You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Namazı Bilmeyen de Kılabilir!
Hüseyin
Gültekin: “Sanki fetret devri yaşıyoruz. Bazen namaz kılmasını hiç
bilmeyen, hiç duâ ve sûre öğrenmemiş bulunan gençlerle karşılaşıyoruz.
Bunlar İslâm’ı yeni seçmiş kişiler değil. Ama nasıl bir ihmalliktir
bilemiyorum. Böyle bir genç namaz kılmak isterse nasıl kılacaktır?” KAYBEDİLECEK TEK FERT YOKTUR Ülkemiz bir İslâm ülkesi olmakla beraber, asrımızda bir fetret dönemi yaşandığı muhakkak.
Din namına tek bir kelime bile öğrenmemiş olarak yetişen insanımızın varlığı üzücü bir tablo olmakla beraber, bir gerçek. Fakat zararlı yolun neresinden dönülürse kârdır. Namaz
kılmasını hiç bilmeyen, hiç namaz kılmamış, hiç duâ ve sûre bilmeyen
birisi isterse elbette namaz kılabilir. Dinimiz böyle insanları da
kucaklamaya hazırdır. Ahiret ve ebedî hayat söz konusu olunca,
kaybedilecek tek fert yoktur.
BİLGİSİZLİK NAMAZA ENGEL DEĞİLDİR Namaz kılmaya bilgisizlik engel değildir. Yeter ki kul istesin. Yeter ki gönül bunu arzu etsin.
Çünkü İslâmiyet namazı insanın özel şartlarına kadar indirgemiş ve kolaylaştırmıştır. Çünkü İslâmiyet’te esasen zorluk yoktur. İslâmiyet’in bütün emir ve tekliflerine kolaylık nüfuz etmiştir. Çünkü İslâmiyet rahmet dinidir.
Çünkü Allah Ğafûr ve Rahîm’dir.1 Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) “Âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.” 2
Çünkü İslâmiyet bütün dünya insanını kucaklamakta, bütün bölgelerin halklarını muhatap almaktadır. Çünkü
insan—farkında olsun veya olmasın—rahmete ve mağfirete ekmekten, sudan
ve havadan daha çok muhtaçtır. İnsan acizdir. İnsan zayıftır. İnsan
fakirdir. İnsan günahkârdır.
İLK YAPILACAKLAR İslâmiyet’e
yeni giren veya ibadete yeni başlayan bir Müslüman, ilk plânda namazın
on iki farzını öğrenir ve hemen ilk vakitte uygulamaya başlar. Yani
namazın farzları arasında bulunan temizliği, gusül abdesti ve namaz
abdesti almayı, üstünü, başını ve namaz kıldığı yeri temiz tutmayı ve
tahareti birinci plânda öğrenir. Namazı vakti içinde kıbleye dönerek
kılacağını öğrenir. Bunlar zor şeyler değildir ve namazın
farzlarındandır.
Sonra hemen Fatiha Sûresini öğrenir. Fakat Fatiha Sûresini öğrenme
süreci içerisinde namaz vakti girmişse namazını ihmal etmez; kılar. Bu
durumda namazını şöyle kılar: Dört mezhebe göre, bu durumda kişi
Kur’ân-ı Kerim’den Fatiha’ya denk herhangi bir âyet biliyor ise Fatiha
yerine okur; yalnızca kısa bir âyet biliyor ise bildiği âyeti Fatiha
Sûresi kadar tekrar eder. Nitekim Cenâb-ı Hak; “O halde Kur’ân’dan kolay
geleni okuyun” 3
buyurmuştur. Peygamber Efendimiz de (asm): “Namaza kalktığın zaman
abdestini tam al; sonra kıbleye dön; sonra da Kur’ân’dan sana kolay
geleni oku” 4 buyurmuştur.
Bunu da yapmaya şimdilik güç yetiremeyen kimse, Fatiha Sûresi okuma
süresi kadar içinden “Allah… Allah… Allah… Allah…” der. Bunu da bilmiyor
ise kıyamda Fatiha Sûresi okuyabilecek kadar bekleyip susar, tefekkür
eder. Veya Fatiha Sûresini öğreninceye kadar namazda bir imama uyar.
Fatiha Sûresinden sonra Ettahıyyâtü’yü öğrenir. Daha sonra zamm-ı sûre olarak okuyabileceği kısa sûreleri öğrenir. Daha sonra ise namazın diğer duâ, zikir, tekbir ve tesbihlerini öğrenir. Fakat bu süreçlerin hiçbir yerinde namazı terk etmez.
BİLMEYENİN İZLEYECEĞİ YOL Duâ, zikir, tekbir ve tesbihleri yerli yerince bilmese de namazını kılar. Şöyle kılar: 1- Mümkünse bir imama uyar. Bu durumda hiçbir şey okumasına gerek kalmaz. 2- Bir
imama uyma imkânı yoksa kendisi Allah rızası için namaz kılmaya niyet
eder, başlangıç tekbirini alır, kıyamda durur, kıraatini yukarıda ifade
ettiğimiz şekillerden biriyle yapar, rükû yapar, secde yapar, ikinci
rekâtı da aynı şekilde kılar, ardından teşehhüt miktarı (Ettahıyyâtü’yü
okuyacak kadar) oturur. 3- Bu
hareketlerin içinde yer alan tesbih, tekbir, duâ ve zikirleri bilmese
de bu hareketleri yapar; bu duâları ise bilâhare öğrendikçe okumaya
başlar. Öğrendikçe namazını kemâle erdirir. 4- Yeni
öğrenen birisinin, eksikleriyle beraber kıldığı bu namaz, inşaallah
salihlerin namazından yazılır.Said Nursi der ki: “Bir âmînin—velev
hissetmezse—namazı, büyük bir velinin namazı gibi, şu nurdan bir hissesi
var, şu hakikatten bir sırrı vardır.”5
Allah kabul etsin.
Sa‘d İbni Ebû Vakkas radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazlardan sonra şu duayı okuyarak Allah’a sığınırdı:
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-cübni ve’l-buhl, ve eûzü bike min en uredde ilâ erzeli’l-ömr, ve eûzü bike min fitneti’d-dünyâ, ve eûzü bike min fitneti’l-kabr: Allahım! Korkaklıktan, cimrilikten sana sığınırım. Erzel-i ömürden sana sığınırım. Dünya fitnesinden sana sığınırım. Kabir fitnesinden sana sığınırım.”
Öyle Bir Sevgi Sevilen nice insan gelip geçmiştir şu dünyadan. Ama Rasûl-i Kibriyâ’ya duyulan sevginin bir benzeri ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Özellikle ashâb-ı kirâm arasında, bu emsalsiz sevgiyi engin gönüllerinde besleyip geliştiren nice büyük insan vardır. Onlar birer sevgi sıradağıdır. Bu sıradağların başında Hz. Ebû Bekir gelir.
Onun yeni Müslüman olduğu günlerdeydi. Kureyşliler İslâm adını daha yeni yeni duyuyor, rahatlarını kaçırdığı için Rasûl-i Ekrem’e çok kızıyorlardı. Hz. Ebû Bekir Müslüman olmanın derin hazzını diğer insanların da tatmasını arzu ettiği için onları İslâmiyet’e davet etti. Kureyşliler onun gibi sessiz ve sakin bir insandan böyle bir şey beklemiyorlardı. Atalarının dinini bırakmasını, putları küçümsemesini, bir Yetim’in peşine düşüp rahatlarını kaçırmasını affedemiyorlardı. Müthiş bir öfkeye kapıldılar ve onu öyle bir dövdüler ki, yüzü, gözü birbirine karıştı. Haberi duyup gelen yakınları öldüğünü zannederek onu bir yaygıya koyup götürdüler. Ancak akşama doğru gözünü açabilen bu Peygamber âşığı:
“Rasûlullah’a ne oldu?” diye sordu.
Akrabaları Hz. Peygamber’e zaten çok kızıyorlardı.
“Bırak şunu!” diye ona çıkıştılar.
Hz. Ebû Bekir ısrarla soruyordu:
“Ona ne oldu, söyleyin?”
Baktılar ki, kendisini teskin etmek mümkün değil; yürümeye de mecali yok; onu sırtlarına alıp Rasûl-i Ekrem’in yanına götürdüler. İki sevgili birbirini görünce, gözyaşlarıyla kucaklaştılar. Nebiyyi Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem’i sağ sâlim gören Hz. Ebû Bekir, O’nun gül yüzüne derin bir sevgiyle bakarak bütün ıstıraplarını unuttu. Hayatını, maddî manevî bütün varlığını O’nun yoluna ve aziz davasına vakfetti.
Gözleriniz Kımıldayıp Dururken… Ölmek üzereyken bile Rasûl-i Kibriyâ’yı düşünen; O’nun yaşamasını, davasını muzaffer kılmasını arzu eden Hak âşıkları vardır. Akabe gecesi Fahr-i Kainat’a biat edenlerden ve Ensâr-ı Kirâm’ın temsilcilerinden olan Sa’d ibni Rebî bunlardan biridir. Rasûl-i Ekrem tarafından Abdurrahman ibni Avf’la kardeş ilan edildiği için, ona malının yarısını vermek için ısrar eden ve iki hanımından birini boşayarak onunla evlenmesini isteyen ve böylece tarihte emsali görülmemiş bir fedakarlığı sergileyen de odur.
Uhud Savaşı bitmiş, düşmanlar çekip gitmişti. Nice Rasûlullah âşığı onu korumak için can vermişti. Bir ara Rasûl-i Ekrem Sa’d ibni Rebî’i etrafında görmeyince:
“Biriniz Sa’d'dan haber getirsin. Şehidler arasında mı, gaziler arasında mı, bir baksın. Biraz önce onu şu tarafta çarpışırken görmüştüm.” buyurarak vadinin bir köşesini gösterdi.
Sahâbîlerden Zeyd ibni Sâbit Rasûl-i Muhterem’in işaret buyurduğu tarafa doğru koşarak gitti. Şehidler vadiye serilmişti. Sa’d ibni Rebî’i göremeyince bağırmaya başladı:
“Neredesin Sa’d? Beni sana Rasûlullah gönderdi!”
“Ben artık ölüler arasındayım!” diye bir ses duydu. O tarafa doğru koştu. Sa’d ölmek üzereydi. Derin derin nefes alıyordu. Vücudunda yetmiş tane yara vardı. Onu asıl perişan eden göğsünden girip sırtından çıkan ok olmuştu. Peygamber-i Zîşân’ın kendisini arayıp sormasına sevinmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e selâm gönderdikten sonra kavmine şu sözleri iletmesini istedi:
“Allah’tan korkunuz, Allah’tan! Akabe gecesi Rasûlullah’a verdiğiniz O’nu koruma va’dini hatırlayınız! Vallahi, gözleriniz kımıldayıp dururken Rasûl-i Kibriyâ’yı düşmanlarından korumaz da O’nun başına bir felâket gelmesine meydan verirseniz, Allah’ın huzurunda ileriye sürebileceğiniz hiçbir mazeretiniz olamaz”. Sa’d bu sözleri söyledikten sonra ruhunu teslim etti.
Uhud savaşı, Rasûlullah âşıklarının O’nun etrafında vücutlarını siper ettikleri, O’nun uğrunda ölmeyi şeref ve en büyük saadet bildikleri, yine de Rasûl-i Ekrem’in mübarek dişinin kırılmasına engel olamadıkları çetin bir savaştır.
Fahr-i Kâinât’a, “Seni canımdan da çok seviyorum, yâ Rasûlallah!” diyen Hz. Ömer’in muhabbet dolu sesi, o gün bugündür Rasûlullah âşıklarının sermayesi olmuş ve sevginin bu canlı ifadesi, aşk denizine dalarken onlara cesaret vermiştir.
Rasûlullah muhabbetiyle parıldayan gönüller, aşkın ve sevdanın eşsiz numunelerini ashâb-ı kirâm’da görmüşler ve sevmeyi onlardan öğrenmişlerdir.
Emret, Yâ Rasûlallah!
Âşıklar kervanının kutup yıldızlarından biri de Talha bin Berâ adlı genç sahabidir. Nebiyyi Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Medine’yi teşrif ettikleri zaman Talha bin Berâ çocuk denecek yaştaydı. Kâinâtın Efendisi’ni görmeden âşık olmuştu. Rasûl-i Ekrem’i görür görmez eline kapandı; ayaklarını öpmeye başladı.
“Emret, yâ Rasûlallah!” diyordu. “Sana asla karşı gelmem; ne istersen emret!”
Böyle bir yavrunun, akıllara durgunluk verircesine bir bağlılık arz etmesi Rasûl-i Kibriyâ’nın çok hoşuna gitti. Mübarek inci dişleri, memnuniyetini gösteriyordu. Sevdiklerine zaman zaman yaptığı şakalardan birini, bu sevginin derecesini öğrenmek maksadıyla Talha’ya yöneltti:
“Madem her isteğimi yapacaksın, öyleyse git babanı öldür.” dedi.
Talha:
“Başüstüne” diye fırlarken Rasûl-i Ekrem onun gitmesine engel oldu:
“Ben akrabalarla ilgiyi kesmek için gönderilmedim.” buyurdu (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, III, 37; IX, 365-66).
Bu emsali görülmemiş aşkın sahibi bir kış günü hastalandı.
Haberi duyan Nebiyyi Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Talha‘nın ziyaretine gitti. Onun Rabbine kavuşmak üzere olduğunu görünce üzüldü. Dönüp giderken yakınlarına dedi ki:
“Talha dünyaya veda edecek gibi. Şayet ona bir şey olursa, bana haber verin de cenaze namazını kıldırayım. Elinizi çabuk tutun. Bir Müslüman’ın cesedinin ailesi yanında kalması doğru değildir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 33)
Öte yandan Talha da vefat edeceğini anlamıştı. Ailesine dedi ki:
“Öldüğüm zaman beni bir an önce gömerek Rabbime kavuşturun. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de öldüğümü haber vermeyin. Böyle bir havada, gece yarısı benim için rahatsız olmasın. Ona yılanların yahut Yahudilerin bir fenalık yapmasından korkarım. Kendisine selamımı söyleyin; Allah’tan benim için af dilesin.”
Talha‘yı gece defnettiler. Olup biteni Rasûl-i Ekrem’e sabah namazından sonra haber verdiler.
Rasûl-i Kibriyâ (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz, Talha’nın kabrine gitti. Ashâb-ı Kirâm saf bağladılar. Efendimiz mübarek ellerini kaldırarak:
“Allahım! Talha’dan hoşnut ol ve onu senden hoşnut et.” diye dua etti.
Talha İbni Berâ gibi bir sevgi dağının Rasûl-i Kibriyâ’ya böylesine bağlı oluşu elbette bizi şaşırtmıyor. Huveyyisa adlı sahâbî, Müslüman olmadan önce böylesi bir sevgi ve bağlılığa şaşıp kalmıştı. Küçük kardeşi Muhayyisa kendinden önce Müslüman olmuş ve kanı Rasûl-i Ekrem tarafından heder edilen İbn Süneyne adlı bir Yahudi tacirini öldürmüştü. Bunu haber alan Huveyyisa, kardeşini dövmeye başladı. Bir yandan da:
“Bunu nasıl yaparsın? Karnındaki yağların çoğu onun malından hasıl olmuştur!” diye çıkışıyordu.
O zaman Muhayyisa yavaşça doğruldu:
“Beni bunun için mi dövüyorsun? Onu öldürmeyi bana emreden öyle bir kimsedir ki, şayet seni öldürmemi emretse, çekinmeden boynunu vururum.” dedi.
Huveyyisa dondu kaldı:
“Hayret, bu ne biçim din!” diye söylendi. Sonra da vakit kaybetmeden Rasûlullah’ın huzuruna gidip Müslüman oldu.
Ashâb-ı kirâm, aşkta, bağlılıkta ve samimiyette tarihin bir benzerini daha göremediği eşsiz insanlardır. Bu vasıfları ve daha nice güzel taraflarıyla onlar, ümmet-i Muhammed’in nümûne-i imtisâli, en güzel modeli olmaya devam edeceklerdir.
Sahabi Efendilerimiz, Rasûl-i Ekrem’i her zaman görme imkânına sahip oldukları halde O’na duydukları derin sevgi sebebiyle, O’na ait bir şeye sahip olabilme arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı.
Onun Hırkasıyla Örtünmek…
Peygamber efendimizin amcası Zübeyr‘in kızı Ümmü’l-Hakem, diğer sahabîler gibi, Fahr-i Cihân Efendimizin bir eşyasına sahip olmak, ona dokunmak, onu hep yanında bulundurmak istiyordu. Bir gün Efendimizin Ümmü Seleme Validemizin evine doğru gittiğini gördü. Küçük yavrusu Abdullah ibni Rebîa‘nın kulağına bir şeyler fısıldadı.
Abdullah koşarak Rasûl-i Ekrem’in arkasından yetişti ve mübarek sırtındaki hırkasını çekip almak istedi.
Server-i Enbiyâ geri dönüp de arkasında bir çocuğu görünce:
“Sen kimsin, bakayım?” diye sordu.
“Ben Ümmü’l-Hakem’in oğluyum.”
“Peki, hırkamı niye çektin yavrum?”
“Annem öyle istedi. Hırkanı alıp kendine götürmemi söyledi.”
“Al bunu, annene götür. Hırkayı ikiye bölsün. Yarısını kız kardeşi Dubâ’a’ya versin; öteki yarısıyla da kendisi örtünsün.”
Bütün sahâbîler şunu kesin olarak biliyordu ki, Allah’ın Sevgili Elçisi kendisinden istenen herhangi bir şeyi esirgemeden verirdi. Hatta istenen şeye sahip değilse, onu temin edip vermek üzere söz verirdi.
Rasûl-i Kibriyâ’nın mübarek vücuduna değen her şeye Ashâb-ı Kirâm derin bir hasretle bakar, onu elde etmeye çalışırlardı. Çoğu zaman bu bir giyecek değil, bir saç teli, bir tırnak parçası olurdu. Bugün bazı bahtiyar camilerimizin en kıymetli hazinesi onun bir saç teli değil midir? Bu hazineye sahip olmayan camiler, bahtiyar kardeşlerine kim bilir nasıl bir gıpta ve hayranlıkla bakıyordur!
Hulefâ-yı Râşidîn’in beşincisi olarak bilinen büyük insan Ömer ibni Abdülaziz, Rasûl-i Ekrem Efendimizin mübarek tırnaklarından birkaçını elde etmişti. Zaman zaman bu en büyük hazinesini derin bir hasret ve hayranlıkla açıp seyreder, sonra da büyük bir ihtimamla kaldırıp saklardı. Yakınlarına bu hazineyle ilgili vasiyette bulunarak:
“Efendimin bu mübarek tırnaklarını, öldüğüm zaman kefenimin içine koyun!” demişti.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem abdest aldığı zaman, Ashâb-ı Kirâm, O’nun nur vücudunu yalayan su damlacıklarına sahip olmak için yanıp tutuşurlardı. Hatta bazen bu konuda birbirleriyle yarıştıkları ve işi “sen alacaktın, ben alacaktım” diye çekişmeye kadar götürdükleri olurdu. O’nun Tabağıyla Zemzem İçmek… Firâs adlı bir sahabi vardı. O da Peygamber Efendimize ait bir eşyaya sahip olmak istiyordu. Bir gün Rasûl-i Ekrem’in yanına geldiğinde, önündeki bir tabaktan yemek yediğini gördü. Ve tabağı kendine hediye etmesini istedi. Kimsenin isteğini geri çevirmeyen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de tabağı ona hediye etti.
Hz. Ömer zaman zaman Firâs’ın evine gider, “Hele şu tabağı bir getirin.” derdi. Habîbullah Efendimizin mübarek ellerinin değdiği bu tabağı zemzemle doldurup kana kana içer; artan suları yüzüne gözüne serperdi.
Bu âşık babanın oğlu Abdullah ibni Ömer de, Peygamberler Sultanı’na bir başka meftundu. Rasûlullah’a duyduğu derin hasretle O’nun gittiği yollarda yürür, O’nun oturduğu yerlerde oturur, O’nun altında dinlendiği ağaçları kurumasın diye sulardı.
Bu aşk, bu hasret; bu aşk ve hasretin hikâyesi, asırlar boyu onun âşık ümmetini avutup teselli eden tatlı birer nağme oldu. O’nu sevebilmek, O’nun aşk ve hasretiyle gözyaşı dökebilmek, O’nu bir defacık olsun rüyada görebilmek bu âşıkları bahtiyar etmeye yetti. Ne mutlu O’nu sevenlere, O’nu sevenleri sevenlere…
Prof. Dr. Mehmet Yaşar KANDEMİR
Mülk Elden Gidiyor!
Lütfen birkaç dakika bendenizi iyi dinlemenizi rica ediyorum. Soru: Mülkün hakiki Sahibi Kimdir? Bu suale her Müslüman "Allah'tır" cevabını verir. Çünkü Kur'an'da mülk Allah'ındır, dilediğine verir, dilediğinden alır, dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil kılar mealinde ayet bulunmaktadır.
İkinci soru: Mülkün temeli nedir? Her Müslüman bunun da cevabını bilir. El-adlü esasü'l-mülk=Mülkün temeli adalettir.
İslam hükeması "Bir gayr-i Müslim devlet adil olduğu takdirde ayakta durur ama bir İslam devleti veya rejimi adil değil zalimse ayakta duramaz buyurmuşlardır.
Üçüncü soru: Biz Müslümanlar bu coğrafyada kaç yıldan beri varız?.. Bin yıldan beri... İstanbuldaki varlığımız ise 600 seneyi bulmaz. Bu mülkün ebedî olarak elimizde kalacağına dair senedimiz yoktur.
Dördüncü soru: Devlet olarak, toplum olarak, efrad (bireyler) olarak bu ülkede var olmak, ayakta kalmak istiyorsak ne, yapmalıyız?.. Öncelikle en geniş manasıyla adaleti sağlamalıyız. Hukuk adaletini, sosyal adaleti, kültürel adaleti... İnsan hakları konusundaki adaleti... Eğitim adaletini... Her Müslüman öncelikle kendisine âdil olmalıdır.
Bu adaletleri sağlayamazsak varlığımız, devletimiz, vatanımız tehlikeye girer.
Niçin niçin niçin?
Bu niçini sağduyu sahibi Müslümanlara anlatmak çok kolaydır... Mülkün Sahibi olan, mülkü dilediğine verip dilediğinden alan Allah Âdildir, Kendisine iman eden kullarına adaleti emr etmiştir. Allah zulümden ve zalimlerden razı olmaz. Adaletdli olmayan zalimleri bu dünyada ve ahirette cezalandırır.
Peki adalet nedir, zulüm nedir?
Adaletin Müslümancası şudur: Allahın gönderdiği Kur'anda, Resulünün (Salat ve selam olsun ona) Sünnetinde, Peygamberin varisleri vekilleri halifeleri olan ulema ve fukahanın o iki ana kaynaktan çıkardıkları fıkıhta olan hükümlerin, emirlerin, yasakların, kıstasların, ölçülerin, değerlerin, prensiplerin, öğütlerin kabul edilmesi ve hayata geçirilmesidir.
Mü'minler ezelde elest bezminde Allah ile ahidleşmiş, Onunla misak yapmışlardır. Peygambere iman ettikleri için ona biat ve itaat edeceklerine söz vermişlerdir.
İslamın kesin yasaklarını meşru görmek, kesin emirlerini yasaklamak... Allahın Kur'anda koyduğu hadleri hayata uygulamamak, çizdiği sınırları aşmak, Peygamberin emir ve yasaklarının bir kısmına uymamak... İşte bunlar adaletsizliktir, zulümdür; helak ve yıkılış, mülk emanetinin elden gitmesi, zillete duçar olma sebebidir.
Allah zinayı kesinlikle yasaklamış, Peygamber zina ettikleri şer'an sabit olanlara çok ağır cezalar vermiştir. Zinanın suç olmaktan çıkarılması adalet değil, zulümdür.
Allah ribayı-faizi kesin olarak yasaklamış, haram kılmış, ribacıları Allah ve Resulüne savaş açanlar olarak vasıflandırmıştır.
Allah emr bi'l-mâruf ve nehy 'ani'l-münker yapılmasını farz kılmıştır.
Allahın Resulü, bir Müslümanın, komşusu aç iken tok gecelemesini kötülemiştir.
Allah zekatların öncelikle fakirlere, miskinlere verilmesini emr etmiştir.
Allah bütün mü'minleri tek bir Ümmet yapmıştır. Bölücülüğü, tefrikayı, fitne ve fesadı, ırkçılığı yasak ve haram kılınmıştır. İslam dini israfı haram kılmış, mü'minlerin kanaat ve tevazu içinde yaşamalarını emr etmiştir. Dinimiz cihad fi sebilillahı farz kılmıştır.
Bir İslam ülkesinde Kur'anın ve Sünnetin kesin emirleri yerine getirilmez, yasakları çiğnenir, çeşitli azgınlıklar sergilenirse orada zulüm var demektir. Zulüm adaletin zıddıdır. Adalet gidince temeli çöken mülk de elden çıkar.
Halkının çoğunluğu şöyle veya böyle Müslüman olan bu ülkede İslamın kesin şekilde yasakladığı zina serbest midir? Riba serbest midir? Kur'anın yasak ve haram kıldığı nice günahlar ve suçlar serbest midir? Bu ülkede, İslam dininin azgınlık dediği nice kötülükler alenen, küstahça, sere serpe işlenmekte midir?.. Evet bunların hepsi yapılmaktadır.
Öyleyse adalet elden gitmiş, zulüm gelmiştir. Binaenaleyh mülk tehlikededir.
Gafiller bunun farkında olmayabilir ama uyanıklar tehlikenin farkındadır.
Bu ülkede İslamın temel emirlerinden olan adaleti, istikameti (doğruluk dürüstlük) hakim kılamazsak, kendimizi ailemizi toplumu ıslah edemezsek mülk elden gidecektir.
Bir İslam ülkesinde, İslamın temel şartlarından olan zekat Kur'ana, Sünnete, Şeriata, fıkha uygun şekilde hakkedenlere verilmiyorsa orada adalet yoktur.
Zalimleri engellemeyen, zulmü önlemeyen sözde dindarlar da dolaylı olarak zalimdir.
Zalim bir toplumun üzerine azap ve musibet gelirse, sadece zalimlere isabet etmez, toptan gelir.
Sağduyu sahipleri titresinler...
Mevlevilik ve Sema
Mevlevilik bir Ehl-i Sünnet tarikatıdır. Bu tarikat Kur'an, Sünnet ve Şeriat temelleri üzerine kuruludur. Mevlevi abdestsiz yere basmaz, o devamlı taharet üzeredir. Maddî taharet ve manevi taharet. Mevlevi beş vakit namazı kılar. Nasıl kılar? Dosdoğru eda eder. Mevlevinin en düşük derecesi nefs-i levvâmedir.
Namazsız abdestsiz oruçsuz ihlassız takvasız aşksız şevksiz Mevlevilik olmaz.
Mevlevi zikri namazdan sonra başlar. Namaz kılınır, tesbihat, ondan sonra zikrullah. Sema zikirdir.
Sema ticarete, paraya alet edilmez.
Alet edenlen çarpılır. Nasıl çarpılır? Şu veya bu şekilde çarpılır. Gafiller çarpılırlar da niçin çarpıldıklarını bilmezler anlamazlar.
Hak sillesinin sadası yoktur... Bir vurdu mu hic devası yoktur...
Taharetsiz, aşksız, şevksiz, ihlassız sema olmaz. Öyleleri topaç gibidir. Mevlevi gibi değil topaç gibi dönerler.
Mevlana hazretleri Kur'an bendesi (Men bende-i Kur'anem eger can darem...) bir velidir. Ona dil uzatan nasipsizdir ve vakt-i merhunu gelince sille yiyip çarpılır da haberi olmaz . Gündüzleyin dümdüz yolda giderken, önündeki koca çukuru görmez içine düşer ve sonra yahu ben bu çukura niçin düştüm böyle deyip şaşar da şaşar. Şaşkındır o.
Mevlevilikte yapılan herk şeyin fetva ve ruhsatı vardır.
Başka meşreplerden olanlar dil uzatmazlar, saygı gösterirler.
Zamanın gavsı Hazret-i Halidi Bağdadî'ye, Sultan Mahmud'un nedimi Hâlet efendinin kendisini kötülediğini söylemişler. Gavs hazretleri "Hâlet efendi tarikat-i seniyye-i Mevleviyeye mensuptur. Binaenaleyh biz kendisini Konya'da Mevlana Celalüddin Rumî hazretlerine havale ederiz" buyurmuşlar, başka bir şey dememişler. Sultan Mahmud Halet efendiyi Konyaya sürmüş ve bilahare idam ettirmiş. Anlayana. (Mecd-i Tâlid kitabından yazıyor.)
Mevlevilik büyük kapıdır.
Mevlevilik yoldur, Hakka götürür.
Sema sadece dönmek değildir.
Döne döne hiç olur dervişler.
Ölmeden önce ölürler.
Hû deyip dönerler.
Bir elleri semaya açık, öteki elleri zemine dönük.
Zikr ederler yürekten.
Herkese nasip olmaz Mevlivi dervişi olmak saltanatı.
Derviş olamazsan sev, muhib ol bari.
Mehmet Şevket Eygi
Cahillik ve Gaflet Bir insanın bilgi ve kültürü arttıkça cahilliği de artar. Kişinin bildiklerini bir daire olarak düşünelim. Dairenin çevresi büyüdükçe, bilmedikleri, dolayısıyla cehaleti de çoğalmış olur.
Cahillikten kurtulmanın yolu mutlaka bilinmesi gereken doğru bilgilerin özünü öğrenmektir.
İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı buyrulmuştur.
İslam insanı cahillikten kurtaracak öz bilgiyi, ana noktayı öğretir, aydınlatır.
Varlık problemi konusunda İslam'dan daha doğrusu yoktur.
İslam neleri öğretir?
Doğru inançları: İnsanın bir yaratık olduğunu ve bir Yaratanı bulunduğunu... Yaratılışının, var olmasının sebep ve hikmetini... Yaratana karşı olan kulluk vazifelerini... Yaratanın kendisine bir Resûl=Elçi, bir Kitab, bir din, bir Şeriat göndermiş olduğunu... Öldükten sonra varlığının bitmeyeceğini, dünyada yapmış olduklarının hesabını vereceğini, itaat ve iman eden iyi kulların Cennet'e gireceğini, iman etmeyen asi kulların Cehenneme atılacağını...
İslamda din ve dünya ayırımı yoktur. İslam bir dünya nizamıdır.
İslam, insanların birbirleriyle olan münasebet ve muameleleri düzenler.
İslam devlet idaresinin temel prensiplerini vaz' eder.
Aksiyona, amele, ahlaka ait ne kadar konu varsa onların hükümlerini bildirir.
Her yıl çeşitli ülkelerdeki on binlerce gayr-i müslim, din ve nizam olarak İslam'ı seçmektedir.
Yazık ki, İslam dünyası daha fazla sayıda insanın İslam'ı seçmesi için gereken hizmetleri yap(a)mamaktadır.
Kanada'da yaşayan temiz bir genci düşünelim. İslam hakkındaki bilgileri peşin fikirlerden ibarettir. Medya, eğitim sistemi ona İslamın gerçeklerini öğretmemektedir. İslamı seçip kurtulması için ona yardım edilmesi gereklidir. Bu yardımı her halde Yahudiler, Hıristiyanlar, Budistler veya ateistler yapacak değildir. Müslümanların onu uyarmaları, bilgilendirmeleri, aydınlatmaları, onların üzerine borçtur, vazifedir. O gencin Müslümanlar üzerinde hakları vardır. Yarın Mahkeme-i Kübra'da, kendisini aydınlatmayan, irşad etmeyen, İslama davet etmeyen Müslümanlardan davacı ve şikayetçi olacaktır.
Bırakın Kanadalı temiz genci, biz kendi ülkemizdeki gençlerimizi ve halkımızı bile İslam konusunda doğru dürüst, gereği gibi aydınlatmıyoruz.
Yahova Şahitlerinin kendi dinleri için yaptıklarının binde birini biz Müslümanlar, İslam için yapmıyoruz.
Yahova Şahitlerinin 188 dilde her ay 42 milyon adet basılan bir dergileri vardır. Biz insanlığı İslama çağırmak için kaç dilde yayın yapıyoruz?
İslamı, Kur'anı, Sünneti, Şeriati iyi bilmiş olsaydık, ayda 188 değil, belki 288 lisanda, yekun tirajı 42 milyon değil, belki yüz milyonlarca dergi, kitap, broşür yayınlayarak dinimize hizmet ederdik.
Gerekirse bu uğurda mallarımızı mülklerimizi satar, paralarını davet, irşad, tebliğ, tenvir, tahlis, müjdeleme, uyarma, doğru bilgilendirme hizmet ve faaliyetlerine yatırırdık.