Orhan Çeker İlmihal Dersi Zekat ve Oruç Bahisleri

67 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Jun 17, 2013, 10:02:08 PM6/17/13
to Zahidan
Fatih Güldiken Kardeşimizin Gönderdiği

<br/><a href="http://oi42.tinypic.com/wvd0uh.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Orhan Çeker İlmihal Dersi

Zekat ne demektir? Zekatın arka planı nedir?
Temizlik: 1.beden temizliği, 2.mal temizliği, 3.nefs temizliği.
Müslümanı evrensel düşünceye sevk eden konular: 1.istikbal-i kıble, 2. zekattaki nisab miktarları, 3. Hac ve umre.
Zekatın sonuçları nelerdir? Zekat vermemenin sonuçları nelerdir?
Zekat, infak, sadakanın insan psikolojisine etkisi nasıldır?
Zekat ekonomiyi nasıl canlı tutar?
Kainattaki mizan, sünnetullah, Ayetullah.
"Zekat malın sigortasıdır" ne demektir? Zekat nasıl evrensel düşündürtür?


 konularının işlendiği 35 numaralı derse aşağıdaki bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=-8OYnoKOlDM



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.





<br/><a href="http://oi42.tinypic.com/wvd0uh.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Orhan Çeker İlmihal Dersi

Oruç-2
Ramazan hilali
Ayetullah, Sünnetullah, Mizan, Fesad, Hesap.
Ülkenin birisinde hilalin görülmesi ile diğer ülkeler ona göre amel etmeli midirler?
Keffaretler.
İlaçlar kaza, keffaret gerektirir mi?
Tuz kaza, keffaret gerektirir mi?
İstifra etmek kaza, keffaret gerektirir mi?
Pulu dil ile ıslatmak, sakız çiğnemek, diş macunu kullanmak, iğne yaptırmak, kan almak veya vermek, nefes yoluyla kullanılan ilaçlar, yemeğin buharı, göz damlası, burun damlası, kulak damlası, sürme orucu bozar mı?


 konularının işlendiği 36 numaralı derse aşağıdaki bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=e8Fh9oul7Zg





"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




Fuat Türker Kardeşimizin Gönderdiği



Kâbe’yi Yıkmak Gibi…

Bir rivayete göre, Peygamberimiz (asm) Kâbe’ye bakarken şöyle buyuruyor: “Kuşkusuz Allah seni çok şerefli, çok mükerrem/ hürmetli, çok azametli kılmıştır; fakat mümin senden daha hürmetli/daha saygıdeğerdir.”(İbn Mace, Fiten,2; Mecmau’z-zevaid, 1/81). Kalp insanda bulunan her değerli şeyi içinde barındırır. Îmânı da insan kalbinin duyarlılığıyla ilgilidir. Kalple akledilir, kalple iman edilir. Uzlaşı kalpte yaşanır, takva kalpte yaşanır. Kalp ısınır, kalp sağlamlaşır, kalp meyleder, parçalanır, katılaşır, mühürlenir. Kalp mutmain olur. Kalp mühürlenmiş ise ölüdür. İçinde kavrayış, vicdani duyarlılık yoktur; dolayısıyla akıl ve iman da yoktur. Mevlânâ'nın ifadesiyle kalp, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin kâbe yıkmaktan daha kötüdür. İmam Rabbânî bizi, “kalb Allah'u teâlânın komşusudur” diyor ve şöyle uyarıyor: "Allah'u teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, âsi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü, asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allah'u teâlâyı en ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü, Allah'u teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. (C.3, m.45)

Said Nursi ise bu konuda şöyle söylüyor:
“Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet(dümanlık) ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.” (Mektubat, Yirmi İkinci  Mektup)

Rabbimiz Peygamber(asm)'a hitaben; "Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile.." (Ali İmran Suresi, 159) buyuruyor. Güzel söz ve yumuşak davranış Kur'ân ahlâkı gereğidir, İslam'ın güzelliklerindendir. Şuurlu, aklı başında samimi mümin merhametli, nezaketlidir.

Peygamberimiz (asm)'ın güleryüzlülüğü, ataklığı, neşesi, şakacılığı bizim için en güzel örneklerdir. “Güçlü/kahraman kimse, güreş minderinde hasmını yere seren değil, öfke anında nefsini yenen kimsedir.”(Buharî, Edeb, 76; Müslim, Birr) buyuruyor Resûlûllah.

Allah’ın kâinatı kaplayan rahmetinden, şefkat ve merhametinden nasîbini alamayan insan katıdır; incitir, yıkar, kırar, döker.

Samimi mümin ise İlâhi rahmetin parıltılarını yansıtan, kalbi Kur'ân ayetlerine karşı yumuşamış insandır. Yüce Allah’ı aşkla anlatır, muhabbetle anlatır. Resûllullah(asm)'a olan aşkını, Allah rızası için olan aşkını, Allah’ın tecellilerine, yarattığı güzelliklere olan sevgiyi anlatır. Her şeye Allah aşkıyla bakar. Allah’ın tecellileri olan çocukları, kuşları, çiçekleri sever, tüm canlıları sever, insanları sever. Kalp kırmaz, saygılıdır, bağırıp çağırmaz, ters konuşmaz. Esprili ve şakacıdır. Eleştirilerinde kırıcı değil yapıcı ve nezihtir.

Samimi mümin, İbrahim(as) gibi yumuşak huylu, duygulu ve gönülden Allah'a yönelen insandır. Değil kalp kırmak, mümin, kalplere sevinç ve huzur koyan insandır.


 
Fuat Türker



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.




Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği


Öğrenmenin Üç Sihirli Anahtarı

İnsanın yaşayabilmesi, öğrenmesine bağlıdır. Bireyin öğrenmesinin önüne geçer, bilgi akışını durdurursanız, o kişi önce çıldırır, sonra ölür. Bilgiye bu kadar zorunlu yaratılmış insan için her yeni duyumsadığı bilgi keyif vericidir. Buna “öğrenmekten kaynaklanan haz” diyebiliriz. Çocuklar da öğrenmekten haz alırlar. Ancak çocuğun bir bilgiyi edinmesinde 3 temel şart vardır. Bu şartlar yerine gelmediği takdirde öğrenmeler geçici olur ve bir süre sonra unutulur. Bu şartlar; “güven, hoşgörü, tevazu”dur. Çocuk ile yetişkin arasında güven bağı oluşmamış ise orada eğitimden söz etmek mümkün değildir. Zira “güven” yoksa “kaygı” vardır. Kaygı varsa eğitim yoktur. Çocuğu kaygı altında tutarak, inciterek, kızarak, cezalandırarak, belki bazı bilgiler zorla “ezber” ettirilse de böylesi bir eğitim ortamında bilginin içselleşmiş hali olan “edinme” oluşamaz. Çocuk bugün öğrendiğini yarın, ilkokulda öğrendiğini ortaokulda unutur.

Bu açıdan bakıldığında bir eğiticinin en önemli yeteneği, iyi ders anlatıyor olması değil, öğrencisi ile “güven” bağını kurabiliyor olmasıdır. Güven bağının kurulabilmesinin temel şartı ise “hoşgörü” dür. Çocuk, yanlış, hatalı ve eksik yaptığında öğretmeninin “Olsun, ben de yanlış yapıyordum önceden” diyen sesini işitiyorsa, duyduğu bu “hoş gören” sesin çocukta oluşturduğu duygunun adı güven duygusudur. Çocuklar yetişkinler kadar yetenekli değildir. Onlar kadar kasları gelişmiş de değildir. Bu yüzden yetişkinlerden daha çok hata içindedirler. Amerikalı mucit Profesör Henri Jinott, kendisini diğer insanlardan farklı kılan şeyi soranlara şu hatırasını anlatıyor: “Başarımın sırrı annemin 6 yaşımdayken bana takındığı bir tavırdır. 6 yaşımdayken buzdolabından süt alırken, süt şişesini düşürüp kırdım. Annem olayı görünce bana kızmadı. ‘Aaaa Henri, sütten ne güzel bir göl oluşturmuşsun. Bu gölde benimle biraz oynamak ister misin?’ dedi. Bir süre oynadıktan sonra annem ‘Biliyor musun Henri, herkes kendi yaptığı şeyleri kendisi toplamalıdır. Şimdi bu süt gölünü temizlemek için benden sünger mi istersin, havlu mu?’ diye sorduğunda kendimi çok değerli hissetmiştim. Elimden geldiğince dökülen sütü temizledikten sonra annemle dışarı çıktık. Annem bana bahçede, süt şişesinin düşürmeden nasıl taşınacağını gösterdi.

Bu olay benim diğer insanlardan farklı olmamı sağlayan en önemli olaydır.” Bazı yetişkinler, çocuğun hatasını bulup yüzüne vurmayı bir marifet zanneder. Böylece çocuğun daha az hata yapacağına inanırlar. Hâlbuki çocuklar hatalarını ortaya çıkartan yetişkinlerle değil, hoşgörü sahibi yetişkinlerle olmaktan mutludurlar. Bir çocukta güven duygusunun oluşumunun ikinci şartı, tevazudur. Tevazu, “bildiğini bildirmemektir”, bildiğini hissettirmemek. Çocuklar büyüklük tutkunluğu olan yetişkinlerden bilgi edinirken kaygılanırlar, ezilirler. Onlar, ancak alçak gönüllü ve kendisini “bilgisi ile ezmeyen” yetişkinlerle olmayı tercih ederler.

6 yaşında bir erkek çocuğu ile konuşuyorduk. İlkokul birinci sınıfa gidiyordu. Okulda yazmayı öğrenip öğrenmediğini anlamak için, “Gel istersen ikimiz de ismimizi yazalım” diye önüne bir kâğıt ve bir kalem koydum. Çocuk eline kalemi aldı ama yazmadı. Önce bana baktı. Ben de mahcup olmasın diye onu seyretmeyi bırakıp kendi önümdeki kâğıda yavaş ve özenerek ismimi yazmaya başladım. Yazıp bitirdiğimde çocuk elindeki kalemi bıraktı, “Ben yazmayacağım” diyerek omuzlarını kaldırdı. Şaşırdım, ama neden yazmak istemediğini anlamıştım. Çünkü ben bir yetişkin olarak kalemi çok güzel kullanıyor ve güzel yazıyordum. Çocuk “Bu çok bilmiş!” yetişkinin karşısında kendisini mahcup hissetmemek için yazmaktan vazgeçmişti. Onu utandırdığım için utandım. Az sonra “Biliyor musun ben bu elimle de yazabiliyorum” diyerek durumu düzeltmeye çalıştım. Kalemi sol elime alıp yazmaya başladığımda yazım önceki gibi düzgün olmadı, çizgiler eğri büğrü idi… Çocuk, benim eğri büğrü çizgilerime baktı, önce tebessüm etti, sonra o da kalemi eline alarak yazmaya başladı.

Çocuk eğitimi, yetişkin eğitimi gibi değildir. Onlara, güven, hoşgörü ve tevazu içinde yaklaşmayan yetişkin, eğitici değil, zarar verici olur. Yetişkin nevrozlarının tamamına yakınında, çocukluk döneminde eğitimde yapılan hataların yer aldığı unutulmamalıdır.



Adem Güneş


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.







'Klasik Ebru Battal Ebrudur'

Klasik ebruculuğumuzun duayeni Alparslan Babaoğlu ile sanatı üzerine Çengelköy'deki evinde hasbihal ettik... Alparslan Babaoğlu, namıdiğer Ebrucu Babaoğlu... Kadim ebruculuğumuzun yaşayan en büyük üstadlarından biri... Mustafa Düzgünman'ın hayrülhalefi... Alparslan Hoca'nın misyonu iki cümleyle özetlenebilir: Klasik ebru sanatımızı aynıyla muhafaza etmek. Ebruculuğumuza yeni eserler ve isimler kazandırmak... Halen gönlünde ebru sanatına açık kapılar bulunanlara ders vermekte olan Alparslan Babaoğlu Elektronik Mühendisi. Uzun yıllar  yönetici olarak görev yapan Alparslan Babaoğlu'nun 30 yıllık bir sevdası var: Klasik ebruculuğun yaşatılması...

Çalışmalarını milimi milimine hüvesi hüvesine Mustafa Düzgünman ebru silsilesi üzerinden sürdüren Babaoğlu Üstad'ın şu cümleleri, aslından uzaklaşan ebruculuğumuza yönelik naif bir eleştiri taşıyor: "Öyle bir hale geldik ki artık sergilerde neredeyse kadim ebruya rastlamak zor bir hadise oldu. Her tarafta İspanyol ebruları var. Artık Türk ebrucuları İspanyollardan daha güzel ebru yapıyor... Hani kadim ebruculuğumuz? Battal ebrumuz nerede? Mustafa Düzgünman, Necmeddin Okyay bilemez miydi böyle ebru yapmayı?"
Hoca, tüm gelenekli sanatlarımızdaki yozlaşmadan elem duyuyor... "Şimdilerde bir vav modası aldı başına gidiyor... "Vav"lar alt alta, yan yana, üst üste, sırt sırta, iç içe sıralanıyor... Hilye-i Şeriflerde de aynı şey bahis mevzuu. Hilye yazımı da yozlaştı... Artık hilyeleri okumak için elimize bir fihrist almamız gerekiyor... Necmeddin Efendi, Halim Efendi, Şefik Efendi, Sami Efendi şimdiki zamanın sanatkârlarından daha az mı biliyorlardı vav yapmayı? Onlar öyle yapmadılar. Kadim usul üzere bir çizgi takip ettiler..."

ÜSTADLARIMIZIN KIYMETİNİ TAKDİR EDEMİYORUZ

Maalesef kıymetlerimizin farkına onları yitirdiğimiz zaman varıyoruz. Elde, yakında, ulaşılabilir bir yerde olduklarında üstadlarımızın kıymetini bilemiyoruz... Alparslan Hoca, Üsküdar Belediyesi'ne gitmiş. "Bana bir yer verin de Üsküdarlılara; İstanbullulara kadim ebruculuğun geleneğini, sırlarını öğreteyim." diye teklifte bulunmuş... Elinde devasa konferans salonları, eğitim merkezleri, bomboş belediye salonları bulunan Üsküdar şehremaneti Alparslan Bey'e 20 metrekarelik bir mekânı çok görmüş. Ne diyelim: "Bî baht olanın bağına bir katresi düşmez/Bâran yerine dürr-ü güher yağsa semadan"...
 



SU YOLUNU; FEYZ MENBAINI BULUR
Ebrucu Babaoğlu yine aynı belediyenin mücavir alanındaki bir Güzel Sanatlar Fakültesi'ne ebru hocalığı için başvurmuş. "Talebelere, yeni nesle kadim ebruculuğumuzu öğreteyim" demiş.  Cevap bile alamamış. Ne diyelim, el insaf yahu... Hat ile ebru, tezhiple minyatür, kaatı ile cilt nasıl bir birinden ayrılabilir; biri diğerine nasıl tercih edilebilir hakikaten enteresan mülahaza... Bu bahiste son sözüm şudur: Kâinat boşluk kabul etmez... Her şey aslına, hakikatine rücû eder... Su yolunu; feyz menbaını; itibar sahibini bulur...

İbrahim Ethem Gören: Güzel sanatlara karşı temayülünüzü nasıl/ne zaman fark ettiniz?
Alparslan Babaoğlu: Liseyi Erzurum'da; üniversiteyi de devlet bursu ile İngiltere'de okudum. Dolaysıyla üniversiteyi bitirinceye kadar bizim sanatlarımıza karşı en ufak ilgim ve bilgim yoktu. Türkiye'ye dönüp de çalışmaya başladıktan sonra 1983 senesinde bir arkadaşımın evinde bir hilye-i şerife gördüm. Ben o zamana kadar bu tür eserlerin sadece müzelerde olduğunu zannettiğimden, bu türden sanatlarla meşgul olanların kalmadığını düşünürdüm. Arkadaşımdan hilye-i şerifin hikâyesini öğrenince daha da şaşırdım. Eserin hattı Hasan Çelebi'ye aitti. Tezhip ve kompozisyonu ev sahibi hazırlamıştı. Tezhibini de Melek Antel yapmıştı. Ben eserle çok ilgilenince ev sahibesi tezhibi, Topkapı Sarayı'nda Kültür Bakanlığı'nın Türk Süsleme Sanatları kurslarında öğrendiğin söyledi ve ekledi: Arzu ederseniz size de yol gösterebilirim. Bu arada da içeriden bir tane ebru getirerek "Bu da ebru" dedi. "Bunu yapan Üsküdar'da bir ihtiyar var ama kimseye öğretmiyor. Allah gecinden versin, emr-i Hakk vaki olursa bu sanat kaybolacak" dedi.

Güzel sanatlarla ilk münasebetim işte bu şekilde oldu. Ben de "Ebru sanatı kaybolmasın, bu güzel sanatla meşgul olayım" dedim. Bu esnada arkadaşım içeriden Uğur Derman'ın Türk Sanatında Ebru kitabıyla birlikte 5-10 tane de ebru getirdi. "Buradaki tariflere göre sen yap" dedi. Ebruyla ilk tanışmam böyle oldu. Şunu vurgulamam lazım. Ben ebruya başkaları gibi boyaların su üzerindeki raksına meftun olduğum için başlamadım.
 
EBRUYA BU SANAT KAYBOLMASIN DİYE BAŞLADIM
Peki niye başladınız?

Ebru sanatı kaybolmasın diye başladım... Bugün belki de ebru geleneğimizin korunması konusunda bu kadar muhafazakâr davranıyorsam herhalde şuur altında ebru kaybolmasın diye beni zorlayan bir düşüncenin etkisi vardır...

Türk ebru geleneği deyince ne almamamız gerekiyor?
Ebrunun yapılışı itibarıyla kullanılan malzemeler açısından sadece bize has olan bazı hususlar, malzemeler var. Bunlar atkuyruğundan fırça ve toprak boyalar... Doğal boyalar... Malzeme açısından bunları kullanmak elzemdir. İkinci olarak yapılan ebru çeşitleri açısından da biz has, başkalarının yapamadığı ebrular var. Battal ebrular, hatip ebruları, yan kâğıdı olarak kullanılmak üzere yapılan çiçekli ebrular. Bunlar bizim geleneğimizde var olan, eskiden beri atalarımızın yaptığı ebrulardır. Bunun dışında ebru geleneğinin en önemli özellilerinden bir tanesi, ebru da diğer gelenekli sanatlarımız gibi usta çırak münasebetine dayanır ve öyle öğrenilir. Dolayısıyla bu da geleneğimizin ustadan çırağa; ve nesilden nesle aktarılmasını sağlar.

Şeyh Sadık Efendi, Özbekler Tekkesi Şeyhi Edhem Efendi, Hezarfen Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman dışına bu gelenekten bahsedebilir miyiz?
Bahsedemeyiz efendim. Çünkü ebru, her devrede tek bir ebrucu eliyle yapılmış ve atalarımızın ebruya verdikleri ömürler dikkate alındığında onların yaptığı her şey ebru geleneğimize aittir diye düşünmek ve mütalaa etmek lazımdır.
 
Bu bağlamda Türk ebruculuğunda Düzgünman Hoca'nın ve Necmeddin Efendi'nin yaptığı katkılar hakkında neler söylemek istersiniz?
Efendim, şimdi Necmeddin Efendi kendisinden evvel tam üsluplaştırılmış olarak yapılan çiçekleri yarı üsluplaştırarak hangi çiçek olduğunu tanınır hale getirmiştir. Necmeddin Efendi'den önce ebruda çiçek yapılmış ama hangi çiçek olduğu anlaşılmıyordu. Necmeddin Okyay tam stilize edilmiş çiçekleri yarı stilize ederek bunların hangi çiçek olduğunu anlaşılır bir hale getirmiştir. Buna sanat tarihi literatüründe "yarı üsluplaştırmak" denir. Mustafa Düzgünman da bu çiçekleri ıslah etmiş, bunlara papatyayı ilave etmiş, battal ve hatip ebrularını kendisinden önce yapılamadığı kadar canlı renklerle ve güzel bir şeklide yapmaya muvaffak olmuştur.

<br/><a href="http://oi40.tinypic.com/2u3wg28.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

MUSTAFA DÜZGÜNMAN HOCA 35 YIL BOYUNCA SADECE AŞK İLE EBRU YAPMIŞTIR
Mustafa Düzgüman Hoca'dan icazet aldınız. Uzun yıllar birlikte oldunuz? Mustafa Düzgünman Hoca'da ne gördünüz? Günümüz sanatkârlarının Üstadınızdan alması gereken örneklikler nelerdir?

1940 yılında ebru yapmaya başlamış Hocamız. Bu tarihten 1975 yılında bir banka kendisiyle ebru konulu bir reklam filmi çekene kadar; 35 sene boyunca tek bir ebrusuna müşteri bulamadan, ebrularını satamadan, müşteri olmadığı halde ve ebrularına aferin diyen, kendisini takdir den hiç kimse olmadığı halde aşk ile ebru yapmış. Kâğıt bulamamış, gazete kâğıtlarının üzerine ebru yapmış. Dolayısıyla bugünün ebrucularının Mustafa Düzgünman'ın ebruya olan bu aşkını örnek almalarını ve o yönde ebru yapmalarını tavsiye ediyorum.

Düzgünman Hoca'nın nasıl bir meşk usulü vardı?

Mustafa Düzgünman Hocamıza ebru ile ilgili soru sormadığınız sürece size kendiliğinden bir şey anlatmazdı. Teknesinin sol tarafında bir sandalye vardı. Ebru öğrenen oraya oturur, hocayı seyreder ve aklına takılanları da sorardı. Zaman zaman da Hoca "Ben yoruldum gel, bir tane de sen yap bakalım" derdi. Hocayı seyrettikten sonra ben de aynı ebrulardan yapmak düşüncesiyle koşa koşa eve gelir, teknenin başına otururdum. Ama ne mümkün hoca gibi bir ebru yapmak! Bir hafta boyunca yaptığım ebruları hafta sonu geldiğinde hocaya götürüp gösterirdim. Hoca da "Şu şu boyana biraz öd koysaymışsın daha güzel olurmuş, şu boyanın suyu az olmuş, şu renkler yan yana yakışmamış" şeklindeki tenkitlerle bize yol gösterirdi.
 
İCAZET MÜESSESESİ ELZEMDİR
4 yıl hocanızın dizinin dibinde kadim ebruculuğu öğrenerek icazet aldınız. Hocanın ebru sanatında icazet müessesesine bakışı nasıldı?

Bugünlerde Mustafa Düzgünman'ın icazetinin olmaması nedeniyle çeşitli spekülasyonlar yapılıyor. Mustafa Düzgünman'ın icazeti olmasa bile kendisi uygun gördüğü öğrencilerine icazet vermek suretiyle bunun bir ihtiyaç olduğunu bize göstermiştir. Bana göre bu müessese; icazet müessesesi kişinin hangi çizgide ebru yaptığını ve yapması gerektiğini de göstermesi açısından elzemdir.

EBRU TASAVVUFLA İÇ İÇE OLAN BİR SANATTIR
Hocanızın ebru sanatına bakışı, felsefesi için neler söylemek istersiniz?

Hoca'nın ebruda ne aradığını anlamak için Ebruname isimli şirini okumak bana göre yeterlidir. Ebru tasavvufta külli irade ve cüzi irade bahsinde misal olarak gösterilir. Ebru tasavvufla iç içe bir sanattır. Hocamın da Hazret-i Hüdai'nin 26 yıl türbedarlığını yapmış birsi olarak tasavvuftan ayrı olduğunu düşünmek son derece yanlıştır. Ebru yaptığı için mi tasavvufa meyletti ya da tasavvuf neşesi münasebetiyle mi ebruyu bu kadar sevdi orasını bilmiyorum. Ama her ki halde de ebruyu aşk ile yaptığı ortadadır.

Mustafa Düzgünman Hoca'nın en belirgin vasfı sizce nedir?
Hocamız hemen her konuda yeniliğe çok açık birisi olmasına rağmen ebru konusunda son derece muhafazakârdı. Tavizsiz bir duruşu vardı. En belirgin özelliği bana göre ebruyu bu şekilde muhafaza etmeye çalışmasıdır.
 
Eskiler, "Edep hoştur edep hoştur ya ilahi/Edepsizlik heder eder padişahı "demişler... Sanatkârda bulunması gereken edeb ve tevazu hakkında konuşalım isterseniz... Buradan yine üstadınıza geçelim...
"Zan etme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben/Gafil olup şirke dalma bir fâildir iş gören, Fırça, çanak, boya, tekne vâsıtadır bilmiş ol/Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen."

Bu bağlamda ebru, tekne, çanak size ne öğretti? Teknedeki suya baktığınızda ne görüyorsunuz?
Ebru, geleneksel sanatlarımızdan, öz sanatlarımızdan biridir. Bununla birlikte diğer sanatlarımızdan daha kuvvetli olarak kişinin enaniyetini yenmesi için çok önemli bir vasıtadır bana göre. Kısa sürede bir eser meydana getiriyorsunuz. Ortaya çıkan bu güzellik karşısında onu yapmaya vasıta olduğunuzun idrakinden çıkıp bunu ben yaptım düşüncesine kapılırsanız bu insan için çok tehlikeli bir şeydir. Hocamın bir beyti var. Ben güzel ebru yapan tüm arkadaşlarıma bu beyti hatırlatıyorum.
Bil ki manzurun olan dest-i nükş-i Mustafa,
Nusret-i Mahmut Hüdâyî himmet-i Âl-i Âbâ.


Hocam ebruyu bu idrak içerisinde yapıyordu. Bizlerin de ebru sanatıyla aynı idrak içerisinde meşgul olmamız lazım gelir.
 



HOCALARIMIN YAPTIKLARININ DIŞINDAKİLER KLASİK DEĞİLDİR
Sizce klasik bir ebrunun özellikleri nelerdir? Kadim ebru deyince ne almamamız gerekiyor?

Klasik iki anlamda kullanılıyor. Birinci anlamı asırlar önce yapılmış, yüzyıllardır güzelliğini kaybetmemiş, bugün de çok beğenilen anlamındadır. İkinci olarak da biraz evvel tarif ettiğimiz yolda yapılanlardır. Bir ebrunun klasik olması bizden öncekiler gibi yapılmasını, yapılmış olmasını gerektirir. Benim için klasik ebrunun üstadları Hatip Mehmet Efendi'dir,  İbrahim Edhem Efendi'dir, Necmeddin Okyay'dır, Mustafa Düzgünman'dır. Bunların yaptığı her şey klasiktir. Onların yaptıklarının dışında kalan hiç bir şey klasik değildir...

KLASİK EBRU BATTAL EBRUDUR
Klasik ebru deyince siz ne anlıyorsunuz?

İbrahim Bey, ben klasik ebru deyince hatip ebrusunu anlarım, battal ebruyu anlarım. Başka hiçbir şeyi anlamam!

30 yıldan bugüne kadar fasılasız olarak ebru sanatıyla iç içesiniz? Ebru size neyi öğretti?
Ebru bana nefsimin esiri olmamayı öğretiyor. Ben ebruyu nefsimin esiri olmaktan kurtulmak için yapıyorum. Bunun dışında ben ebruya hizmet etmeye çalışıyorum. Az önce de söylediğim gibi ben ebruyu kaybolmasın diye yaptım.

Teknenin başında geçtiğinizde nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde bulunuyorsunuz?
Ebrunun teknik problemlerini aştıktan sonra gelinen noktada teknenin başına geçtiğinizde aklınıza gelen tek şey daha önceki yaptıklarınızdan daha güzellerini yapmaktır. Ebrucu için bu arayış hiç bir zaman bitmez. Ya boyanın öd ayarını değiştirirsiniz, ya boyaların atış sırasını değiştirirsiniz,  ama hep bir öncekinden daha güzelini yapmak için uğraşır;  hep bunu ararsınız. Teknenin başında beni hep bu heyecan sarar: Acaba daha güzelini yapabilecek miyim?

Bir Alparslan Babaoğlu ebrusunun alamet-i farikası nedir?
Bu soruya ben cevap vermeyeyim müsaade ederseniz. Bu soruya kamuoyu cevap versin, sanatseverler cevap versin. Böyle bir sorunun cevabını ebru severler verebilir...

<br/><a href="http://oi39.tinypic.com/30sttub.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

HER EBRUCUNUN KENDİ İÇİNDE BİR TEKÂMÜL SÜRECİ VARDIR
Ebruda taklit için neler söylemek istersiniz... Bir gün talebe hocasını taklid ede ede hocasından daha iyi ebru yapmaya başlayabilir mi?

Bizim sanatlarımızın temel öğretme metodu meşktir. Bütün sanatlarımız meşk edilerek öğrenilir. Dolayısıyla ebru da meşk usulüyle öğrenilir. İlk tanıştığımızda Hocamın bana hediye ettiği lale ebrusunu çalıştım. Bu ebruyu teknemin karşısına astım. Ve belki bin tane sapsız lale yapım, onun gibi yapabilmek için... Sonra yaptığım laleyi Hocama götürdüm. Bana "Ben bunun altına imzamı atsam kimse fark etmez" dedi... Mustafa Düzgünman da, Necmeddin Okyay da meşk ederek onları tekâmül ettirdi. Her ebrucunun kendi içinde bir tekâmül süreci var. 1990 yılında Topkapı Saray'ında bir sergi açmıştım. O sergide sergilediğim lalelerimden bir tanesi ile 1999 yılında Yıldız Sarayı'nda açtığım sergide sergilediğim lale ve bugün yaptığım bir lalemi yan yana koyup baktığımda hem lalede, hem yapraklarda hem de nispetlerde çok büyük değişiklikler olduğunu görüyorum. Çünkü otuz senedir lale yapa yapa başkalarının göremediği estetik problemlerin farkına varmaya başladım. "Çok güzel" dediğiniz bir laleyi bir süre sonra "Ya  bu lalenin yaprakları çok tombul oldu. Bunu daha ince yapmam lazım" duygusuna kapılıyorsunuz. Yani bu sizin estetik algınızın, algı düzeyinizin aslında tekâmül ettiğini gösteriyor. Hat da böyle tekâmül etti. Mahir bir hattat kendinden öncekileri meşk etti, bir gün onları aşınca başkalarının göremediği estetik problemler görmeye başladı, yazısını düzeltti ve yaza yaza, meşk ede ede tekâmül etti. Ben hiç bir zaman "Ebruyu tekâmül ettirdim" şeklinde bir iddiada bulunmadım. Hâlâ kendi ebrumdaki gelişimi gözlemleyebiliyorum otuz sene içerisinde. Siz belli bir noktaya gelmeden "Battal ebru böyle daha güzel oldu" diyemezsiniz. Ebru da diğer sanatlarımızda olduğu bir çırağın ustayı meşk etmesiyle öğrenilir ve tekâmül ettirilir.

Ebru kâğıdına tekneden sonra yapılan müdahaleler hakkında neler söylemek istersiniz? Ebru tekneden çıktıktan sonra kimi zaman minyatüre, kimi zaman resme, soyut resme dönüşüyor... Bu husustaki düşünceleriniz nelerdir?
Efendim, bu husus çok tartışılan bir konu. Bu kadar geleneği korumaya çalıştığıma bakılarak bunlara külliyen karşı bir insan olarak görülüyor ve böyle anlatılıyorum. Bundan da aslında muzdaribim. Bu yapılanlar geleneğe mâl edilmemelidir. Ebru kâğıdına tekneden çıktıktan sonra yapılan müdahaleler geleneğe mâl edilmediği müddetçe kanaatimce herhangi bir mahzur yoktur. Ama bu ebruyu yapan da "Ben klasik ebru yaptım" demeyecek. Türkiye özgür bir ülke isteyen istediği ebruyu yapar.

İÇİMDEN ÇAĞDAŞ EBRU YAPMA DÜRTÜSÜ GELMİYOR
Modern ebru çalışmaları hakkındaki kanaatlerinizi alabilir miyiz?

Adına "modern" ya da "çağdaş" dedikten sonra bu türden ebruların yapılmasında da herhangi bir mahzur yoktur. Benim de içimden gelse bende yaparım ama içimde çağdaş ebru yapma isteği yok. Bununla birlikte modern ebru yapacak olsam, adına mutlaka "Bu modern, ebrudur, çağdaş ebrudur, klasik ebru değildir" derdim.

1997 yılında İstanbul'da Ebru Kongresi yapıldı. Bu kongre kapsamında Yıldız Sarayı Silâhhane'de Avrupalı ve Amerikalı ebrucuların eserlerinden oluşan bir sergi açıldı. Ben o sergiyi gezdim. Sergide karşılaştığım dostlarım "Gördünüz mü Amerikalılar ne kadar mükemmel ebrular yapmışlar" dedi. Ben de 1999 yılında açacağım seriye böyle ebrulardan yapıp serilemeye karar verdim. Mezkûr sergide bir tarafta klasik ebrular vardı. Bu ebruların altında "Buradaki ebrular, Mustafa Düzgünman çizgisinde yapılmış geleneksel ebrulardır" yazıyordu.  Aynı sergi içerisinde başka bir tarafta da Ebru Kongresi kapsamında ABD'li ve Avrupalı ebrucuların yaptığı tarzda tamamen Batı malzemeleri ve teknikleri kullanılarak yapılmış ebrularım vardı. Bu ebruların altında da "Bu ebrular Türk ebrusu değildir, batı tekniği ile ve Türk ebrucusunun isterse batı tekniğini batılılardan daha güzel kullanabildiğini göstermek amacıyla yapılmıştır" şeklinde bir ibare yer alıyordu. Ben o ebruları sadece ve sadece insanlarımıza "Türk ebrucusunun Batılıdan daha iyi ebru yapabileceğini göstermek" için yaptım.



EBRUDA YAPILACAKLAR HENÜZ BİTMEDİ
Sizce Türk ebruculuğu hedefine varmış mıdır? Olgunluğa erişmiş midir?

Özellikle denizkadayıfı kullanılmaya başlandıktan sonra ebrunun gelişimi, daha doğrusu gelişim eğrisi çok daha dik bir hâl aldı. Böylelikle ebruculuğumuz daha süratli bir şekilde gelişmeye başladı. Peki yapılacaklar bitti mi? Hayır henüz bitmedi.  Daha yapılacak çok şey var. Ebruculuğumuz mutlaka her dönemde önceki dönemlerden daha mükemmel ve estetik bir şekilde yapılmaya devam edecek inşallah...

Son yıllarda dizilerin de katkısıyla ebru popüler hale geldi... Bir-iki yıllık ebru eğitimiyle ebru sanatkârı olunmaya başlandı? Bu süreç nasıl normalleşecek?
Bu soruya cevap vermek çok zor. Ebruculuğumuz bu sayede bir karmaşaya dönüştü; sadece ebru değil tüm sanatlarımız için keyfiyet aynı şekildedir.

"HIZLANDIRILMIŞ EBRU KURSU VERİR MİSİNİZ?"
Bundan 5-6 sene önce beni bir hanımefendi arayarak hızlandırılmış ebru kursu verip vermediğimi sordu. Ben de hanımefendiye iki sualle karşılık verdim: "Hızlandırılmış ebru kursu nasıl olur? Nasıl bir şeydir?" Aldığım cevapla şok oldum: "Hocam, ben aslında tezhip hocasıyım. Bir müesseseye tezhip hocalığı için müracaatta bulundum. Ama tezhip usta öğreticiliği kontenjanı dolmuş. Ebru kontenjanı müsaitmiş. Dolayısıyla üç hafta vaktim var ve ben bu süre içerisinde ebru yapmayı öğrenmem lazım."
Bu anlattığım hadise gelinen noktayı çok net bir şekilde ifade etmektedir.  Bilirsiniz, mahalle arasında çocuklar top oynar. Bir de profesyonel futbolcular, lisanslı oyuncular var. Her ikisi de netice itibarıyla top oynuyor. Biri zevk için bu işi yapıyor, diğeri de profesyonelce yapıyor... Ebru da zevk için yapılabilir. Zevk için ebru yapanlar yaptıklarının idrakinde olmalıdır. Sanatın önce edep yönü öğretilmelidir. Öz sanatlarımızda; ebruda edep çok önemlidir. Sanatkârın, sanatkâr adayının edebini bilmesi lazım gelir. Çünkü edep sanattan önce gelir...



İçinde bulunduğunuz sanat ortamını nasıl buluyorsunuz?
Toplumda bizim sanatlarımıza karşı hiç olmadığı kadar büyük bir alaka var şu unda. Bu alakanın tezahürü olarak bu sanatları icra etmek isteyenler de çoğaldı.
Ancak özellikle ebru sanatında icracıların sayısının artmasına paralel olarak ebruyu olması gereken mecrada doğru bir şekilde icra edenlerin yanı sıra bunu bir geçim kaynağı olarak gören ya da toplumda sanatı sayesinde saygınlık kazandığını düşünen birçok kişi olması hasebiyle ebruculukta bir karmaşa ortaya çıktı. "Bu problem nasıl halledilebilir?" hiç bir fikrim yok açıkçacı. Ben, sadece zamanım ve sağlığım elverdiği ölçüde doğru ebruyu, doğru insanlara anlatmaya çalışıyorum. İnşallah bu manzaranın düzelmesinde benim de ufak bir katkım olur.

Bir zaman Murat Bardakçı ebruya sanat değil zanaattır dedi. Bu sanırım pek dillendirilmedi. Bu husustaki mülahazalarınızı öğrenebilir miyiz?
Efendim, aşk ile yapılan her şey sanattır. Kimse de ebrunun aşksız yapıldığını söyleyemez. Ben bir tarihte yabancı bir kitapta gördüğüm bir özdeyişi Türkçeye tercüme etmiştim. Herkes severek kullanmaya başladı. "İşini elleriyle yapan işçidir, elleri ve beyniyle yapan zanaatkârdır; elleri beyni ve gönlüyle yapan sanatkârdır". Bence bu her şeyi açıklıyor. Daha fazla bir şey söylemeye hâcet yok...

Sizin ilave etmek istedikleriniz nelerdir?
Ebru konusundaki doğru ve yanlışları ne kadar fazla ebrucuya ulaştırabilirsem vazifemi o kadar başarmış olacağım ve siz bana bu fırsatı tanıdınız. O nedenle bu keyifli sohbet için size teşekkür ederim.

Ebruya başlayacak olanlara mesajınız nedir?
Her ne kadar karamsar bir manzara çizmiş gibi olsak da ebruyu doğru yolda öğrenmiş, öğreten ve icra eden birçok ebrucu arkadaşımız var. Ebruya başlayacak olan herkesin öncelikle bu sanatı doğru icra eden bir usta bulmasını ve ona teslim olmasını tavsiye ederim. Ebru öğrenmek sadece ebru tekniğini öğrenmek değil bir terbiye ve disiplin içine girmektir bana göre ve bunu da ancak ebru ile beraber edebini de öğrenmiş doğru ebru yapan bir ustadan öğrenebilirler.
Bunun dışında diğer bütün sanatlarımızda olduğu gibi ama onlardan daha da fazla sabır ve sebat gerektiren bir sanattır ebru. Kişi kolayca pes edebilir. Ebru öğrenmek isteyenlerin bunu bilerek başlamalarını ve ebru teknesine karşı sabır göstermeyi göze almaları gerektiğini hatırlatmak isterim. Alakanız için teşekkür ederim.


Röportaj: İbrahim Ethem Gören


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages