***HAYATIN İÇİNDEN-KAHVE MOLASI***

4 views
Skip to first unread message

hüseyin bayhan

unread,
Apr 18, 2013, 8:41:33 PM4/18/13
to YOR-SİZ, Sultan Özşen






                   HAYATIN İÇİNDEN

                                                 KAHVE MOLASI

 

Hüseyin BAYHAN

 

 

 

 

 Hayat Bilgisi

 

Bir Kalbe Dokunmak

Bir elin hissediş hikâyesidir, bu satırlar.
Gözler ellere takılır önce. Hüzünlü yüzüyle karşılıklı bakışmadadır eller.
Anlar ki, orada yüzlerce kalp beklemektedir. Ve yumruk olur eller ağırlığıyla yükün, yere doğru eğilir.
Yapabileceği çok şey vardır ellerin ve hissetmesi gereken paha biçilmez duygular.
Bir kalbe dokunmak gereklidir şimdi. Boşuna değildir, hiçbir şey.
Ve hiçbir şey kalplere giden yoldan daha anlamlı değildir.
Yalnızca farkına varmak gerekir. Bir dokunuş, on parmağın ve de bir yüreğin yapabileceği şeylerdir.
Ve bir eldir, şimdi yollarda olan. Bir kalbe dokunmaktır sevincinin adı.
Tek isteği, sonu olan kâinatı aşmaktır, ulaşmaktır sonsuzluğa.
Ve bunu bilir ki, kalpleri hissederek yapacaktır. Bir tabela vardır yolun başında, “Dokunmak nedir?” yazılıdır.
Ve dokunmak, kalplere giden yolda anlatılacaktır.
Muhtaç olan her kalbe uzanmaktır, dokunmak.
El olmaktır, yüreklere serpilen sevinç tohumlarını taşıyan.
Bir yetimin saçını okşamaktır. Bir tas çorbansa içtiğin şu dünyada, onu da paylaşmaktır.
Ve dokunmak, yardım eli olmaktır. Tebessümünse tek servetin, onu da cömertçe sunmaktır.
Dokunmak…
Keşfetmektir, sevgiye aç olan kalpleri.
Dokunmak…
Aç olan karınların, ekmek kokulu sevgisidir.
Bayramlarda beklenen bir parça etin rüyasıdır dokunmak.
Kulluğun en anlamlı hikâyesidir. Ve bir lütuf değil, vazifedir dokunmak.
Sonsuzluğa açılan sevap kapısıdır. Allah’a olan merdivenindeki adımındır, dokunmak..
Sonra şükrün sırası gelir. Ve son söz, dualarla söylenir.
Dokunmayı nasip eden Yaratana, vesile olan her şey için hamd gereklidir. 
Kolay yoldan ahret azığı, belki de buna denilmektedir. 
Ve hiç durmaksızın, el olmanın kıymeti bilinmelidir.
Ve dokunmak, sevaplarla dolu bir hikâyeyi cennette dinlemektir…

 

 

KISSADAN HİSSE

 

Takkeci İbrahim

Topkapı'da mütevazı bir hayat süren Takkeci İbrahim Çavuş, ördüğü takkeleri satıp zar zor geçinen kalbi tertemiz bir gönül eri. Bütün derdi, bir cami inşa edip, Allah’ü teâlânın rızasına erişebilmek. Hep bunun hayali ile yaşıyor, her konuşmasında hep bunu dile getiriyor. Fakat kimse inanmıyor.
Alaylı bir şekilde hangi parayla cami yaptıracağını soran kimselere ise Takkeci İbrahim daima şu cevabı veriyor: "İhtimaldir padişahım, belki derya tutuşa!"
Gel zaman git zaman, İbrahim Ağa bir mübarek gece ibadetle meşgul olurken uykuya yenik düşer. Fakat bir süre sonra kan ter içinde uyanır. Rüyasında nur yüzlü mübarek bir zat der ki: "Bağdat'a git, orada iki salkım üzüm rızkın var, onu ye ve dön!" Hemen o gün Bağdat'a gitmek üzere yola koyulur. Hikmetini, üzümü bulup bulamayacağını düşünmez bile.
Aylar süren, bin bir türlü zahmetli yolculuktan sonra nihayet Bağdat'a varır ve bir hana yerleşir. Yorgun, bitkin ama ümidinden bir şey kaybetmiş değildir. Heybesindeki kurumuş ekmeği çıkarıp yemek için, hancıdan biraz su ister. Bu sırada çardaktaki asma ve asmadaki dökülmekte olan yapraklar arasındaki iki salkım üzüm gözüne takılır. Hancı su ile beraber kendisine acıyıp asmadaki iki salkım üzümü kopararak ekmeğine katık yapması için önüne koyar.
İki salkım üzüm bitince, uzun yolculuğun yorgunluğunun bir anda üzerinden kalktığını hisseder.
Emri yerine getirmenin verdiği gönül rahatlığı ile geriye dönebilirdi artık... Bu sırada hancı yanına gelip nereden gelip nereye gittiğini sorar. Takkeci İbrahim de saf bir şekilde anlatır rüyasını.
Daha rüyası bitmeden hancı basar kahkahayı:
- Be akılsız adam, bir rüyaya bağlanıp bunca zahmete girilir, bunca masraf yapılır mı?
Bana kaç defadır rüyamda; "İstanbul'da Topkapı'da Takkeci İbrahim Çavuş'un evinin bahçesindeki kuyunun yanındaki büyük taşın altında bir küp altın gömülüdür, git altınları al" derler.
Ben de, "Bu rüyadır" derim, hiç üstünde durmam. Sen ise iki salkım üzüm yemek için İstanbul'dan Bağdat'a gelmişsin. Allah akıl, fikir versin!
Takkeci İbrahim Çavuş mesajını almıştır artık... Hemen İstanbul'a döner ve bahçesindeki altın dolu küpü çıkarır topraktan. Kendi kendine de, "İşte derya tutuştu!" diye mırıldanır.
Bugün hâlâ "Takkeci Camii" olarak anılan tarihî şaheseri inşa eder. Mütevazı kabri de caminin kıble istikametinde müezzin evinin bahçesindedir.

 

 

NÜKTELER

 

 

Taht
Behlül Dânâ, bir gün Harun Reşid'in huzuruna gelmiş.
O sırada Halife tahtında olmadığı gibi odasında da yokmuş.
Fırsattan istifade eden Behlül Dânâ tahta geçip oturmuş. Biraz sonra koruma görevleri bakmışlar ki; tahtta biri oturuyor, onu hemen oradan aşağı indirmişler ve başlamışlar dövmeye.
Bir müddet sonra, Halife gelince bakmış ki, Behlül ağlıyor... Hemen sormuş:
"Niçin ağlıyorsun, ne oldu?" Halife, muhatabından cevap alamayınca koruma
görevlerine sormuş aynı soruyu: "Ne oldu buna?" Görevliler şöyle demişler:
"Ey Mü'minlerin Emiri, bu sizin makamınızda oturuyordu. Biz de akıllansın diye bir iki vurduk, o yüzden ağlar." Behlül, söze karışıp Halifeye şöyle demiş:
"Hayır! Ben o yüzden ağlamıyorum, senin için ağlıyorum. Ben ömrümde bir kez bu
makama oturduğum için bu dayağı yedim. Sen ki; her gün oturuyorsun,
acaba ne kadar dayak yiyeceksin?"

Hırka
Vaktiyle adamcağızın biri, Abdülkadir Geylânî Hazretlerine gelerek: - Aman yâ Hazret, mübarek hırkanı bana giydir de, senin hâlin ile hâlleneyim demiş. Geylanî Hazretleri de şöyle cevap vermiş: - Sen kendin o hâli bulmadıkça, hırkamı değil kendimi giydirsem fayda vermez.

 

 

SEVGİ

 

 

Bir YÛSUF Olmak

Sen kendini ben’imle örttün; beni kendinle gizledin.
Bana hazineleri açman için ne yapabilirim?

Hazinenin muhasibi, muhafızı olmak;bir Yusuf olmak, bir zamanlar herkesin suçlu bildiği bir mekanda; şimdilerde birilerinin umudu olmak. temize çıkmak, arınmak zahirde de batındaki arınmışlığın aşikar olması.

Bir Yusuf olmak, acziyeti ferasetini açanların önünde berat etmek; sanık edildiğin anın ardında kalması. Sanılanların yanlışlığının kitap’ta kanıtlanması.

Bir Yusuf olmak!
Yusuf…
Kaç kuyuda, ne kadar beklemeli ki, hangi karanlık aydınlıktan haber veriyor da bihaberiz karanlığın lisanından. Acaba var mı bize de bir su kovası uzatan suya gelen, suya-hayat’a-kavuşmamıza vesile mi; kuyudan çıkışımız kimin vasıtasıyla ki? hangi züleyha imtihanda tercihi yar’dan yana yapmalı ki…  züleyhaları kim, bizim dünyamızın? kuyular, züleyhalar çevremizde de biz mi Yusuf olamadık; yoksa kuyudayız da biz mi Yusufluğumuzun farkında değiliz; biz mi arınmaya, aydınlığa talip olmasını bilemiyoruz. Nefsimizin her ilhamında o’nun burhanı gelir de, biz mi tıkadık gönlümüzün kulaklarını! biz mi sağır olmaya talip olduk etrafımızdaki, hikmet çığlıklarına karşı! biz marifet mi bildik hakikate sağır olmayı ; bize kim öğretti bunları. Yusuf’un hikayesini ilk ne zaman dinledik; biz de mi bir basit aşk hikayesi gibi dinledik… Hikmetini düşünmeden

 


--

facebooktaki paylaşım yerimiz
http://www.facebook.com/profile.php?id=524374374#!/pages/Laedrinin-Yeri/126151670733448?ref=mf

Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa
Rabbine dönüp:
“Benim çok büyük bir derdim var”
deme!
Derdine dönüp:
“Benim çok büyük bir Rabbim var”
de!
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages