
Bir hafta önce 18 Mayıs tarihli Birgün’de, AKP karşıtı muhalefetin henüz pek büyümese ve iktidarı ciddi biçimde sarsmasa bile kendini konsolide ettiğini, giderek “hareketlendiğini” yazmıştım (“Karşılıklı Konsolidasyon”).
19 Mayıs günü Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşananlar, bu saptamayı doğrular gibidir.
Yaşanan hareketlenme, peşinen etiketlenmemeli ve dışlanmamalıdır. Eğer meseleye soldan bakılıyorsa, bu tür hareketlenmeleri de tutup “Ergenekon’a” bağlamanın, “Cumhuriyet seçkinlerinin son çırpınışları” diye yaftalamanın veya “siyasi yelpazedeki malum bir kesimin işi” olarak görmenin solculukla da mantıkla da bağdaşır bir yanı yoktur.
Solculuksa, kurulu, yerleşik ve egemen olana karşı her tür hareketlenmeye en azından belirli bir değer biçilmesi işin alfabesidir. Ortada bir hareketlenme, belirli bir kitlesellik ve coşku varsa, “Samsun’a ayak basma”, “Mustafa Kemal’in askerleri olma” gibi göndermeleri de dışlama ve uzak durma gerekçesi saymamak gerekir. Solun içinde mayalandığı, etki alanını genişlettiği, kendine yeni dayanaklar bulduğu hangi hareketlenme kimilerinin solculuk adına istedikleri ölçüde “arınık” olmuştur ki?
Önümüz yaz; ama durgun değil hareketli geçeceğe benziyor. “Karşılıklı konsolidasyon” çerçevesinde AKP de birtakım hamlelere yönelecek, artık “jakoben, vesayetçi, seçkinci” vb edebiyatının da işlevini yitireceği çıkışlarda bulunacaktır.
Bu “rest” karşı hareketlenmeye ivme kazandırarak görülürse, Türkiye’de siyaset yeni bir evreye girmiş olacaktır.
5 ay sonra 29 Ekim geliyor…
***
“Hareketlenme” diyoruz.
İşin içinde elbette geniş toplum kesimleri ve siyasal partiler vardır: işçi ve emekçi sınıflar, Kürtler, Aleviler, AKP’nin yaratmaya çalıştığı “yeni Türkiye” atmosferine uyum sağlamakla direnmek arasında gelgitler yaşadığı anlaşılan CHP’liler vb…
Ancak, bu geniş kesimleri çapraz kesen, daha küçük veya özel konumda, ama “hareketlenme” açısından önem taşıyan kimi “sektörler” de vardır.
Örneğin, öğrenci gençliğin son dönemde başarılı bir sınav verdiğini söyleyebiliriz.
Medyada her tür olumsuzluğa karşın hala dirençli yazılar yazabilenleri kutlamak gerekir.
İktidarın tasarruf ve saldırıları karşısında dik duran sahne sanatçıları alınlarından öpülmeyi hak etmişlerdir.
Peki, bu tabloda sanki bir şey eksikmiş gibi gelmiyor mu?
Eskiden olsaydı belki “yargı” denirdi, şimdi denemez. Geçelim.
O zaman “eksikmiş” gibi görünen ne?
Kimse kusura bakmasın, şahsen bana “akademi” eksikmiş gibi geliyor…
Birincisi: “Akademide yaprak kımıldamıyor” türü süpürücü genellemelere gitmek gerçekten haksızlık olur; kımıldanmalar, örgütlenme, dik durma ve ses verme çabaları içinde olanlar vardır. İkincisi: AKP’nin elindeki YÖK düzeninin akademiyi ne hale getirdiği de biliniyor.
Ama gene de akademi sanki fazla sessizmiş gibi görünüyor. Bunu söylerken, “evrim tartışmaları” bağlamındaki saygın duruşu ve bunun önde gelen aktörlerini ayırıyorum.
Ancak, bu kadarı yetmiyor.
Az önce belirtilen iki neden ve kimi tekil örnekler dışında akademinin görece sessizliğinin asıl nedeni “kampus dışında ne olursa olsun, biz burada bilim yapıyoruz” avuntusu ise, tek kelimeyle “yazık” demek gerekir…
O zaman bari “Sınırları Aşmak: Kuantum Yerçekiminin Dönüştürücü bir Hermeneutiğine Doğru” gibi şeyler yazsınlar da meraklısı okusun.