. Rumî desek anlatmak güç olur okuyucuya. Ben altmış yaşındayım birçok eserin restorasyonunda bulundum. Şu anda da Bursa’da Muradiye Külliyesi’nde bulunan türbeler restore ediliyor ve bizim de orada bir danışmanlık vazifemiz var. Sıva altından 15. yüzyıl sonuna tarihlenen müthiş nakışlar çıkıyor. Biz bu kadar güzel, bu kadar enteresan tasarımları şimdiye kadar hiç görmedik. Bizim nakkaşlarımız eserlerde her sene aynı tasarımları tekrar etmemişler, farklı biçimleri de denemişlerdir. Hatta doymamış bir avlu içerisinde bulunan on beş tane kubbenin on beşinin de tasarımını ayrı ayrı uygulamıştır.
Toplumsal olaylarda sanatın oynadığı rol ve yüklendiği sorumluluklar nelerdir? Türk insanının kendi kültürü medeniyeti ve sanatı ile yeteri kadar ilgilenmediği aşikârdır. İnsanlara birbirinin hakkına riayet etmeyi, birbiri ile huzur içerisinde geçinmeyi tarihinin ve medeniyetinin ehemmiyetini anlatan en güzel yoldur belki de sanat. Sanatkârlar toplumun güzelliğini sağlayacak güzelliğe yönlendirecek kişilerdir. Güzel bir toplumun temelinde de mutlaka maneviyat ve sanat yatar! Sanatkârın da bir siyasî görüşü ve duruşu vardır elbette. Günümüzde maalesef ki bir çok sıkıntı ve kaos var. Bu kaos ve olaylar karşısında gönlünü sanata veren, onunla terbiye olan insanlara çok büyük görevler düşüyor. Gerçek bir sanatkâr edeple, anlayışıyla ve nezaket çerçevesi içinde anlatır karşı tarafa derdini. Haksızlıklara karşı da sessiz kalınmamalı elbette, ama bunun da bir adabı, bir edebi, bir yöntemi vardır. Her şey bu edep ve adap dairesi içerisinde bir sanatçı duruşu ve sanatçı görüşüyle en iyi şekilde anlatılmalı, izah edilmelidir. Onun vazifesi budur. Son olarak kültür ve sanat anlamında okuyucularımıza vermek istediğiniz mesajları alabilir miyiz lütfen?
İnsanların bir sanat veyahut bir zenaat dalı ile uğraşması kendi ruhları ve güzellikleri için mutlaka şarttır. İleriye dönük olarak profesyonelce devam ettirirler veyahut amatörlükte kalırlar, bu hiç önemli değil. Profesyonelce uğraşan kişiler ise hiçbir zaman için bu işi kopyacılık ile devam ettirmeye çalışmasınlar. Yenilik peşinde koşmayı, yenilik yapacağız diye özgün işleri bozup ortaya yamuk yumuk işler çıkarmayı adına da yenilik demeyi biz tamamen edebe aykırı görüyoruz. Evvela icra etmiş oldukları sanatın temelinde yatan manayı, gerçekleri ve bütün detayları araştırsınlar. Bizim bu sanatlar adına araştırmasını yapmadığımız, yapamadığımız daha birçok eksiğimiz var. Gerçek anlamda eserlerimizi sağlam bir incelemeye tabi tutarsak eğer yenilik adına yapılan bozulmalara asla sebebiyet verilmeyecektir!..
Bu sohbet bizim için bir zevk oldu. İleriye dönük olarak çocuklarımızın gençlerimizin sanatseverlerin istifade etmesi sohbetin güzelliğinin yerine ulaşması anlamında bizim için çok sevindirici olur…
Sanattaki zenginliğe bakar mısınız?
Hat sanatının, minyatürün, ebrunun, kalemişinin, çininin v.s. hepsinin kendi alanlarında kendilerine has bir anlatımı, ifade tarzı vardır ve onların güzelliği bu anlatımda bu başkalıktadır. Siz onları alır bu formdan çıkarır ve başka bir şey haline getirirseniz belki ayrı bir eser tadı olabilir, ama gerçek anlamda bir eserin ruhunu, manasını, estetiğini, güzelliğini taşır mı onu bilemiyoruz işte. Doğruyu bulmak için araştırmaya devam etmeli. Medeniyeti korumadıktan sonra yenilik yapsan n’olur yapmasan n’olur? Bunu direkt bizi ilgilendiren konu olan sanat için söylüyoruz tabiî ki. Bu güne kadar camilerimizde yapılan yazıların kalıpları bellidir. Ama günümüzde Hattat Hüseyin Kutlu oldukça farklı bir yazı tasarımı uygulamaya başlamıştır. Biz birlikte çalışıyoruz. Hüseyin Hoca’nın önüne bir tasarım koyduğumuz zaman onaylıyor ve o manasını yüklüyor, biz de biçimlerini veriyoruz. Ortaya yeni bir şey çıkıyor. Örneğin Ankara’da en son yapmış olduğumuz Ahmet Hamdi Akseki Camii gibi. O camiinin tezyinatı, bütün İslâm devletlerinde bugüne kadar hiç denenmemiş, yapılmamış, görülmemiş çok farklı bir çalışmadır. İşte bu bir yeniliktir ve yeniliği böyle kullanabilirsiniz…