You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Zahidan
Zahide Kardeşimizin Gönderdiği
Osman Gazi'den Oğlu Orhan Gazi'yeNasihat
Gönül kerestesi ile Bir yenişehrü Pazar yap
Zulm eyleme rençberlere Her ne ister isen var yap
Eski Yeni şehri barı İnegöl’e dek hep varı Kırıp geçirdik küffarı Bursa’yı da yık tekrar yap
Kurt olup gel gir sürüye Arslan ol bakma geriye
Çar olup hay de çeriye Dil geçidini hisar yap
İznik şehrine hor bakma Sakarya suyu gibi akma İznikmid’i de al yakma Her burcunda bir hisar yap
Ertuğrul Osman oğlusun Oğuz Karahan neslisin
Hakkın bir kemter kulusun İstanbul’u aç gülzâr yap!
İstanbul’u Aç Gülzâr Yap
Fetih, “kapalı veya örtülü bir şeyi açmak” demektir. Bizim
fetihlerimizde açılan şey ise, insanların kafa ve gönüllerini hakikate
kapatan, onların ilâhî mesajın ışığını almasına mani olan “küfür
örtüsü”dür.
On beşinci asır tarihçilerinden Yazıcıoğlu Ali, “Selçuknâme”sinde Osman Gazi’nin dilinden manzum bir vasiyetnâmeye yer verir.
“Gönül kerestesi ile Bir yeni şehr ü bâzâr yap Zulmeyleme rençberlere
Her ne ister isen var yap.”
diye başlayan ve:
“Osman, Ertuğrul oğlusun Oğuz Karahan neslisin Hakk’ın bir kemter kulusun İstanbul’u aç gülzâr yap.”
mısralarıyla
biten bu beş kıtalık manzûme Yazıcıoğlu’na mı, yoksa meselâ Hayrullah
Efendi Tarihi’nde iddia edildiği gibi Osman Gazi’ye mi aittir, belli
değil. Fakat öte yandan bu, üzerinde durulacak bir mesele de değil. Zira
ister Osman Bey söylemiş olsun, ister Osman Bey’in düşüncelerine
tercüman olarak Yazıcıoğlu’nun kendisi nazmetmiş olsun, metnin
muhtevasına harfiyyen uyulduğu, 1453 Mayıs’ına kadar bu manzum
vasiyyetin tamamiyle yerine getirildiği tarihen sabittir. Bizi bu
mevzuda kalem oynatmaya sevkeden sebep, Osmanlı’yı geniş topraklardan,
yer götürmez askerlerden, ganimet ekonomisinden, hatta Bizans mirasından
ibaret gören seküler tarihçilerin Osman Gazi’yi tashih (!) cür’etidir. Nitekim
zikrettiğimiz şiirin son mısraı “İstanbul’u aç gülzâr yap.” iken
değiştirilmekte; “İstanbul’u al gülzâr yap.” şeklinde güya
düzeltilmektedir. “Tevârih-i Âl-i Osman” adıyla bilinen bütün klâsik
Osmanlı kroniklerinde “il açmak” tabiri yüzlerce defa kullanılmasına
rağmen, “açmak” ile “almak” tefrikinden âciz kafalara bu “câhil cür’eti”
pek yakışsa da, neticede bizim kavramlarımızdan biri elden gitmektedir. Fetih’le “açılan” nedir? Açmak
“feth”in, almak ise “zabt”ın Türkçe karşılığıdır ve “fethetmek” ile
“zabtetmek” her zaman aynı şey değildir. Lügatte “kapalı veya örtülü bir
şeyi açmak” demek olan “fetih”, bilahare “zafer, galebe çalma” ve
“hükmetme” manâlarını da kazanmıştır. Kelimenin, “İslâm mesajına muhatap
kılınmak üzere bir şehir veya ülkeye hâkim olma” manâsı, Fetih
Sûresi’nin inzâlinden sonradır. Demek ki “fetih” Kur’ânî bir ıstılahtır.
Türkçeye “açmak” şeklinde tercüme edilen “feth”in bugünkü manâ,
hususiyet ve mahiyetini Ümm’ül-Kitâb’dan sürerek anlamaya çalışmamız
gerek öyleyse… Ama önce fethedilen yerlerde “açılan” yahut “örtülü olan”
nedir, ona bakalım.İmanın zıddı veya imansızlık manâsına küfür,
lügatte “örtmek, bir şeyin üzerini kapatmak, bir şeyi gizlemek ve
nankörlük etmek” demektir. Küfrü benimseyene “fıtratını örttüğü,
ruhundaki misakı perdelediği, ilahî hakikatleri gizleyip göstermediği,
ahdine sadık kalmayıp nankörlük ettiği” için “kâfir” denir. Kâfir’in
mübâlâğa sîgasıyla müştâkı “kâfûr”, “çok nankör, azılı kâfir, hiç
inanmayan, müfrit derecede inkârcı” manâsınadır ve bizde “gâvur”
şeklinde telaffuz edilir.
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a oğul
isnadında bulunmaları, Hz. İsa’ya ulûhiyyet pâyesi vermeleri, Kur’an’ı
ve Efendimiz s.a.v.’i reddetmeleri, hırıstiyanların küfrüne delil
gösterilmiştir. Tabiatıyla böyle bir inanışın hâkim olduğu şehir ve
ülkeler “örtülmüş”, oralarda yaşayan insanlar İslâmî tebliğe
“kapatılmış” demektir. İşte “fetih”, insanların kafa ve
gönüllerini hakikate kapatan, onların ilâhî mesajın ışığını almasına
mani olan bu “küfür örtüsü”nü açmak için yapılır. Osmanlı’nın hep
Batı’ya yönelmesi, İstanbul’un fethine bu kadar ehemmiyet vermesi,
İmparatorluğun son demlerine kadar Roma idealini muhafaza etmesi,
buraların küfrün menbaı olmasındandır. İstanbul ve Roma, o çağlarda
küfrün neşredildiği merkezlerdir. Şu halde “fetih”, bir ülke
yahut belde halkının ilahî hakikatleri görmesini mümkün kılan vasatı
tesis etmektir; İslâmî tebliğin şartıdır. Fetihler, kâfirlerin direnmesi
sebebiyle ekserî harp yoluyla tahakkuk etmiş, bundan dolayı “fetih”
denince “kâfirle tutuşulan bir harpte galebe çalma, zafere ulaşma”
manâsı anlaşılır olmuştur. Şüphesiz ilahî mesajın insanlara
sürekli ve engelsiz ulaşabilmesi için, bir beldeyi bir defa fethetmiş
olmak yetmiyor. Orasının devamlı “açık” tutulması, hüküm altına alınması
icap ediyor. Hakimiyet kurmak böylece fethin iktizası haline geliyor
ki, kelimenin “hükmetme” manâsı buradan doğmuştur.
Fethin anahtarı Fethedilen,
İslâm’ın mesajına “açılan” ülke veya şehir, neticede bir “yer”dir ama,
madem ki maksat Î’lâ-yı Kelimetullah’tır, toprağın değil oradaki
insanların akıl ve kalplerinin kazanılması esastır. Bu sebeple İslâm
tarihinde fethedilen yerlere tevhid akidesi kadar “adâlet”in
götürülmesine de itina gösterilmiş, insanların İslâm’a girmesi için
cebir kullanılmamıştır. Hz. Peygamber s.a.v.’in Tebük
Gazvesi’ndeki cizye uygulaması, sonraki fetihlerimizin değişmeyen bir
usûlü haline gelmiştir. İstanbul misâlindeki gibi fethedilen yerin
ahalisi, müslüman olmak veya bir çeşit güvenlik vergisi sayılabilecek
cizye mukabilinde zımmî statüsüyle eski dinlerinde kalmak hususunda hür
bırakılmışlardır.
Müslümanların zımmî hukukuna azamî riayeti;
gayr-i müslimlerin dinlerine, ibadetlerine ve mabetlerine asla müdahale
etmemesi, sözden ziyade güzel davranışlarla nümûne-i imtisâl olarak
tebliğ yolunu tutması, İslâmî idarenin şiârından öte “feth”in en esaslı
muhteva unsurlarıdır. Gönüller böylece fethedildiği içindir ki toplu
ihtidâlar ile müslümanların sayısı kısa zamanda hızla artabilmiş, bir
“İslâm medeniyeti” kurulabilmiştir. Aksi bir tavır, yani şiddet,
baskı ve adâletsizlik, İslâm’ın, icbâr edildiği topluluk veya kültürün
rengine bulanması neticesini doğurur. Halbuki fethin neticesinden
umulan, İslâm’ın gayr-i müslimleşmesi değil, gayr-i müslimlerin
İslâmlaşmasıdır.
İslâm’da toprakları genişletmek, ganimet elde
etmek, vergi gelirlerini artırmak, bir soy yahut hanedanın hakimiyetini
kurmak, şan şeref kazanmak için fetih yapılmaz. Fethin yegâne hedefi
kafa ve gönülleri İslâm’a muhatap kılmaktır. Bu sebeple harp yoluyla
olduğu gibi, antlaşmayla, sulh içinde öğretme, tanıtma, davet ve tebliğ
ile de olur. Nitekim Fetih Suresi’nin başında Rasulullah s.a.v.’in
şahsında müslümanlara ikrâm edildiği bildirilen “feth”in Hudeybiye
Antlaşması olduğu tefsiri yapılmıştır. Halbuki Hudeybiye, ilk bakışta
müslümanların aleyhine gibi görünen, Ashâb-ı Kirâm Efendilerimizden
bazılarının hoşnutsuzluğuna sebep olan bir antlaşmadır. Fakat Hudeybiye
sayesindedir ki müşrikler müslümanları “resmen” tanımışlar, Kur’an’ın
getirdiklerini dinleme imkânı bulmuşlardır. Kur’an, ilâhî mesajın
mecmu’u olarak bütün fetihlerin hem fâtihi hem gâyesidir. Bu “apaçık”
Kitâb, kalplerdeki karanlıkları aydınlığa çeviren bir “nûr”dur. Böyle
olduğu içindir ki Peygamberimiz s.a.v.’in ifadesiyle “Medine, zorla
değil Kur’ân’la fethedilmiştir.” Böyle olduğu içindir ki Hudeybiye’den
bir müddet sonra Mekke, neredeyse hiç kan dökülmeden, Efendimiz s.a.v.
ve ordusuna gönülden teslim olmuştur. Nihayet bugün bizim üzerinde
yaşadığımız topraklar aslında kılıçla değil, ta Horasan’dan buralara
“gönüller yapmaya gelen” gâzi-dervişlerin Kur’an ahlâkıyla
fethedilmiştir.
Feth-i Mübîn İslâm tarihindeki bazı
fetihler, “feth-i mübîn” olarak nitelenir. Feth-i mübîn “apaçık fetih”
demektir. Kur’an-ı Kerim’de Hudeybiye Antlaşması “feth-i mübîn” olarak
müjdelenmiştir. Bir kısım müfessirler, bunun “hiçbir şüpheye mahal
olmadan katiyyetle gerçekleşecek bir fetih” manâsı taşıdığını, Hudeybiye
görüşmeleri sırasında ye’se düşen, endişeye kapılan Ashâb’a sekinet
vermek için geldiğini söylerler. Hakikaten de “fetih” Allah Teâlâ’nın
“verdiği” bir armağandır. Sayınız, kuvvetiniz, imkânlarınız ve
şecaatiniz ne kadar çok olursa olsun, Allah ihsân etmedikçe fethe
gücünüz yetmez. Buna mukabil Hudeybiye’de olduğu gibi şartlar ne kadar
aleyhte gibi görünürse görünsün, bu armağana lâyık bir ihlâs
içindeyseniz Cenab-ı Hak fethi müyesser kılar. Evet; Kur’an-ı
Kerim’de fethin ilahî bir armağan olduğu beyan buyurulmuş, “Allah’a ve
Rasulü’ne inanıp mallarıyla, canlarıyla cihat edenler” fetihle
müjdelenmiştir. Hudeybiye’de Antlaşmadan evvel çok aleyhte gibi görünen
şartlar altında Ashâb’ın Rasullah s.a.v.’e verdiği kayıtsız şartsız
“biat”, “Allah’a ve Rasulü’ne iman”ın katıksız bir tezahürüdür. Bu
“hâlis iman”ın mükafatıdır ki, müslümanlar “feth-i mübîn” ile
müjdelenmiş ve hakikaten neticeleri itibariye Hudeybiye Antlaşması
“apaçık, kat’i bir fetih” olmuştur.
Feth-i mübîn’i, “daha sonraki
fetihlerin anası, temeli; müteakip fetihleri kolaylaştıran asıl büyük
fetih” diye anlayan bazı müfessirler, bu zaviyeden yorumladıkları
Hudeybiye Antlaşması’nın neticeleri üzerinde durmuşlardır. Bu yorumu
benimseyenler “temel” veya “merkez” durumundaki yerlerin fethini “feth-i
mübîn” olarak adlandırmışlardır. Meselâ Mekke’nin yahut İstanbul’un
fethi de birer “feth-i mübîn”dir. Eğer Roma’nın fethi nasip olsaydı,
şüphesiz bu da bir feth-i mübîn sayılacaktı. Demek ki İstanbul
“alınmamış”, “açılarak” bir gül bahçesi yapılmıştır. Rasul-i Ekrem
s.a.v.’in ahlâkının yaşandığı her yer gül bahçesidir. Ve İstanbul’un
fethi, tesirleri itibariyle “feth-i mübîn”dir. Bugünün müslümanları için
bir tefahür vesilesi olduğu kadar, bir mesuliyetin de ifadesidir.
Yaşadığımız dünyayı kendi çevremizden başlayarak “gül bahçesi” yapma
vazifemizi ihtar eder.
Ali Yurtgezen
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği
Üsküdar İstanbul 1910
Biz Ne Biçim Müslümanlarız?
KUR’ANIN kesinlikle yapılmasını istediği farzları, emirleri yapmayız. Yine, Kitabullah’ın kesinlikle yapmayın dediği haramları işleriz. Resulullahın (Salat ve selam olsun ona) kesin emirlerini tutmayız; kesin şekilde yasaklamış olduğu çirkin ve kötü işleri yaparız. Allahın Kur’andaki, Resulullahın Sünnetindeki öğütlere, direktiflere, uyarılara kulak vermeyiz. Allah ve Resulü biz mü’minlerin tek bir Ümmet olmasını kesin şekilde emr etmiş iken, biz bir türlü Ümmet olmayız; birbirinden kopuk ve irtibatsız bin parça halinde tefrika içinde düşe kalka yuvarlanıp zillet, esaret, yenilgi içinde yaşarız. Kur’anda imandan sonra ikinci büyük ve temel emir beş vakit namaz kılmak iken, bizim yüzde doksanımız namazı yitirmiştir. Namaz kılan yüzde on’un büyük kısmı da, Şeriat şer’î özrü olmayan hür ve erkek Müslümanların farz namazları cemaatle kılınmalarını emr ettiği halde topluca kılmaz, münferiden kılar. Kur’an, Sünnet, İslam ahlakı ve İslam bilgeliği dünyanın fânî ve geçici olduğunu beyan ettiği halde, biz hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dönük yaşar, âhireti ihmal eder, unuturuz. Kur’an mü’minler kardeştir buyurur, Hazret-i Peygamber “Siz birbirinizi sevmezseniz gerçek ve olgun mü’min olamazsanız” diyerek uyarır ama biz meşreb farklılıkları yüzünden birbirimizi bir türlü kucaklayıp sevemeyiz. Hattâ bazımız bazımızın gözünü oymaya kalkar.
Allah ve Resulullah haram yemeyin, üzerinizde kul hakkı bulunmasın diye uyarır, biz buna dikkat etmeyiz. Kur’an ribayı haram kılar, ribacılar Allah ve Resulüne savaş ilan etmiştir buyurur, Resulullah Efendimiz, riba yemek anasıyla zina etmek gibi kötü bir iştir der ama biz gırtlağımıza kadar ribaya batmışızdır. Kur’an ve Peygamber kafirleri, müşrikleri beğenmek ve onları taklit etmek, onların izinden gitmek konusunda bizi uyarmıştır ama biz bu uyarıları dinlemeyiz; kafirler sıçan deliğine, domuz inine girse biz de peşlerinden gideriz. Kur’an ve Sünnet bize israf etmeyin der, bizim imkanlılarımız ise bin türlü israf ve sefahat, saçıp savurma, aşırı tüketim içinde beyinsizce yaşar. Kur’an ve Sünnet emanetleri ehil olanlara vermemizi emr eder, biz bile bile ehliyetsizlere iş, makam, mevki, riyaset, vazife verir, bin türlü ihmale ve teseyyübe=kötülüğe yol açarız. Yahu biz bu halimizle ne biçim Müslümanlarız?
Ümmet Hâinleri MÜSLÜMANLARI doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bölenler, parçalayanlar, birbirine düşürenler, fitne ve fesat çıkartanlar Ümmet hainidir. Düşmanlarımız, “divide et imperia” (böl ve hükm et) prensibiyle hareket ederken, onlara doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardımcı olanlar haindir. Mü’min kardeşlerini sevmeyenler, onlara acımayanlar, imkanları olduğu halde onlara yardım etmeyenler hem gafil, hem haindir. Kur’an, Sünnet, hikmet ve icmâ; mü’minlerin tek bir Ümmet olmasını emr ederken, böyle bir Ümmet oluşması için çalışmayanlar gafil üstü gafildir. Tarih, birliklerini yitiren Müslümanların esir, zelil, rezil ve rüsvay olduğunu açıkça gösterdiği halde; hâlâ birleşmekten bahs etmeyenler, ittihad-ı İslam için çalışmayanlar gafil kere gafildir. Hiç Ümmet demeyen, mütemadiyen (devamlı olarak) cemaat ve parça holiganlığı yapanlarda eski cahiliyet zihniyeti vardır. Bütün ulema, fukaha, meşayih, ağabeyler, üstadlar, reisler, ziyalılar Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme biatlı, irtibatlı, itaatli olmaya ve onun sünnetine uymaya mecburdur. Kendilerinde böyle biat, irtibat, itaat şuuru olmayanlar, Sünnet yolundan gitmeyenler onun gerçek varisleri, vekilleri ve halifeleri değildir.
Ümmet halinde olmayan mü’minler, çobansız kalmış bir sürü gibi kurtların kurbanı ve maskarası olur.
İmanî, islamî, Kur’anî, şer’î hizmetleri zengin olmaya, şahsî prestij elde etmeye, topluluk holiganlığına âlet edenler haindir, münafıktır, fasık ve facirdir. Mukaddesat hizmetleri ihlasla yapılır, ihlaslı olabilmek için de nefsaniyeti aradan çıkartmak gerekir. Resulullah Efendimiz, Allahü Teala hazretlerinin, sırf Kendi rızasını kazanmak temiz niyetiyle yapılmayan ibadetlerin, cihadlardın, hayır hasenatın, hizmetlerin kabul etmeyeceğini sahih hadisinde beyan buyurmuş, Ümmetini uyarmıştır. Allah katında tek hak, makbul, geçerli dinin sadece İslam olduğunu inkar edenlerin, İslam’dan başka hak dinler de vardır, onların bağlıları da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir bozuk itikadına sahip olanların, hayır ve hasenat gibi görünen işleri gerçekte hayır ve hasenat değildir. Müfessirlik icazeti olmayan cahillerin ve kötü niyetlilerin, re’y ve heva ile yaptıkları Kur’an tercümeleri, mealleri ve tefsirleri Kur’ana hizmet değildir ve böyle tercüme, meal ve tefsirleri okumak caiz değildir. Ümmet birliğinin kurulması, Ümmetin başına ‘âdil, âbid, râşid, muktedir, muttaqi, muhlis, bir İmamın seçilmesi, mü’minlerin bu zata biat ve itaat etmesi için çalışmak keyfimize kalmış, canımız isterse yaparız, istemezse yapmayız bir iş değildir. Her Müslüman Ümmet birliğini ve İmameti istemeye ve bu iki temel değer için gereği gibi çalışmaya mecburdur. İmamlık makamına talip olmak haramdır. Matlub olsa, ehliyeti yoksa kabul etmek yine haramdır.
Nereye Gitti o Kelimeler Kavramlar Değerler? ZENGİN ve engin medenî Türkçenin kelimeleri, kavramları, terimleri… Bunların çoğunu yitirmiş vaziyetteyiz. HİKMET veya bilgelik, bu kelime ve değeri kullanıyor muyuz? Hikmet bize hava gibi, su gibi, ekmek gibi lazımdır. Siyasette hikmet… Ülke idaresinde hikmet… Ailede hikmet… Maarifte (eğitim) hizmet… Dinî hizmetlerde hikmet… EHLİYET… LİYAKAT… KİFAYET… Bu kavram ve değerlerin de pabuçları dama atıldı… Pabucu dama atılmak da ne demek? MÜRÜVVET, ah mürüvvet… FÜTÜVVET… Bunun mânasını bilen kaç kişi çıkar? Başkanlıkları, makam ve mevkileri, memuriyetleri, işleri, hizmetleri ehliyetli kişilere vermeyen bir toplum ne olur? (Türkiye’ye bakınız.) EMR-İ MÂRUF ve NEHY-İ MÜNKER ne demektir? Dinen bir farz-ı kifâye olan bu değere dikkat etmeyen Müslüman bir toplum ne olur? ADALET, İNSAF… Adaletin sadece yargıyla, mahkemelerle ilgili bir değer olduğunu düşünmek ne büyük bir cehalettir. Adalet ve insaf her yerde olmalı. AHLAK ve KARAKTER terbiyesi… Aaaa o da ne demek? Ya İFFET, ya İFFET… Adı anılmıyor şimdi iffetin. Öyle ya, Ceza Kanunu’ndan zina suçu çıkartıldı ya… UHUVVET… MEVEDDET… Nereye gitti onlar? İTTİHAD… VİFAK… TESANÜD… Bunlar da ne ki?.. ÜMMET… ŞERİAT… HİLAFET… ŞÛRA…
ZİYALI kişiler beyaz atlara binip ötelere gittiler. Makam-ı mualla-i Hilafet ve Saltanat… Eski Darü’l-Muallimat’a ne oldu? Hademe-i Hayrat’ı Din görevlileri yaptılar. Beyefendi adam oldu, hanımefendi kadın. Küçük beyefendiler velet. Yaşlı beyefendiler moruk. Eski Meclis-i Mebusan’da sin kefli küfür edilir miydi? Zat-ı Şahanenin 1922’de nesli kurudu. Halife-i Rûy-i zemin 1924’te, apar topar Çatalca’dan trene bindirilip kovuldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, İstanbul’da yayınlanan bir dergide şöyle bir karikatür görmüştüm: Bir mahkeme salonu… Kürsüde fesli hakim, sanık mevkiindeki terbiyesiz velede soruyor: Babanı bir kurşunda öldürmüşsün… Velet şımarık ve küstah bir eda ile, “Evet maziye ait her şeyi yıkacağız!..” cevabını veriyor.
Mehmed Şevket Eygi
Tereddüt Çözülürse Vehimler Serbest Kalır!
Başkalarına tahammül edemeyişimiz kendimizi kendi sınırlarımız içinde göremeyişimizden. Bir parçacık sevebilmek, azıcık da olsa barışık yaşayabilmek adına o kadar büyütüyoruz ki kendimizi, başka herkes az ya da çok değer kaybediyor gözümüzde. Kendi kudreti ile nefes bile alamayan, gözünü kırpamayan, ağzından tek bir kelime çıkaramayan, adım atamayan, ayakta bile duramayan bir varlık insan... Tam anlamıyla Yaratanına muhtaç... İnkar tam burada, bütün sahip olduklarının insanın kendi yeteneklerinin bir sonucu olduğunu düşünmesi, vehmetmesiyle başlıyor. Dilimizde en çok tekerlediğimiz ama üzerinde en az tefekkür ettiğimiz gerçeklerden biri bu... Bu zamanda, inanan ya da inanmayan hemen her insan kendinde bir güç, bir yetenek, bir bağımsız irade vehmediyor. Dünyayı kendi parmağın ucunda dönen bir şey zannediyor. Her şeye hakim olduğuna, her durumu yönettiğine, her harekete yön verdiğine, bunları hep kendi gücüyle, aklıyla, enerjisiyle yaptığına inanıyor. Bunca kibir, bunca enaniyet, bunca böbürlenme, bunca pervasızlık başka nasıl açıklanabilir?
Sahip olduklarımızın bize bağışlanmış birer nimet, kaybettiklerimizin birer imtihan vesilesi olduğunu bilenler ve hayatın bir kader üzere aktığına hakkıyla inananlar için hayat nasıl olur da içinde bu kadar çok kavga gürültü biriktirebilir? Demek atladığımız, görmezden geldiğimiz bir şeyler var. Ahlaka dair meseleler her konuşulduğunda ve konu insanın zayıflıklarına, defolarına, samimiyetsizliklerine, düştüğü nefsaniyet çukurlarına sıra geldiğinde ustaca zihin hamleleriyle konuyu kendimizden uzaklaştırıyor, anlatılanı bir meçhul günahkarın hikayesiymiş gibi dinlemeye başlıyoruz. Biz daima konunun dışında oluyoruz bir şekilde ve bütün insani, ahlaki, dini çözülmeler, bozulmalar, çürümeler hep bir başkasının, başkalarının başına geliyor. Farklılıkların ortadan kalktığı, birbirimize aynılaşacak kadar çok benzediğimiz tek nokta belki burası; gaflette olan, hataya düşen, kendinde adeta kusursuzluk vehmeden, yanılmaktan ari zanneden o aciz 'günahkar' hiç biz değiliz, hep başka biri! Buna karşılık hiç bitmiyor bizim sevaplarımız, doğrularımız, faziletlerimiz... Bütün doğru ve yanlış tariflerini kendimizden çıkarak yapacak kadar inanıyoruz bu mesnetsiz 'tamam'lığa, şaşmaz bilgeliğe, şaşırmaz adamlığa, yanılmaz doğruluğa.
Kimsenin kendini insanların en doğrusu ilan etmediği elbette malum... Ve fakat, şart mı bu? İnsanın kendinden özenle sakladığı bir şeyi uluorta ilan etmesi nasıl beklenebilir ki zaten? Bu zehir sinsice damarlarımızda dolaşan bir zehir, bu isyan kendini hiç açık etmeyen, dilimize hiç vurmayan, kendini kör derinliklerimize gizleyen bir isyan! Her farklılığı noksansız bütünlüğümüze, şaşmaz insanlığımıza, yanılmaz bilgeliğimize yöneltilmiş haddini aşan bir itiraz olarak vehmediyor ve öfkeleniyoruz. Sadece büyük ölçekli toplumsal meselelerde değil, gündelik küçük meselelerde, sıradan hadiselerde de bu enaniyet tokuşmalarını yaşıyoruz sürekli. Kendimizi hep haklı tarafta hissediyor, kendimizle ilgili hiç tereddüt yaşamıyor oluşumuz, aciz ve muhtaç varlıklarımızla nasıl bağdaşabilir? Bilelim, hepimizin içinde var öyle bir düşman... Hepimizin içinde çöreklenmiş; her şeyi bilen, her bir şeyi başaran, hiç yanılmaz, hiç yenilmez, hiç şaşırmaz, hiç boyun eğmez, hiç hataya düşmez olduğumuzu usanmaksızın kulağımıza fısıldayan bir yılan! Her şeyin yanlışa doğru gittiği bir zamanda, hep doğruda olduğunu düşünen bir insan, bir insanlık! Azıcık da olsa tereddüt gerekmez mi her birimize?
Gökhan ÖZCAN
Mısır Sürre'si Mekke Yolunda, 1908
İslâm’ı Çağa Kurban Vermeden İdrak Edebilmek
Her insan, gözlerini bir sosyal gerçeklik içinde dünyaya açar; bir ailede, akraba ve komşular ağında, bir okulda.. Kültür ve mekânın yoğrulduğu, tarihle harmanlandığı havf ve reca denkleminde günün ve geleceğin peşinde koşarak kimliğini bulur insan. Hayat macerasına küçük bir sosyal çevreyle başlasa da zamanla genişler bu çevre. İçinde bulunduğu çevresiyle interaktif ilişki içinde devinip durur; hem alır hem verir... Sosyal çevre de insan gibi tarihin kendisini kuşatan kıyılarına çarpar durur. Yani insan gibi çevre de zamanla ve mekânla sınırlıdır. Onun tasavvurunu önemli ölçüde kendisini kuşatan bu çevresi şekillendirir nihayetinde. Bir de içinde doğup yaşadığı zaman dilimi insanı şekillendirir. Her dönemin kendine has önkabülleri ve bilgi birikimi var ya, onlar yani... Bunlar mutlak değildir elbette. Sâbit hakikatleri barındırdığı gibi subjektif ve değişken yargıları da barındırmaktadır. Akıl ve özellikle de sıradan akıl, çoğu zaman, çevre ve zaman parantezine sıkıştığından sâbitelerle değişkenler arasında sağlıklı bir ilişki kuramaz. Dolayısıyla da değişkenlere bir daha değişmeyecek olgular muamelesi yapma hatasına düşer. Vehimlerini hakikatlerle değiştirebilir, hayatını vehimlerine kurban verebilir.
300 yıl önce Yeni Delhi şehrinin refah düzeyi Paris şehrinin 17 katı idi. Paris için Yeni Delhi bir model şehirdi o zaman. Bugün Batı üniversitelerinde mezuniyet törenlerinde giyilen ve bizim de onlardan aldığımız cübbe kıyafeti, aslında Endülüs İslâm Medeniyeti’nin medreselerdeki uygulamasından alınmış bir modeldir. Bir dönem Batı, kıyafette, müzikte, mimaride, ilimde Müslümanları taklit ediyordu.. Ne o zaman Müslümanların kurduğu medeniyet tarihin sonuydu ne de bugün Batılıların dominant medeniyeti tarihin sonu olabilir. Tarihin bir merhalesini mutlaklaştırmak onu putlaştırmaktır. Hele de profan (kutsaldan arındırılmış) bir merhaleyi.. Will Durant; “Müslümanların kölelerinin hayatı XIX. yüzyıl Avrupası’ndaki bir fabrika işçisinden daha emin ve daha iyiydi” der. (İslâm Medeniyeti, s.29) Batı’da ise kölelik inanılmaz kötüydü. Kölelik artık yok! ‘Kölelik kaldırıldı mı yoksa hâlâ modern formlarda devam mı ediyor?’ bahsi diğer bir konu. Ama ‘kölelik bugün kötü de dün niye değildi?’ sorusunun cevabı iyi anlaşılmak zorundadır. “Her insan kendi asrının çocuğudur” sözü tam da bunu anlatır. İnsan çağının hâkim değerleri ve önyargılarıyla hareket eder. Çağının değer yargılarının esiri olmak, onları mutlaklaştırmak insanın kendisine icat ettiği bir zindandır. Çağının farkında olmak ayrı, onun kölesi olmak ayrı.
Çağı mutlak alıp, çağın hâkim yargılarını evrensel ve insanlığın ulaşabildiği son nokta görmek modern insanın fena bir yanılgısıdır. Bu yanılgı onu tarihle barışık olmak yerine modernite adına tarihi dövmeye sürükler. Beşer cinsi zamanının çocuğu olduğuna göre onun perspektifi de zamanının etkisinde olacaktır, bu doğal. O hâlde bize zamanla ve mekânla sınırlı olmayan, zamanı ve mekânı aşan ve tüm zamanlarda ve mekânlarda geçerli sâbit değerleri kim gösterecek? Modern insanın cevabını bulması gereken soru budur. Kur’an; “O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz” (Ali İmran: 3/140) der. Yani üstünlüğü bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz manasında. Kur’an’a ve tabiî olarak bu âyete inandığını söyleyen kimi okumuşlar, âyetin anlattığı hakikati nasıl ıskalayabiliyorlar, doğrusu izah etmekte zorlanıyorum. Bu âyetin hükmüne rağmen Batı değer sistemini tarihin sonu gibi algılamak ve sonra da İslâm’ı buna göre yorumlamak tedaviye muhtaç bir akıl tutulmasıdır.. Hâlbuki bu âyet gücün temerküz ettiği iktidar coğrafyalarının, bunu elinde tutan etnik yapıların, onların değer yargılarının mündemiç olduğu hâkim sistemlerinin nasıl değiştiğini ve değişeceğini söyler.