Ayetel Kürsi

63 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Jul 6, 2012, 5:33:18 PM7/6/12
to Zahidan
Aslı Polat Kardeşimizin Gönderdiği



Ayetel Kürsi

(Allahu lâ ilâhe illâ hu, velhayyul kayyum, lâ te’huzûhu sinetün velâ nevm, lehu mâ fiys semâvâti ve mâ fiylard, men zelleziy yeşfeu indehu illâ biiznih, yâ’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm, velâ yuhıytune bişey’in min ilmihî illâ bimâ şa’, vesiâ kürsiyyühüs semâvâti vel arda, velâ yeuduhu hıfzuhuma, ve huvel âliyyül azıym.’)
Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum) dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
(bakara suresi 255.ayet Elmalılı hamdi yazır meali)

Bu ayet Kur’ân-ı Kerim’in Seyyidi ve en büyüğüdür. Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir.
Bakara suresinin ikiyüzellibeşinci ayeti. Ayette geçen kürsi tabirinden dolayı bu ismi almıştır. Kur’an-ı Kerim’in bütünü içinde ayrı bir fazileti olan bu ayet hakkında Resulullah’tan bazı hadisler nakledilmiştir.

MUHAMMED b. İsa’dan nakledildiğine göre İbnü’l-Aska şöyle der:

“Adamın biri Hz. Peygamber’e gelip Kur’an’ın en faziletli ayeti hangisidir?” diye sordu. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ALLAH’u Lailahe illa huve’l-Hayyu’l-Kayyum...” (Müslim). Başka bir hadiste de: “Kur’an’ın en faziletli ayeti Bakara suresindeki Ayetü’l-Kürsi’dir. Bu ayet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır” (Tirmizi)

Resulullah (s.a.v.) bir defa Ka’b oğlu Ubey’e, ezberinde olan ayetlerden hangisinin daha yüce olduğunu sormuş, “ALLAH ve Resulu daha iyi bilir” cevabını alınca, soruyu tekrar etmiş, bunun üzerine Ubey bildiği en yüce ayetin “ALLAHu la ilahe illahüve’l-Hayyu’l-Kayyum” olduğunu söylemiştir. Resulullah (s.a.v.) aldığı cevaptan memnun olarak Ubey’in göğsüne vurarak “Ey Ebu Münzir! İlim sana kutlu olsun” buyurmuştur. (Ebu Davud) Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ayetü’l-Kürsi Kur’an ayetlerinin şahıdır” buyurmuştur. (Tirmizi)

Bu ayet-i kerimede Cenab-ı ALLAH’ın yüceliği, sıfatları, kainatta meydana gelen büyük olayların tamamen onun iradesi doğrultusunda vuku bulduğu, onun isteği ve izni olmadan hiç bir kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği, O’nun kürsüsü, göklerde ve yerdekilerin ona ait olduğu hakkında bilgi verilmektedir. Meali şöyledir:

”Peygamber Efendimiz’in(SAV) Ayet-el Kûrsi’de bulunan “Yâ Hayyu – Yâ Kayyumu”, “Hayy ve Kayyum olan ALLAH’ım Senin Rahmetinle yardım istiyorum” buyurarak (üzüntü ve keder anında) ettiği duadır.

İsm-i Azâm olduğu da rivayet edilmekle beraber, Ariflerin Sultanı Beyazıd-ı Bistami (RA) “Bu ismin belli bir tarifi yoktur, lâkin sen kalbini herşeyden boşaltıp, onu ALLAH’ın C.C. Vahdaniyyetine teslim ederek istediğin İsimle zikret” buyurmaktadır

Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere onyedi yerde ALLAH’u Teâlâ’nın İsmi geçmektedir.

Yatmadan okuyana ALLAH’u Teâlâ tarafından bir koruma verilir, sabaha kadar hiçbir şeytan yaklaşamaz.

Yâ RasulULLAH (SAV) Kur’ân-ı Kerimin hangi Sûresi(derece bakımından) daha büyüktür? Diye soran Sahabe’ye(RA), “İhlâs Sûresi” buyurdu. O Sahabe(RA) “Kur’ân-ı Kerimde hangi Ayet(Fazilet bakımından) daha üstündür.” diye sorunca, Peygamber Efendimiz(SAV) “Ayet-el Kûrsi’dir” buyurdu. (Darimi)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan ALLAH’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan ALLAH’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Her kim, her farz namazın arkasından Ayet-el Kûrsi’yi okursa, Cennete girmekten onu ancak ölüm (yok oluş) men eder. Her kim onu yatacağı zaman okursa, ALLAH’u Teâlâ ona kendi evi, komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında güvence verir.” (Beyhâki)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Bakara Sûresinde bir Ayet vardır ki Kur’ân Ayetlerinin Efendisidir. Şeytan olan herhangi bir evde okunursa (şeytan) o evden çıkar. (O Ayet) Ayet-el Kûrsi’dir.” (Beyhâki)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Her kim farz namazın arkasında Ayet-el Kûrsi’yi okursa, diğer namaza kadar ALLAH’ın C.C. zimmetinde olur.” (Heysemi)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Her kim Ayet-el Kûrsi’yi ve Bakara Sûresinin sonunu (Amener Rasûlü) sıkıntılı (kederli) anında okursa ALLAH C.C. ona yardım eder” (Suyuti, Dürrül Mensûr)

Efendimiz(SAV) buyurdu ki; “Sen Ayet-el Kûrsi’den neredesin? O herhangi bir yemek veya katık üzerine okunursa mutlaka ALLAH C.C. o yemek ve katığın bereketini çoğaltır.” (Suyuti)

Seleme İbni Kays (RA) “ALLAH’u Teâlâ, ne Tevratta, ne İncil’de, nede Zebur’da Ayet’el Kûrsi’den daha büyük bir Ayet indirmedi.” (Suyuti)

Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.

Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.


Yemeğe okunursa yemek bereketlenir.


Devamlı okunursa unutkanlığı giderdiğini Hz Ali (K.V.) buyurmuştur.


Evden çıkarken okuyan her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır.


Evine gelince okursan iki Ayet-el Kûrsi arasındaki işlerin hayırlı olur ve fakirliğin önlenir.


Bir kimse evinden çıkarken Ayet-el Kûrsi’yi okursa, Hakk Teâlâ yetmiş Meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler.



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





İbrahim Akın Kardeşimizin Gönderdiği




Sivrisinekteki Mucize Yaratılış

Sivrisineklerin doğumundan ölümüne kadar olan bütün süreçler başlı başına birer mucizedir. Hiç önemsemeden yok etmeye çalıştığımız bu mucize varlık aslında Allahın yaratma sanatına çok önemli bir delildir. Şimdi bu küçücük canlının özelliklerinden bahsetmek istiyorum sizlere.

Sivrisineklerin çiftleşmesi havada, uçarken gerçekleşir. Erkek sinek, yaşamının ilk 24 saati çiftleşemez. Antenleri ıslak olduğu için sağır olur ve dişinin çiftleşme çağrısı olan kanat seslerini duyamaz. Dişi sinek, erkek sinekten daha hızlı kanat çırpar. Saniyede 1000 kez kanat çırpan dişi sineğin kanadından çıkan ses, erkek sineğin dişiyi ayırt etmesini için bir işarettir. Çiftleşmeden bir süre sonra erkek sinek ölür.

Normalde bitkilerle beslenen sivrisineklerin dişileri, çiftleşmeden sonra yumurtalarının gelişebilmesi için gerekli proteini sağlamak amacı ile kan emmeye başlar. Baş kısımlarında iki anten ve antenlerin arasından çıkan emme tüpü ya da diğer adı ile emme hortumu bulunur. Yanaklarının iki yanında da dört adet kesici bıçak vardır. Kesici bıçak ve emme hortumu erkek sineklerde bulunmaz. Çünkü erkek sinekler hayatları boyunca asla kan emmezler. Dişiler, karınlarındaki ısı algılayıcılarla karanlıkta dahi insanın damarını hissedebilirler. Isırdıktan sonra bıçaklarından akıttıkları bir sıvı ile dokuların uyuşmasını sağlar ve kanın pıhtılaşmasını engelleyerek o bölgeye bir nevi lokal anestezi yaparlar. Sivrisineğin ısırdığı yerin daha sonra şişmesi ve kaşınması bu sıvıdan dolayıdır.

Dişi sinek kan ile yumurtalarını besledikten sonra, larvalarını genelde yaz aylarında ya da sonbaharda bırakır. Larvayı bıraktığı yerin kuru olmaması gerekir. İlginçtir ki bu küçücük canlı bu bilgiye sahiptir ve larvalarını çoğu zaman ilk yağmurlardan sonra değil, iki, hatta üçüncü yağmurlardan sonra bırakır. Larvaların gelişimi için, bulundukları yerin ısısı da oldukça önemlidir. Isı 10 ile 30 derece arasında iken larvaların gelişimi hızlanır. Gereken hava koşulları oluşmazsa larvalar çatlamadan sıcak hava ve yağmurları beklerler. Kutup dairesi üzerinde “sivrisinek gölü” adında bir göl bulunur. Buradaki donmuş larvalar, buzların çözülmesi ile çatlarlar.

Sivrisineklerin larvaları bırakma şekli de oldukça enteresandır. Bazı sinekler yumurtalarını birbirine yapıştırarak bir sal formu verir. Bu form, yumurtaların batmasını engeller. Bu formun, yumurtalarını suya batırmayacak en doğru form olduğunu sineğin bilmesi bir mucizedir.

Sürü sivrisinekleri yumurtalarını jelâtinimsi bir madde içine ip gibi bırakır. Yumurtaların suda kaybolmaması için de bu madde ile yumurtaları, bitki ya da taşlara yapıştırır.

Larvalar su altında yaşarlar ve sürekli yedikleri için de bir haftada 6–7 kat büyürler. Larvaların nefes alabilmek için suyun üzerinde boğulmadan asılı durmaları gerekir. Ancak suyun üzerinde durduklarında,  beslenemedikleri için ölürler. İşte tam bu noktada bu mucize canlının bir özelliği daha çıkar karşımıza. Larvalar baş aşağı suyun içinde dururken, beslenebilmesi ve aynı zamanda nefes alabilmesi için gerekli mekanizmalara sahiplerdir. Ağzının iki yanında dört set halinde bulunan ince tüylü bir fırçayı hızlıca sallayarak suda akıntı oluşturur. Böylece suda oluşan bu akımla bakteriler kolaylıkla larvanın ağzına gelir.

Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

Larvalar suyun içinde baş aşağı asılı dururken, vücudunun arka kısmında bulunan solunum boruları ile nefes alırlar. Bazı larvalar ise suya paralel durarak, karınlarında bulunan üç solunum deliği ile nefes alırlar.  Şnorkel şeklindeki bu solunum borusu ile nefes almanın bir tehlikesi vardır. Herhangi bir dalga geldiğinde solunum borusunun içini su ile doldurursa sineğin ölmesine neden olur. Ama çok ilginçtir ki şnorkelin hava ile temas ettiği uç kısmı, doğuştan özel bir yağ ile kaplıdır. Bu yağın özelliği, suyu itmesidir. Bu sayede sinek boğulmadan rahatça nefes alır.

Larva dönemi bir hafta sürer ve ardından pupa dönemi başlar. Pupa dönemine hazırlanan larva, başının arkasında bulunan bir organ yardımı ile sert derisini kırar. Toplam dört kez deri değiştirdikten sonra pupa dönemine giren sinek, bu dönemde beslenmez.

Sivrisineğin şu ana kadar öğrendiğimiz bütün bu özellikleri tesadüfle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Sivrisinek larvası, başının arkasında sert bir organı olduğunu ve bu organla derisini parçalayabileceğini asla bilemez. Yine yumurtalarını beslemek için kan emmesi gerektiğini ve kanı emmeden oraya anestezi yapması gerektiğini de bilemez. Daha da önemlisi kanın pıhtılaşma özelliğini bilip buna karşı tesadüfen tedbir geliştirmesi mümkün değildir. Larvasının gelişebileceği en uygun ortamın ıslak ortamlar olduğunu bilip larvayı suya özenle yerleştirmesi de asla deneme yanılma yöntemi ile öğrenip, diğer nesillere aktaramayacağı bir başka mucizevî özelliğidir. Suyun içinde ters dururken, vücudunun yüzeyde kalan kısmı ile nefes alması ve bu kısmın su tutmayan yağlı bir madde ile kaplı olması da sivrisineğin diğer bütün özellikleri gibi üstün bir aklın ürünü olduğunun çok açık bir delilidir. Saniyede 1000 kez kanat çırpılması ise aklın alamayacağı kadar müthiş bir mucizedir. Yüce Rabbimizin yaratma sanatı, bu küçücük canlıyı da kuşatmış ve bizler için yaratılıştaki muhteşem sanatın örneklerinden biri olmuştur.

Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkar edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?" derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.  (Bakara Suresi, 26)


İbrahim Akın





"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği





Küsmek

Küs mü barış mı' yapardı çocukken, orta parmağının üzerine işaret parmağını koyarak. Karşıdaki orta parmağı işaret parmağının üzerinden çekerse, barışığız demekti bu.

Çekmezse küsüz. Artık küs mü barış mı demeye gerek duymuyor. Küsmek istiyor ve küsüyor, o kadar.

İnsan, zarar göreceği şeyi göz göre göre yapar mı? İnsan bu, yapar. Şimdiye kadar hiçbir faydasını görmediği, kavga etmekten bin kat daha zor ve akşama kadar taş taşısa onu bu kadar yormayacak olan bu eylemden yine de vazgeçemiyor. Onu bundan vazgeçirecek kendi dışında bir güce ihtiyacı var.

Karıkoca birbirlerinin yüzlerine bakmıyorlar. Birinin yüzüne bakmaktan kaçınmak ne zor, diye düşünüyor kadın. Bugün küslüklerinin tam altıncı günü. Şiddetli bir kavga etmişlerdi. Ne eve girerken ne çıkarken tek kelam etmiyorlar. Selamı sabahı kesmiş durumdalar. Kadın tartışmayı, kavga etmeyi anlayabiliyor. Bazen ellerinde olmadan birbirlerine ters laflar edebilir, kalplerini kırabilirler. Özür dilenip kavgayı ve küslüğü bitirmeli ama. Küsmeye olan enerjiyi nereden aldığını bilemiyor kocasının. Ne de olsa küsmek için bayağı bir enerji lazım.

"Buna ne demeli peki," diye geçiyor aklından, çorbayı ısıtırken, "selam sabahı kesen herhangi iki insan değil, karı koca. Aynı evin içinde yaşayan, yıllarca aynı yastığa baş koymuş iki insan."

Soğuk savaşın akşamki bölümü başlıyor, kadın sinirle masaya iki tabak yerleştiriyor. Bilhassa ses çıkarıyor ki, kocası yemeğin hazır olduğunu duysun da ona seslenmek zorunda kalmasın. "Yemek hazır" demek bile içinden gelmiyor. Kocasının küsmelerinden gına geldi çünkü. O da küsmeye küsmekle karşılık veriyor artık.

Adam da soğuk savaşa hazır. Yemeğin hazır olduğunu bildiği halde kılını bile kıpırdatmıyor, sırf karısını sinir etmek için. Beni yemeğe çağırmadın, kendi başına yedin, diye onu suçlayabileceği malzeme toplamak derdi. Kadın, bu kez çatal ve kaşığını kullanırken mahsustan ses çıkartarak, yemeğe başladım, hadi gel, demeye getiriyor. Adamın karnı açlıktan gurulduyor. Gitse mi ki? Karısına inat, o da sandalyeyi sertçe çekerek masaya oturuyor. Eşyaları enstrüman gibi kullanarak müzik yapıyorlar sanki.

Kadın çorbasını bitirip tavuklu pilav servisi yapıyor. İçinden bir ses, kocasına servis yapmamasını söylüyor. Kendine küs kalmak için direnen birine niye servis yapsın ki. Kadın içindeki sese yeniliyor.

Daha kaç gün küs kalıp kendilerini birbirlerinden mahrum bırakacaklar? Küslüğün en kötü yanı da bu. Keşke bir süresi olsa.

Karısı eskiden sorardı kocasına, niye küsüyorsun, diye. Adam küs ya, beyefendi neden küs olduğunu söylemeye tenezzül etmez hiç. "Bari neden küs olduğunu söyle de ben de bileyim. Küs olmanın en ilkel yönü bu, insan küsebilir tamam, gönül koyabilir, bunu da anlarım ama neden küstüğünü açıklamak şartıyla." Kaç yüz kez söylemişti bunları kocasına. Adam hiç oralı olmamıştı. Artık kadın adama ne neden küs olduğunu soruyor ne de barışmak için çaba gösteriyor.

Kadın masayı topluyor, bulaşıkları makineye yerleştiriyor. Kocasıyla konuşmayı öyle özledi ki. Sandalyeyi çekip mutfak masasının başında öylece oturup kalıyor bir müddet. Sonra laptopunu mutfağa getirip açıyor. Üyesi olduğu e-posta grubundan gelen bir e-postayı okuyor. Grubun bir üyesi küsmeyle ilgili bazı bilgileri derlemiş. E-posta, William Shakespeare'in Kral Lear oyunundan bir alıntıyla başlıyor:

"Hatırlıyor musun Cordelia? ?

Çok, çok eskiden bir zamanlar

Üç günden fazla küs olmak günahtır, derdin.

Ya üç gün geçmedi aradan?ya da sen bana küsmedin."

Evet, diyor, Shakespeare haklı, eskidenmiş o üç günden fazla küsmenin günah olduğunun bilindiği zamanlar. Küsmeyle ilgili birkaç hadisi nefes nefese okuyor. Bir tanesini tekrar tekrar: "Bir mü'minin diğer bir mü'mine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz. Üzerinden üç gün geçince, ona kavuşup selâm versin. Eğer o selama mukabele ederse ecirde her ikisi de ortaktır. Mukabele etmezse günah onda kalmıştır."

Okuma sırası bir kıssaya geliyor. "Bir gün, iki Peygamber torunu, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin arasında bir meselede anlaşmazlık çıkmıştı. İkisi de birbirlerine gücendiler. Fakat, çok geçmeden ikisi de bir hiddet anında birbirlerine söyledikleri sözlerden pişman oldular.

O sıralar biri gelip Hz. Hüseyin'e; "Sen Hasan'ın küçüğüsün. Gidip özür dilemek sana yakışır." dedi.

Hz. Hüseyin şöyle cevap verdi: "Ben Resû-lullah'tan bir hadis duymuştum. Barışmayı ben talep edersem, dedemin emrine karşı gelmiş olmaktan korkarım."

Hz. Hüseyin, duyduğu hadisi şöyle açıkladı: "İki kimse arasında uyuşmazlık çıkar da hangi taraf başını eğip öteki tarafla anlaşmaya talip olursa, cennete ondan önce girer."

Bu hadisi zikrettikten sonra, Hz. Hüseyin, "Barışmaya ben talip olursam, ağabeyim Hasan'ı sevap işlemekte geçmiş olmaktan çekinirim." dedi. "O yüzden, bekliyorum ki, o bana gelsin. Hz. Hasan, bunu duyunca Hz. Hüseyin'in yanına koştu ve derhal kucaklaşıp barıştılar."

Kadının gözleri yaşarıyor. E-postayı kocasına yolluyor. Son çaresi bu.



Mustafa Ulusoy


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages