Dini Açıdan Nişan ve Nikâh

206 views
Skip to first unread message

Kardeşlerimizden .

unread,
Jul 4, 2013, 9:00:00 PM7/4/13
to Zahidan
Tahsin Yazıcı Kardeşimizin Gönderdiği



Dini Açıdan Nişan ve Nikâh

Evlilik, sosyal ve içtimai bir olay olduğu kadar aynı zamanda dini yönleri de bulunan bir kavram. Dinimiz hem evlilik öncesi hem nikah hem de evlilik sonrası için bazı hükümler getirmiştir. Bu hükümlere riayet edildiği oranda evlilik müessesi sağlam temellere oturtulacaktır. İki kişinin evlenmek niyetiyle söz kesmesinin, yüzük takmasının İslâm hukukundaki adı “hıtbe”dir; dilimizdeki ifadesiyle nişan. Nişanın hikmeti ise, evlenmek isteyen tarafların birbirlerini yakından tanıma imkânını temin eder. Nişanlılar ve aileler bu vesileyle birbirlerini ahlak, alışkanlık ve eğilim itibariyle tanımaya çalışırlar. Bu tanıma ve görüşme İslamî çerçeve ve sünnet ölçüsünde devam eder.  Taraflar geçinebilecekleri, evliliği yürütebilecekleri hususunda belli bir kanaate varırlar; mutluluk, güven ve huzur içinde hayatlarını sürdürebileceklerine inanırlarsa, artık karara varırlar ve gerekli hazırlıklara girişirler.

Burada unutulmaması gereken en önemli nokta nişanın, söz kesmenin, yüzük takmanın bir nikâh olmadığıdır. Yani nişan, evlilik değil sadece bir evlilik vaadidir.  Nikâh kıyılmadıkça nişanlılar dinen birbirlerine yabancıdır. Kendisinden emin olmak kaydıyla erkek nişanlısının sadece el ve yüzüne bakabilir; tokalaşma, elini tutma gibi hallerden uzak durur. Yanlarında üçüncü bir şahıs olmadan başbaşa kalamazlar, gezip tozamazlar. Burada önemli bulduğumuz için bir nakle yer vermek istiyorum:  “Evlilikten önce flört, yani birlikte gezip dolaşmak ve halka açık çeşitli yerlere gitmek şer’an yasaktır. Üstelik böyle bir beraberlikten beklenen fayda da hasıl olmaz. Çünkü nişanlılar o dönemde birbirlerine gerçek yüzlerini göstermezler. Halk arasında, ‘Her nişanlı yalan söyler’ tabiri vardır.  Erkek bazı hususlarda aceleci davranabilir. Zira insan bazen arzularına yenilir ve bir kadınla başbaşa kaldığında, nefsine karşı koyması güç olabilir. Bunun zararı da en fazla kıza dokunur. Zira böyle bir beraberliğin ardından nişan bozuldu-ğunda şerefi ve saygınlığı lekelenmiş olur.” (Vahbe Zuhaylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, 9:24.)

Nişanlılık döneminde nelere dikkat edilmelidir?
Evlenecek taraflar görüşüp konuştuktan ve anlaştıktan sonra aralarında bir nişan merasimi düzenlenir. Nişan bir çeşit sözleşme sayıldığı için, talip olunan kızı artık bir başkası gelip isteyemez.  Nişanlanma memleketimizde yaygın bir âdet olduğu gibi, İslam’da da yeri olan bir husustur. Nitekim Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Âişe ile üç sene kadar nişanlı kaldıktan sonra evlenmişlerdir. Böylece, nişan aynı zamanda bir sünnet sayılmaktadır. (Müslim, Nikâh: 69.)  Nişan merasiminden sonra, aileler arasında akrabalık bağı kurmanın ilk teşebbüslerine başlanır. Taraflar karşılıklı olarak birbirlerine hediye gönderirler ve artık yavaş yavaş düğün hazırlığına başlarlar.  Evlenecek kimselerin nişanlılıkları da bir yüzükle belli edilir. Erkeğin altın ve diğer madenlerden yapılmış yüzük kullanması uygun olmadığı için, ancak gümüş yüzük takabilir.

Nişan, sadece bir evlenme vaadi ve nikâhın başlangıcıdır. Böyle bir vaatten dönmek İslamî edebe aykırı olduğu için, ölüm ve sonradan ortaya çıkan bir hastalık gibi, haklı bir sebep yokken, ahdi bozmak doğru olmaz.  Fakat sadece nişanlanmakla nikâh hükümleri gerekmediğinden, iki taraftan hiçbirisi, İslam hukuku açısından sözünü yerine getirmek zorunda değildir. Çünkü nişanda, nikâhta bulunan icap ve kabul yoktur. Yani evlenecek eşler iki şahit huzurunda sözlü olarak nikâh akdini yapmış değillerdir.  Nişanlanmanın her iki taraf için sağladığı en mühim fayda, evliliğin sağlam esaslar üzerine kurulması için başvurulan bir ihtiyat tedbiri olmasıdır. Çünkü, birtakım haklı sebeplerle nişanın bozulması, ileride meydana gelmesi muhtemel ve mümkün olan boşanma hadisesinden daha hafif düşmektedir.

Her ne kadar “dünürlük” devresinde her hususun enine boyuna konuşulması gerekse de, nişanlıların mutlu bir yuva kuramayacakları hususunda ciddi belirtiler çıkarsa, nişan sözleşmesine nihayet verilebilir. Nişanlılık devresinde, zaman zaman ihmal edilen ve dikkat edilmeyen husus, tarafların birbirlerini evliymiş gibi zannedip aradaki mahremiyet sınırını ihlal etmeleridir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, evlenecek kimseler birbirlerini ancak istemeye gittikleri zaman görebilirler. Bunun dışında, bir nikâh akdi yapılmadığı müddetçe, nişanlıların yalnız olarak görüşmeleri, konuşmaları, beraber gezmeleri uygun olmaz. Çünkü birbirlerine karşı bir yabancıdan farksızdırlar. Görüşme zarureti hasıl olsa, yanlarında kadının bir mahremi bulunmalıdır. Bu hususta Peygamberimizin (a.s.m.) ikazı açıktır: “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasın. Çünkü bu takdirde üçüncüleri şeytandır.” (Müsned, 3:39.)

Nişanı, bir evlilikmiş gibi görerek nişanlılar arasındaki mahremiyet sınırına dikkat edilmemesi sonunda, toplumda pek çok üzücü ve aileleri sıkıntıya sokacak durumlar görülmekte ve duyulmaktadır.  Bu hususta titizlik gösterilmemesi sonunda tarafları pişmanlığa düşüren bazı hataların çıkma ihtimali gözardı edilmemelidir. Evlilik akdi yapılıncaya kadar her iki taraf da meşruiyet sınırını aşmamaya özen göstermelidirler.  Nişanlılar, nikâhları akdedilene kadar yalnız başlarına görüşüp konuşamayacakları gibi, tokalaşmaktan da kaçınmalıdırlar. Düğün merasimi esnasında dahi henüz nikâhları kıyılmadıkça, mahremiyet sınırına dikkat etmeleri gerekir. Ancak nikâhları akdedildikten sonra birbirlerine helal olurlar.  Bazı bölgelerimizde nişan merasimi esnasında dinî nikâh kıyılmakta; böylece tarafların birbirleriyle rahat bir şekilde görüşmeleri için sakınca ortadan kalkmaktadır. İslam hukuku açısından eşler, karı koca olmaktadırlar; fakat resmî nikâhları daha sonraya bırakıldığından, evlilik muamelesi resmen gerçekleşmemektedir.

Bununla beraber, iki şahit huzurunda icap ve kabul esaslarına uyularak kıyılan bir nikâh, tarafları birbirine helal kılar. Başbaşa görüşüp konuşabilirler, tokalaşabilirler, gezebilirler.  Her ne kadar taraflar birbirlerine, “Evet” dedikten sonra birbirlerinin helali olmuşlar, ömür boyu bir ve beraber olmaya karar vermişler, birtakım riskleri göze almışlar ise de, en kötü ihtimalleri de hesaba katarak, nişanlılık devresinde, ölçülü olmanın sayılamayacak kadar çok faydaları vardır.  Özellikle damat adayının, kız tarafının hassasiyetini anlayışla karşılaması gerekir. Bu hassasiyetin bir itimatsızlıktan değil de, haklı bir ihtiyattan kaynaklandığı bilinmelidir. Allah göstermesin, bir nişan bozulması sırasında tarafların vicdan azabı çekmemesi ve ikinci evlilik teşebbüslerinin akamete uğramaması için böylesine bir ihtiyata ihtiyaç vardır.

Bu vesileyle şu hususa da açıklık getirelim:
Nikâhlı olduğu halde nişanı bozulan kadının başka bir erkekle evlenmesi dinen caiz değildir. Başkasıyla yaptığı nikâh sahih olmaz. Kadının nikâhının sahih olması için önceki nişanlısının (kocasının) kadını boşaması gerekir. Boşadığı takdirde, kadın başka bir erkekle evlenebilir. İddet beklemesine gerek kalmaz.  Aksi takdirde, eski nişanlısı boşamadan kız bir başkasıyla evlenemez. Bu hususta karı-koca olup olmaları şart değildir; yani cinsel temasta bulunmasalar da taraflar dinen karı-kocadırlar. Yapılmış olan nikâh tarafları nikâhlı gösterir. Kız boşanmadan bir başkasıyla evlendiği takdirde nikâhı batıl olduğundan bu evlilik sayılmaz.  Erkeğin durumu ise farklıdır. Erkek nikâhlı olduğu halde başka bir kadınla evlenebilir. (Nisa Sûresi, 3.)

Nikâh nedir, nasıl kıyılır, nelere dikkat edilir?
Nikâh kavramını Türkçe’de “evlenme” olarak karşılıyoruz. Nikâh karşılıklı bir sözleşmeyi, antlaşmayı getirdiği için bu yönüyle bir çeşit muamele sayılır. Mahiyeti ve fonksiyonu itibariyle de bir ibadet hüviyeti içinde değerlendirilir.
Gerek ayet-i kerimelerde, gerekse pek çok hadis-i şerifte nikâha yapılan teşvik, bunun, Müslüman’ın yaşayışında ve İslam hukukunda çok önemli bir yerinin bulunduğunu gösterir. Nikâh bu yönüyle dinîdir, İslamî bir kurumdur. Zaten İslam dışı toplumların nikâha karşı olmaları, onun dinî bir mahiyet taşımış olmasından ileri gelir.
Din, insandan beş şey ister:
1
. Aklı muhafaza
2. Dini muhafaza
3. Canı muhafaza
4. Nesli muhafaza
5. Malı muhafaza

Aklın, dinin, canın, malın ve neslin muhafazası birbirine bağlı, hepsi de insan hayatının ayrılmaz bir parçasıdır.  İşte İslam, nikâhı kurumsallaştırarak neslin muhafazasını hedef alır. Bunun için pek çok kural, yaptırım ve prensipler getirir, evlenecek eşleri birbirine bağlayacak esaslar koyar.  Nikâh ciddiye alınması, üzerinde titizlikle durulması gereken bir meseledir. Üç meselede şaka olmayacağını bildiren Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bunları, “Evlenme, boşanma ve köle âzadı” olarak ifade ederken, bunlarda gösterilmesi gereken ciddiyeti belirtir.

Nikâh bir akit olması dolayısıyla bazı şartları vardır. Bu şartlardan birisi yerine getirilmezse nikâh sahih olmaz. İslam hukukuna göre bu şartlar şunlardır:

1. Tarafların hazır bulunması: Kız ile erkeğin veya onlara vekâlet edecek vekillerin mevcut olması.

2. İrade beyanı: Bu icap ve kabulle gerçekleşir. Yani iki tarafın “Kabul ettim” lafzını söylemesi veya nikâhı kıyan kimsenin “Falan adamı veya falan hanımı eş olarak kabul ettin mi?” sorusuna, onların “Evet” veya “Kabul ettim” demesi.

3. Şahitlerin hazır bulunması: Bu şahitler ergenlik çağına ermiş, aklı başında iki erkek veya bir erkek ile iki kadın olmalıdır. Şahitlerin mutlaka yabancıdan olması gerekmez. Bunlar, kardeş, amca, dayı gibi yakın akrabalardan olabileceği gibi, bizzat nikâhı kıyan kimse de olabilir. Bunlar bir şahit yerine geçebilir. Bunun için nikâh kıyan kimseden başka bir kişi daha olsa yeterlidir.

4. Nikâhı ilan: Nikâh akdi tamamlandıktan sonra gizli tutulmayıp çevreye duyurulması, ilan edilmesi gerekir. Bu hususta Peygamberimizin (a.s.m.) teşvikleri de bulunmaktadır.

5. Kızın velisinin izninin alınması: Hanefî mezhebinden farklı olarak, diğer üç mezhebe göre nikâhın sahih olabilmesi için kızın velisinin izninin alınması lazımdır. Bu, nikâhın şartlarından birisidir.

Bu şartlar gerçekleştiği zaman, nikâh kıyacak bir kimse bulunmasa da eşler iki şahit huzurunda, irade beyanıyla icap-kabul akitlerini yapabilirler. Ancak akdin resmîleşmesi ve ileride çocuklar arasında miras meselesinde bir anlaşmazlık çıkmaması için resmî nikâhın yapılması da gerekir.


Mehmed Paksu


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






Coğrafyasını Çizebildiğin İnsanla Mutlu Olursun

Küçücük bir kaçamaktı benimkisi. Düşündüm… Taşındım…  Ve üstüne seyahat kılıfını uydurmayı uygun buldum!  Aslına bakarsanız aklımın ucundan bile geçmiyordu işimden gücümden uzaklaşmak.  Arkadaşım, sinsi bir virüs gibi kanıma girdi!  Sağımdan yaklaştı olmadı! Bir de solumdan denedi.  Ne yapıp edip sonunda beni ikna etti.  Eğer istemeseydim bir bahane bulurdum elbet.  Sanırım ben de kaçıp gitmeye biraz meyilliydim.

Bavul hazırlama aşaması malumdu!  Tarih yeniden tekerrür etti.  Her seferinde olduğu gibi aklıma ne geldiyse içine doldurdum.  Hayal ettiğim acil durum senaryoları gerçekleşmeyince  Yarısından fazlasına dokunmadım bile  Sonrasında bu kadar yük taşıdığım için pişmanlık duydum.  Anladım ki insanın mizacı kolay kolay değişmiyor.  Yedi yaşımda okul çantası hazırlarken de böyleydim  Nasip olur da yetmişleri görebilirsem…  Gidişatımı az çok tahmin edebiliyorum!

Ekmeğin köşesini koparırcasına alıp götürdüler beni  Bir parçamı yaşadığım şehirde bırakarak taa uzaklara gittim.  Yolculuğun başlarında direniyordum tatil yapma fikrine  Telefonla çağırdıkları saniyede geri dönecekmiş gibi bedenim kaskatı duruyordu  Zihnimdeki tilkiler aralarında dans ediyordu.  Gözlerimi kapattığım anda karşımda bir surat beliriyordu.  Artık söz geçiremiyordum düşüncelerime  Ensemde dişlerini hissediyordum.  Canım çok acıyordu.  Anlayacağınız durumum biraz vahim görünüyordu.

Seyahat esnasında şunları düşündüm…  Denizde yüzerken hep kulaç atmaktan yoruluyorsun,  Bazen kendini suya bırakmak gerekiyor,  Vakti zamanı geldiğinde, suyun kaldırma kuvvetine ihtiyaç duyuyorsun…  Arabayı 3. vitese takıp gidersen nereye kadar?  Kaç kilometre yol alırsın?  Eninde sonunda bir yerlerde hararet yapar motor.  Bazen yolun kenarına çekilip,  El frenini sonuna kadar çekip,  Yanından ‘vınnn’ diye geçip giden arabalara bakmaktan zevk alıyorsun…  Savaşın hep ön saflarında kılıç sallamak olmaz,  Ara sıra geri çekilip hilal taktiği gerekir.  Düşmanın kazandığını düşündüğü anda kıskıvrak yakalamak,  İnsana dayanılmaz zafer sarhoşluğu verir.   

Vee seyahatten döndüğüm anda parçalara bölündüğümü hissettim. Seyahate gitmeden önceki bir adet ‘eski ben’  Dönüşteki bir adet ‘yeni ben’ olarak artık ikiyim.  Elindeki bavulla evden ayrılan kişi ile ‘yeni ben’ arasında çok fark var şimdi.  Hayır, morfolojimi kastetmiyorum  Hayata bakışımdaki zaviyeler, yer değiştirdi.  Hayallerimin hareket alanı genişledi.  Meğer köşeye sıkışmışım…  İnsanlardan, olaylardan, konuşmalardan o kadar bunalmışım ki…  Kararlıyım, kendimi koruma altına almalıyım,  Ruh bütünlüğüme kimseyi dokundurtmamalıyım.

Coğrafyasını çizemediğin insanlar çok tehlikeli.  Onlarla dümdüz bir yolda giderken yan yana.  Mutluyuz, gülüyoruz, eğleniyoruz.  Derken aniden uçurumun dibinde buluyorum kendimi.  Neye uğradığımı şaşırıyorum.  Ya da onlara en yakın hissettiğim zamanda,  Sınırlarındaki dikenli tellere savruluyorum,  Yara bere içinde kalıyorum.  Çünkü bilmiyorum hudutlarını, girdaplarını,  Ne zaman, neyle karşılaşacağımı kestiremiyorum.  Gülerken ağlamaktan ve ağlarken gülmekten yıprandım.  Kararım kesin!  Coğrafyasını çizemediğim insanları yanıma yaklaştırmıyorum.


 Melda Bekcan


"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






Çocuklarınızın Fanatik Olmaması İçin...

Taraftar babaların genellikle “fanatik” çocukları oluyor… Ve eğer çocuğunuz fanatikse bir gün acıyı göze almalısınız… Zira günümüzdeki hâli ile futbol maalesef bir “şiddet” barınağıdır…  Stadyumda bağıran çağıran, gol yediğinde gömleğini yırtan, oturakları koparıp hakeme fırlatan veya sokakta hiç tanımadığı karşı takımın taraftarlarının yolunu kesip elindeki bıçağı onların üzerine sallayan kişinin tek derdi “futbol” değildir…  Böylesi kişiler, daha çocukluk yıllarından itibaren yaşadıkları aşağılanmaları, uğratıldıkları zararları, kalplerindeki nefretlerini “fanatizm” ile dışa vurmaktadırlar…    “Sınırsızlığı” ve kural tanımazlığın hazzını “futbol” bahanesi ile doyasıya yaşama eğilimindedirler…  Mesela, “antisosyal kişilik bozukluğu” olan bir kişinin maç izlemek üzere bir stadyuma girmesi demek, maç sırasında bütün anormal dürtülerin tetikleneceği demektir… Ve tetiklenen anormal duygular, biraz sonra hiç günahı olmayan birinin zarara uğrama riski demektir…

Ya da “sınırda kişilik bozukluğu” olan birinin “amigoların” coşturmasıyla, kalabalıklar içinde kendini “daha güçlü hissetmesi” ile maç sonrasında ne yapacağını bilemezsiniz… Bu yoğun dürtüselliğin uyandırdığı anormal hisler onun belindeki silahı çekip bakanlara ateş etmesine mi yol açar, yoldan geçen birilerine birdenbire anlamsızca saldırmasına mı sebep olur kestiremezsiniz…  Şiddet toplumlarında futbol, “kişilik bozukluğu taşıyanların” içlerindeki “sapkınlıkların” dışa vurulduğu bir alana çok çabuk dönüşüyor… Çocukların terbiye adına “dövülebildiği”, okullarda eğitim adına “aşağılanabildiği” ortamlarda yetişenler, yetişkinlik yıllarında “futbol fanatikliğine” daha yatkın oluyorlar…  Bütün bunlar yetmezmiş gibi, medyanın da “fanatik taraftar” vurgusu kişilik bozukluğu riski taşıyanların davranışlarını daha yıkıcı hâle sokabiliyor… Taraftarlık bir “bağımlılık” ilişkisine dönüşüyor. Gençler “anne sevgisini”, “baba yoksunluğunu” kendi tuttuğu futbol takımına bağlanarak gidermeye çalışabiliyor…  

İşte bu yüzden ebeveynler, yaşama dair rehberlik ettikleri kendi çocuklarını yanıltmamalı, onlara zarara düşürücü bağımlılıklar kazandırmamalıdır… Çocuğun bir takım tutması, o takıma “ölesiye” bağlı olması, o takım ile kendi kişiliğini özdeşleştirmesi, belki bir baba için “sanki” keyif verici durum olsa da duyarlıca bir çocuk terbiyesi yöntemi değildir…  Eğer maksat spor ise günümüz çocuklarının en çok ihtiyacı olan spor dallarından biri “okçuluk”tur… Zira okçulukta “öfke” ve “nefret” değil, “sükûnet” ve “sakinlik” vardır… Gözlemlerimiz o ki futbol fanatizmi içine düşmüş çocuklar okullarda oldukça yoğun bir şekilde “dikkat dağınıklığı” yaşarken, “dingin” bir spor olan okçuluk eğitimi alan çocukların “konsantrasyon” güçlerinin üstün olduğunu görüyoruz… Okçuluk yapan bir sporcu müsabaka sonrasında sağa sola saldırmak yerine, kendisi ile birlikte bu sporu yapanlarla tokalaşmayı, tebrikleşmeyi tercih ediyor…  

Ya da biniciliğe yönlendirilmeli çocuklar. Bir canlı ile yapılan yegâne spor dalı binicilik… Pedagojik açıdan bakılırsa, at ile duygusal bir iletişim kurma çabasına giren çocuğun duygu dünyasının nasıl da açıldığını ve nasıl da “güven” duygusu içerisine girdiğini görüyoruz… İçe kapanık ve güvensiz çocukların “at terapisi” ile kendilerini nasıl da toparladıklarına şahit oluyoruz…  Veya yüzme… Ruhun bütün hâllerini fizik ve su yardımı ile uyaran, kişinin insan olma fonksiyonlarını canlı tutan bir spor dalı yüzme… Hırs ve nefreti, kin ve şiddeti suyun içinde eriten mucizevî spor dalına yönlendirilmeli çocuklar…  Futbol, çocuğun kendinin de içinde olduğu bir spor etkinliği ise üzerinde ancak konuşulabilir. Koşması, topa vurması, yere düşmesi ile çocuk bir spor yapmanın kazanımlarını elde edebilir… Yoksa çocuğu bizzat kendisinin yapmadığı bir spor dalında zarar verici insanlarla aynı ortamda buluşturmak doğru bir ebeveyn tutumu olmasa gerek...


Adem Güneş



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






<br/><a href="http://oi42.tinypic.com/5u0g35.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Evlilik ve Aileye Temel Bakışımız

İster evli, ister evlenmeye yeni adaylar olalım; bilmemiz, hatta çerçeveletip her zaman görebileceğimiz bir duvara asmamız gereken temel bakışız şöyle olmalı:

- Dünyaya gönderilişimizin, yaratılışımızın asıl sebebi, sırrı, imtihan olmaktır. Bunun en önemli vasıta ve mekânlarından birisi de ailedir.

- Peygamberimiz (asm), “Kim Allah için verirse, Allah için vermezse, Allah için severse, Allah için düşmanlık beslerse ve Allah için evlenirse imanını kemale erdirmiş olur.” (Beyhakî, Şuâbu’l-İman, 1: 47.) buyurmuştur.
Allah için evlenmek; evlilik ve aile hayatını Allah’ın emrettiği şekilde ve Sünnet-i Seniyye’ye göre yaşamakla mümkündür.

- Huzur ve mutluluk eşler olarak, kendimizi tanımaya, duygularımızı keşfetmeye ve birbirimize “sevgi, hürmet, merhamet” çerçevesinde yaklaşmaya bağlıdır. 

- Eşler; hak, sorumluluk ve vazifelerinin idrakinde olmalı. Farkında olmak yetmez, ifa etmeye halisane istemeli ve çalışmalı.

Sanayileşmiş Batı toplumlarında dinî değerler, fert, aile ve toplum hayatından çıkarıldı. Kiliseler artık gönüllü bir kuruluş durumuna indirgenmiş. Seküler ve sefih Batı medeniyeti, nefsî arzulara hizmet ediyor. Hevâ ve hevesini tatmin için her türlü kötü alışkanlığa yol vermiş. Bunların başında alkol ve uyuşturucu geliyor.  Müstehcenlik, kıskançlık ve benzeri menfî duygu ve hasletler de terbiye edilmediğinden başıboş bırakılmış ve dizginlenemiyor. Gençliğin sahipsiz kalması, mânevî boşluk içine yuvarlanması, eğitilmemesi, problem ve bunalımın, hatta kötü alışkanlıkların kucağına itilmesi beraberinde aile parçalanmaları ve boşanmaları da getirmiş.  “Boşanmaya yol açan” kirli sahne ve tablolar, dehşet saçan hususlardan bazıları; inançsızlık, alkol, yalan, sadakatsizlik, aldatma, israf, fâiz, tefecilik, kumar, uyuşturucu, fuhuş, hile, rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, dolandırıcılık, vs. AB bünyesinde araştırmalar yapan uzmanların raporuna göre, fert mutsuz, aile felç, toplum hayatı tar ü mar olmuş; her iki evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyor.  Sanayileşmiş, fakat moral değerlerden tamamen kopmuş, manevî değerlerden sıyrılmış ülkelerde boşanmanın sıradan bir olay haline gelmesinin gerekçeleri şöyle sıralanıyor:

- Bireycilik,

- Hayattan beklenenlerin çok fazla artması,

- Evlilik dışı hayat,

- Aşırı cinsel özgürlük.



Ali FERŞADOĞLU



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.






<br/><a href="http://oi43.tinypic.com/33vn1ab.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

AVM Dediğin Böyle Olur

Dünyada hakim olan ekonomik zihniyet, hiçbir noktada ahlaki ve vicdani bir temele oturmayan bir yapıdadır ve işin kötüsü İslam alemini de etkisi altına almaktadır. Adına ister serbest piyasa ekonomisi, ister kapitalizm deyin, işbu zihniyet insanı, sadece bir “haz makinesi” ve “çıkar azamileştiren” bir varlık olarak görür. Bir nevi insan, çıkarının peşinde koşan ve bunun için de hemen her şeyi yapabilen, hiçbir şeyin kendisini sınırlamasına izin vermeyen, insanlık erdemleriyle ve ahlak ilkeleriyle bağını koparmış bir “hayvan”dan farksızdır. Yani ta bir “homo economicus”tur.

Dünyayı etkisi altına alan bu zihniyet için makbul olan “harcayan”dır, “gösteriş yapan”dır, daha fazlasını isteyen”dir, “lüksü hak eden”dir, “yediği önünde, yemediği ve israf ettiği arkasında olan”dır, “dünyanın etrafında döndüğü”dür. Makbul olan insan tipi, hakla, hukukla, adaletsizlikle, sömürüyle değil de hayattan “keyif almak”la ilgili olandır. Tüm dünya hayatını ilkel bir “keyif almaya” indirgeyendir. Üstü başı cici bici ama kafası bomboş olandır. Ne kokan ne bulaşan, emek harcamayan, hazıra konandır. Bu mevcut zihniyetin “ceberrut tapınakları”dır AVM’ler, plazalar, bol yıldızlı rezidanslar… İlle de AVM’ler… Birbirinden saçma sapan isimleri, mevcut sömürü düzeninin manasızlığını, içinin ne kadar da boş olduğunu ikrar ediyor gibidir. Süslü püslü mağazalar, kağıt bebek misali müşterilerle, “para harcama” ve “tüketme” ayinlerine sahne olur bu “ceberrut kapitalist tapınaklarda”. Asgari ücrete talim eden ve günde bilmem kaç saat ayakta dikilen çalışanların yüzleri devamlı güleçtir, ki bir yanda kof bir şatafatın hükümranlığı ve gösterişi gözleri kamaştırırken, öte yanda yaşanan ekmek kavgası belli olmasın diye sanki.

AVM demek parlak vitrinler, cicili biçili alışveriş poşetleriyle dolu eller, gösteriş ve şatafat yarışına girmiş ve hayattaki tek derdi “keyif almak” olan tipler demektir. AVM’de ekmek kavgası yoktur, hayatın tadını çıkarmak vardır. Sömürü konuşulmaz, hayattan keyif almaya yoğunlaşılır. Dünyanın derdi, kederi giremez o kapıdan; “daha fazlasını isteyenler”, “lüksü hak edenler” karşılanır kırmızı halılarla.  Ambalajı parlak, süsü gösterişi yerindeyse, hele bir de arabayı kapıdaki valeye bıraktıysa gelen “misafir”, bilin ki o çok “kaliteli” bir insandır, hayattan keyif almayı hem bilir, hem de bunu sonuna kadar hak eder. Stil sahibidir, bir alışverişe çıkışta birkaç bin lirayı harcar, çünkü bunu “hak eder”.  İşçi, emekçi ise giremez, girmemelidir bu kapıdan. Üstü başı pis, bakımsız adamın ne işi olur AVM’de. Gelen “misafirleri” rahatsız eder en başta. Rahatsız olur kağıt bebekler, ensesi kalın kalantorlar ve sahte zenginliklerle kendilerini avutanlar. Bir inşaat işçisinin vazifesi, sigortasız, hiçbir güvenlik önlemi olmadan bir şantiyede çalışmak veya bir iş kazasında ölmektir. Ne işi olur işçinin, emekçinin AVM’de. Ne hakkı vardır “misafirleri” rahatsız etmeye?

Dolayısıyla, geçtiğimiz günlerde İstanbul Mecidiyeköy’deki bir AVM’nin, şantiyede çalışan ve para çekmek için gelen bir işçiyi “misafirleri rahatsız eder” gerekçesiyle almaması da sonuna kadar doğrudur. Çünkü bu düzende, insani veya vicdani hiçbir şeye yer yoktur. Halden anlamak lügatten çıkarılmıştır. O işçi de üstü başı düzgün, cicili bicili gelmelidir. Bu ülkedeki “keyif almak” tutkunu diğer insanları niye rahatsız etmektedir pis kıyafetleriyle? Neden insanların zihinlerini “ekmek kavgası” gibi bir gerçeklikle meşgul etmek istemektedir?  Bu kararından dolayı söz konusu AVM’yi tebrik eder, vahşi kapitalizm yolunda hayırlı muvaffakiyetler dilerim.


Burak Kıllıoğlu



"http://img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages