***HABER-YAZI-YORUM***

14 views
Skip to first unread message

hüseyin bayhan

unread,
Jun 22, 2007, 7:46:19 PM6/22/07
to

PKK kampları ziyaretçisiz kalmıyor

Alman devlet televizyonu ARD, terör örgütü PKK'nın İran'daki uzantısı olan Kürdistan Özgür Hayat Partisi PJAK'ın kampına girdi. 'Monitor' adlı programda, örgütün lideri olduğu belirtilen Hacı Ahmedi, ''ABD'li generallerin Irak'taki kampı ziyaret ettiğini ve kamplarına büyük devletlerin yardım ettiğini'' iddia etti.

Programda PJAK'ın Köln'de yaşadığı ve Alman kimliği taşıdığı belirtilen lideri Hacı Ahmedi ile röportaj yapıldı.

Ahmedi, "Kampımıza büyük ülkeler yardım ediyor. ABD'li generaller tolerans gösteriyor, kampları ziyaret ediyor. Bizim Irak'ta olmamız, ABD için avantaj. Azerbaycan'dan aşağı kadar olan bölgeler bizim kontrolümüzde" dedi.

Alman hükümetinin de kendisinden ve faaliyetlerinden haberdar olduğunun altını çizen Ahmedi, Avrupa ve Türkiye'den kamplarına gelen gençler olduğunu iddia etti.

"Biz buralara hükmetmezsek buralara İslam hakim olacak" diyen Ahmedi, örgüt adına Avrupalı bazı politikacılarla bağlantı içinde olduğunu da iddia ediyor.

"Ahmedi gözetim altında"

Alman istihbarat servisi ise "Ahmedi gözetimimiz altında" diyor ama Ahmedi yaşadığı Köln'den ayrılıp sık sık PJAK kamplarına gidiyor, eğitim veriyor.

Kampta bulunan Sertan da Türk kökenli bir Alman vatandaşı. Sertan, ARD televizyonuna PKK'nın Belçika'daki kampında eğitim aldıktan sonra PJAK'a katıldığını anlatıyor.

Programda ayrıca, kampta eğitim gören teröristlerin İran'a gidip, devlet büyüklerine ve generallere suikast düzenleme ve terör eylemi planları içinde olduğu belirtildi.

PJAK nedir?

Kürdistan Özgür Hayat Partisi PJAK, 11 Eylül saldırıları sonrasında şekillendi. PKK, bu dönemde adını KADEK olarak değiştirerek ABD'nin ve Türkiye'nin "terör örgütü" baskısından sıyrılmayı amaçladı ve militanlarını İran, Irak ve Suriye'ye gönderdi.

PJAK, bu dönemde PKK'nın uzantısı olarak İran'da kuruldu. Örgütün, bugün 3 bin civarında üyesi olduğu tahmin ediliyor.

Örgütün ana üssü, Irak sınırları içinde hala PKK'nın etkin olduğu bölge. PJAK'ın bu kampı Kandil Dağı'nın güney yamacında ve bu kampa girebilmek için PKK'nın kontrol noktalarından geçmek zorunlu.

İran, 2003 yılından bu yana PJAK ile çatışmaya giriyor, kamplarını bombalıyor. 2006 yılındaki 50'den fazla olayda 50 İranlı ve 20 PJAK üyesi öldü.

Cnntürk

 

Şener'den, görüşme trafiğine izah!

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, ABD Büyükelçisi Ross Wilson’la yaptığı görüşmenin, "olağan ve normal", Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile görüşmesinin de bir nezaket ziyareti olduğunu bildirdi.
Şener, çeşitli açılış ve ziyaretlerde bulunmak üzere geldiği Kırklareli’nde, valiliği ziyareti sırasında gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevaplandırdı.
Şener, ABD Büyükelçisi Wilson ile yaptığı görüşmenin hatırlatılması üzerine, bu görüşme için büyükelçinin öteden beri randevu talep ettiğini belirterek, "Daha önceden kararlaştırılmış bir randevu idi. Değişik konularda görüş alışverişinde bulunduk" dedi.
Şener, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet sezer ile yaptığı görüşmenin de "nezaket, veda ve teşekkür ziyareti" olduğunu söyledi.
Abdüllatif Şener, ABD büyükelçisi ile yaptığı görüşmenin içeriğinin sorulması üzerine ise "Bir büyükelçi, bir kabine üyesi ile görüştüğünde, gündeme hangi konular gelirse, neler konuşulması gerekiyorsa, onları konuştuk. Söylediğim kadarı yeterli zannediyorum" dedi.
Bir gazetecinin Cumhurbaşkanı Sezer ile görüşmesinde veda dışında başka bir konun gündeme gelip gelmediğini sormasına üzerine Şener, Sezer ile yaptığı görüşmenin 15 dakika gibi kısa bir sürede gerçekleştiğini ifade ederek, "Bu süre içinde kendilerine teşekkürlerimi sundum. Teşekkür ve veda niteliğinde bir görüşme oldu. Sizin gündeminiz nedir bilmiyorum ama her iki görüşmenin de içeriği budur" dedi.
Şener, her iki görüşmede de sınır ötesi operasyonun gündeme gelip gelmediğinin sorulması üzerine de şunları söyledi:
"(Şunu görüştüğünüz mü, bunu görüşmediniz mi?) gibi sorulara gerek yok.
Bu tür görüşmelerden sonra basın çoğu zaman ilgi de göstermez. Ben Ankara’da bütün büyükelçilerle 4-5 yıl içinde görüşmüşümdür. Ama daha önceki görüşmeleri dikkate almıyor ve yorum yapmaya da çalışmıyordunuz.
ABD büyükelçileri ile de daha önceki görüşmelerim oldu. Bu da olağan normal bir görüşmedir."

Erdoğan: Şener'in görüşmelerinden haberim yok

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün Ankara’da Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay, Başbakanlık ve MİT arasında gerçekleşen görüşme trafiği hakkında yorum yapmaktan kaçındı. Erdoğan, kendisinin ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Genelkurmay’ı ziyaretini iade-i ziyaret düşüncesiyle yapıldığını söylerken, Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’in ABD Büyükelçisi Ross Wilson ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaptığı sürpriz görüşmeler hakkında ise bilgisinin olmadığını belirtti.

'ŞENER’İN TEMASLARINDAN HABERİM YOK'

Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile görüştüğü sırada, Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’in ABD Büyükelçisi Ross Wilson ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaptığı sürpriz görüşmelerin içeriğiyle ilgili de bilgisinin olmadığını söyledi.
Erdoğan, Şener’in temaslarını şöyle değerlendirdi:
"Benim bakan arkadaşlarım Türkiye’deki büyükelçilerle zaman zaman görüşürler. Ben Sayın Abdüllatif Şener’in ne görüştüğünü bilmiyorum. Ve daha sonra Sayın Cumhurbaşkanıyla, randevu alıp hangi konuyu görüştüğünü bilemiyorum. Bunların birçoğunu da gerekirse, bilmek durumunda kalırsam bilirim. İlla da bilmek zorunda değilim. Çünkü bazen arkadaşlarımız onaylarla ilgili giderler tayinlerle ilgili giderler."

DÜN YAŞANANLAR

Ankara, önceki gün yapılan MGK toplantısının ardından dün terör gündemli yoğun bir diplomasi trafiğine sahne olmuştu. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Genelkurmay’a giderek 2 saatin üzerinde burada kalmışlardı. Daha sonra Başbakanlık’a geçen Erdoğan, MİT Müsteşarı Emre Taner ile görüşmüştü. Devlet Bakanı Abdüllatif Şener ABD Büyükelçisi Ross Wilson ile Başbakanlık’ta bir araya gelmişti. Şener daha sonra Çankaya Köşkü’ne çıkarak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile bir görüşmüştü. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ise Erdoğan ve Gül ile görüşmesinin ardından Çankaya Köşkü’ne çıkmıştı.

Kayhan İper - Milliyet

 

Erdoğan'dan kriz uyarısı

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 22 Temmuz seçimlerinden sonra Türkiye’nin "Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi ile karşı karşıya olacağını" kaydederek, "Bunun sorumluları tarihe, millete hesabını veremeyeceklerdir" dedi.

Partisince Batman Vilayet Kavşağı’nda düzenlenen mitingte halka hitap eden Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı sürecine değindi. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçim süreci yaşandığını anımsatarak, "Her şey yolunda giderken biz anayasayı mı değiştirdik? Hayır. Merhum Özal hangi anayasa ile seçildiyse, Sayın Demirel hangi anayasa ile seçildiyse, Sayın Sezer hangi anayasa ile seçildiyse..." demesi üzerine vatandaşlardan protesto sesleri yükseldi. Erdoğan, bunun üzerine, "Sizler gönüllerinizle konuşacaksınız. Ruhlarınız ile değil" dedi. Vatandaşlar daha sonra, "Sezer istifa" şeklinde tempo tuttular.

"CUMHURBAŞKANLIĞI KRİZİ"

Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Değerli kardeşlerim, Ben bu konuyla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşayım. Bakınız şu anda Türkiye bu seçimlerden sonra bir Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi ile karşı karşıyadır. Bunun sorumluları tarihe, millete hesabını veremeyeceklerdir. Niye bunu söylüyorum? Zira Sayın Özal bu anayasa ile seçildi. Sayın Demirel, Sayın Sezer bu anayasa ile seçildi. Peki şimdi ne değişti de Sayın Gül seçilirken kalktınız ’Hayır olmaz’... ’İki kere iki dört etmez ki’ dediler ve geçici olarak da bunu kabullendiler, zorladılar. Ve bunun kararını çıkarttılar. Bunu belki yasaları zorlayarak yapabilirsiniz. Ama bunu millete yutturamazsınız."

Milliyet

Uzan'a Giresun'da şok!

GENÇ Parti Genel Başkanı Cem Uzan, Giresun'un Bulancak İlçesi'nde halka hitaben yaptığı konuşmada mazotun 1 YTL olacağını söylediğini belirterek, diğer partilerin kendisini taklit ettiğini savunurken, üniversite sayısını 4- 5 kat arttıracaklarını söyledi. Uzan'ı Giresun'da yaklaşık 50 kişi izledi.

Bulancak Belediye Meydanı'nda seçim otobüsünden yaklaşık 2 bin kişiye seslenen ve “Taahhütlerimin arkasına ismimi yazdım, namusumu, şerefimi, haysiyetimi koydum'' diyen Uzan, “Ağustos ayında fındık 8 YTL, mazot 1 YTL olacak dedim. Şimdi tüm partilerde mazotu 1 YTL yapacaklarını söyleyerek bizi taklit ediyorlar. Ben söyleyene kadar aklınız neredeydi? İşsizlik tüm Türkiye ve Karadeniz'in de sorunu. İşsizliği bitireceğim. Onun için siyasetteyim, onun için yollardayım. Türk genci, Türk insanı işsizlikten kurtulacak. Hepsinden önemlisi terörün kökünü kazıyacağız. Şehitlerimizin hesabı sorulacak. 22 Temmuz'da oyunuzu bize verin, gerisini merak etmeyin. Hesap nasıl sorulur göstereceğiz'' diye konuştu.
Bulancak'ta yaptığı konuşma ardından Giresun'a gelen Cem Uzan, burada beklediği ilgiyi göremedi. Uzan, Selüloz-İş üyelerinin çoğunluğunu oluşturduğu yaklaşık 50 kişi ile 10 dakika kadar selamlaştıktan sonra Giresun'dan ayrıldı.

VATANDAŞLARLA ARASINDA İLGİNÇ DİYALOGLAR
Genç Parti Lideri Cem Uzan, Giresun'dan Trabzon'a gelirken yoldaki bazı ilçelere de uğradı. Vatandaşların sık sık yolunu kestiği Cem Uzan ile vatandaşlar arasında ilginç diyaloglar da yaşandı.

Bazı vatandaşlar Cem Uzan'dan fındığın fiyatını 10 YTL yapmasını isterken bazıları ise, “Buraya değil, Doğu'ya askerlik yapmaya git'' diye bağırdılar. Trabzon'a gelişinde sahil bandındaki tüm ilçelere uğrayan Uzan, Vakfıkebir'e uğramayınca ilçe teşkilatı tarafından protesto edildi.
Arabaların üzerindeki bayrakları yırtarak yerlere atan vatandaşlar daha sonra konvoydan ayrıldılar. Trabzon'a girişinde davul ve zurna eşliğinde ve horonlarla karşılanan Uzan, otobüsten inerek vatandaşlarla selamlaştı. Kalabalık bir grup tarafından oteline kadar takip edilen Genç Parti lideri için, ‘Başbakan Uzan’,‘"Uzan burada Erdoğan nerede’ ve ‘Sen bizim herşeyimizsin’ diye bağıran partililer, Uzan'a ezilme tehlikesi yaşattı.
Uzan, bir gazetecinin, “Eski günlerde yaşanan olaylarla ilgili tepki alıyor musunuz hala?'' sorusu üzerine, “Türkiye'nin her tarafında Genç Parti oyları patlıyor. Genç Parti meclise giren partilerden olacak ve iktidara da çok yakın bir durumda. Sonuç budur'' dedi. Mitinglerin artık tarihe karıştığını söyleyen Uzan, “Biz diğer partilerin yaptığı gibi taşıma miting yapmıyoruz'' dedi.

 

Bunu da yaptılar

AKP’li Belediye Başkanı başörtülüye işyeri açma ruhsatı vermedi

Bunu da yaptılar

“Namus borcumuzdur” dedikleri başörtüsü yasağını İmam Hatipli ve Meslek Liseli’ye reva görülen katsayı zulmünü, Kur’ân Kursu yasağını görmezden gelenler, işi daha da ileri götürerek başörtülü esnafa ruhsat vermedi.
AKP’li Kuşadası belediyesi’nden skandal. Kuşadası’nda hediyelik eşya dükkanı açmak için belediyeye ruhsat başvurusunda bulunan Aynur Göktaş isimli bayana, fotoğrafı başörtülü olduğu için ruhsat vermedi. Eşinin adına vekaleten ruhsat işlemlerini takip eden Aynur Göktaş’ın eşi Burhan Göktaş istenilen bütün evrakları tamamladı. Ancak Göktaş ailesine Aynur Göktaş’ın resimleri başörtülü olduğu gerekçesiyle Başkan’ın ruhsatı imzalamadığı bildirildi.

“Yeni Dünya Düzen”ci!
AKP’li Kuşadası Belediye Başkanı Fuat Akdoğan’ın, Kuşadası Belediye’sine ait resmi internet sitesinde yer alan bir açıklamasında kendisini; “Yeni Dünya Düzeninin şartlarını sağlamakla görevli” ilan etmesi de dikkat çekti. Başkan’ın bu açıklaması, “Başörtülülere ruhsat verilmemesi yeni dünya düzeninin bir gereği mi?” sorusuna neden oldu. Aynur Göktaş’ın eşi Burhan Göktaş; “Bu ayrımcılıktır. Bu insan haklarına aykırıdır. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız” dedi.

MUSTAFA YILMAZ / ANKARA
AKP’li Kuşadası belediyesi’nde skandal. Kuşadası’nda hediyelik eşya dükkanı açmak için Belediye’ye ruhsat başvurusunda bulunan Aynur Göktaş isimli bayana, fotoğrafı başörtülü olduğu için ruhsat verilmediği öğrenildi. Aynur Göktaş’ın eşi Burhan Göktaş; “Bu ayrımcılıktır. Bu insan haklarına aykırıdır. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız” dedi.
Skandal olay şu şekilde gelişti. Kuşadası’nda turistlere yönelik hediyelik eşya dükkanı açmak isteyen Aynur Göktaş, AKP’li Kuşadası Belediyesi’ne müracaat da bulundu. Belediye ruhsat için gerekli evrakları içeren bir liste verdi. Eşinin adına vekaleten ruhsat işlemlerini takip eden Aynur Göktaş’ın eşi Burhan Göktaş istenilen bütün evrakları tamamladı. İstenilen evraklar arasında 6 adet fotoğrafta bulunuyordu. Ancak evrakları tamamlayan Göktaş ailesini şaşırtan gelişme bundan sonra başladı. Çünkü belediye görevlileri tarafından, Aynur Göktaş’ın resimleri başörtülü olduğu gerekçesiyle Başkan’ın ruhsatı imzalamadığı bildirildi. Ruhsatın çıkabilmesi için başörtüsüz fotoğraf istendi.
Gazetemize konuşan, Aynur Göktaş’ın eşi Burhan Göktaş yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
“Bir hediyelik eşya dükkanı açtık. Açma ruhsatı içinde Belediye’ye müracaatta bulunduk. Bize bir liste verdiler; şu evrakları tamamlayın diyerek. Biz bütün evrakları tamamladık. Harçlarımızı da yatırdık. Müracaatımızı yaptık. Önce ‘Evraklarınız tamam. Yarın gelip ruhsatınızı alabilirsiniz’ dediler. Bu arada 6 tane de resim istediler. Çünkü dükkanın ruhsatı eşimin adına. Fotoğrafları da verdik. Fakat kısa bir süre sonra ruhsat biriminden bir yetkili aradı, ‘Başkan sizin ruhsatınızı imzalamıyor. Çünkü eşinizin resimleri başörtülü, başı açık resim getirin’ dedi. Ben ruhsat birimine görüşmeye gittiğimde, gidip Başkan Fuat Akdoğan’la görüşmem gerektiğini söylediler. Başkan’a ulaşamadım. Başörtüsüz resim istemeye hakları olmadığını bunun kanuni bir dayanağı olmadığını söyledim. Eğer böyle bir talep varsa, Bunun yazılı olarak bana iletilmesi gerektiğini söyledim. O zaman bu seferde hakaret etmeye başladılar. Buna rağmen ben yazılı dilekçeyle başvurdum. Bu gerekçenin yazılı olarak bildirilmesi için. Ama cevap vermediler. Ben normalde gidip bilgisayardan resim çıkartıp bu sorunu çözebilirdim. Ama bunun bir insan hakları ihlali olduğunu düşünüyorum. Resmi bir dayanağı olmadan böyle bir ayrımın yapılmasını, üstelik bir AKP’li belediye tarafından yapılmasını ayrımcılık olarak görüyorum. Bunun için yapmadım. Sonuna kadar hakkımızı aramaya kararlıyım.”

Yeni Dünya Düzenci başkan!
Konuyla ilgili belediye yetkilileri herhangi bir açıklama yapmaktan kaçınırken, konu hakkındaki görüşlerini almak üzere aradığımız Kuşadası Belediye Başkanı’nında şehir dışında olduğu söylendi. Objektif gazetecilik gereği Başkan’ın ya da belediye yetkililerinin bu konudaki açıklamalarını beklemeye devam ediyoruz.
Öte yandan, AKP’li Belediye Başkanı Fuat Akdoğan’ın, Kuşadası Belediye’sine ait resmi internet sitesinde yer alan bir açıklamasında kendisini;  “Yeni Dünya Düzeninin şartlarını sağlamakla görevli” ilan etmesi de dikkat çekti. Başkan kendisinin kaleme aldığı söz konusu yazısında; “Bir dünya kentinin belediye başkanı olarak, yeni dünya düzeninin de gerektirdiği tüm şartların sağlandığı bir turizm kentini sizlere sunmak için üzerimize düşen görevlerimizi, halkımın büyük desteği ile üretmeye devam ediyoruz” dedi.
Başkan’ın bu açıklaması, “Başörtülülere ruhsat verilmemesi yeni dünya düzeninin bir gereği mi?” sorusuna neden oldu.

 

“Saadet iktidar olacak”

Kurtuluşa 30 gün kaldı

“Saadet iktidar olacak”

Saadet Partisi Kocaeli Milletvekili Adayı Şevket Kazan, esnaf, dernek ve çeşitli kuruluşları ziyaret ederek dert dinliyor, görüşlerini anlatıyor. İl Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri ile birlikte ziyaretlerine devam eden Kazan, “Millî Görüş kadroları söz değil, icraat üretiyor. Biz (yapacağız) demiyoruz, (yaptık) diyoruz. Örnek gösteriyoruz” şeklinde konuştu.

HABER MERKEZİ
Adalet Eski Bakanı ve Saadet Partisi Kocaeli  milletvekili adayı Şevket Kazan seçim ziyaretlerine devam etti. Ziyaretlere Saadet Partisi İl Başkanı Mehmet Aras ve İl Yönetim Kurulu Üyeleri Hayrullah Özken ve Nevzat Tekinsal ile birlikte bir grup partili de eşlik etti. İlk ziyaretini Mazlumder Kocaeli Şubesi’ne gerçekleştiren Şevket Kazan’ı, Mazlumder Kocaeli Şubesi Başkanı Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Yönetim Kurulu Üyesi Hakkı Akın karşıladı.

AKP mağdur rolüne soyundu
Gergerlioğlu ziyaret sırasında yaptığı açıklamada, “Başörtüsü sorunu halen çözülmesi beklenilen yasaklar arasındadır. Bizler gelen her siyasi parti temsilcisine bu sorunu nasıl çözeceklerini soracağız ve net bir cevap isteyeceğiz. Bizler artık tribünlere oynayan değil net cevap veren siyasi partiler istiyoruz” dedi. Kazan da “Bizler vaatte bulunmuyoruz, bizim geçmişimiz var. Ben Adalet Bakanı olduğum dönemde, başörtülü avukatların çalışmasını engelleyen bir genelgeyi iptal ettim. Ne yapacaksınız diye sormaya gerek yok. Yapan var. AKP tek başına iktidar oldu. İlk önce Sayın Abdullah Gül’ün hanımı AİHM’de açtığı davayı geri çekti. Sonra AİHM’de Leyla Şahin davasında yasağı savundu ve Leyla Şahin davayı kaybetti. Şimdi de mazlumları oynuyorlar” ifadelerini kullandı.

Yatırımcının yanında olduk
Şevket Kazan, Mazlumder Kocaeli Şubesi ziyareti ardından Marsiad’ı ziyaret ederek Marsiad Yönetim Kurulu Başkanı Bahri Odabaş ve Yönetim Kurulu Üyeleri Ömer Faruk Yıldırım ve Hüseyin Tekerci ile görüştü. Görüşme sonrasında bir açıklamada bulunan Odabaş, “Halen 2002 krizini aşabilmiş değiliz” derken, Kazan ise söz konusu ziyaret sonrasında yaptığı açıklamada, “Biz her zaman sanayici ve yatırımcının yanında olduk. Far ışığında dahi temel attığımız oldu. Toprak kaymasını gören kişi ne yapar? Ağaç diker. Göçte bunun gibi. Siz göçü görüyorsanız fabrika kuracaksınız ki insanlar göç etmesin. Yatırımlar Türkiye genelinde yaygın olarak yapılmalı” şeklinde konuştu.

5 milyar dolar ek vergi geliri elde ettik
Şevket Kazan, İzmit Kent Merkezi Ticari Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Erdeniz Çolak ve Yönetim Kurulu Üyeleri Serkan Gezer, Enes Kahraman, Ahmet Aydın ve Murat Barış ile dernek merkezinde bir araya geldi. Çolak; “Refah- Yol Hükümeti gelmiş geçmiş en iyi hükümetlerden birisidir. Şu an ekonomi iyiye gidiyor denilse de biz işlerimizde bunun yansımasını göremiyoruz” derken, Kazan ise “2002’de 5 tane dolar milyarderi vardı. Şimdi bu sayı 25 tane oldu. Siz zengini daha zengin fakiri daha fakir yaparsanız bunun piyasada yansıması görülmez. 54. Hükümet zamanında memura, asgari ücrete, emeklilere büyük oranlarda zam yaptık. Yapılan bu zamlarla vatandaş esnafa gitti ihtiyaçlarını karşıladı ve o yıl fazladan 5 milyar dolar vergi geliri elde ettik” diye konuştu.

Biz yaptık diyoruz
Son ziyaretini Memur-Sen’e yapan Kazan, burada Memur-Sen İl Temsilcisi Halil İbrahim Keleşoğlu ve memurlarla bir görüşme yaptı. Memurlar, ilk üç taleplerinin; din ve vicdan hürriyeti, YÖK meselesi ve meslek liseleri hakkında yasal düzenlemelerin yapılması olduğunu söyledi. Kazan yaptığı konuşmada; “Bu sorunların çözümleri için çalışıyoruz. Daha önce bu konularda mücadele verdiğimiz gibi mücadele vermeye devam edeceğiz. Hükümet, bu konularda bir şey yapamıyor. Çünkü hükümete ne denirse onu yapıyor. İç politikayı AB, dış politikayı ABD, ekonomiyi ise IMF yönetiyor. IMF, ‘Memura zam vermeyeceksin’ diyor zam verilmiyor” dedi. Şevket Kazan daha sonra İl Başkanı Mehmet
Aras ve İlçe Başkanı Mustafa Can ile birlikte Ali Kâhya’ya geçerek halka hitaben bir konuşma yaptı. Ali Kâhya’lıların teveccühü ile karşılanan Kazan, konuşmasında gelinen durumu özetleyerek, 54. hükümet zamanında gönderilen Çekiç Güç ile terör olaylarının azaldığını fakat şuan iktidarda olan işbirlikçi hükümet ile terör olaylarını arttığına dikkat çekti. 54. Hükümet zamanında yapılan çalışmalardan da örnek veren Kazan “Biz yapacağız demiyoruz, yaptık diyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

Ekonomik işgal genişliyor

Yargı, OYAK’ın satışını durdursun

Ekonomik işgal genişliyor

Oya Akgönenç, Oyakbank’ın yabancılara satışına tepki göstererek, “Milli kuruluşlarımız birer birer elden gitmektedir. Türk yargısını Oyakbank’ın satışına dur demeye çağırıyoruz” dedi.

ANKARA BÜROSU
Saadet Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi ve Ankara Milletvekili Adayı Doç. Dr. Oya Akgönenç, Oyakbank’ın yabancılara satışına tepki göstererek, “Milli kuruluşlarımız birer birer elden gitmektedir. Türkiye bankalarının yarısı yabancıların eline geçmiştir. Oldu olacak Türkiye Bankalar Birliği’nin yönetimini de yabancılara devredin, toptan sorunu çözün! Türk yargısını Oyakbank’ın satışına dur demeye çağırıyoruz” dedi.
Dün yazılı bir açıklama yaparak partisinin tepkisini ortaya koyan Akgönenç, OYAK’ın Türk milletini derin bir hayal kırıklığına uğrattığını ifade etti. İşbirlikçi AKP’nin ülkenin milli kaynaklarını yabancılara satmasının ardından başlayan sürece Oyakbank’ın satışının da eklendiğini hatırlattı. Akgönenç, dün Erdemir’in yabancılara satılması olayını adeta “Hans’a değil, Hasan’a gitsin” naraları atarak meseleyi Malazgirt Meydan Muharebesi’ne dönüştürenlerin, TSK ile iç içe olan Ulusal Askeri Sermaye olarak bilinen Oyakbank’ın göz göre göre satmalarını ‘büyük hayal kırıklığı’ olarak nitelendirdi.
Türkiye ekonomisini tamamen borsa-faiz-döviz üçgeninde görenlerin Oyakbank’ın satışını adeta zafer olarak yorumladığını kaydeden Akgönenç, Oyakbank’ın satılması ile Türkiye’nin yabancılaşmasına hız, cesaret, topraklarımızda plan kuranlara güven verdiğini ifade etti.
Akgönenç sözlerini şöyle sürdürdü: “Küreselleşmenin aktörleri, hedef seçtikleri ülkemizde bankacılık sektörüne, mutlaka hakim olmak istiyorlar. Günümüzde artık savaşlar, tankla, tüfekle, uçakla, kanla değil, parayla güçle yapılmaktadır. Türkiye ekonomik işgal altındadır. Milli kuruluşlarımız birer birer elden gitmektedir. Türkiye bankalarının yarısı yabancıların eline geçmiştir. Oldu olacak Türkiye Bankalar Birliği’nin yönetimini de yabancılara devredin, toptan sorunu çözün.
Türk yargısını Oyakbank’ın satışına dur demeye çağırıyoruz. Bu böyle devam ederse yakın gelecekte kendine yabancı bir ülke haline gelmemiz içten bile değildir. Bu nedenle, tüm duyarlı organlarımızı, Oyakbank’ın satışına dur demeye çağırıyoruz”

 

Açlık sınırı 2 bin YTL’yi geçti

Mayıs ayı Asgari geçim Endeksi’ne göre 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 2 bin YTL’yi geçti. 

ANKARA
Türkiye Kamu-Sen, çalışan tek kişinin açlık sınırının geçen ay itibariyle 853 YTL 44 YKr olduğunu bildirdi. Konfederasyondan yapılan açıklamada, Mayıs 2007’de çalışan tek kişinin açlık sınırının, bir önceki aya göre yüzde 0.64 artarak, 848 YTL 1 YKr’den 853 YTL 44 YKr’ye yükseldiği belirtildi. Açıklamada, 4 kişilik ailenin asgari geçim haddinin ise (yoksulluk sınırı) aynı dönemde yüzde 1.10 artışla 2 bin 216 YTL 58 YKr’den 2 bin 240 YTL 10 YKr’ye çıktığı kaydedildi. Açıklamada, 4 kişilik ailenin ortalama gıda ve barınma harcamaları toplamının, Mayıs 2007’de 873 YTL 55 YKr olduğu ifade edilerek, şu bilgilere yer verildi: “Geçen ay itibariyle ortalama 945 YTL 93 YKr alan bir memurun ailesi için yaptığı gıda harcaması, maaşının yüzde 53.15’ini oluşturmuştur. Türkiye İstatistik Kurumu verilerinde bulunan konut gideri ise ortalama maaşının yüzde 39.19’una denk gelmiştir. Buna göre bir memur, ortalama maaşının yüzde 92.34’ünü yalnızca gıda ve barınma harcamalarına ayırmak zorunda kalmıştır. Ulaşım, sağlık, eğitim, haberleşme, giyim gibi diğer zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için maaşından geriye yalnızca 72 YTL 46 YKr kalmıştır.” (a.a)

İncitici bir tablo...
İncitici bir tablo...

Keşke, bir bakanın kızına türbanla diploma verme konusunda gösterilen 'esneklik', bir büyük haksızlığın toptan ortadan kalkması için gösterilmiş olsaydı. AKP'liler, 'Halkın önceliği bu değil' diye bizi dört buçuk yıl boyunca susturmaya çalışıyor. Sonunda, fiili bir durum ortaya çıkınca, tabii yine 'mağdur' tablosu oluşuyor. Bakın, 'Bu ülkede bizi iktidar yapıyorlar ama muktedir olamıyoruz' edebiyatı işleniyor.
Ben üniversitede başörtüsü yasağına karşıyım. Sadece o da değil, ben başörtüsü yasağına toptan karşıyım. 'Kamu alanı', 'hizmet alan-veren' bahanelerine de inanmıyorum, bir kadın başörtüsüyle nereye girmek istiyorsa girmeli, ne yapmak istiyorsa yapmalı, o kadar.
Ancak, aynı nedenle, Gül'ün kızının başörtülü mezuniyet töreni fotoğraflarını fazlasıyla yadırgadım. Bu ülkede, başörtülü kızcağızlar üniversiteye bile giremeyecek, dahası anneler mezuniyet törenlerine bile alınmayacak, ama baba bakan olunca her şey mubah bir tablo sergilenecek. Bu durumu son derece yakışıksız bulduğumu söylemek zorundayım. Her şeyden önce, mezun olan genç kızın bu tabloyu içine sindirememesi gerekirdi. Yaşıtları başörtüsü mağduruyken, o babasının nüfuzunu kullanmayı içine sindirebilmiş. Bunu akıl edemeyecek, çocuk yaşta değil, üniversite okumuş genç kızdan söz ediyoruz.
AKP'liler, 'Biz başörtüsü konusunda siyasi bir söz vermedik' deyip işin içinden sıyrılmayı biliyor, benim gibi bu konuda ısrarlı olanlara dönüp, bir bakanları 'Bu toplumun sadece bir buçuğunun sorunu' diyor, diğer birçoğu, 'Halkın önceliği bu değil' diye bizi dört buçuk yıl boyunca susturmaya çalışıyor. Sonunda, fiili bir durum ortaya çıkınca, tabii yine 'mağdur' tablosu oluşuyor. Bakın, 'Bu ülkede bizi iktidar yapıyorlar ama muktedir olamıyoruz' edebiyatı işlenecek ve zaten halihazırda işleniyor. Seçim döneminde, bu konu yine, dolaylı yoldan bulunmaz bir fırsat olarak devreye sokuluyor…
Ben başörtüsü yasağına karşı, üniversitelerin, rektörler ve öğretim üyeleriyle, ağırlıklarını koyup mücadele etmesini beklerdim. O zaman demokrasi adına anlamlı bir şey yapılmış olurdu, şimdi yapılan sıradan kayırmacılık, sadece güçlü olanın hakkının teslim edilmesi. Tüm taraflar için, tatsız, başörtüsü mağduru genç kız ve kadınlarımız için incitici bir tablo.
21.6.2/2007 / NURAY MERT / RADİKAL

Abbas’ın karargahında şok belgeler!
Abbas’ın karargahında şok belgeler!

Mahmud Abbas’ın istihbarat merkezinde ele geçirilen belgeler şok edici. Bu yönüyle Filistin'de bir iç savaş değil, İsrail ortaklarıyla Filistin halkı arasında bir savaşın varlığı açıkça ortaya çıkıyor.
Hamas'ın Gazze'de denetimi ele alması, özellikle Mahmud Abbas yönetiminin istihbarat merkezini ele geçirmesi bazı ülkeleri panikletti. İsrail adına hareket eden, Filistin iç çatışmasının mimarı olan Muhammed Dahlan'ın istihbarat arşivleri bütün bölgeyi sarsacak nitelikte. Binlerce gizli belge İsrail tarafından “Yüzyılın Felaketi” olarak yorumlanıyor. ABD ve İsrail, belgelerin İran ve Suriye'nin eline geçmesinden endişeli. Ama asıl endişe bu değil; kanlı, kirli ilişkiler ağının ortaya çıkmasından korkuyorlar. İsrail, ABD, Mısır ve bazı bölge ülkeleri, istihbarat bilgilerinin yayılmasını engellemek için müthiş bir dayanışma içine girdi. Belgelerin İsrail'in yabancı istihbaratlar ile ortak operasyonlarını, İsrail işbirlikçisi Filistinli yetkililerin adlarını, silah-kara para trafiği ile ilgili bilgileri ihtiva ettiği belirtiliyor. Bu arşivden Türkiye ile ilgili neler çıkacak merak ediyorum.
Şimdi sıkı durun! Açıklanan ilk belge gerçekten şok edici nitelikte. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın "sağ kolu" Muhammed Dahlan, İsrail ile birlikte Yaser Arafat'ın öldürülmesinde yer aldı. İsrail istihbaratı Mossad ile ortak çalışan Dahlan, Arafat'ın zehirlenmesinde bizzat rol oynamış. Nitekim, Hamas sıkıştırınca Dahlan ve adamlarını Gazze'den kaçıran da İsrail.
21.6.2/2007 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK

Erdoğan ve dönüşüm!
Erdoğan ve dönüşüm!

Milletvekili adaylarını belirlerken “Milli Görüş”çüleri liste dışı bırakan Erdoğan, seçimden sonra yapacağı Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili ikinci sürpriz atakla merkezdeki yerini pekiştirmeyi hedefliyor. Erdoğan’ın henüz kamuoyu ile paylaşmadığı bu kritik kararını çok güvendiği bir kurmayı aracılığıyla çok büyük bir iki uluslararası finans kuruluşuna da bildirdiği anlatılıyor.
21.6.2/2007 / BİLAL ÇETİN / VATAN

Millî güvenliğimiz tehdit altında
Millî güvenliğimiz tehdit altında

Sağlık-İş Başkanı Başoğlu, “Yabancılara toprak, banka satma uygulamaları, milli güvenliğimizi tehdit eder hale geliyor. Bankalardaki her 100 liranın 30 lirası yabancıların elinde” dedi.

ANKARA
Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, “Yabancılara toprak, banka satma uygulamaları, milli güvenliğimizi tehdit eder hale geliyor” dedi. Başoğlu, Türkiye’deki bankaların giderek yabancıların eline geçtiğini, bankalardaki her 100 liranın 30 lirasının yabancıların elinde olduğunu söyledi. “Türkiye yabancılara bankalarını, sigorta şirketlerini satıyor, topraklarını satıyor ve böylece Türkiye’de kar eden büyük yatırımlar, sigorta şirketleri ve topraklarımız, yabancıların eline geçiyor” diyen Başoğlu, bu uygulamaların gözden geçirilmesi gerektiğini kaydetti. Mustafa Başoğlu, “yabancılara toprak, banka satma uygulamalarının, milli güvenliği tehdit eder hale geldiğini” savundu. (a.a)

 

 

Saadet Gebze'de  Gövde  Gösterisi Yaptı
22/06/2007

Milli Görüş’ün tek partisi Saadet Partisi ilk mitingini Gebze’de yaptı. Milli Görüş Lideri Erbakan’ın katıldığı mitingde Erbakan İktidarı uyarırken, farklı bir tarz kullandı.

Sen Milli Görüşe dönecek misin, faizci düzeni değiştirecek misin, değilse boşu boşuna konuşuyorsun, milletin kazancını , parasını faizciye vereceksen hepsi boş.

Ne yapacağımızdan değil, ne yaptığımızdan bahsediyoruz. Biz yapmadan konuşmuyoruz. Karşılaştığım bir nine “ben bağ kur emeklisiyim maaşıma 80 lira zam yaptın, ben onla ayakta kalıyorum” dedi.

Benzin pompalarını vatandaşın sırtına, bağlamış ucunu da rantiyenin cebine bağlamışlar. Biz pompanın ucunu rantiyeden alıp vatandaşın cebine koyuyoruz.

Satın alınan malın üçte biri faize, üçte biri de vergi olarak alınarak siyonizme ve faize gidiyor. 400 milyar dolarlık milyar dolarlık milli doların 200 milyar doları rantiyeye gidiyor. Kalan 200 milyar doların çoğu da faize gidiyor. Yatırım yapacak para kalmıyor.

Siz benim evlatlarımsınız, sizi iyi tanırım. Sizin 100 milyar dolar bulmanız lazım, bunu zamla vergiyle borçla bulmayacaksınız, Allahın  nimetiyle bulacaksınız dedim. Ekmek yapmak için maya lazım, ama sizde maya yok. Uyardık, IMFye teslim olma dedik, tam tersini yaptılar. Mahvettiler. IMF geldi devlet içine devlet kurdu milletle devlet arasına duvar ördü, devlet yapısını değiştirdi bir takım özerk kuruluşlar kurdu. Ne petro kimya, ne demirçelik kaldı.

 

Gebzelilerin yoğun katılım gösterdiği mitinge Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın yanı sıra Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Saadet Partisi Kocaeli milletvekili adayları ve partililer katıldı. Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen mitingde Saadet Partisi’nin yeni seçim türküleri de Gebzelilere dinletildi. TV5’ten de canlı olarak yayınlanan miting Fatih Mehteranı’nın konseriyle başladı. Mitingte Kocaeli milletvekilleri Şevket Kazan, Mehmet Batuk, Alaattin Köksal, Maşallah Söğüt, Kayhan Baytar, Ruziye Tan, Ahmet Ünlü, A. Şükrü Bayraktar, A. Osman Aydın halka bir kez daha tanıtıldı.

Kocaeli’nde gördüğü muhteşem tablonun iktidarın müjdecisi olduğunu ifade eden Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “22 Temmuz’da sandık başına gidiyoruz. Yalnız sağcılar solcuları, solcular sağcıları liste başı yapıyorlar. Bu insanlar 1 günde zihniyet mi değiştirdiler. Halkımız bu insanlara nasıl güvenecek. Bu bütün partilerin Saadet Partisi dışında birbirlerinden farkı olmadığını ortaya koyuyor. Bunların hepsi IMF’ci, bunların hepsi dış politikada dışa bağımlı. Birbirinden farkı yok” dedi.

Kocaeli Milletvekili Adayı Şevket Kazan, "9 senelik bir zorunlu ayrılıktan sonra yeniden karşılaşmaktan dolayı Allah’a şükürler olsun. 22 Temmuz’da ne yapmamız gerektiğini tartışıyoruz. Gebze’de bu muhteşem kalabalığın huzurunda adaylarımızı yeniden tanıttık. Kocaeli’nin nabzını tutuyoruz. 23 Temmuz sabahında Saadet Partisi’nin birinci parti olduğunu herkes görecektir. Halkımız ‘nerede Erbakan hocamızın Başbakan olduğu yıllar. Milli Görüş’süz Parlamento olmuyor’ diyorlar.  Anketlerde Saadet Partisi’ni ya hiç göremiyoruz ya da yüzde 5’lred görüyoruz. Bu oyunlar yeni değil. Bunlar bizi birinci parti olduğumuz tarihte bile yüzde 5’te gösterdiler. Biz barajı geçmek için değil, sıratı geçmek için mücadele ediyoruz. Milli Görüşçüleri Kocaeli’nin her yerinde arı gibi çalışmaya davet ediyorum” şeklinde konuştuSaadet Partisi 2007 seçimleri öncesi miting maratonunu Gebze’de düzenlediği “Milli Kurtuluş Mitingi”yle başlattı. On binlerce Gebzelilerin yoğun katılım gösterdiği mitinge Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın yanı sıra Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, Saadet Partisi Kocaeli milletvekili adayları ve partililer katıldı. Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen mitingde Saadet Partisi’nin yeni seçim türküleri de Gebzelilere dinletildi. TV5’ten de canlı olarak yayınlanan miting Fatih Mehteranı’nın konseriyle başladı. Mitingte Kocaeli milletvekilleri Şevket Kazan, Mehmet Batuk, Alaattin Köksal, Maşallah Söğüt, Kayhan Baytar, Ruziye Tan, Ahmet Ünlü, A. Şükrü Bayraktar, A. Osman Aydın halka tanıtıldı.

Kurtuluş Milli Görüş’te

Mitingde konuşan Erbakan, “22 Temmuz tarihin dönüm noktasıdır. İşbirlikçi basın tarafından bayıltılmış insanları ayıltıcağız, ‘kendinize gelin’ diyeceğiz. Hep beraber seferber olacağız. Narkozdan ayıltacağız. Milli Görüş’le insanlarımıza oksijen koklatacağız. Şu anda Irkçı Siyonizmin hapishanesindesiniz, 3 Kasım 2002’de aldandınız, bunu siz istediniz. Sizi uyandırmak için buradayız. Kurtuluş Milli Görüş’tür, Saadet Partisi’dir. Baygın adam, uyan, uyan, uyan !!” dedi.
Erbakan'ın oy hesabı

Erbakan, Saadet Partisi'nin seçimden en büyük parti olarak çıkacağını söyledi: 
"AKP’de % 20 alacağımız var. Seçime katılmayan ANAP’ın tabanı nereye oy verecek, BBP’nin tabanı nereye verecek? Bize verecek. Seçimden Saadet Partisi en büyük parti olarak çıkacak. Bunda da şaşacak bir şey yok, çünkü biz milletin aslıyız, milletin kendisiyiz."

AKP İLE CHP ARASINDA FARK YOK
Erbakan ayrıca Türkiye yönetiminin eninde sonunda tümüyle Milli Görüş kadrolarına geçeceğini kaydetti:

"Bunlar hiçbir şey yapamazlar. Sonunda memleketin anahtarları bize teslim edecekler. Sonunda nasıl olsa buraya geleceksin . Yol düzgünken gel, ağlamadan, yaralanmadan gel. Bu taklitçilerin oyunlarına gelmeyin. Milleti AKP-CHP ikilemine mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu 50 senelik oyundur. Bunlara aldanmayın. Televizyonlarda Saadet Partisi’ne yer vermiyorlar. Yahu bana bak, bre artist, evin sahibi nerede? Evin sahibi Saadet Partisi, evin sahibi Milli Görüş’tür. AKP ile CHP arasında bir fark yok, ikisi de AB’ci, ikisi de ABD’ci, ikisi de işbirlikçi. O yüzden seçim Saadet Partisi ve diğer partiler arasında geçecek"

***************************************************************************

 
15 soru’da Cem Uzan-Anket
 

Öyle görünüyor ki halkımızın bir kısmı (%6–7) Cem Uzan’a oy vermeye niyetli.


Fakat bu oy verme şekli mantık ve akıldan mı kaynaklanıyor yoksa daha başka bir kısım argümanlar mı söz konusu? (ABD’yi bile kandırabilme-Yani iyi hırsız olabilme-, kabadayı pozlar verebilme, hesap sorabilme gibi...) 

 

Hangi tür nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın her türlü seçmen davranışı demokrasi dâhilindedir ve saygıya değer.

Anketimiz Cem Uzan’a oy verecek sevgili seçmenimizi hedef alıyor.


Acaba ne kadar bilinçli bir seçmen grubu Uzan’lara oy veriyor?

 

Soru 1- Cem Uzan, tekrar banka sahibi olsa, bu bankanın mudilerinden biri olmayı düşünür müsünüz?

 

Soru 2-Cem Uzan’ın babası ve kardeşinin paraya ihtiyacı olsa onlara emanet para verir misiniz?

 

Soru 3-Cem Uzan işsiz kalsa ve siz banka sahibi olsanız bankanıza veznedar olarak alır mısınız?  


Veya siz bir bakkal sahibi, Cem Uzan da fakir bir lise mezunu olsa, kasiyer olarak işe alır mısınız?


Soru 4- Siz başbakan olsanız ve Cem Uzan hükümete girse ve Merkez Bankası’nın bağlı olduğu Devlet Bakanlığını istese ne düşünürsünüz?

 

Soru 5- Cem Uzan, kayıp kardeşi Hakan Uzan’ı meclis dışından bakan yapmaya kalksa hangi bakanlık uygundur?  A-İçişleri Bakanlığı B- Adalet Bakanlığı


Soru 6- On binlerce İmar Bankası mudisinden biri olsaydınız ve Cem Uzan’ı tenhada yakalasaydınız ne yapardınız?

 

Soru 7- 4. defa parti değiştirerek Genç Parti’ye giren Emin Şirin’den başka Genç Parti’de daha önce ismini duyduğunuz siyasi bir şahıs var mıdır?(Cem Uzan hariç)


Soru 8- Genç Parti adayı İbrahim Tatlıses hükümete girse, Kadın ve Aileden sorumlu Devlet Bakanı olmak istese ne tepki verirsiniz? Sizce Asena ne tepki verir?

Soru 9- Daltonlar'ın ruhları reenkarnasyonla Türkiye’ye gelse, hangi ailenin ruhuna misafir olur? Ve Türkiye’de meslek büyüğü olarak önce kimin elini öperler?


Joe, Jack, William ve Avarel sırasıyla hangi Türk büyüklerinin ruhuna misafir olur?


(Bu soru bağımsız olup Uzan anketiyle ilgili değildir!)


Soru 10-Cem Uzan’a Ulaştırma Bakanlığı bağlandığında vaktiyle 3.8 milyon Telsim kontör kartını sakladığı havuzdan kaç tane daha yaptırması gerekir?


Soru 11- İmar Bankası'ndaki mevduat için devletin yaptığı 9 katrilyon liralık ödemenin Türkiye'nin en yoksul yüzde 20'lik kesimini oluşturan 14 milyon kişinin üç yıllık gıda harcamasına bedel olması sizin için önemsiz midir?

 

Soru 12- Seçim sonrası Kuzey Irak’a sefer düzenleyecek olan Uzan ailesi tarihinde askerlik yapmış bir isim söyleyebilir misiniz?

 

Soru 13- Cem Uzan’ın 6 aydır sürdürdüğü televizyon ve gazete reklâmlarının kaynağı hangi coğrafi bölgeden veya ülkeden olabilir? ‘Çok kazandıran banka’nın ruhu da aynı Coğrafyada mıdır?


Soru 14- Şu an dünya üzerinde veya siyasi tarihte, babası ve kardeşi Interpol tarafından aranan ama kendisi başbakanlığa aday bir başka parti başkanı var mıdır?

 

Soru 15- Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, Cem Uzan Başbakan olsa Türkiye’de 22 Temmuzdan önce akan kan 23 Temmuz’da durur mu?

 

Anket sonucunu kendiniz tayin edebilirsiniz.


Eğer yanıtlarınızda ikiden fazla evet varsa siz Genç Parti’den milletvekili bile olabilecek bilinçli bir seçmensiniz ve bizzat Cem Bey tarafından öpülmeye layıksınız. Tebrikler.

Günsel GÜNHAN
 
Evet, kıyamet kopmalıydı!
Evet öyle, Türkiye'de kıyamet kopmalıydı. Peki, neden kopmalıydı kıyamet?
Bunun için aşağıdaki satırları lütfen okuyun:
***
"Ümraniye'deki bir gecekonduda ele geçirilen gizli cephaneliğin Hırant Dink, Orhan Pamuk , Perihan Mağden ve Elif Şafak gibi yazarların davalarında çeşitli eylemler düzenleyen emekli bir astsubaya ait olduğu ortaya çıktı ve kıyamet kopmadı.
Cumhuriyet mitinglerinde Türk bayrağı sallayarak, halkının bir kısmını düşman ilan edenler arasında bulunan Kuvayı Milliye Derneği'nin kurucularından olan bu kişi, Danıştay saldırısında adı geçen emekli yüzbaşının arkadaşı çıktı ve yine olay olmadı.
Ele geçirilen bombaların Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalarla benzer özellik taşıdığının ortaya çıkması da 'makul çoğunluk' tarafından bir vakıa olarak ele alınmadı.
Atabeyler çetesi, Sauna çetesi deşifre edildi, gizli iktidarını sürdürenler açısından bir şey olmadı.
Emekli general Veli Küçük'ün adı hemen her şaibenin arkasından yankılandı, Dink soruşturması kapsamında ele alındı, yine bir şey olmadı.
Olayların iç yüzü, rejimi koruyan kitlelerin ilgi alanına dahil değildi.
Şemdinli'de kitapçıya bomba atanın bir asker olduğu, halk tarafından kıskıvrak yakaladığında anlaşıldı ve yine kıyamet kopmadı. Davayı araştıran savcının meslekten ihraç edilmesi çoktan unutuldu.
Cumhurbaşkanı adayının seçilmesi -bugüne dek sanki hep aynı tür bir uzlaşmayla seçilmiş gibi- eski adaylardan daha fazla oy almasına rağmen bir muhtıra ile ve Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla engellendi. Ortaya çıkan belirsizliğin tüm aktörleri sorgulanamadı.
Seçimlere doğru artan terörü gerekçe gösterip Kuzey Irak'a girmemizi savunan resmÓ görevlilerin ABD'deki bir düşünce kuruluşunun toplantısında ortaya çıkması, her fırsatta Batı karşıtlığı yapanların manşetine giremedi.
Ankara ve Manisa'daki şehit cenazelerine katılan hükümet üyelerine saldırıp siyasi sloganlar atanların üye olduğu kurumlar arasında, mitingleri düzenleyen Atatürkçü Düşünce Derneği, İzmir Ülkü Ocakları, CHP İzmir Gençlik Kolları olduğu tespit edildi. 'Cenaze tahrikçileri'nin şehir şehir gezdiği belirlendi, protestocular arasında bazı kamu görevlilerinin ve devlet memurlarının olduğu kaydedildi. Şehit kanlarının iç siyasete alet edilmesi hiç dehşete düşürmedi, K.Irak'ta belirsiz bir savaşa girmek için haykıranları...
Buldukları her yüksek tepeye bayrak dikmekte yarışanlar İzmir Limanı'nın yabancı sermayeye satılmasını emperyalizmle savaş gerekçesi olarak görüp gündemi işgal ederlerken, asıl işgalin yanı başımızda sürdüğünü, Ortadoğu'nun salt K.Irak'tan ibaret olmadığını görmediler.
Ahmet Kaya tişörtü giydikleri için linç girişiminden son anda kurtulanları duyunca yer yerinden oynamadığı gibi, bu linç kültürünü meşru hale getirircesine, halkı 'kitlesel refleks'e çağıran bir e-bildiri daha yayınlandı.
Bugün kitapçıların best seller raflarında Erdoğan çiftini ve Abdullah Gül'ü Davut yıldızı içine alanlar karşısında zımni bir suskunluk oluştu. Her vesileyle "Yahudi düşmanlığı yapılıyor" diye ayağa kalkanlar şimdi bu antisemit uygulama karşısında ortalıkta görünmedikleri gibi, mitinglerde yabancı azınlıklara karşı atılan sloganları da sorgulamadılar. Türklük yemini ederek Türk kanı dışında bir başka kan taşıyanlara karşı silahlı örgüt kuranlar ile miting düzenleyen dernekler arasındaki bağ pek sorgulanmadı.
Mitinglerini düzenleyen akademisyenlerden birinin intihal vakası yüzünden üniversiteden uzaklaştırılmış olması, bir diğerinin kurduğu kanalın sermayesinin tartışmalı oluşu, kapatılan Nokta dergisinin belgelediği gibi, çeşitli STK'ların TSK güdümlü olması, şeriat korkusu nedeniyle meydanlara akın edenlerin gündeminde bomba etkisi yaratmadı.
Bu kitleler, askerin siyasete karışmasını, çeşitli korkular canlı tutulduğu sürece onaylamaya devam etti.
Bu ilgisizlik, duyarsızlık ve vicdansızlık yüzünden meşrulaşmıyor mu zaten bu vesayet düzeni?"
***
Bu yazı, Leyla İpekçi'nin.
19 Haziran'da Zaman'da çıktı.
Bu ülkede hukukun üstünlüğü ve demokrasi konusunu önemseyenler, İpekçi'nin bu anlamlı sorgulaması üzerinde dursalar ne iyi olurdu.

h.c...@milliyet.com.tr

 

Küstah mı sarhoş mu!

 

Cem Hakko, içkiyi fazla kaçırınca ağzından çıkanı kulağı duymadı. İşte o sözler;
Alem dergisinin gecesine katılan Cem Hakko içkiyi fazla kaçırınca kelimenin tam anlamıyla saçmaladı. Söylediği sözleri başka türlü açıklamak mümkün değil.

Neler mi dedi? İşte Cem Hakko'nun ağzından çıkan laflar;
"
22 temmuz’dan sonra neler olacağını göreceksiniz, bizi azınlık görenler bu ülkedeki patronların kim olduğunu öğrenecekler.
Cem Uzan dahi üç sene önce elimi öperdi şimdi bizden oy istiyor.
Amerika ne derse o olur, biz ülkenin musevi vatandaşları olarak patronuz… Siz işçisiniz. Vakko olarak da hepinizi biz giydiriyoruz, bayıla bayıla, övüne övüne Vakko’dan giyiniyorsunuz. Çukurova Grubu’na da reklam veriyoruz, bu gece de benim paramla oluyor, sinirlendirmeyin beni keserim reklamları.”

Elimizde bir şey kalmayacak (...kalmadı bile!)

O gidiyor, bu gidiyor... Sonunda bir de bakacağız, elimizde bir şey kalmamış... Kalmadı bile!

  • 14 bankamızı yabancılar satın aldı. Bankacılıkta yabancı payı yüzde 42'ye yükseldi.
    Banka sistemi ekonomide çarkları yağlayan mekanizmadır. Çarklar düzgün yağlanmazsa üretim de tüketim de aksar. Ekonomi büyümez. Bankacılıkta yabancı payı yüzde 42 oldu ama, şimdilik bu kadar... Çünkü ülkeye gelen dev bankaların karşısında yerli bankaların rekabeti sürdürme, pazar paylarını koruma şansı çok az.
  • 50 sigorta şirketimizin 29'unu yabancılar satın aldı. Sigorta piyasasının yüzde 41'i yabancıların kontrolüne girdi.
    Sigorta sistemi bireysel tasarrufları kurumsal fona, yatırıma dönüştüren mekanizmadır.
  • Borsada işlem gören hisse senetlerinin yüzde 70'i yabancıların portföyüne girdi.
    Hisseyi elinde bulunduran, şirketin kârını cebine koyar. Kârlar yabancıların cebine girecek. Her yıl yurtdışına çıkarılacak.

    Yabancı payı artıyor
  • Hazine bonoları ve tahvillerinin yüzde 23'ü yabancıların portföyünde.
    Bunların yüksek reel faizi yabancıların cebine giriyor. Yurtdışına çıkarılıyor.
  • İstanbul Sanayi Odası her yıl 500 büyük sanayi kuruluşuyla ilgili bilgileri yayımlıyor. Son açıklamalara göre, Türkiye'deki 500 büyük sanayi şirketinin:
    (1) Toplam satışlarının yüzde 42.5'ini yabancı sermayeli şirketler yapıyor.
    (2) Toplam kârın yüzde 44.4'ünü yabancı sermayeli şirketler elde ediyor.
    (3) Toplam ihracatın yüzde 49'unu yabancı sermayeli şirketler yapıyor.
    (4) Buna karşılık, yabancı sermayeli şirketlerin 500 büyük şirketin toplam istihdamındaki payı yüzde 27.3 oranında.
  • Koç grubu Migros-Tansaş mağazalarını yabancı bir gruba satmak üzere.
    Perakendecilik sektörü çok önemli. Düşük gelir grubundaki halkımızın en büyük tüketim harcaması, gıda ve günlük ihtiyaç maddeleri için yapılıyor. Perakendeciliğin yıllık iş hacminin 50 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.
    Migros-Tansaş gibi büyük mağazalar bu hacmin yüzde 35-40'lık bir oranını gerçekleştiriyor. Örgütlü perakendecilik sektöründe (1) Migros-Tansaş'ın payı yüzde 22, (2) Gima-CarrefourSA'nın payı yüzde 15, (3) Metro'nun payı yüzde 5, (4) Tesco'nun payı yüzde 4 oranında. Bu dört büyüklerin payı toplam olarak yüzde 46'yı geçiyor.

    Ülke için iyiyse sorun yok
    Tansaş-Migros yabancılara satılınca organize perakendecilikte de yabancı sermaye hâkimiyeti gerçekleşecek.
    Bankacılık, sigortacılık, borsa, sanayi, perakendecilik sektörlerinde yabancı sermayenin payı yüzde 50'lere yaklaşmış durumda.
    Ama bu yüzde 50 payın özelliğini unutmayınız: (1) Yabancılar bizim en büyük, en verimli, en kârlı, en geleceği olan şirketlerimizi satın aldı. (2) Bu şirketleri satın alan yabancıların gerisinde küresel sermaye, küresel yönetim ve pazarlama gücü var.
    Bu büyük güç karşısında (1) Bizim yerli sermayeye ait kuruluşlarımızın rekabet güçleri zayıf. (2) Bizim müteşebbislerimizin, sıfırdan başlayarak ve yeni şirketler kurarak yabancıların satın aldıkları şirketlerin bulunduğu sektörlerde büyüme, gelişme şansları yok.
    Bu tabloyu (1) Yabancı sermaye düşmanlığı, (2) Ulusalcılık duyguları gibi pencerelerden değil de ekonomik açıdan değerlendiriniz.

    gu...@milliyet.com.tr

Milletvekili adayının terör örgütü davası

İstanbul 3. bölge bağımsız milletvekili adayı Sebahat Tuncel'in, ''PKK/Kongra-Gel üyesi olmak'' suçundan yargılanmasına devam edildi.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuklu sanık Sebahat Tuncel ile tutuksuz yargılanan İbrahim Tekdemir katıldı. Duruşmada ''tanık'' olarak ifade veren başka suçtan tutuklu İbrahim Çakmaz, Sebahat Tuncel'i tanıdığını belirterek, bu konuya ilişkin daha önce emniyette verdiği ifadesini tekrar ettiğini söyledi. Mahkemede okunan Çakmaz'ın emniyetteki ifadesinde, ''1992 yılında PKK/Kongra-Gel'in dağ kadrosuna katılan ağabeyinin yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için ailece Kuzey Irak'taki kampa gittiklerini, Kandil dağında örgüt elbisesi giyen Sebahat Tuncel'in bir konferansa delege olarak katıldığını gördüğünü ve kendisini 2002 seçimlerinde de Şişli'den tanıdığını'' söylediği belirtildi. Mahkeme sanığın tutukluluk halinin devamına karar verdi

********************************************************

ultra...@hotmail.com

Bir göl ortadan kayboldu!

Şili'nin güneyinde bir gölün gizemli şekilde ortadan kaybolduğu bildirildi.


Bu konuda yapılan spekülasyonlardan biri, bölgedeki bir depremde yerde bir çatlak açıldığı ve suyun buradan aktığı şeklinde.

Patagonya'daki Magallanes bölgesinde bulunan gölün, mart ayında yetkililerin bölgeyi ziyaretinde yerinde bulunduğu, mayıstaki ziyarette ise gölden eser kalmadığının görüldüğü bildirildi.

Yüzey alanı 4-5 hektar olan ve ezilen buzulların sularıyla sürekli beslenen gölün böyle birdenbire ortadan kaybolması, "yerin açıldığı ve gölü tümüyle içine aldığı" şeklinde yorumlandı.

Milli Ormancılık Kurumu bölge müdürü Juan Jose Romero, "Mart ayında bölgeye gittiğimizde her şey normaldi. Mayısta tekrar gittik ve gölün tamamen kaybolmuş olduğunu gördük. Kuru göl yatağında sadece buz yığınları ve büyük bir çatlak vardı" dedi. Kurumun, gölün nasıl ortadan kaybolduğunu araştırdığı bildirildi.

AA
Londra'da Esma'ül Hüsna ziyafeti-İzle


Dünyaca ünlü klasik müzik bestecisi İngiliz Sir John Tavener'in 11 Eylül saldırılarından sonra İslam'a ve Müslümanlara duyulan nefrete bir tepki olarak bestelediği Allah'ın 99 güzel ismi Londra'daki Westminster Katedrali'nde yankılandı.

John Tavener'in, Westminster Katedrali'ndeki "Allah'ın Güzel İsimleri" konserini 3 bine yakın kişi takip etti. Katolikler konsere tepki gösterdi.

Konser öncesi katedral önünde uzun kuyruklar oluştu. Seyircilerin yerlerini almasının ardından 200 kişilik dev BBC senfoni orkestrası sahneye çıktı. Jiri Belohlavek'in küratörlüğünde ve John Mark Ainsley'in tenorluğunu yaptığı ekip, Esmaü'l Hüsna'yı seslendirdi. 3 bine yakın seyircinin doldurduğu katedralde "The Beautiful Names" (Güzel İsimler) adı altında okunan isimler salonda büyük bir hayranlıkla dinlendi. Yaklaşık 2 saat süren konserin ardından seyirciler dakikalarca orkestra ekibini ayakta alkışladı. Galler Prensi Prens Charles, müzisyenleri sahneye gelerek kutladı.

Allah'ın 99 ismini "The Beautiful Names" adı altında besteleyen John Tavener, ilk kez 1968 yılında kamuoyunun dikkatini çeken ünlü bir İngiliz besteci. 1960'larda müzik dünyasında fırtına gibi esen Beatles üyelerinin de yakın dostuydu.

İşte "The Beautiful Names" parçası...



Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde daha önce konserler veren John Tavener, "The Beautiful Names" adlı çalışmasıyla İngiltere dışında ilk kez İstanbul'da sahneye çıkacak. Tavener'in "Allah'ın Güzel İsimleri" konserinin Türkiye prömiyeri, yarın saat 20.00'de İKSV ve British Council işbirliğiyle İstanbul'da gerçekleşecek. Arapça söylenen "Allah'ın Güzel İsimleri", Aya İrini'de BBC Senfoni Orkestrası ve Korosu'nun 200'ü aşkın müzisyeni tarafından seslendirilecek. Konserin ardından John Tavener'e 'yaşam boyu başarı ödülü' verilecek. Tavaner, Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'nde ödül alan ikinci yabancı olacak.

John Tavener geçen yıl Zaman'a verdiği röportajda, bestenin çıkışını şöyle anlatmıştı: "Sabah kalkar kalkmaz O'nu düşünmeye başladım. Gün boyu Allah'ın 'Latif' ismine bakarak düşünüyordum. O'nun Latif ismini nasıl müziğe dökebilirimin cevaplarını aradım. Rahim adı da beni çok etkiledi. Onun merhametli, bağışlayan ve esirgeyen oluşu çok etkileyici. Allah'ın merhamet ve esirgeyen özelliklerini düşünürken Hz. Meryem bir anda aklıma geldi."

 

TIKLAYIN.....  

http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&hid=54928&sec=13

Mazot 1 YTL olur mu? YORUM

Sandık korkusu siyasi partilerin ayarını bozdu. Öylesine vaatlerle seçmen karşısına çıkıyorlar ki insanın, "Ya bunlar sayı saymasını bilmiyor, yahut dayak yememiş" diyesi geliyor.

Bizim gibi 1946 seçimlerini görmüş olanlar o tarihin tek muhalefet partisi olan Demokrat Parti hatiplerinin miting meydanlarında "Askerliği ve vergiyi kaldıracağız" dediğine bile tanık olmuştur.

Sonraki seçimlerde de elbet "Bu da yapılır mı? Bu da söylenir mi?" denen örnekler yaşandı. Bunlar arasında ölçüsüzlük bakımından Sayın Süleyman Demirel’in 1991 seçimlerini kazanabilmek için "emekli yaşını 38’e indirmeyi", "tütüne ötekilerin vereceğinden beş lira fazla ödemeyi" vaat etmesi gibi çarpıcı olanlar bugün bile akıllardan çıkmadı.

Ama onların bile bu seçimlerde karşılaştığımız vaatler yanında savunulabilir bir tarafı vardı.

Örneğin Genç Parti adına gazetelere ilan verilerek yapılan vaatler o kadar ölçüsüz oldu ki halk arasında "Genç Parti iktidara gelirse hamileliği de 3 aya indirecekmiş" esprisi dolaşmaya başladı.

Bu partiye oy verseniz çiftçiye satılan mazotun bir litresinin fiyatı sadece 1 lira olacakmış.

Türkiye’de çiftçimiz yılda 2 milyon 200 bin ton mazot tüketiyor. Mazotun bugünkü fiyatı 2 lira 30 kuruş olduğuna göre demek ki devlet her litre için 130 kuruş kendi cebinden ödeyecek. Yani yılda sırf mazot için 2 katrilyon 860 trilyon lira (yahut 2 milyar 860 milyon YTL) tutarında destek verilecek.

Bu çok değil, pekálá verilir diyebilirsiniz.

Genç Parti tüm işsizlere iş bulacakmış. İş buluncaya kadar da her işsize ayda 350 YTL ödeyecekmiş.

Türkiye’deki gerçek işsiz sayısının 2,5 milyon olduğunu dikkate alırsanız 10,5 katrilyon lira (10,5 milyar YTL) da bu eder.

Emeklilere 14 maaş vereceklermiş.

Türkiye’de halen 7 milyon emekli var. Bunlara verilen maaşların yükü altıda bir oranında artacak. Zaten bugün bütçeden sosyal güvenlik giderleri için 80 milyar YTL ayrılıyor. Bu vaatler de uygulanırsa bütçe nasıl denk olacak? Denk olmayan bütçenin getireceği enflasyonun altından kim ne zaman kalkacak?

Uzan Bey fındığı kilosuna 8 lira ödeyerek alacakmış.

Hangi kaynaktan yapıyorsun o ödemeyi? Sen yapmaya kalksan Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na verdiği sözler buna izin verir mi? Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) bağları koparırsan, ondan doğan yükümlülüklerini karşılayabilecek misin?

Maşallah CHP de bu ayarsız açık artırmaya girdi. O da her yıl 1 milyon 200 bin yeni istihdam yaratacakmış.

Nerde yoğurdun bolluğu demezler mi adama? "İstihdam yaratmak" o kadar kolay olsaydı, bugünkü gerçek işsizlik oranını yüzde 20’lerden aşağı çekmeyi bugünkü iktidar da becerirdi.

CHP ülkemizdeki 3 milyon 500 bin fakir aileye her ay 350 YTL maaş vereceğini söylüyor. O da mazotu 1 liraya indirmekten söz ediyor.

Mazot hesabını biz yukarıda yaptık. Fakirlere verilecek maaşın hesabını da siz yapın, sonra kararınızı verin.

Oktay Ekşi - Hürriyet

**************************************************************

mr.mikado...@gmail.com

NEW YORK+ISTANBUL FOTOGRAFLARIMLA VİDEO-- SENDEN HIC AYRILMADIM KI

DİGER ŞİİR VE SLAYTLAR İÇİN TIKLAYINIZ..
 
RESMİN USTUNE TIKLAYINIZ.
video
Added: 3 months ago
Views: 3,949
 
7 ratings
 
Kozmik Siirler... Senden Hiç ayrılmadim ki.... Nilgün NART & Can AKIN
 
01- SENDEN HİÇ AYRILMADIM Kİ


Sonsuz bir zamanda başladı
Bu aşk

İlk yıldızlar evrene savrulurken
Ayrıldık seninle sonsuza kadar…

Oyunu oynamak için iki yabancı olduk
Yüzyıllar önce iki dost
Binlerce sene önce Leyla ile Mecnun...

Arada olduklarımız
Gökyüzündeki yıldızlar kadar çok.
Yaratırken ve oynarken, ölesiye eğlenirken
Unuttuk Aşkı..

Savrulduk galaksilerde
Yüzyıllarda ve 'Ben' ler de

Seni hep sevdim.
Her oyuncunun gözlerinden sana bakarken...
Çiçekler kadar coşkulu
Yıldızlar kadar parlak
Çocuklar kadar neşeliydin.

Sen hep o sendin.
Gözlerindeki pırıltılardan tanıdım seni.

Rüyalarındaydım.
Bütün gece kollarımda uyuttum seni.
Sen ağladığında kim sardı sarmaladı seni...
Her gecenin sabahında kim güneşleri üzerine doğurdu
Bütün yıldızları gökyüzüne serdi.

Ayrılmadık hiç
Sonsuza kadar beraber savrulduk...

Bu sevgi tek kişilikti.
Tek olan ayrı değildi

Kaybetmemiştin beni hiç
Öte Alem olmadı hiç bir zaman.

Çünkü;
Hep Şimdi-Burada
Birlikteydik…..

Nilgün Nart
 
 
 WERE WE, EVER SEPERATED..? ?


Our love..
Started, an endless time ago..

As the stars spread into galaxies,
So were we seperated, untill that endless time...?

We became strangers, to play a game;
And so were we;
Friends, centuries ago
And lovers, as millennia passed by..

So were we..
As much as, the stars in the sky;
Creating and playing; enjoying to death..
And so did we forgot to love.

And we,
Whirled around galaxies...
For centuries and in egos.

And ı loved you so much,
Watched you, from the playmate's eyes.
So happy were you, like the children,
And as shining as the stars,
And so were you, as inspiring as the flowers.

It was always you,
And ı recognised you, via the glitter in your eyes.

I was in your dreams,
As you slept in my arms.
Who embraced you, when you cried..? ?
Who set the sun over you, after all those nights...?
And who laid the stars in the sky..? ?

So, were we ever seperated..
And swept away by the timeless winds..

This was the love for unity,
And the one, can it ever be seperated..?
You never lost me,
And there was no veil at anytime.

So were we, united;
Always, here as is, at this very moment.

 
CAN AKIN - NİLGUN NART
--
MEVLANA "TOREN" FOTOGRAFLARIMI SERGILEMEK ISTIYORUM.. YARDIMCI OLURMUSUNUZ..?

http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1038&mid=8373&ItemID=6277&ItemIndex=2


OZEL MESAJLARINIZI LUTFEN CAN AKIN  mr_ca...@hotmail.com ADRESINE GONDERINIZ.. .

-----------------------------------------------------------------------------------------

drkad...@hotmail.com

Lütfen eki okuyun, ya da aşağıdaki adrese tıklayıp bilgi alabilirsiniz;
 
www.cocukvesaglik.net

*********************************************************

selman...@gmail.com

YouTube dan evrensel adım

Geleceğin Optik Diski Blu-ray Türkiye de

Vista da değişiklik yapılıyor

USRobotics ten Avantajlı Bir Kampanya

İnşaat ustası robotlar geliyor

--------------------------------------------------------------------------------------

ultra...@hotmail.com

Memecan'dan ÇT karikatürü

Salih Memecan Türkiye'deki çetenin karikatürünü çizdi...

 



Real-time chat with your friends http://messenger.msn.com/?mkt=tr
Sigara ve sağlıksız diyet gözü vuruyor.doc
Hasta_haklari_yonetmeligi.doc

hüseyin bayhan

unread,
Jun 24, 2007, 6:50:20 PM6/24/07
to
İlk oylar bügün gümrükte atılıyor

22 Temmuz seçimleri için gümrük kapılarında oy verme işlemi, başlıyor. 14 havalimanı ve gümrük kapısında bugün oy kullanılmaya başlanacak.
25 Haziran 2007 00:32
İlk oylar bügün gümrükte atılıyor

Yurtdışındaki Türk vatandaşları Atatürk, Sabiha Gökçen, Esenboğa, Adnan Menderes, Şakirpaşa ve Erkilet havalimanları ile Kapıkule, İpsala, Cilvegözü, Sarp ve Habur sınır kapıları, Çeşme ve Taşucu deniz limanında oy kullanabilecek.

Yurtdışındaki Türk vatandaşları Atatürk, Sabiha Gökçen, Esenboğa, Adnan Menderes, Şakirpaşa ve Erkilet havalimanları ile Kapıkule, İpsala, Cilvegözü, Sarp ve Habur sınır kapıları, Çeşme ve Taşucu deniz limanında oy kullanabilecek.

Gümrük kapılarında tatil dahil 24 saat süreyle yapılacak oy verme işlemi, 22 Temmuz pazar günü seçimin bitiş saatine kadar devam edecek.

Bu seçmenler sadece siyasi partilere oy verebilecek, bağımsız adaylar için oy kullanamayacak. Gümrük kapılarında kullanılan oylar, Türkiye barajının belirlenmesinde de etkili olacak.

 

Erdoğan: CHP'nin yavrusu MHP oldu

AK Parti lideri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Adıyaman mitinginde CHP ve MHP hakkında olay açıklamalar yaptı: Bunların birbirinden farkı yok, al birini vur ötekine..

24 Haziran 2007 18:40

Erdoğan: CHP'nin yavrusu MHP oldu


 

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''CHP şimdi yavrusunu da doğuruvermiş, MHP... Şimdiden kendilerine göre bazı hazırlıklar yapıyorlar. Birbirlerinden farkı yok, al birini vur öbürüne'' dedi.

Erdoğan, partisince Adıyaman Sakarya Caddesinde düzenlenen mitingde yaptığı konuşmada, AK Parti'nin milletin ve Türkiye'nin partisi olduğunu, hamurunu milletin yoğurduğunu, kumaşını milletin dokuduğunu ifade etti.

Milli iradeye gidilirken pusulanın, direksiyonun ve mührün millette olduğunu kaydeden Erdoğan, dibe vuran ve iflasın eşiğine gelmiş bir ekonomiden ülkeyi bugünlere taşıdıklarını anlattı. İthal ürünlerin dışında iktidarları döneminde zam kelimesini unutturduklarını belirten Erdoğan, elektriğe 5 yıldır zam yapmadıklarını söyledi.

Bunu görmek ve duymak istemeyenlerin bulunduğunu, onlara gerekli cevabı halkın vereceğini vurgulayan Erdoğan, şöyle devam etti:

''Şimdi çıkmışlar, yarışa girmişler. Ben mi mazotun fiyatını daha çok indiririm, sen mi daha çok indirirsin? Yaptıkları bu... Bekara karı boşamak kolay. Ne olacak 22 Temmuz'a kadar 'fiyatı indirdim' dersin, 'vergi almıyorum' da dersin. Peki bu memleketi neyle yöneteceksin? Yani bizim petrol kuyularımız mı var, neyle? Hep aldattılar bu milleti ve 1990'lı yıllarda kriz böyle çıkmadı mı? 2000'li yıllarda krizler böyle çıkmadı mı? Hala biz bunların krizlerinin faturasını ödüyoruz. Onların borçlarını ödüyoruz. Fakat kimlik var ya kimlik, bu kimlik çok önemli. Eğer kimlikte tahribat varsa onlardan herşey beklenir. Suistimaller, almış başını gidiyordu. Bizden önceki iktidarda kimler vardı? DSP var mıydı, ANAP var mıydı, MHP var mıydı? 22 banka fona devredildi. Bunun bedeli 40 milyar dolardı. Kimin cebinden çıktı? Benim halkımın cebinden çıktı bu para. Şimdi yine gelmişler milletimize dürüstlükten bahsediyorlar. Hele hele bir tanesi var ki, bunların içinde... Hangisi? Biliyorsunuz. Ve onun bankasında da yine aynı şeyler vardı. Dünyanın hiçbir yerinde yüzde 30-35'lerle döviz bazında faiz verilmez, yok böyle bir şey. Ama bunları gördük. Batık bankaların zedelerine bizler para ödedik.''

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ

 Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimine değinirken, şunları söyledi: ''Birileri 'biz cumhuriyetçiyiz' diyorsa, cumhura saygı gösterecek. Eğer birileri 'halkçıyız' diyorsa halka saygı gösterecek. Eğer birileri 'biz milliyetçiyiz' diyorsa millete saygı gösterecek. Millete gidemeyenler, halka gidemeyenler, cumhura güvenmeyenler hiçbir zaman ne cumhur, ne halk, ne milletten gerekli saygıyı görmeyeceklerdir. Onun için Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 'hodri meydan halk' diyoruz, 'millet' diyoruz. Buyursunlar gelsinler ama gelemiyorlar, gelemeyecekler. Öyleyse sandık, sandık, sandık.''

NOTLAR

 Başbakan Erdoğan, Adıyaman Havaalanından miting alanına Hasancık beldesinde kendisini bekleyen partililere otobüsten seslenerek, 22 Temmuz seçimlerinde halkın en iyi şekilde tercihini kullanacağını ifade etti. Erdoğan, kendisi için hazırlanan kurbanların kesilmesine izin vermeyerek, ihtiyacı olanlara verilmesini istedi. Erdoğan, yol boyunca otobüsten çocuklara oyuncak dağıttı. Adıyaman'da havanın çok sıcak olması nedeniyle parti görevlileri mitinge katılanlara şapka dağıttı. Mitinge, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, AK Parti Genel Başkan yardımcıları Necati Çetinkaya ve Dengir Mir Mehmet Fırat, İstanbul milletvekili adayı Ertuğrul Günay da katıldı. Erdoğan, miting sonrasında, partisine katılan bazı ilçe ve belde belediye başkanlarına rozetlerini taktı.

ORTAK AÇILIŞLAR

 Erdoğan, mitingin ardından Yücel Özbilgin İlköğretim Okulu bahçesinde düzenlenen törenle bu okul ile Gölbaşı Adliye Sarayı, Tut Devlet Hastanesi ve belediyenin bazı tesislerinin ortak açılışını gerçekleştirdi. Erdoğan, burada yaptığı konuşmada, menfur bir saldırıda hayatını kaybeden Danıştay üyesi Özbilgin'in anısına yaptırılan okulun ve diğer tesislerin hayırlı olmasını diledi.

AA

Baykal: Erdoğan PKK ile nişanlandı

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Tokat mitinginde, 22 Temmuz seçimlerinin Türkiye için bir dönüm noktası olacağını belirtti. Baykal'ın hedefinde AKP ve Erdoğan vardı..

 

24 Haziran 2007 19:17 

Baykal: Erdoğan PKK ile nişanlandı


 

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 22 Temmuz seçimlerinin Türkiye için bir dönüm noktası olacağını belirterek, ''Türkiye'ye sahip çıkın, Barzani'ye değil, Talabani'ye değil, PKK uzantılarına değil, onlardan medet umanlara değil, Türkiye'ye sahip çıkın'' dedi.

Baykal, partisince Tokat Cumhuriyet Meydanı'nda düzenlenen mitinginde bir konuşma yaptı. Türkiye'nin artık yeni bir döneme doğru gittiğini ve gittiği her ilde bunu gördüğünü anlatan Baykal, ülkenin geleceğinin 22 Temmuz'da vatandaşların oyları ile şekilleneceğini söyledi. Hükümetin 4.5 yıldır izlediği politikaların, Türkiye'yi bütünleştiren, kaynaştıran uygulamalar olmadığını savunan Baykal, ''Henüz Türkiye bütünlüğünü koruyor ama bilin ki, bu istikamette önümüzde bir 4 yıl daha bu kadronun eline yetki verilecek olursa, Türkiye'nin iç gerginlikleri de artacaktır. Türkiye, daha ayrışmaya doğru yönelecektir, devlet ve millet karşı karşıya getirilmek istenecektir, devlet kurumları birbiriyle çatıştırılır hale getirilecektir. Türkiye, etnik ayrıştırmaya, mezhep ayrıştırmasına doğru çekilmek istenecektir ve bu çok büyük sıkıntıları beraberinde getirecektir'' dedi.

Türkiye'nin sahip olduğu sağlam cumhuriyet temelinin, Orta Doğu'daki hiçbir ülkede, Irak'ta, İran'da olmadığını vurgulayan Baykal, Türkiye'nin de bu ülkelere benzememesi için vatandaşlardan dikkatli olmalarını istedi. Baykal, ''Dikkatli olmalıyız. Türkiye'yi o ülkelere benzetmemeliyiz'' diye konuştu. Baykal, Türkiye'nin ezici çoğunluğunun Müslüman olduğunu ve dini ile gurur duyduğunu belirterek, herkesin inancını kimseye boyun eğmeden yaşadığını dile getirdi. ''Bu devleti ve milleti ayrıştırmak isteyenlerin tuzağına düşmeyin'' diyen Baykal, vatandaşlardan buna yol açacak yaklaşımlara itibar etmemelerini istedi.

Bu böyle gitmez

Bu böyle gitmez

Saadet Lideri Kutan Milli Kurtuluş Harekâtı mitinglerinin ikincisini Antalya’da yaptı. Coşkulu bir kalabalığa hitap eden Kutan, Türkiye’nin kurtuluşunun Saadet iktidarında olduğunu söyleyerek, “Biz iktidar olduğumuzda, ülkenin bütün sıkıntıları sona erecek” dedi.
 Milli Görüş kadrolarının gece gündüz demeden çalıştığını ve çalmadık kapı bırakmadığını anlatan Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “22 Temmuz’da Türkiye tarihi bir seçime gidiyor. Bu seçim diğer seçimlerle aynı değildir. Çünkü, ülkemiz hem içte hem de dışta zor bir dönemden geçiyor. AKP iktidara geldikten sonra Türkiye’nin borçları katlanarak arttı. Dış politika ABD ve AB’ye bırakıldı. Terör tırmandı ve ülkemiz parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Manevi tahribat arttı. Bütün bu sorunları çözecek tek adres Saadet Partisi’dir” diye konuştu.
Halkın Refah-Yol iktidarını ve o bereket dönemini hasretle hatırladığını ifade eden Saadet Lideri Kutan, “Halkımız ne olur bir an önce iktidara gelin ve bizi kurtarın bu böyle gitmez diyorlar. Bu muhteşem manzara bize Milli Görüş güneşinin doğmak üzere olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin her yerinde Milli Görüşçüler, hakkın üstün olduğu bir düzenin kurulması için çalışıyorlar. İhlâsla yaptığımız bu çalışmalara Allah’ın en büyük zaferleri kazandıracağına inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

SADETTİN İNAN
Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan Milli Kurtuluş Harekâtı mitinglerinin 2’ncisini Antalya’da yaptı. Eski Lunapark Meydanı’nda coşkulu bir kalabalığa hitap eden Kutan, Türkiye’nin kurtuluşunun Saadet iktidarında olduğunu söyleyerek, “Biz iktidar olduğumuzda, ülkenin bütün sıkıntıları sona erecek” dedi.
Milli Görüş kadrolarının gece gündüz demeden çalıştığını ve çalmadık kapı bırakmadığını anlatan Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “22 Temmuz’da Türkiye tarihi bir seçime gidiyor. Bu seçim diğer seçimlerle aynı değildir. Tarihi bir öneme sahiptir. Çünkü, ülkemiz hem içte hem de dışta zor bir dönemden geçiyor. AKP iktidara geldikten sonra Türkiye’nin borçları katlanarak arttı. Dış politika ABD ve AB’ye bırakıldı. Terör tırmandı ve ülkemiz parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Manevi tahribat arttı. Bütün bu sorunları çözecek tek adres Saadet Partisi’dir” diye konuştu.

Milli Görüş güneşi doğuyor
Halkın Refah-Yol iktidarını ve o bereket dönemini hasretle hatırladığını ifade eden Saadet Lideri Kutan, “ Halkımız ne olur bir an önce iktidara gelin ve bizi kurtarın bu böyle gitmez diyorlar. Bu muhteşem manzara bize Milli Görüş güneşinin doğmak üzere olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin her yerinde Milli Görüşçüler, hakkın üstün olduğu bir düzenin kurulması için çalışıyorlar. İhlâsla yaptığımız bu çalışmalara Allah’ın en büyük zaferleri kazandıracağına inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu böyle gitmez
22 Temmuz seçimleri öncesinde adaylar belirlenirken ilginç bir yöntem izlendiğini belirten Kutan, “Sağcılar solcuları, solcular sağcıları liste başı yapıyorlar. Bu insanlar 1 günde zihniyet mi değiştirdiler. Halkımız bu insanlara nasıl güvenecek. Bu bütün partilerin Saadet Partisi dışında birbirlerinden farkı olmadığını ortaya koyuyor. Bunların hepsi IMF’ci, Bunların hepsi dış politikada dışa bağımlı. Birbirinden farkı yok. Bu böyle gitmez. Saadet iktidarı yakındır” dedi.

 

AKP’nin başörtüsü oyunu

AKP’nin başörtüsü oyunu

Cumhurbaşkanlığı seçimindeki beceriksizliğini mağduriyet politikasına dönüştürme çabası sonuçsuz kalan AKP, şimdi de ‘YÖK ve başörtüsü’ mağduru rolünü oynamaya başladı. 4.5 yıldır YÖK Kanunu değişikliğini gündemine bile almayan; başörtüsü yasağını ise yüzde 1.5’un sorunu gören AKP’nin, Gül’ün kızının mezuniyet törenindeki suni başörtüsü krizi, yasak mağdurlarında ve tabanda  mağdur politikası ile halktan oy isteme taktiği’ olarak değerlendirildi.

Ebubekir Gülüm
Cumhurbaşkanlığı seçimindeki beceriksizliği mağduriyet politikasına dönüştürme çabası sonuçsuz kalan AKP, şimdi de ‘YÖK ve başörtüsü’ mağduru rolünü oynamaya başladı. 4.5 yıldır YÖK Kanunu değişikliğini ‘kavga politikası’ üretmemek için gündemine bile almayan, başörtüsü yasağını ise yüzde 1.5’un sorunu gören AKP’nin, Abdullah Gül’ün kızının mezuniyet törenindeki suni başörtüsü krizi, yasak mağdurlarında ve tabanda ‘samimiyetsiz, haksız ve mağdur politikası ile halktan oy isteme taktiği’ olarak değerlendirildi.
Cumhurbaşkanlığı seçimini krize dönüştüren AKP, 4.5 yıldır tek adım atmadığı başörtüsü yasağı üzerinden siyaset mağduru rolüne büründü. 4 yıl boyunca perukla derslere giren ancak seçim öncesi mezuniyet töreninde başörtülü şekilde babası Abdullah Gül ile kameraların karşısına çıkan Kübra Gül’ün bu durumu üzerine YÖK, Bilkent Üniversitesi rektörü hakkında soruşturma başlatmıştı. Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden 13 Haziran’da mezun olan Kübra Gül, mezuniyet törenine kırmızı - beyaz desenli türbanıyla katılmış ve diplomasını protokol sırası önünde babasından almıştı. YÖK ise, üniversite içinde türban takılmasına izin verildiği için soruşturma açmıştı.
Abdullah Gül, açılan soruşturma için yaptığı değerlendirmede YÖK’ü neden değiştirmedikleri ve başörtüsü yasağını kaldırmadıklarını anlatacağına, hala bu kurumu eleştirerek,”Buradaki hoşgörüsüzlüğü gösteriyorlar sadece. Yaptıkları şey bu. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir manzara yoktur. Koca koca insanlar bunu yapıyorlar. Ben onlar adına üzüldüm. Üstelik üniversitenin açık bir amfisinde, dışarıda yapılmış bir şey. Bir genç kızın en mutlu olacağı günü bile bu şekilde zehir etmeyi kendilerine görev arz etmişler. Hoşgörüsüzlükten başka birşey değil” demişti.

Gül’ün başörtüsündeki iki geri adımı
AKP iktidarından önce başörtüsü yasağının karşısında olan Abdullah Gül, 2002’de AKP’nin tek başına yönetimi devralmasıyla bu konuda iki ciddi geri adım attı. YÖK’ü değiştirmek yerine kavga etmeyi tercih AKP’nin Dışişleri Bakanı olan Gül, önce Leyla Şahin’in AİHM’de açtığı başörtüsü davasında geri adım attı. Hükümet adına gönderilen savunmada, 18 Mayıs 2005 tarihinde yapılan duruşmada, üç sayfalık bir savunma sunan AKP hükümeti, insan hakkı ihlali olmadığı gerekçesiyle yasak uygulamalarını onaylayan alt daire kararının aynen onaylanmasını istedi.
AKP hükümetinin savunmasında, Leyla Şahin’in Fakülteye kayıt yaptırırken herhangi bir engelle karşılaşmadığı belirtilerek, “Bu durum, Şahin’in eğitim kurumlarına giriş hakkı bakımından eşit muamele gördüğünün bir kanıtıdır. Şahin’e, daha sonra İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün genelgesi muvacehesinde müdahale edilmiş, bu müdahale de yargı organları tarafından denetlenmiştir. Şahin bu bağlamda adil yargılanma hakkından yararlanmadığını ileri sürmemiştir. Bu yasak, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına dayanmaktadır” denildi.

Eşi de davadan vazgeçti
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, türbanından dolayı üniversiteye kaydının yapılmaması nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 2002 yılında açtığı davayı geri çekmişti. Eşinin konumunu ve davanın siyasallaştırılmasını kararına gerekçe gösteren Gül, “Eşimin konumundan dolayı hem davacı hem davalı olduk. Bu durumu öngöremedik. Müracaat ettiğimde, eşim ne başbakan ne de bakandı. Kararımın temel nedeni; yargı kararlarının tartışılmasına fırsat vermemek, güven ve saygıyı sağlamak. Ne yazık ki, bu dava siyasallaştırılmıştır. Bu konuyla ilgili benzer davalar zaten AİHM’nin gündemindedir” demişti.

 

MÜSİAD: Oyakbank’ın satışını tasvip etmiyoruz

MÜSİAD: Oyakbank’ın satışını tasvip etmiyoruz

MÜSİAD Genel Başkanı Dr. Ömer Bolat, Oyakbank’ın Hollandalı ING’ye satılmasına tepki gösterdi. Bolat, “Ulusalcılık ve millileşme edebiyatı yapanlar parayı görünce fikir değiştirerek sınıfta kaldılar” açıklaması yaptı.
Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Dr. Ömer Bolat, Mobilya Sektör Kurulu tarafından Samsun’da gerçekleştirilen Markalaşma ve Tasarım toplantısı’nda son siyasi gelişmeler ve Oyakbank’ın satılmasına ilişkin açıklamalar yaptı.
Önümüzdeki hafta içinde 2007 yılı Ekonomik Raporu’nu açıklayacaklarını belirten Bolat, çok uzun bir çalışma dönemi sonunda hazırladıkları rapor ile ekonominin yol haritasını çizeceklerinin belirtti. 
Partilerin ekonomi programlarındaki benzerliklere dikkat çeken Bolat, “22 Temmuz’da ilk defa yaz ortasında seçim olacak. Bu handikaba rağmen halk seçim tarihinin gelmesini iple çekiyor. Seçimlere katılım da rekor yaşanabilir. Bu seçimler de halkın sağduyusu ön plana çıkacaktır. Halk, özgür, sivil ve güçlü bir hükümet için oy kullanacaktır” dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin ‘Orman vasfını kaybetmiş arazilerin çiftçilerin ve üreticilerin kullanılması’ vaadine tepki gösteren Bolat, ‘Hükümetin hazırladığı 2B yasasını engellemek amacıyla yargıyı işleten Cumhuriyet Halk Partisi şimdi kanunun çıkmasını istiyor’ açıklaması yaptı.

Bankacılık’ta yabancı payı çok yükseldi
Bankacılık sektöründeki yabancı payının yüzde 50’ye aşmaması gerektiğini belirten Bolat, yabancı payının yüksek olmasının kriz ortamında sıkıntı oluşturabileceğini belirtti. Oyakbank’ın satılmasını tasvip etmediklerini belirten Bolat, “Ulusalcılık ve millileşme edebiyatı yapanlar parayı görünce fikir değiştirerek sınıfta kaldılar” diyerek sözlerini tamamladı.
MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Bolat, dünyada hızlı şekilde kapitalistleşme ve küreselleşme süreci yaşandığını belirterek, “Bu süreçte herkesin trendleri iyi okuması lazım. Eskiden 20-25 yılda değişen sektörler ya da firma üstünlükleri şimdi bir iki yılda hızla değişmektedir” dedi.
Türkiye'nin son dönemlerde beyaz eşya ve mobilya sektöründe önemli ihracat hamlesi gerçekleştirdiğini anlatan Bolat, Türkiye'nin televizyon üretiminde ve ihracatında Avrupa birincisi, buzdolabı üretiminde Avrupa 5'incisi olduğunu söyledi.
Mobilya ihracatında ise geçen yıl 1 milyar doların aşıldığını belirten Bolat, şunları kaydetti: “Önümüzdeki yıl için de 1,5 milyar dolara doğru gidiyor. Bu gelişmemiz aslında İtalya'nın gelişmesini andırıyor. İtalya bizim gibi tekstil, konfeksiyon, seramik, mobilya, dayanıklı tüketim gibi ürünlerde hakikaten bir markaydı. Türkiye de tekstil ve konfeksiyonla başladı. Bu hızlı gelişme ve ihracata yönelik büyüme süreci seramik sektörüyle, dayanıklı tüketim ürünleriyle ve şimdi de mobilyayla ve beyaz eşya ürünleriyle devam ediyor.”

 

Siyonist oyununda son perde

İsrail, Hamas’ı devirebilmek için şimdi de Abbas’a para yardımı yapıyor

Siyonist oyununda son perde

Filistin’de halkın temsilcisi olarak seçimlerden galip çıkan Hamas’ı devredışı bırakmak için tüm gücünü sarf eden işgalci siyonistler, El-Fetih ve Hamas cephesini birbirine düşürmek suretiyle ülkede karışıklık çıkardılar. Şimdi de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a, Hamas ile mücadelede kullanmaları şartıyla para yardımı yapacaklarını açıkça duyurdular.

GAZZE
Siyonist İsrail yönetiminin, Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas'a, Hamas ile mücadelesinde 400 milyon dolardan 1 milyar dolara kadar kaynak aktarma niyetinde olduğu bildirildi.
İsrail'in Kanal 2 televizyonu, İsrail yönetiminin birkaç hafta içinde bu parayı Abbas'a transfer edeceğini duyururken, Başbakan Ehud Olmert'in de Abbas'ın Hamas'a karşı savaşması koşuluyla, gelecek aylarda nihai durum görüşmelerini başlatma niyetinde olduğunu belirtti.
İsrailli yorumcular, ABD Başkanı George Bush ile Olmert'in de üzerinde uzlaştığı şekilde, Hamas'a karşı siyasi, ekonomik ve güvenlikle ilgili bir karma planın da içinde bulunduğu birçok adımın hazırlık aşamasında olduğunu belirtti.
Bu doğrultuda Ürdün'den, Batı Şeria'ya daha fazla ilgili göstermesi ve bu bölgenin sorunlarına eğilmesinin, Mısır'dan da Gazze Şeridi ile sınırındaki geçişler başta olmak üzere, Gazze'ye karşı daha açık bir tavır takınmasının isteneceği belirtiliyor.

İsrail elinden geleni ardına koymuyor
İsrail Başbakanı Olmert'in, Batı Şeria'da kurulan Filistin'in gayrı meşru yeni hükümetine destek olmak amacıyla, yeni hükümetin tanınması ve yüzlerce milyon dolarlık fonların serbest bırakılmasını içeren bir tasarı hazırladığı belirtildi.
Siyonist İsrail'in fonları serbest bırakmasının, pazartesi günü Mısır'ın Şarm El Şeyh'te başlayacak Orta Doğu zirvesine renk getireceğine de dikkat çekiliyor.
İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni ile Savunma Bakanı Ehud Barak tasarıya destek verirken, hükümetin bir başka kanadı, stratejik tehditlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı Avigdor Lieberman ise şiddetle karşı çıkıyor. Lieberman, Filistin Yönetimine para ve silah kanallarının açılmasına karşı olduğunu söylerken, "El Fetih'e silah ve para desteğinin, direniş unsurlarını kuvvetlendirdiği kanıtlandı. Abbas'a F-16 bile versek, onun gücü ve başarma şansı yok" diye konuştu.

Abbas’ın 4 aşamalı planı
Öte yandan, Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) destek bulan Abbas'ın 4 aşamalı bir planı devreye sokmaya hazırlandığı öne sürülüyor. Buna göre ilk aşamada tüm silahlı gruplar kaldırılacak ve sadece Filistin güvenlik güçleri silah taşıyabilecek. Bu plan doğrultusunda, El Fetih'in El Aksa Şehitleri Tugayı ile Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin El Kassam Tugayları lağvedilecek.
İkinci aşamada, Batı Şeria'da tüm yasadışı silahlar toplanarak, güvenlik personelinin başkanlığına yeni bir isim atanacak. Abbas, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin güvenliğinden sorumlu Raşid Ebu Şbak'ı önceki gün görevinden almıştı. Şbak'ın yerine, daha önce de aynı görevde bulunan Cibril Racub'un ismi geçiyor.
Abbas'ın planının 3. aşamasının, Filistin İçişleri Bakanlığının tüm dünya ve Arap ülkelerine Hamas üyelerinin girmesinin yasaklanması yolunda çağrıda bulunması olduğu ileri sürülüyor. Plan aşamalarının ilk üçünün tamamlanmasıyla Abbas, Filistin'de yeniden seçim çağrısı yapacak.

Kaddumi’den Abbas’a eleştiri
Öte yandan, Batı Şeria'da ayrı bir hükümet atayarak Batılı ülkelerin desteğini toplayan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, FKÖ'nün Siyasi Büro Şefi Faruk Kaddumi'nin sert eleştirilerine uğradı. Kaddumi Abbas'ı, Filistin Yönetiminin müesseselerini ve yetkilerini kötüye kullanmakla suçladı. Kaddumi, Arap Birliği ülkelerinden, El Fetih ve Hamas'a görüşmeler için bir araya gelmeleri ve ulusal anlaşmaya varmaları konusunda baskı yapmalarını istedi.

 

Sevsinler insanlığınızı

Sevsinler insanlığınızı

Televizyonlarda, gazetelerde yayınlanan görüntüler olağanüstü rahatsız edici. Bakan herkesi insanlığından utandıracak cinsten. Birinci fotoğraf karesinde Bağdat yakınlarındaki bir yetimhanenin yatakhanesi yer alıyor...
Yaşları 10-15 arasında değişen 24 çocuk beton zemin üzerinde yatıyor. Deri ve kemik halini almış vücutlarından uzun süredir aç bırakıldıkları belli. Bakımsızlıktan vücutlarının çeşitli yerlerinde yaralar çıkmış. O yaraların üzerinde böcekler geziyor, sinekler uçuşuyor. Bazıları, ayaklarından ranzalara bağlanmışlar. Dört bir yan kendi dışkıları ile dolu. Çocuklar, o dışkıların içinde yatıyorlar. Öylesine yorgun ve bitkinler ki, insan ilk bakışta tamamının cansız olduğunu düşünüyor. İkinci fotoğraf karesinde de erzak deposu var... Ağzına kadar tıka basa dolu. Verilen bilgiye bakılırsa, ölmek üzere olan bu çocuklara tahsis edilen erzaklar pazarlarda satılıyor. İğrençlik diz boyu... İnsani değerler ayaklar altında!.. Bağdat yakınlarındaki bu insanlık dışı tablo işgalci ABD'nin eseri. Asıl sorumlu kendileri!
Bağdat yakınlarındaki yetimhanenin yöneticileri, sadece birer figüran! O çocuklar bugün ABD askerlerinin kucaklarındalar.
Ancak, onları kucaklarına alan güç, dün de anne ve babalarını katletti. Ailelerinin başına gökten bomba yağdırdı. O minicik yavruların geleceklerini ABD kararttı.
Şimdi soruyorum: - Beğenmediğimiz, yerden yere vurduğumuz Saddam döneminde böylesine insanlık dışı bir dram yaşanabilir miydi? Elbette hayır. Bugün de kendi yarattıkları o iğrenç tablodan propaganda malzemeyi üretmeye çalışıyorlar. Kucaklarındaki zavallı yavrularla objektiflere poz veriyorlar. Kameraların karşısına geçip "insanlık" nutukları atıyorlar.
Daha düne kadar o çocukların tepelerine bomba yağdırdıklarını unutmuş görünüyorlar. Timsah göz yaşı döküyorlar! Biz de saf saf ekranların karşısına geçip, o yetimhanedeki Iraklı yöneticilere veryansın ediyoruz.
Tabii, bu arada dünyanın dört bir yanına kan ve gözyaşı taşıyan ABD'nin sorumluluğunu hiç aklımıza getirmiyoruz. Oysa, azıcık beynimizi yorsak, işgalci ABD'lilerle Bağdat yakınlarındaki o yetimhane yöneticilerinin arasında hiçbir fark olmadığını anlayacağız.
22.6.2007 / EMİN PAZARCI / BUGÜN

 

İsrail amacına ulaşıyor

İsrail amacına ulaşıyor

İsrail, yerleşimler ve duvar sayesinde Gazze'yi Batı Şeria'dan tümüyle ayırma planını, Fetih'i Hamas'a karşı destekleyerek uygulamayı başardı. Senaryo hazır, bölünme gerçekleşiyor, Arapların acizliği açık ve yaz ayları birçok yanılgıya nokta koyacak!
Filistin'de Fetih'le Hamas üyelerinin birbirlerini öldürdüğü, Fetih yanlısı savaşçıların Mısır'a sığındığı bir iç savaşla son bulan nihai durum, haftalar öncesinden öngörülüyordu. Herkes bu sonucun gerçekleşeceğini tahmin ediyor, hatta hazırlık yapıyordu… Plan başından beri Hamas'ı Filistin denkleminden tamamen çıkarmayı, Başkan Mahmud Abbas ve Fetih'in Gazze ve Batı Şeria'da yönetimi ele almasını hedefliyordu. Filistinliler Abbas ve Fetih'in yönettiği Batı Şeria'yla, Haniye ve Hamas'ın yönettiği Gazze'de olmak üzere iki oluşuma bölünürken, bu, İsrail'in başından beri Filistin topraklarını Yahudi yerleşimleri ve tecrit duvarı sayesinde kantonlara bölerek gerçekleştirmeye çalıştığı hedefti. Bu gerçekleşirse, hiç kimse görüşmelere ihtiyaç duymayacak. Çünkü şartlar zaten kendisini dayatacak. Washington da, Batı Şeria'daki Abbas hükümetini Filistin'in meşru temsilcisi olarak tanırken, Hamas yönetimindeki Gazze'deki diğer oluşumu Kaide yandaşlarını ve teröristleri barındıran isyancı bir rejim sayacak. Böylelikle çokuluslu güç, ABD'nin silahlandırılması için 68 milyon dolar ayırdığı Fetih taraftarı başkanlık muhafızlarının yardımıyla Gazze'deki oluşumu abluka altına alma ve tasfiye etme görevini yerine getirecek.
22.6.2007 / SELAME AHMED SELAME / EHRAM-MISIR / RADİKAL

 

Saylan'ın kaseti tam çözülmedi mi acaba?

Saylan'ın kaseti tam çözülmedi mi acaba?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Türkan Saylan, medyatik bir isim. Basit bir konuyu anlatırken öyle cümleler kuruyor ki, ne demek istediği uzun süre tartışmalara konu oluyor. Örneğin, İstanbul Çağlayan'da yapılan mitingde şöyle diyor:"... Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmesine, ırkçılığa yönelmesine, insanların farklılıkları nedeniyle öldürülmesine ve bu güzel ülkeye binlerce yıl öncesinin Arap ve İran âdetlerinin gelmesine karşıyız. Biz çocuklarımızın, kızlarımızın, erkeklerimizin sıralar üzerinde namaz kılmasını değil, bale yapmasını istiyoruz. Biz inancın insanların iç dünyasında olmasını istiyoruz..." Saylan, 5 kısa cümle daha kurup konuşmasını bitiriyor. Sormadan edemiyoruz; acaba deşifre kaseti mahkemenin eline tam olarak sunulmadı mı?
22.6.2007 / ALİ AKKUŞ / ZAMAN

 

'Bir Osmanlı, bir Atatürk tokatı atın'

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İzmir mitinginde AK Parti'ye yüklendi. İktidarın 4,5 yılı boş geçirdiğini söyleyen Bahçeli, 'Tek başımıza iktidara geliyoruz' dedi.

24 Haziran 2007 20:28

 
'Bir Osmanlı, bir Atatürk tokatı atın'


 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, mitingde hükümete protesto sloganı atanlara ''Bunlara 22 Temmuz günü bir Osmanlı tokadı, bir Mustafa Kemal tokadı atın'' diye seslendi. Genel Başkan Bahçeli, İzmir Gündoğdu Meydanı'nda düzenlenen seçim mitinginde parti otobüsünden vatandaşlara hitap etti.

Alana girişinde ''Şehitler ölmez, vatan bölünmez'' sloganıyla karşılanan Bahçeli, 22 Temmuz'da yapılacak genel seçimlerin demokratik ve ahlak kuralları çerçevesinde gerçekleşmesini, seçim sonuçlarının Türkiye'ye huzur ve refah getirmesini temenni etti. Türkiye'nin tek başına bir iktidarın iş başında olmasına karşın 4 yıl 7 ay 4 gün süren ağır ağır bir tahribat yaşadığını, çiftçinin, memurun, emeklinin, işsizin, gencin umudunu kaybettiğini savunan Bahçeli, ''aynı dönemde terör olaylarının da Başbakan'ın sözlerinden cesaret aldığını'' ileri sürdü.

Mitinge katılanlara ''şahsi iktidarları için Türk milletinin kardeşliğini bozanları unutmayacaksınız değil mi?'' diye soran Bahçeli, şunları kaydetti: ''Elbette hayır. Sizlere yakışanı, İzmir'e yakışanı da bu. 4.5 yıl milletimize iktidarında çektirdin Sayın Başbakan, 4.5 yıl devleti masalarda küçülttün Sayın Başbakan. Taviz verdin, adına 'bir adım önde olma' dedin. Teslim oldun, adını 'aktif dış politika' koydun, 'kazan kazan' dedin. Peşkeş çekmenin adını 'ülkeyi pazarlama' koydun. Boyun eğdin, adına 'diyalog' dedin, küresel taşeronluk yaptın, adına 'eş başkanlık' dedin.'' Bahçeli, miting alanındakilerin hükümete protesto sloganı atmaları üzerine, ''Bunlara 22 Temmuz günü bir Osmanlı tokadı, bir Mustafa Kemal tokadı atın'' dedi.

''TEK BAŞINA İKTİDARA GELECEĞİZ''

 Seçim ilanıyla birlikte Başbakan Erdoğan'ın, sürekli olarak hayali hasımlar ürettiğini, baş örtüsüne sığındığını iddia eden Bahçeli, Erdoğan'ın son olarak DTP kökenli bağımsız milletvekilleriyle koalisyon kurabileceğini açıkladığını ifade ederek, şöyle konuştu: ''Bu, DTP bozuntusu bağımsızlarla koalisyon arayışı içinde bulunurken Hak ve Özgürlükler Hareketi ile ilişkilendirmesini iyi anlayın. Başbakan, son dönemde bütün ölçü ve ayarlarını kaçırmış. Başbakan konuştukça gerçek niyetlerini ve hüviyetini açığa vurmaktadır. Başbakan son olarak PKK terörü ile iç içe olan etnik bölücü bir partinin bağımsız milletvekilleri ile koalisyon yapabileceğini açıklamıştır.

Başbakan bu sözleriyle bütün ümidini PKK'nın sivil uzantılarına bağladığını da itiraf etmiştir. Öte yandan, meclise girmeye hazırlanan etnik bölücüler ve terörü destekleyenler, şimdi de Başbakan tarafından ülke yönetimine taşınmak istenmektedir. Türkiye'nin terörle mücadelesini zaafa uğratan etnik bölücülüğe cesaret kaynağı olan Başbakan, aslında kendisinden bekleneni yapmaktadır ancak Türk milleti bu ihanet ortaklığına geçit vermeyecektir. Vatanına, namusuna sahip çıkacak.'' Bahçeli, iktidarın 4.5 yıllık sürede yapamadıkları için yeniden süre istemesini de eleştirerek, ''Ne yapacaksanız bugüne kadar neden yapmadınız?'' dedi ve seçimlerde MHP'nin tek başına iktidara geleceğini savundu.

 

'Erdoğan'ı CHP gibi eleştirmem'

Eski BBP Genel Başkanı Yazıcıoğlu, ''Bu iktidarı en fazla eleştirenlerden birisiyim. Ama ben CHP gibi eleştirmiyorum'' dedi.

 

25 Haziran 2007 00:05

'Erdoğan'ı CHP gibi eleştirmem'


 

BBP Genel Başkanlığından istifa ederek Sivas'tan bağımsız milletvekili adayı olan Yazıcıoğlu, Tokat Çınar Otelinde Tokat bağımsız milletvekili adayı Duran Demirkıran'ın tanıtıldığı toplantıya katıldı.

Yazıcıoğlu, burada yaptığı konuşmada şunları kaydetti: ''Sayın Tayyip Erdoğan Ağrı'da, 'bağımsız aday ne yapabilir tek başına' diyor. Şimdi bunu benim için söylemediğini düşünüyorum. Hani bu bir kısım PKK yandaşları bağımsız aday oluyorlar ya onları kast ederek söyledi. Ama bunu başkaları yanlış anlayabilir. Ama şunu söyleyeyim, bizim için böyle bir şey söyleyemez, buna cesaret edemez. Çünkü TBMM'de 7 tane milletvekiliyle, azdık, ama onları da biz koltuğumuzun altında taşıdık. Kimse bizim karşımıza kabadayıca gelemez. Sayıların azlığı, çokluğu değil, bu işin yürek işi olduğunu kaç kere ispat ettik. Siz çokluk olduğunuz da ne oldu ki? 365 milletvekili ile gittiniz ne oldu? İşsizliği mi yok ettiniz? Yoksulluğu mu çözdünüz? Kaç tane hırsızdan hesap sordunuz? Kaç tane yolsuzluğu önlediniz? Siz terörü mü önlediniz? ABD'nin ve AB'nin emrinden çıktınız mı?''

Bu iktidarı en fazla eleştirenlerden birisi olduğunu ifade eden Yazıcıoğlu, ''Ama ben CHP gibi eleştirmiyorum, ben onlar için eleştirmiyorum. Ben, bu iktidar gibi düşünmüyorum. Ama bu iktidara karşı anti demokratik tepeden inme müdahalelerle söz konusu olduğunda iktidar sustuğu zaman ben konuşuyorum'' dedi.

Yazıcıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu bir gece yarısı bildirisi olduğunda herkes sustu. İktidar da sabahı, öğleni bekledi. Acaba yazıda ne vardı? diye dinledi. Sonra tehlikenin olmadığını anladıktan sonra konuştu. Ama gece yarısı bildiri yayınlanır yayınlanmaz, ben, hem iktidarı eleştirdim, hem de e-bildirinin muhtevasını doğrudan doğruya eleştirdim. 23 Nisan Çocuk Bayramımızla iki cihan sultanı efendimizin doğumu münasebetiyle düşünülen Kutlu Doğum Haftası'nı bir karşıt gibi gösteren zihniyeti asla kabul etmiyorum. İşte birkaç tane çocuğumuzun ilahi söylerken başını örtmesini bir rejim sorunu gibi gündeme taşıyanlarla aynı düşünmüyorum, aynı yerde değilim, aynı şekilde bakmıyorum.''

AA

 

 

AKP Seçim Vaadinden Türbanı Çizdi Attı
25/06/2007

Son günlerde tırmanan terör olaylarına karşı muhalefet partileri seçim beyannamelerini terör çözümü üzerinde kurarken, AKP’nin seçim beyannamesinde terörün çözümüne yönelik vaat yer almazken, YÖK ve dokunulmazlıklara ilişkin de hiçbir başlığa rastlanmadı.
 
 Sağlıktan eğitime, enerjiden kırsal kalkınmaya, Tarım ve hayvancılıktan sosyal danışmaya, dış politikadan AB’ye kadar bir dizi alanda vaadlerde bulunan AKP, Türkiye’de en çok tartışılan ve çözüm üretilmeyen üç ana konuyu görmezden geldi.
 
 YÖK’E ÇÖZÜM YOK
 
 Bu arada Yüksek Öğrenim Kurumları (YÖK) ile ilgili AKP iktidarının TBMM'de yasalaştırdığı ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından iade edilen YÖK yasası Meclis raflarında bekliyor. AKP'nin sürekli eleştiri oklarını yönelttiği YÖK konusuna seçim bildirgesinde yer vermezken, Eğitim bölümünde 57 ve 58. hükümetlerin üniversitelerle ilgili icraatlarını ve yeniliklerini anlattı.
 
 TÜRBANA ARTIK ÇÖZÜM YOK
 
 3 Kasım 2002 seçimlerinde, “türbana kesin çözüm getireceğiz” diye meydanlara çıkan AKP seçim bildirgesinde türbana çözüm önerileri getirmezken, 233 sayfalık kitapta türban konusuna yer verilmedi.
 
 DOKUNULMAZLIK YOK
 
 Meclis’te AKP tarafından hazırlanan,”Siyasi Etik Komisyonu” nun kurulmasına ilişkin yasa teklifi de AKP’nin seçim beyannamesinde yer aldı. Ancak, çok tartışılmasına rağmen milletvekili dokunulmazlıklarına ilişkin bir söz ve düzenlemeye rastlanmadı.

İLGİLİ HABER

AKP'NİN SEÇİM BEYANNAMESİ

 

 ATO Başkanı Aygün'den İlginç Açıklama!
25/06/2007
Atv’de yayınlanan “Tuğba Atav’la Doğru Doğru” programına katılan ATO Başkanı Sinan Aygün, sağda birlik çabalarının sonuçsuz kalmasının ardında "bilinmeyen bir güç" olduğunu söyledi. Kendisinin de bu birliğin tamamlanması için çok çaba sarfettiğini kaydeden Aygün, “Birileri sağda birliğin olmaması için elinden geleni yaptı. CIA mı, MOSSAD mı, KGB mi, Başbakan Erdoğan mı, bilmiyorum ama bir güç, bir kuvvet tarafından bu birlik bozuldu” dedi.

Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu ile de görüşmelerde bulunduğunu ve birleşmenin olması yönünde konuştuklarını ifade eden Aygün, şunları söyledi:

"İki partinin de birleşmeyi istediğini fakat karşılıklı adımların atılamadığını söyledi. Aygün, milletvekilliği pazarlığı sorunlarının da çözüldüğünü fakat birleşmenin bir gecede bozulduğunu dile getirdi. Aygün, “Her şey yolunda gidiyordu, sadece teknik detaylar kalmıştı. Ben dinlenmeye eve geldim ve bir haber geldi; ‘Birleşme bozuluyor’ diye.”

Aygün, DP milletvekilliği adaylığından çekilmesi konusunda, siyasi partilere zarar vermemek adına konuşmadığını söyledi. Hizmet ve iş adına doğruları söylemekten kaçınmadığını belirten Aygün, AKP Hükümetinden önceki iktidarlarda da muhalefetten vazgeçmediğini dile getirdi. Aygün, “Bu ülkenin iyi yönetilmesini, çiftçinin, esnafın, emekçinin tüm Türk halkının mutlu olması için çalıştık. Gelişmiş ülkeleri kıskanıyorum çünkü Türkiye’nin de öyle olmasını istiyorum, Türkiye neden bunu yapamıyor. Biz halkı kandıranlarla mücadele ettik” diye konuştu. Ticaret yaparken esnafı ve halkı koruduğunu ifade eden Aygün, haksız rekabete yapanlarla mücadele ettiğini ve siyasi yaşama da bu çizgide çalışacağını söyleyerek girdiğini belirtti.

AĞAR, BENİ OLDUĞUM GİBİ KABUL ETTİ

Avrupa Birliği’nin uygulamaları ile IMF politikalarına karşı sert bir duruş sergilediğini kaydeden Aygün, milli duygularının ön planda yer aldığını ve bu çizginin ötesinde davranamayacağını dile getirdi. Aygün, “Ağar’la konuştum ve benden bu çizginin ötesinde bir şey beklemeyin dedim. Sayın Ağar bu fikirlerimle beraber beni partiye kabul etti. Benim AKP’ye gitmem mümkün değildi çünkü AKP ile çizgimiz, düşüncelerimiz çok farklı” dedi. Saadet Partisi’nden, Milliyetçi Haraket Partisi’nden ve Cumhuriyet Halk Partisi’nden adaylık teklifi aldığını ifade eden Aygün, “Politikayı DP’de Mehmet Ağar’la daha iyi yapabilirim diye Demokrat Parti’ye katıldım” şeklinde konuştu.

”SİYESET DEĞİL, SAUNALI ODA TARTIŞILDI”

Aygün, medyada yer alan "saunalı oda" haberlerinin de doğru olmadığını söyleyerek, parti binasındaki odasında sauna olduğunu medyada çıkan haberlerden öğrendiğini belirtti. Aygün sözlerini şöyle sürdürdü:

“Partiye girdim, ilk gündem saunalı oda oldu. Ben odanın içinde sauna olduğunu partiye gittikten ve gazetede haberi okuduktan sonra gördüm. Çünkü oda iki katlı ve sauna iş merkezinin ortak kullanım alanı ama kimse bana bu yönde bir soru sormadı. O sauna haberini yapan gazeteciye haber parti içerisinden gitmiş. Parti içinde çekememezlik durumu yaşandı.”

VEKİLLERİ GENEL BAŞKAN SEÇİYOR, HALK DEĞİL

Milletvekili olmak için halkın değil, parti genel başkanının desteğini almak gerektiğini dile getiren Aygün, partilerde genel başkanların sorgulanamaz iktidara sahip olduğunu savundu. Vekillik için başvuran bazı adayların genel başkanların gözünü boyamaya yönelik davrandığını ifade eden Aygün, adaylık sürecinde karşılaştığı bazı olayları şöyle anlattı:

“Burada isim vermeyeyim ama bazı adaylar çok ilginç özgeçmiş yollamışlar. Vekil adayı özgeçmişine ‘İlkokulda ve ortaokulda sınıf başkanlığı yaptım, üniversitede sınıf başkanlığı yaptım’ diye yazmış. Biz de okuduk üniversite, üniversitede sınıf başkanlığı diye bir şey mi vardı? Herkes milletvekili olmak istiyor fakat özgeçmişine yazacak bir şey bulamıyor. Yine başka bir vekil adayı odama geldi ve yalvardı. ‘Senin genel başkanla aran çok iyimiş, ben milletvekili olayım’ dedi. ‘Benim yetkim yok, neden bu kadar çok milletvekili olmak istiyorsun’ dedim, ‘Memur emeklisiyim, çok çektim, hayatım kurtulsun’ diye konuştu. İnsanlar milletvekilliğini kendini kurtarmak için istiyor, milleti kurtarmak için değil. Ayrıca birçok partiden gelen projeler de devletin kaynaklarını tüketmeye yönelik, ülkeye yatırım yapmaya yönelik değil.”

MAKAM ODALARINA İHTİYACIM YOK

Aygün, 29 yıldır ticaret yaşamını sürdürdüğünü ve makam odaları için değil, hizmet için siyasi yaşama girdiğini belirtti. DP’den ayrıldıktan sonra iki günlüğüne Antalya’ya tatile gittiğini dile getiren Aygün, o günden bu yana her iki parti ile de görüşmediğini kaydetti. Milletvekilliği döneminde birçok alanda hizmet vermeye çalışan isimlerin yeni listede yer almadığını belirten Aygün, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Merkezlerde ön seçim yok. Kim genel başkana damardan girerse işi o koparıyor. Sayın Ertuğrul Yalçınbayır, Turhan Çömez bu ülke için neler yapmadı, Aziz Akgül neden listede yer almadı, neden bu insanlar listeye girmedi? Bu insanlar çevrelerine ne cevap verecekler. Bunlar bütün partiler için geçerli bir durum, bu yaşanılanlar hak mı? Listeye yukarıdan bir tanıdığın varsa yazılıyorsun. Bu ilin halkına, partisine hakarettir. Hani demokrasi burada, halk nerede? Burada milletvekillerini halk seçmiyor.”

 

 Kavurucu Sıcak Termometreleri Çıldırttı
24/06/2007
Türkiye'yi dünden itibaren etkisi altına alan Kuzey Afrika sıcakları, etkisini en çok Aydın'da gösteriyor. Meteoroloji tarafından en yüksek sıcaklığın hissedileceği duyurulan Aydın'da, sokaklar boşaldı, vatandaşlar parklara koştu.

Küresel ısınma ve sıcak geçen kışın ardından bu kez de Kuzey Afrika sıcaklarının etkisinin iyice hissedildiği Aydın'da, bugün 2007 yılının en sıcak günü yaşandı. Dün gölgede sıcaklığın 44 derece olduğu kentte, sıcak hava bugün etkisini daha da artırdı. Termometrelerin gölgede 47 dereceyi gösterdiği il merkezinde yüzde 28'leri bulan nemin de etkisiyle daha fazla etkili olan sıcaklar nedeniyle, il merkezi adeta hayalet şehre döndü.

Zorunlu işi olmayan birçok kimse gündüz saatlerinde dışarı çıkmazken, sokaklarda sadece hafta sonu tatili için şehir merkezine gelen asker ve polis okulu öğrencilerin dolaştığı görüldü. İşleri ya da görevi dolaysıyla dışarı çıkmak zorunda kalanlar ise parklardaki ağaçların altlarında gölgelenip serinlemeye çalıştı.

Sıcak havalar en çok dondurma, meşrubat ve su satıcılarının işine yaradı. Şehir merkezindeki park ve piknik alanlarına akın eden vatandaşlar, sıcakların etkisinden daha az etkilenme gayreti içerisine girdi. Sıcaktan bunalan ve maddi sıkıntıları nedeniyle denize gitmeye fırsat bulamayan çocuklar, belediye tarafından yaptırılan su havuzlarında serinlemeye çalıştı. Sık sık ellerini ve yüzlerini yıkayan çocuklar, arkadaşlarını su havuzlarının içerisine iterek oyunlar oynadı. Aydın'da son 3 yılın es sıcak günlerini yaşadıklarını kaydeden çocuklar, serinlemek için günlerini su havuzlarında geçirdiklerini söyledi.

Aydın'da sıcakların son günlerde iyice artmaya başladığına dikkat çeken Aydınlı esnaf Ali Deniz, bu nedenle il merkezinde sokakların boşaldığını belirtti. Vatandaşların sıcak nedeniyle evlerinden çıkmak istemediğini kaydeden Deniz, "Yaz döneminin girmesiyle birlikte sıcaklar iyice arttı. Vatandaşlarımız daha çok akşam saatlerinde çıkıyor. Herkes hava serinleyince çıksa da, su tüketiminde ciddi bir artış gözlendi" dedi.

Zaten normalde Aydın'ın sıcak bir il olduğuna dikkat çeken emekli devlet memuru Hasan Demir de, "Herhalde bu sıralar televizyonların söylediğine göre 4-5 derece daha da artacakmış. Sıcaktan korunmak için mümkün olduğunca gölgelerde dolaşıyoruz. Evde soğuk duş alıyoruz. Daha çok beyaz giysiler giyerek korunmaya çalışıyoruz işte. Tatil imkânımız yok. İmkân olsa tabi tatile gitmek isterim. Emekli memuruz sonuçta." diye konuştu.

Sıcakların daha çok fakirleri etkilediği savunan İrfan Bayrat ise, Aydın'da ev çok sıcak olduğuna değindi. Bu yüzden gündüz dolaşıp gölgelerde oturduklarını açıklayan Bayrat, şöyle konuştu: "Akşama kadar dolaşıp, sonra eve gidiyoruz. Bir havuz olsa, insan içine girse çok güzel olacak. Ama böyle bir imkânımız da yok. Parasız bir havuz olsa, çok güzel olacak. Fakirler paralı havuzlara giremiyor. Zenginler giriyor. Biz fakirler onlara bakıyoruz."

--------------------------------------------------------

Aşırı sıcaklara karşı neler yapılabileceğiyle ilgili soruları Hidroklimatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice Gürdal yanıtladı.

Afrika sıcaklarına karşı bünyemizi güçlendirmenin yöntemi var mı?

Hava sıcaklığıyla birlikte nemin de yüksek olması teri buharlaştırır ve bu da insanı bunaltır. Örneğin 3n derece sıcaklıkta nem yüzde 70 olduğunda hissedilen sıcaklık n6.8 derece, nem yüzde 80 olduğunda hissedilen sıcaklık ise 52.2 dereceye ulaşacaktır. Bu yüzden en doğru yol sıcak ortamda bulunmamaktır. Sıcak havalarda terleme devam ettiği sürece, yeterince su ve mineral almak şartıyla vücudun kayıpları karşılanmalıdır.

Sıcak yaz aylarına karşı nasıl önlem alınmalı?

Aşırı sıcaktan korumalı yerlerde, klimalı ortamlarda ve hava akımı iyi olan mekanlarda oturmalı. Bol ve açık renk giysiler tercih edilmeli ve sıvı kaybına karşı dikkatli olunmalı. Ayrıca aşırı fiziksel güç gerektirmeyen işlerde çalışanlar sıcak etkisine karşı daha korumalıdır.

HAVADAKİ NEME DİKKAT

Sizce bu sıcaklardan en fazla kimler etkilenecek?

Diyabet, dolaşım sistemi hastalığı, anemi yani kansızlık, alkol bağımlılığı ve tiroit hastalığı olanlar için sıcaklar çok daha zordur. Astım ve tansiyon hastaları kötü etkilenir. Bu tip rahatsızlığı olanlar, öğle saatlerinde ve sıcağın en yoğun olduğu dönemlerde dışarı çıkmaktan kaçınmalıdır. Sıcak sendromları; hava sıcaklığı 32 derecenin, nem oranı da yüzde 60'ın üzerindeyse ortaya çıkar. Çocuklar ve yaşlılar sıcaklardan daha fazla etkilenir.

Çocuklar neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Özellikle bebekler için sıcaklar çok tehlikelidir. Çünkü kendilerini ifade edemezler. Anne sütüyle beslenen bebeklere, ek su vermeye gerek yoktur. Ancak anne sütü alan bebeklerde; sıcak havalarda ishal veya tekrarlayan kusmalar olursa ek olarak sıvı vermek gerekir.

ÇİMEN YERİNE AĞAÇ

Yaşlılar sıcaklara karşı ne yapmalı?

Yaşlılar hareket güçlüğü yaşadıklarında daha az tuvalete gitmek için çoğunlukla daha az su içer. Oysa yaşın ilerlemesiyle birlikte sıvı ihtiyacı artar. Yaşlılarda; damar sertliği, kalp yetersizliği, şeker hastalığı varsa ve idrar söktürücü ilaç da kullanılıyorsa sıcak çarpmasına kadar giden rahatsızlıklara daha sık rastlanır. Sıcaklar, organizma için ek bir yük yaratarak yüksek tansiyon, inme ve benzeri durumların oluşumunu kolaylaştırır.

Sizce sıcaklarda deniz kenarları mı yoksa ağaç altları mı daha güvenli?

Deniz üzerinden gelen serin hava esintilerinden yararlanılabilir. Ancak doğru saat seçilmezse; deniz suyu, güneş radyasyonunu yansıttığı için daha tehlikeli olabilir. Deniz kenarında esintiden yararlanmak için akşamüstü saatlerini tercih etmek gerekli. Çünkü bu hava ciltle temas ettiğinde büyük bir rahatlama sağlar. Aynı rahatlamayı size hiçbir klima veremez. Çünkü havadaki iyonlar doğal ortamda bulunur ve çok rahatlatıcıdır. Her yeşil alan da yararlı değildir. Çimenler yerine ağaç gölgeleri, güneş ışınlarının size ulaşmasını zorlaştırır.

TERLEDİKÇE SU İÇİN

Gün içinde terlemeyi önlemek için neler yapmalı?

Terlemeyi önlemeyin! Terleme yapacak ortamda bulunmayın yeter. Vücut terleyerek ısı birikimini önler. Terin buharlaşması ise ısı kaybı yapar. Yapılacak iş; terlemeniz artıkça sıvı tüketimini de artırmak ve kaybedilen sıvı elektrolitleri yerine koymaktır. Ama su ve tuz kısıtlaması olan hastalar doktorlarının söylediği gibi davranmalıdır.

Sıcaklar vücudumuzun en fazla neresini etkiler?

Her yeri etkiler; beyin ve kalp için daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir ama sıvı kaybı olduğu için böbreklerde de sorun olabilir. Düşünmeyle ve karar vermeyle ilgili yavaşlamalar da oluşabilir.

Çalışma saatleri çok sıcak günlerde değiştirilmeli mi?

Çok sıcak günler için bu tür uygulamalar denenebilir. Öğle tatili uzatılabilir; çünkü gün ortasında güneş ışınları çok dik gelir ve özellikle dış ortamda çalışan insanlar için sorun oluşturur. Ekvatora yakın ülkelerde öğle tatilleri daha uzun oluyor. Eğer mümkünse öğle tatilinde siesta yani öğle uykusundan yararlanmakta fayda var. Vücut; sıcakta yorulduğu için bu küçük dinlenme molası vücudun kendini yenilemesine destek olur.

Sabah

 

 Kimyasal Ali’ye İdam Kararı
24/06/2007

Aralarında Saddam Hüseyin’in kuzeni Kimyasal Ali lakaplı Hasan Mecid’in de bulunduğu 3 sanık idam cezasına çarptırıldı. 

Kimyasal Ali dışında idam cezasına çaptırılan diğer iki sanıksa, eski savunma bakanı Sultan Haşim Ahmed ile eski genelkurmay başkanı Hüseyin Reşit Muhammed.

Eski Irak Askeri İstihbarat Sorumlusu Sabir Ed Duri ve yine Askeri İstihbarat Sorumlusu Ferhan El-Caburi ise ömür boyu hapse çarptırıldı. Eski Musul Valisi Tahir El-ayni ise kanıtların yetersizliği nedeniyle beraat etti.

Saddam Hüseyin, İran-Irak Savaşı sırasında İranlılarla işbirliği yapmakla suçladığı Kürtlere karşı operasyon emri vermişti..

Bazı kaynaklara göre bu operasyonda 100 bine yakın Iraklı Kürt hayatını kaybetti.


             Neden böyle oluyor?

Ahmet Taşgetiren

Şu anda Cumhurbaşkanı seçimi meçhullerde duruyor. ‘Halk seçsin’e karşı direniş var. Yeni Meclis’e, AK Parti’nin üçte iki çoğunluk getirmesine karşı endişe var. Bunun için her türlü faullü vuruşla AK Parti’yi silkeleme harekatı var. Ana muhalefeti, ülkenin en duyarlı konularını meydana sürerek projelendirilmiş kitle hareketleri ile güçlendirme operasyonu var. Terör, şehitlik, ülke bütünlüğü gibi bir başka duyarlı alanı kaşıyarak Meclis’e bir üçüncü parti sokmak üzere siyaseti tanzim harekatı var. Bütün bunlar Türkiye’yi sancılı bir ülke haline getiriyor, Türkiye’nin ayak bağı oluyor, toplumu kısır çekişmeler içinde boğuyor. Ve zamanı-çağı kaybediyoruz. Nesilleri kaybediyoruz.


11’inci Cumhurbaşkanı’nı, 8’inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve 10’uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in seçildiği anayasal şartlarla seçebilseydik, her şey yolunda gidecekti. Devir - teslim yapılacak, yeni Cumhurbaşkanı göreve başlayacak, seçimler zamanında yapılacak, parlamento yenilenecekti. Demokratik süreç kâmil manada işleyecekti.

Ama olmadı. Anayasa aynı anayasaydı, kurallar aynı kurallardı, ama kurallar, yeni Cumhurbaşkanı adayının kimliğine göre yeniden yorumlandı ve cumhurbaşkanı seçilemedi.

Aslında bir odakta, bu Meclis’in Cumhurbaşkanını seçmemesi iradesi, taa 3 Kasım 2002 seçim sonuçları ortaya çıktığında oluşmuştu. Yeni cumhurbaşkanını seçmek bu Meclis’in görev süresi içine giriyordu, Ak Parti’nin Meclis’te üçte iki çoğunluğu vardı ve Cumhurbaşkanını seçebilirdi.

Devlet geleneği şöyleydi:

Sandıktan hükümetler çıksa bile Devlet aygıtı o iradeyi kontrol edebilirdi. Devlet aygıtı sivil ve askerî bürokrasiden oluşmaktaydı. Ve o yapının oluşumunda Cumhurbaşkanı’na önemli roller yüklenmişti. Cumhurbaşkanlığı bir şekilde kontrol edilebilirse devlet diye ayrı bir merkezî güç steril alanda tutulabilirdi.

Cumhurbaşkanı Meclis’te seçiliyordu ama, Meclis içi uzlaşma arayışları içinde Devlet nabzı bir şekilde hissettirilip, gerekirse kriz politikaları ile, yağ suyun üstüne çıkarılabilirdi.

Ama şu 3 Kasım seçimleri her şeyi allak bullak etmişti.

Meclis aritmetiği öylesine şekillenmişti ki, Cumhurbaşkanlığının elden gitme riski gelip devlet gündemine oturmuştu. Hatta Ak Parti gibi sürpriz bir aktörün inisiyatifiyle... Ne olmuştu, devletin 28 Şubat operasyonu üç - beş yıl içinde iflas ile karşı karşıya mı kalmıştı?

Hoş, Türkiye’de askerî müdahale sonrasında genelde böyle olmaktaydı. Kendisine karşı darbe yapılan siyasi düşünce, belki kısmi dönüşümlerle çok daha güçlü biçimde yeniden gelmekteydi. İşte Ak Parti de yoğun bir budama operasyonunun ardından çıkıp gelmişti.

Evet, bir değişim, dönüşüm, yenilenme... ne denirse densin... yaşadığı ifade ediliyordu ama, devlet odağından bakıldığında, her şey “Takıyye” diye okunuyordu. En azından yoğun şüpheler vardı. Evet, devlet gözlüğüyle bakıldığında gelen ‘onlar’dı ve “onlar” işi götüreceklerdi.

Götürmeli miydiler?

Götürmelerine izin verilmeli miydi?

Bir kere götürürlerse bir daha geri alma imkanı olur muydu?

Bu, 1946’dan bu yana gösterilen derin direncin artık kırılma noktası mıydı?

60 yıl içine sığan yukardan aşağı ve sistem dışı, darbeden örtülü müdahaleye kadar uzanan tanzim hareketleri toplumu tanzime kafi gelmemiş miydi?

Götürmemeleri için bir şey yapılabilir miydi?

28 Şubat sürecinde asker, yargı, medya, iş âlemi, işçi âlemi, cumhurbaşkanı bir derin blok oluşturmuştu. Bu bloka uluslararası kuşatma dahildi; çünkü hükümetin Refah kanadı, bölgedeki uluslararası derin kuşatma için tehdit olarak algılanıyordu. Üstelik siyasi kadronun parçalı yapısı, derin kuşatmaya fazla direnecek güçte değildi.

Ama bu defa işler değişikti.

Siyasi kadro blok bir yapı oluşturmakta, buna karşılık derin cephe çatlaklar barındırmaktaydı. Medya 28 Şubat’tan bambaşka açılımlar içindeydi, andıçlanma deneyimini, artı kullanılma ezikliğini yaşamış, provokasyonlara karşı da bir miktar şerbetlenmişti. 28 Şubat’ın kapalı düzeninde devletin nasıl soyulduğu görülmüş, bu, sivil toplum - iş - işçi âleminde çatlaklar oluşturmuştu. Ve AB süreci, sistem üzerindeki ‘Asker gölgesi’ni azaltmak amacıyla projektör altına alınmıştı. İlginç olan, bu süreçte, Ak Parti’nin üstlendiği öncü misyondu. Bu, Refah Partisi ile en önemli farkı oluşturuyor, o siyasi zemine yönelik peşin uluslararası redleri önlüyordu.

Bu, Türkiye - Batı ilişkilerinde önemli bir kırılma noktasıydı.

Bugüne kadar genelde Batı dünyası ile içerdeki derin odaklar iş birliği içindeydi. Çünkü ‘Batılılaşma - Çağdaşlaşma misyonu’na onlar sahip çıkıyorlardı. Müslüman bir toplum onların yukardan aşağı düzenlemeleri ile Batılı bir toplum haline dönüşecekti.

Bu, toplumla sürtüşmeler getirdi. Üstelik Batılı normlara karşı da kuşku oluşturdu.

AB ile ilişkiler, ard arda gelen askerî müdahaleler sebebiyle toplumdaki demokrasi arayışına denk düştü.

Denk düştü, çünkü halkın önemli bir kısmı “iç dinamiklerle demokratikleşememe” gibi bir kaygıyı paylaşmaya başladı.

Acaba AB ile ilişkiler sistemi üzerinde halk iradesini belirleyici hale getirebilir miydi?

28 Şubat sonrası... halktaki burukluk... siyasi ve bürokratik kadroların yolsuzluklarla yıpranması... ve Tayyip Erdoğan’ın karizması...

Buradan yeni Türkiye denklemi doğdu.

Tayyip Erdoğan, uluslararası meşruiyyet problemini çözmek için adımlar attı. Muhtemelen Amerika ile “Sizinle ideolojik bir karşıtlık içinde olmayacağız, Türkiye’nin çıkarları zemininde iyi ilişkiler geliştirebiliriz” yollu bir ortak zemin oluşturdu. Bu arada AB normlarının Türkiye’ye taşınması öncülüğüne soyundu. ‘İçeri’yi tanzim edecek “dış dinamik” AB olabilirdi ve Türkiye buradan demokratik yürüyüşünü tamamlayabilirdi. Bu, aynı zamanda içerdeki “Batıcı” ama derin odaklara ters bir yumruk anlamına gelirdi. “Batı ise işte Batı” demekti bu, ama, o odağı sersemleten bir tür sağ kroşe halinde bir durumdu.

Bu noktada Tayyip Erdoğan’ın bunu tabana anlatma problemi vardı. Çünkü taban, kökü belki Osmanlı’ya uzanacak biçimde “Batı karşıtı” olarak gelmişti. “Batı” demek, inanç, - değer dönüşümü demekti. Oysa bu coğrafyadaki varoluş, bir değer farkı varoluşu idi.

Tayyip Erdoğan yola çıktı, taban kuşkudan kurtulmadı, ama derin odaklarla her karşı karşıya gelişte, yani her demokrasi arayışında AB normlarından yardım alındığı için, taban, AB ile birlikte yaşamaya başladı. Zaman zaman AB, kuşku doğuran tavırlar ortaya koydukça tabandaki duyarlılık harekete geçiyor, ama kısa süre sonra yeniden demokrasi tartışmaları gündeme geldiği için, AB ile birlikte yaşama yönelişi ortaya çıkıyordu.

Bu arada, o güne kadar Türkiye’ye Batılı değerleri taşıma misyonu içindeki derin odaklar bir şaşkınlık yaşadılar. Avrupa ile bir başka ittifakın doğmakta olduğunu ve bu ittifakın onların sistem içindeki belirleyiciliklerini aşındırdığını gördüler. Bu defa onlar, geniş halk topluluklarının öteden beri duyarlı olduğu Batı ile ideolojik alanları kaşımak istediler. Ama inandırıcılık sorunu yaşadılar. Geniş halk kitleleri AB ile sorunlu alanlar bulunduğuna inanmakla birlikte, derin odakların o alanlarla ilgili tavrını ‘etkinlik kaybı’na karşı bir hamle gibi okudular.

Böyle böyle, sistem dönüşmeye, yani halk iradesi daha belirleyici olmaya başladı.

3 Kasım 2002 ile gelen Meclis tam bir şok idi.

Ak Parti’nin 4,5 yıllık iktidarı önemli ölçüde bir yıpranma getirmemişti. Üstelik alternatif bir siyasi hareket de yoktu. Bir dönem daha Ak Parti iktidarı kaçınılmaz görünüyordu.

Bir de Sezer misyonunda biri olmazsa...

Yani Cumhurbaşkanlığı da giderse...

Cumhurbaşkanı tarafından bloke edilen bürokratik yapı sandığa yansıyan halk iradesi istikametinde değişirse...

Bu çoğunluk diktası mıydı, demokratikleşme sürecinin gerçekleşmesi miydi?

Aslında Cumhurbaşkanı’nın bir ipotek düzeninin sembolü olarak görülmesi yanıltıcıydı. Sonuçta Cumhurbaşkanını Meclis seçmekteydi, Meclis’i de halk seçmekteydi. Yani dolaylı da olsa Cumhurbaşkanı seçimini halk iradesi belirlemekteydi.

Ama muhtemelen derin odaklar, Meclis iradesini, birtakım kombinezonlarla yönlendireceklerini düşünmüşler ve halk iradesinin bu anlamda belirleyiciliğinden kuşku duymamışlardı.

Ama işte sandık bambaşka bir tablo çıkarmıştı ortaya... Üçte iki çoğunlukla Cumhurbaşkanını seçme imkanına sahip bir partiye güç vermişti halk.

Yani varıp varıp halk iradesine toslanıyordu. Gelinen nokta, artık her şeyin değiştiği bir nokta mıydı yoksa hâlâ sistemi derin odaklar adına kontrol imkanı var mıydı?

***

Şu anda Cumhurbaşkanı seçimi meçhullerde duruyor.

‘Halk seçsin’e karşı direniş var.

Yeni Meclis’e, Ak Parti’nin üçte iki çoğunluk getirmesine karşı endişe var.

Bunun için her türlü faullü vuruşla Ak Parti’yi silkeleme harekatı var.

Ana muhalefeti, ülkenin en duyarlı konularını meydana sürerek projelendirilmiş kitle hareketleri ile güçlendirme operasyonu var.

Terör, şehitlik, ülke bütünlüğü gibi bir başka duyarlı alanı kaşıyarak Meclis’e bir üçüncü parti sokmak üzere siyaseti tanzim harekatı var.

Bütün bunlar Türkiye’yi sancılı bir ülke haline getiriyor, Türkiye’nin ayak bağı oluyor, toplumu kısır çekişmeler içinde boğuyor.

Ve zamanı - çağı kaybediyoruz. Nesilleri kaybediyoruz.

Bunu nasıl anlatmalıyız ki, hep birbirini çelmelemeye göre odaklanmış yürekler, bir başka şekilde atmaya başlasın? Nasıl?

 


Fikren, tedbiren ve fiilen mücadele


Ahmet Selim

Terörle mücadele, sadece ihanetle değil, gafletle de mücadele demektir. Canlı bomba, cansız insan demektir; yaşamıyor ki kendi hayatını yahut başka hayatları önemsesin. Bölücü terör ihaneti, gafletin özel bir yoğunlaşmasıdır. Fikren çözülemeyen fiilen çözülemez; fiilî çözüm ciddiyeti ve gücü olmadan da fikrî çözüm gayretleri etkili olamaz.


Psikolojik faktörler, yerine ve şartlarına göre çeşitli derecelerde değişkenlik gösterir. Toplumsal planda da böyledir bu.

Bölücülüğü, zihin ve ruh yapısı itibarıyla, hangi etnik kökenden olursa olsun, bizim insanlarımız benimsemez. Tarihteki çeşitli ayaklanma olayları da fazla bilinmez, bilindiği kadarı da negatif izler bırakıcı önemde ve değerde görülmez. Düne kadar böyleydi… Dün’e, yani 1980’li yıllar sonrasına kadar… İnsanlarımızın özünde ve tabii halinde samimi bir kaynaşmanın var olması, asırlarca böyle devam etmiş bulunması, bunun temel sebebidir. Etnik aidiyetlerin ve mensubiyetlerin silinmeye çalışılması gibi bir biçimlendirme baskısından söz edilemez. Günlük hayatımızın tabii akışı içinde, etnik sıfatlar bir unvan gibi bir lakap gibi kullanılmış; bazen birbirine mizâhen takılmanın tatlı hatıralarıyla birlikte çok hoş karşılanmıştır.

Sülalemizdeki damatlardan biri, iğne olmaktan çok korktuğu için, ampulü kırıp içindeki sıvıyı içmiş! Babam bakıp gülümsedi ve “Tam olmamış bre! Reçeteyi bir bardak suda eritip içecektin!” deyiverdi… O kadar çok ve çeşitli mizah örnekleri var ki, bugünkü şartlarda anlatmaktan çekiniyor olmanın hüznü içimi acıtıyor. İstanbul’un bütün “tarihsel-beşerî” kesimlerini iç içe yaşamış olmanın en canlı renkleriyle ve sesleriyle bilirim. Etnik bir itelemenin yahut ezikliğin zerresi yoktu.

Nedir hayatımızdaki temel değerler? Namusumuz, inancımız, vatanımız, milletimiz, insanlığımız, kardeşliğimiz, komşuluğumuz, ailemiz, onurumuz, mutluluğumuz… Aslî çerçeve bu. “Etnik” neymiş? Bu çerçevenin içindeki yeri ne ise, orada öylece durur. “Mes’ele” olacak nesi var?

‘İçtimai hayat’ımızdaki anlayış tastamam buydu.

Lise çağında arkadaşlarla maça gitmiştik. Vesilesini şimdi tam hatırlayamıyorum. Maçtan önce bir mehter gösterisi yapıldı. Ama ne gösteri! Özel yetiştirilmiş koskoca bir mehter takımı… İçim öyle doldu, öyle doldu ki; “Arkadaşlar ben artık maç seyredemem. İzninizle dışarıya çıkacağım” dedim. Şaşırır gibi oldular, şöyle bir bakıştılar. “Efendum!” Hüseyin “Ne yani? Sen heyecanlandın da biz ne olduk?” dedi, ve parasını verip biletleri almış olduğumuz halde, hepimiz stattan ayrıldık. Bizim milliliğimiz böyleydi. Kurtla kuşla ilgisi yoktu. Etnikle hiç yoktu. Selçuk’lu bizdik, Osmanlı bizdik. Türkçe, etnik tarzancaların üstünde bir azametli güzellikti. Engin kardeş derdi ki; “Tam anlamıyorum ama, Fikret’i Haşim’i okurken yüreğim kabarıyor. Osmanlıcayı, Osmanlı Türkçesi’ni bizim dilimiz yapan, anlaşılmaya bile muhtaç olmayan iç-sesidir” Hep tekrarlayıp dururdu: “Anlamadığım halde, nasıl bu kadar çok seviyorum.”

* * *

… Bir zaman geldi, “sınıflar ve halklar” denilmeye başladı. 1965 seçimlerinin radyo propagandalarında “marabalar, ırgatlar!” hitabını duyunca, insanlarımız irkildi. Kimin diliydi bu? “Sınıf” iddiası, bütünlükleri reddeden bir anlayışı ortaya koyuyordu. Kendi bütünlük anlayışını “sınıf” iddiasıyla getirmek istiyor; millet hakikatini tersleyip, bütünlük ifade etmeyen “halklar” tabirini onun yerine ikame etmeye çalışıyordu. İşte “etnik” fırıldak, bu aşamada, belirgin haliyle 1969’da döndürülmeye başladı. Mitingler düzenlenilmek istendi. Pozitivist gelenek çizgisi, milliyi ve milli iradeyi dışlayan yönüne düz düştüğü için, bu işi sevdi! Demokrasi aleyhtarlığı, demokrasiyi sindirememe tahammülsüzlüğü ve tepkiselliği; “bilimsel ve entelektüel!” bir temel bulmuş oluyordu. Hep sorulmuştur: “50’sinden 60’ından sonra şıp diye nasıl da solcu oldu bazıları?” Mesela Cemal Madanoğlu. Önceden solculukla bir zerre ilgisi yoktu. Milli iradeyi dışlayan, faşist sayılma riskini de bertaraf eden bir formüldü onlar için solculuk. 1960’dan sonraki “cuntalar sıkıntısı” döneminde, solculuk; milli iradeye rağmen demokrasi, yani devrimci (sosyalist) demokrasi, yani tepeden inmecilik arayışlarına kapılar açan bir maymuncuk gibiydi. 27 Mayıs’tan önce var olan, zaten gerçek demokrasi değil, burjuva demokrasisiydi! Peki 12 Mart’tan 12 Eylül’den önceki demokrasiler, burjuva demokrasisi değil miydi? Kavramlar, niyetler, hesaplar işte burada karmakarışık oldu.

Sonradan bir başka yama keşfedildi: “Çoğunluk önemli değil, sayıyla olmaz bu iş!”

Peki milletin tercihi nasıl ortaya çıkacak? Menderes % 57, Demirel % 53, Özal % 45 oy almış. AK Parti % 35 almış… Bu oylar önemsiz ise, milletin tercihini belirlemek açısından hangi ölçü önemli ve geçerli olacaktır?

Sıkıntı aynen duruyor! Hatta daha da derinleşiyor.

Milli iradenin üstünlüğüne samimiyetle inanmaksızın, ama demokrasiye karşı çıkıyormuş gibi bir pozisyona da düşmeden, bir ‘özel demokrasi işlerliği’ni nasıl sağlayabiliriz? Aydın, kendini, bu hile-i fikriye kısır döngüsüne ideolojik saplantılarını bile özletici bir bağnazlıkla adadı!

Şunu hâlâ anlayamıyoruz:

Milli iradeye karşı çıka-çıka, milli iradenin üstünlüğünü hırpalaya hırpalaya; “millet” hakikati ile ilgili sıkıntılar oluşturulmasına yol açtık. 27 Mayıs olmasaydı, 27 Mayıs’ın yaşanan tesirleri olmasaydı; bugün bir “bölücülük” musibeti ile karşı karşıya gelmeyecektik.

Demokrasinin en büyük ve en vazgeçilmez ihtiyacı, millet hakikatidir; milletin en büyük ve en vazgeçilmez ihtiyacı, demokrasi hakikatidir. Bu ikisi olmadan; evrensellik de olmaz liberallik de, solculuk da olmaz muhafazakârlık da.

* * *

Asker, yıllardır terör örgütleriyle mücadele ediyor. Demirel’in bir hatalı yaklaşımı vardı: “Terörü ben önleyecek değilim. Terörü siz askerler bertaraf edeceksiniz. Yetki istiyorsanız, verelim. Maddi imkan istiyorsanız, verelim. Görev sizindir.” Peki ama asker terörlü mücadele ederken, şehitler verirken; medyanın, siyasetin, üniversitenin aydınları “bölücülük fikri” ile mücadele edecek mi? Bölücülük fikrinin yanlışlığını haksızlığını, mantıksızlığını, meşruiyetsizliğini savunup izah ederek kültürel psikolojik mücadelenin yazılarını eserlerini yazıp sözlerini söyleyecek mi? Birileri “bölücülük fikri serbest olmalı, sadece eylemi yasaklanmalı. Terör silahla önlenemez.” der ise, askerin terörle yaptığı mücadeleyi tarafsız bir müşahit gibi sadece notlar düşüp haberler geçerek izler ise; bazıları terör örgütü için “bu halkın bir gerçeği” nitelemesini yapabilir iken, askerin mücadelesi “taraftarı olmayan bir takım” gibi yalınlaştırılıp yalnızlaştırılsa; bütün bunların bileşkesini teşkil eden bir psikolojik hasıla, bölücülük eğilimini arttırıcı bir sonuç doğurmaz mı? İnsafla, vicdanla, akılla düşünmek durumundayız.

Yine Sayın Demirel hep şunu sormuştur: “11 Eylül’de akan kan, 13 Eylül’e nasıl durdu?” Demek istiyordu ki, “istenilseydi 11 Eylül’de de durdurulurdu.” Şeklen caziptir, aslen yanlıştır. 11 Eylül şartlarında terör durdurulamazdı; siyaset kavga, uzlaşmazlık, gerginlik ve tahrik sayılabilecek umursamazlıklar içindeydi. Devrin başbakanı “gittiği yere kadar gider, ne yapayım!” diyordu, ana muhalefet lideri “yapacağımız bir şey yok, Allah’ın dediği olur!” noktasındaydı. 13 Eylül’de yeni bir darbe indirildiği için değil, terör örgütleri kaçışıp dağıldığı için kan durdu.

Fikren mücadele tedbiren mücadele, fiilen mücadele; bir bütündür.

Tedbiren sözüyle sosyo-ekonomik iyileştirmeleri kastediyorum. Ama “fikren” mücadele edilmiyor, aydınlatma yapılmıyor ise; ne tedbiren, ne de fiilen yapılan mücadeleler yeterli sonuçları getirmez.

* * *

Diyalog ve uzlaşma, empati ve özeleştiri, fikrî yardımlaşmanın yegane yoludur. “Meselenin bir yönünü birileri zaten sahipleniyor, ben öbür yönüyle ilgilenirim” mantığı, fikrî yardımlaşmayı imkansız kılar ve bütünün kavranılmasını engeller. Parsellenmiş ilgiler, “o tarafı beni ilgilendirmez” diyen dar açılı yaklaşımlar, kişileri en çok bilip ilgilendiklerini zannettikleri alanda da yanılgılara ve tepkisellik açmazlarına sürükler.

Bizim emsalsiz bir cevherimiz var. Kendimize gelirsek, kendimize ve birbirimize yakınlaşırsak, dağları devleri asırları, deryaları aşarız.

Benim Güneydoğu’daki insanım, bana, bazı soydaşlarımdan çok daha yakın. “Mekan-aile-tarih-ruh” geçişleriyle ve kaynaşmalarıyla yakın. Amerika’yı Avrupa’yı suçlamakla çözüm gelmez. Nefsimizi sorgulayıp çözümü içimizde oluşturup doğduracağız. Asabiyet yanlış hamleye sevk eder ve zaaf getirir. Öyle yazılar okuyorum ki hakareti de aşmış, sokak ağzıyla sövüp sayma cinnetine yürüyor. ‘Unsurları soyutlayıp parsellemeden, terkibe ve bütüne bakmak’tır doğru düşüncenin ve verimli hamlenin metodu. Öyle umulmayan yerlerde öyle hatalar görülüyor ki; bu hataları, çok can sıksa bile, öfkeyle karşılamak değil, bir yardım çağrısı hatta çığlığı gibi algılamak gerekir.

Seçimleri küçük farklarla tahmin etmek mümkün; bundan dolayı da pek merak etmiyorum. Aydınların, aydın sayılabilenlerin kendi zihinlerinde şuurlarında ve vicdanlarında doğru seçimler yapabilmesi, mutlaka yapmak zorunda oluşu, genel seçimlerden çok daha önemli.

 

 

 

 

Türk Simyacı


Yeniçağ akımlarıyla ilgilendikten sonra maneviyatçı psikolojinin Türkiye’deki tek temsilcisi olan Mustafa Merter, evham çağında depresyona girenlere umreyi öneriyor.


‘Her insanda, doğduğu andan itibaren onun gölge gibi izleyen bir ölüm korkusu var. İnsan çok hassas bir varlık. Bir sabun köpüğü gibi her an patlamaya hazır. İşte bu sabun köpüğünü güçlü kılmak ve ölümsüz hale getirmek için sürekli buna bir şeyler katmak istiyor insan, gerek maddî gerek manevi açıdan; iktidar, güç, işte ne varsa. Yaşlanıp güzelliği gidince, bir sevdiğini kaybedince, işinde bir şekilde sarsıntı geçirince o katmak istedikleri dökülmeye başlıyor. Ölüm korkusu sarıyor insanı.’

DİN DÜŞMANLIĞI VE ‘BEN’

Bu ifadeler Psikiyatr Mustafa Merter’e ait. Ona göre insan çok katlı bir yapıya benziyor. Nefs katları denilen bu katmanlarda yükselmeyen insanda, aynı kattaki yatay uğraşılarına rağmen bir tatminsizlik başlıyor. Yükselme dinamiği devreye girmediği müddetçe bu derinleşiyor; hatta daha aşağıya, karanlık katlara doğru iniyor. Hayatı sabit katta kalmış ve yaşlandıkça yavaş yavaş aşağılara doğru inmeye başlamış bir insan çok yoğun biçimde ölüm korkusu yaşıyor. Bir ömür boyu dinî değerleri hayatında tatbik etmiş insan ise hadis-i şerifteki gibi “ölmeden evvel öl”düğünden, yani bir şekilde rolleri öldürüp yükselmeye başladığından ölüm korkusu hissetmiyor. “Bireyin psikolojik açıdan iki temel fonksiyonu var. Birincisi nefs katlarında yükselmeyi sağlamak, ikincisi ölüm korkusunu azaltmak.” diyen Merter, ara katta sıkışıp kalmış ve ontoloji (varlıkbilim) ile ilgili olarak bu alanda bir daral yaşayan insanlarda bütün dinî sembollerin ciddi kaygı uyandırdığını söylüyor:

“Bizim Bodrum’daki otelde akşamları ney taksimi yapılır. Bir hanımefendi hışımla geldi ve ‘Kapatın şunu, bana ölümü hatırlatıyor’ dedi. Alt katlarda sıkışıp kalmış insanın yaşadığı bir trajediydi bu aslında. İnsanların bu konuda verdiği tepkilere bir de bu açıdan bakmak lazım. Kendisine ölümü hatırlatacak her türlü sembolle karşı mücadeleye başlıyor; başörtüsü, sakal, oruç, hac, kurban bir şekilde onun acısını depreştiriyor çünkü…”

ŞAŞIRTAN SORU!

Son zamanlarda Türkiye’de yaşanan olağanüstü gelişmelere dair zihinlerdeki fotoğrafı da bir anlamda netleştiriyor Merter, yaptığı bu değerlendirmeyle. Ruh sağlığı, din, maneviyat sahalarındaki çalışmalarıyla dikkat çeken bir isim kendisi. Transpersonal psychology, yani ‘benötesi psikoloji’ adını verdiği psikoloji konusunda Türkiye’de çalışma yapan tek kişi. Yaptığı, modern ruhbilimcilerin dışladığı maneviyat alanında, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler, Mesnevi ve İbn-i Arabi gibi kaynakların yardımıyla İslami bir bakış açısı getirmek. 10 yıllık çalışmalarını “Dokuz Yüz Katlı İnsan” adlı kitabında toplamış: “Türkiye’de başka orijinal bir çalışma yok bildiğim kadarıyla. Ama bizim böyle abuk sabuk söylemeye çalıştığımız şeyleri mürşid-i kâmiller asırlardır söylüyor. Mesnevi, baştan aşağıya bunu anlatır. Biz onların anlattıklarını psikoloji diline tercüme etmeye çalışıyoruz, kitleler daha iyi anlasın diye.”

Mustafa Merter durup dururken böyle bir çalışmaya girişmemiş tabii ki. 25 yılını geçirdiği İsviçre’den döndükten sonra Bodrum’a yerleşen Merter’i, yaptığı grup terapilerinden birinde karşılaştığı bir soru kendine getirir: “Terapi bittikten sonra bir hanım ‘Şimdi ne olacak?’ dedi. ‘Ya ben ne bileyim şimdi ne olacak. Ben psikiyatrım. Sizi buraya kadar getirdim.’ dedim. Aslında ben onun ne demek istediğini anladım; ama biz bu eğitimden geçmemişiz ki. Bir süre sonra bu hanım ve grup terapisine katılanlar Hinduizm, Taoizm, Budizm, Şamanizm gibi bazı yeni çağ manevi arayışlarına girip felaket üstüne felaket yaşadı. O zamana kadar oluşturmaya çalıştığımız her şey birdenbire gümbürdeyip gitti. İşte o zaman dedim ki, ben bu kadının sorusunun cevabını araştırmalıyım.”

Nereden ve nasıl başlayacağını tam bilemese de 1992’de Batı kaynaklarını tarayarak işe koyulur. Transpersonal psychology’yi fark eder, Türkçeye de ‘benötesi psikoloji’ şeklinde çevirir. Bu arada Mesnevi-i Şerif’e, İbn-i Arabi’ye kulak verir: “Tabii Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler… Batılıların söylediklerini ise filtreden geçirerek aldım. Efendimiz’in (sas) hadis-i şeriflerinde buyurdukları gibi, ‘Hikmet müminin malıdır. Bulduğu yerde alır.’ Batılıların söylediklerinde kesinlikle hikmet var. Ama çok da yanlış var. Tasavvufla psikolojiyi, yani benötesi psikolojisini bir araya getirebilir miyiz diye düşündüm. Yazdığım kitap bu arayışın ürünüdür.”

Batı’daki bu arayışın temelinde, aydınlanma paradigmasının, insanı fizik ve kimya süreçlerini anladığı gibi anlamak isteme yanlışlığı vardır. Önce Freud’a itirazlar başlar. Ardından Jung, Adler, Amerikan ve İngiliz psikoanalitik ekolleri devreye girer. Sonra da insancıl psikoloji denen ekoller, Abraham Maslow’lar, Karen Horney’ler, Carl Rogers’lar ortaya çıkar. Duyular yani ampirik araştırmalar insanı hakkıyla kavramaya yetmez. Böylece Transpersonal Psikoloji 1960-70’lerde pozitivizme, materyalizme, ampirizme karşı bir reaksiyon olarak yavaş yavaş ön plana çıkar.

EVHAM ÇAĞI: NEFSİN DÜŞÜŞ ÇAĞI

Bu aşamada Merter, nasıl ki Freud’un bir yapısal modeli varsa, başta Kur’an ve hadis-i şerifler olmak üzere İslami kaynaklardan yaptığı araştırmalardan istifade ederek kendi modelini ortaya koyar. Bunun için öncelikle nefs’in yapısının anlaşılması gerektiğini söylüyor Merter. Ona göre çağımız insanı hiç de iç açıcı bir durumda değil: “Nefsi çok katlı bir binaya benzetirsek, sürekli alt katlara doğru bir iniş var. Daha karanlık, daha ümitsiz, daha kaygı veren katlara doğru bir iniş bu. Onun için sosyologlar ‘evham çağı’ diyorlar bu çağa. Terapiye gelen hastaların büyük bir çoğunluğu kronik evham ve kaygı, panik atak, anksiyete ağırlıklı depresyon yaşayan hastalar. Eğer insan davranışını düzeltmez ise bu süreç böyle devam edeceğe benziyor. Ama bizim çok büyük avantajımız var. Çünkü İslam, nefs katlarında aşağıya doğru inmeyi durduran tek geçerli sistem; ayrıca yükselmeyi sağlayan sistem de yine İslam.”

Peki, çağlar boyu gerekmedi de neden şimdi ihtiyaç haline geldi psikoloji? Mustafa Merter’e göre bugün insanın beyni elektronik sistemler, TV, cep telefonları, sinema, reklâm endüstrisi sayesinde sürekli veri bombardımanı altında. Bu haldeyken insanın sekîne, selam gibi İslamî halleri yaşaması çok zor. Bütün gün cep telefonuyla vs. bombardıman altında olan biri, camiye gidip namazını kılınca rahatlıyor. Felahı yaşıyor. Ama ne kadar? Telefon çalıncaya kadar…”

DEPRESYONA KARŞI UMRE MUCİZESİ

- Sizce 50-60 sene sonra nereye gidecek insanlık?

Tek kurtuluşumuz İslam’ı tam anlamıyla yaşamak. Farz namazlardan başka nafilelere de ağırlık vermek lazım bu çağda. Çünkü işimiz eskiye nazaran daha zor. Çok ciddi bunalıma girenlere umreye gitmelerini tavsiye ediyorum. Umre, boyut değiştirme gibi bir şey, doğru dürüst yapanlar için.

-Terapiye gelenlere mi söylüyorsunuz?

Evet.

-Umreye gidin deyince nasıl tepki veriyorlar size?

Benim derdim, onların derdine derman olmak. Acılarını azaltmak. Dolayısıyla birinci önceliğim hidayet aşılamak değil. Hal böyle olunca karşımdaki söylediklerimden o kadar da rahatsız olmuyor. Bazıları da hazırlıklı geliyor terapiye. Mesela kişi, dini bir şekilde pazarlık olarak yaşıyor. Yani kronik kaygıları var, bir şeyler yaparak Allah’a bir ‘rüşvet’ verecek. Onu da uyarıyorum. Bu iş bu kadar basit değil.

-Nasıl rüşvet mesela?

İlkel bir şekilde tabii ki. Şunu verdim; bunun karşılığında bunu istiyorum gibi. Korku ve kaygı temeline oturan bir pazarlık halinde. Obsesif kompulsif insanlar bu şekilde yapar. Dini bir cendere haline getirir. Oysa dinin temeli sevgidir, muhabbettir. Bakarım ki kişi acımasız bir Allah kavramı ile yaşıyor. Din bu değil diyorum onlara. Amel-i salih çok önemli. İnfak ve izhar da… İnfak ve izharı doğru dürüst yapmadan dindar gibi görünen çok insan var. Duruma göre gereken şeyleri aklımın erdiği kadar söylemeye çalışıyorum.

Mesela terapiye bir bürokrat geliyor. Günde 12 saat çalışma, trafik, derken depresyona girmiş. O şartları da terk edemiyor. Ne yapmak lazım? Bu adamın gönlünü değiştirmek lazım. İnsanın bir beyni bir de gönlü var. Bu adamcağızın derdi gönlüyle. Gönlü devreye girmiyor. Kafası aşırı çalışıyor. Bu adama kalkıp işini değiştir, tatil yap diyemem. Yapamıyor da zaten. Eğer bulunduğu ortamda gönlüne inebilirse, o şartlara rağmen daha bir rahatlayacak. Kendisine umre size iyi gelir diyorum. Oraya gittikten sonra önceliklerinizi gözden geçirebilirsiniz. Orada yaşayacağınız bazı güzel haller işyerinde size belirli bir rahatlama, ferahlama getirebilir tavsiyesinde bulunuyorum.

-Bu tavsiyenizi yerine getirenlerde daha sonra nasıl değişiklikler gözlemliyorsunuz?

Oooo! Ünlülerden biri geldi bana. Efendi bir hanım kız. Çıkardı gazeteyi. “Bakın benim halime.” dedi, “Ben böyle olmak istemiyorum. Öleyim mi böyle olmamak için?” Ben de orada, tutarken dilimi, boşaldım ve yapması gerekenleri söyledim. Geçenlerde elektronik posta atmış, “Annem ve babamla umreye gidiyorum.” diye. Hayatı değişiyor kızın. Edebi, ahlâkı görüyor. Yani bir metamorfoz yaşıyor insanlar.

Yine biz homoseksüel terapisiyle de ilgileniyoruz mesela. Yeni başladık araştırmaya, böyle bir terapi var mı yok mu diye. Homoseksüellerin anne baba ilişkileri çok yüklü. Genel bir teoriye göre, babasından beklediği ilgi ve alakayı bulamayan insanlar bir şekilde başka erkeklerde onu arıyor. Psikoterapik olarak homoseksüellik cinsellik arayışı değil, erkekten sevgi ve muhabbet arayışı. Yönlerinden bir tanesi bu. Bir çocuk geldi. Kendisine dedim ki, ister misin babanla, ailenle umreye gitmeyi? Eminim bu çocuk umreye gitsin gelsin, benim işim iki misli kolaylaşacak. Hiç şüphe yok. Ortada bir umre mucizesi var. Çok ağır manik depresif rahatsızlığı olan, aynı zamanda psikodinamik olarak babası ile çok yoğun krizler yaşayan birisi geldi bundan yaklaşık bir sene önce. Babasına telefon açıp, “Lütfen, kızınızı alın umreye gidin.” dedim. Gittiler.

AHMET MUHTAR MERTER’İN TORUNU

-Siz umreyi önemli bir terapi unsuru olarak kullanıyorsunuz.

Evet. Yeni sosyoterapi metotları bunlar. Mahzun olmamak, yani depresyona girmemek ve korkmamak için, ki bu çağ korku çağı, yapmamız gerekenlerden bir tanesi amel-i salih frekansına girmek ve bunu bir terapi metodu haline getirmek. Yani profilaktik olarak bunu yapmamız lazım. Çünkü belirli bir süre sonra, bu ritm devam ederse herkes psikosomatik (psikolojik kökenli fiziksel rahatsızlıklar) bir rahatsızlık yaşayacak. Hastaneye giden hastaların yüzde 60-70’i psikosomatik rahatsız. İşte adam aşırı yükten, stresten, şundan bundan mide ülseri, astım, alerji yaşıyor.

Şimdi biraz gerilere gidelim ve Mustafa Merter’i daha yakından tanıyalım. Merter, bu noktaya, Paulo Coelho’nun Simyacı’sında İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitleri’nin eteklerinde hazinesini arayan; fakat aradığı hazinenin aslında yaşadığı yerde olduğunu öğrenen Endülüslü çoban Santiago’nun hayat hikâyesine benzer bir hayat sürerek gelmiştir. Türk aydınının içine düştüğü durumu göstermesi bakımından da önemli onun hikâyesi.

Mustafa Merter, bugün adını İstanbul’daki Merter semtine veren bir ailenin ferdi. Kuzey Arnavutluk’taki Bayramsuri adlı bir yerden 150-200 yıl önce İstanbul’a gelen Sipahi Mehmet Efendi’nin torunlarından biri kendisi. Beykoz’daki aile yadigârı meşhur Subaşı Çiftliği’nin sahibi işte bu Sipahi Mehmet’tir. Ailenin en çok tanınanı, Yunan İşgali’ne karşı Trakya-Paşaeli Cemiyeti’nde yüzün üzerinde silahlı adamıyla millî müdafaayı organize ederek önemli roller üstlenen ve Mustafa Merter’in de dedesi olan Ahmet Muhtar Merter’dir. Ahmet Bey, kardeşi Hüseyin Subaşı ile birlikte İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’ya silah sevkıyatını da yürütür. Bu hizmetlerinden dolayı hâlihazırda resmi Anıtkabir’de asılı bulunmaktadır. Haznedar Çiftliği’nin sahibi olan aileye buralar padişah tarafından verilmiştir. Sebebi de ailenin hazinedarlık yapmış olmasıdır. Osmanlı’nın, sondan bir önceki vak’anüvisi Lütfi Efendi de, Mustafa Merter’in babaannesi tarafından büyük dedesidir. Yine bu koldan paşalar da çıkarmıştır aile. Merter’in annesi Ayhan Hanım’ın büyük dedesi ise Beylerbeyi Camii’nde müezzinlik yapmış birisidir. Hatta Sultan Abdülhamit geldiği zaman ‘Ezanı Küçük müezzin okusun’ diyecek kadar sesi güzel birisidir o.

SONRAKİ NESİL RİSK ALTINDA

Ticaretle uğraşan Mustafa Merter’in babası Hasan Tahsin Bey, Ayhan Hanım’la evlenir. Fakat bu evlilik çok kısa süre sonra, Mustafa henüz iki yaşındayken sona erer. Anne ve babası boşandıktan sonra başka evlilikler de yapınca Nesip Mustafa Merter’in, babasının evliliğinden bugün işadamı olan Mehmet Berke Merter, annesinin evliliğinden de, genç yaşta rahmetli olan Recep adlı kardeşleri dünyaya gelir.

Mustafa Merter doğduğunda yıl 1947’dir. Anne ve babası ayrıldığı ve kendisi annesi ile ikamet ettiği için önce Emirgan taraflarındaki Boyacıköy’de oturur; sonra Bebek’te geçer çocukluğu. Yazları da babasının bulunduğu Haznedar Çiftliği’nde ikamet eder. Fakat hayatında önemli izler bırakan küçüklük dönemi ise Cihangir Camii’nin aşağısındaki İlyas Çelebi Sokağı’nda geçer. Annesinin onu teravihlere götürmeleri, ahşap binalar, Arnavut kaldırımları, en önemlisi de artık unutulan mahallelilik duygusu kalır o günlerden hafızasında şimdi.

SOLCULARIN HEPSİ ATATÜRK DÜŞMANIYDI

Taksim’deki Aydın İlkokulu’ndan diplomasını alan Mustafa, Avusturya Lisesi’nin orta kısmına kaydolur. Burada derslerini geçecek kadar notlar alır, fazlasında gözü yoktur. Mesut Yılmaz da yan sınıflardan birinde kısa pantolon giyerek okuyan öğrencilerden biridir o zamanlar. 27 Mayıs olduğunda Avusturya Lisesi’nde yatılıdır. Babası Demokrat Partili’li olmasına rağmen, dönemin çoğu ‘organize gençleri’ gibi o da ne olduğunu bilmeden ve tam anlamadan Menderes’e karşıdır. O gün duvardan atlayıp ne olup bittiğini anlamak üzere Galata Köprüsü’ne kadar gider, yolların kapandığını ve başka gördüklerini rapor olarak sunar okula.

Parçalanmış bir aile ortamında, henüz 15-16 yaşında iken, 1964 yılında eğitimini sürdürmek için Avrupa’ya gider. Liseyi Cenevre’de okur. Hep Katolik okullarında eğitim ve öğrenim görür: “İslam terbiyesi verilmemişse bir okulda, o çocuklar dinlerini yaşamıyor. Onların çocukları ne oluyor acaba? İki nesil sonrası ne oluyor? Hiç birimiz, bildiğim kadarıyla, Hıristiyan olmadık. Onurlu, gururlu, milliyetçi idik; ama çoğumuz dinimizi yaşamaz hale geldik. Oradan çıkanlar işte Amerika’dan kazanılan burslarla özel bazı kuruluşlara girdiler. İslam terbiyesi almamış ise o nesil kaybolmuyor; ama ondan sonraki nesli risk altına sokuyorsunuz.”

Yüksek tahsilini, 1975 yılında Lozan Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamlayan Merter, aslında ortaokul yıllarında astronom olmak gibi bir hayali olsa da neden tıp fakültesine gittiğini bugün dahi bilmemektedir. Onun İsviçre’deki günlerinden ilginç hatıraları da var: “Oradayken milliyetçi, muhafazakâr gençler olarak, aramızdaki solculara karşı millî değerlerimizi savunurduk. O zamanlar bu Cumhuriyet gazetesi, Pravda gibi idi. Lozan’a gelen solcuların hepsi, ki bazıları da uç solculardı, Atatürk düşmanı idi. Ellerinde fırsat olsaydı, yani ihtilal yapabilselerdi, Atatürk heykellerini yıkıp yerine Lenin heykelleri dikeceklerdi. Bunu açık açık söylüyorlardı da zaten. Biz de o zaman Mustafa Kemal’i savunuyorduk. Şimdi bakıyoruz solculara, hepsi Mustafa Kemalci kesilmiş. Bu ne biçim tezat?”

MEDİTASYONDAN ÖNCE TASAVVUF OLMADI

1977 yılında, kendisi halen Hıristiyanlık dinine mensup İsviçreli Maria Teresa Spescha ile hayatını birleştiren ve bu evlilikten birlikte hacca gittiği Tahsin Can ile Selma adında iki çocuğu olan Mustafa Merter, bundan önce de Ankara’da, Güvercinlik’te 18 ay boyunca askerlik vazifesini yapar. Burada psikolojik sorunları sebebiyle terapiden geçmek durumunda kalır: “Sorunların sebebi çok karmaşık bir aile yapısı. Biliyorsunuz psikolojik rahatsızlıkların birinci nedeni kalıtımsal nedenler… Genetik yapı, anksiyete, depresyon gibi şeyler. Bir şekilde genetik altyapınız var, onun üzerine eğer bir de sorunlu, karmaşa dolu bir çocukluk ve ergenlik yaşıyorsanız bu daha da zorlaştırıyor ve sonra rahatsızlık çıkıyor. E bende ikisi de var.”

Terapisti çok tanınmış bir psikiyatr olan Engin Gençtan’dır: “Benim için hayatımın bir dönüm noktasıydı. Psikolojik sorunlarımın değişmez olmadığını anladım. Grup terapilerine ve bireysel terapilere katıldım. Psikolojiye büyük bir ilgi duydum; ama yine de korkuyordum, psikiyatri yapmaya. ‘Benim kadar dengesiz bir adam nasıl başkasının derdine derman olur?’ diyordum. Almanya’da iki sene dahiliye ihtisası yaptım. İsviçre’ye döndüğümde dahiliyede iş bulamayınca hasbelkader psikiyatriye girdim.”

KAFAYI KAZITMAKTAN SON ANDA KURTULDUM

Terapiden geçince insanı biraz anlamaya ve öğrendiklerini mesleğine uygulamaya başlar: “İnsanda mantığa sığmayan bazı sırlar var. Mesela yoğun psikoterapi yaptığımda bir saat, sanki beş dakika gibi geçiyordu. Zamanın bu kadar izafi olabileceğini terapiden evvel yaşamamıştım. Hümanistik psikolojinin büyüklerinden Carl Rogers eşduyumu ön plana çıkartır ve ‘Olduğun gibi görün, şeffaf ol, yargılama, aynı frekansa gir ve duyguları beraber taşı’ der. Onun metodunu uyguluyordum. Bu arada insanlarla çok yoğun göz teması halinde çalıştığım için karşılıklı böyle çok acayip duygular yaşamaya başladım.

N’oluyoruz, nedir bu insan derken çalıştığım hastanede birine sordum bunu. Orada bir Amerikalı hastabakıcı vardı. Uzun seneler Hindistan’a gitmiş, meditasyonlar yapmış biriydi. ‘Ooo’ dedi ‘senin meditasyon zamanın geldi.’ O sıralar Zürih Üniversite Hastanesi’ne tayinim çıkmıştı. Meditasyon yapmak yerine önce tasavvufu araştırmayı düşündüm. Zürih’te sufileri aramaya başladım. Nur Hanım diye birinden bahsedildi; ama kendisiyle bir türlü görüşemedik.”

Bunun üzerine oradaki bir meditasyon merkezine gitmeye başlar. 12 Eylül sonrası yıllardır bu yıllar. Sabah erken kalkıp günde 4 saat oturup, nefese konsantre olmakla meşguldür; ‘zen meditasyonu’ dedikleri bundan ibarettir. Başkaca seremonisi, inanç sistemi falan da yoktur: “Sanki evvela psikolojik olarak kendimi anladım, sonra biraz insanı anladım, ondan sonra tekrar kendi derinliklerime şöyle bir daldım. Bu bende inziva arayışını başlattı. İşte o dönem dağlarda, bayırlarda, ormanlarda, mağaralarda falan kalırdım.”

Mustafa Merter, Bodrum’daki mağaralarda kalır 10-15 gün, Afganistan’a sürüklenir, üç hafta orada kalır, Himalayalar’a savrulur: “Genelde insanlar garipsiyorlar; ama pek de dokunmuyorlardı. Hanım hep anlayışla karşıladı beni. Hatta zaman zaman derdi ki ‘Ya senin vaktin geldi. Sen git.’ (Gülüyor) Uzun seneler süren bir arayış döneminden sonra bir gün bana, ‘Sen bu işi artık çok yapıyorsun. Biz seni Türkiye sorumlusu yapalım.’ dediler. O zaman kafayı kazıtacaktım. Budist rahipler gibi yaşayacaktım çünkü.”

Tasavvufa yönelmeden önceki bu döneminde Merter, çok az yemek yer, yırtık elbiseler giyer. Çevresinde insanlar toplanınca guru havalarına büründüğünü fark eder; psikiyatr olmanın da avantajıyla bu tehlikeyi hissettiği anda ‘ben yokum’ der: “O zaman dedim ki ‘Ben psikiyatrım. Eğer bu işi bunlar gibi yapacak, bunlar gibi olacaksam, onlara şöyle bir alıcı gözle bakayım.’ Oradaki o idarecinin gözlerinde çok manalı bir hasret gördüm. Adamın gözlerinde sanki bir hüzün vardı. O adamın gözlerinde yakaladığım o varamamışlık duygusu beni tasavvufa yöneltti.”

-Bu yol çıkmaz sokak gibi mi geldi size?

O zaman farkında değildim; ama bir şüphe uyandı içimde. Çünkü bu gözlerde bu duygu varsa, ben de psikiyatr olarak üç kuruşluk bilgimle bunu görüyorsam, bu nedir? Ben yapıyorum günde 4-5 saat meditasyon, bu adam senelerdir günde yapıyor 10-12 saat. Ama gözlerinde bir yerlere erişememişlik duygusu var. Bunun üzerine, bütün Avrupalı ve Amerikalı Müslümanların veyahut yeni çağ arayışlarına girenlerin İslam’a giriş kapısı olan Hz. Mevlânâ’ya yöneldim. Onlar gibi Hz. Mevlânâ’nın tezgâhından geçtim.

PAPAZIN ACAYİP RÜYASI

Mustafa Merter Konya’ya gider. Sufi camiası ile tanıştıkça yavaş yavaş başka bir şeyin var olduğunu hissetmeye başlar. Bu arada Türkiye’ye gelip gitmeleri sıklaşır: “İslam’la müşerref olduktan sonra, büyüklerin sohbetinde bulunmak, Mesnevi-i Şerif’i, Efendimiz’in (sas) hadis-i şeriflerini okumak insanın burnunu yere sürtüyor. Yani bir şekilde anlamaya başlıyorsunuz.”

Bu arada İsviçre’deki meditasyoncular ‘kuş yuvadan uçuyor’ düşüncesiyle, iki-üç fakülte bitirmiş, çok zeki, ikna kabiliyeti kuvvetli bir Cizvit papazını gönderirler yanına: “Geri dönmem için bir şeyler anlattı bana. Ben de bir iki kelime söyledim. O gece yattı. Ertesi gün yüzü gözü acayip bir şekilde yanıma geldi. ‘Senin beni yatırdığın evde cinler var’ dedi. ‘Niye?’ dedim. ‘Çok acayip bir rüya gördüm’ dedi.

Rüyası şu: Bu adam düz bir alanda yürüyor. Önüne birdenbire yerin altına giren bir merdiven çıkıyor. Oradan girip yürümeye başlıyor. Dehliz gibi bir yerde, karşısına demir bir kapı çıkıyor. Onu açmaya çalışıyor, açamıyor. Delikten bakıyor, anlatılmaz bir ışık görüyor. Öbür tarafa da geçemiyor. ‘Şimdi anladın mı?’ dedim kendisine. Sustu. (Gülüyor) Mananın zenginliğine bakın. O anlayamadı belki; ama benim anlamaya çalıştığım şey biraz daha belirgin oldu.

Mustafa Merter, Türkiye’ye yerleşmeye karar verir. Yıl 1988’dir. Bu kararda çocukların yetişmesi için güvenli bir ortam arayışı da etkili olur: “Batı toplumunda çocuklar bir şekilde anne ve babalarının dünyasını reddediyor. Sanki insanın içindeki o sağduyuyla materyalist hayat tarzının mutluluk vermediğini görüyor ve ona alternatif bir şeyler yapmak istiyor. Erich Fromm, Herbert Marcus gibi filozofların tek boyutlu insan tabirinden yola çıkarsak, tek boyutlu olmak istemiyorlar. Veya bizim nefs psikolojisinden anladığımız şekilde nefsin bir katında hapis kalıp, yükselme şanslarını yitirmek istemiyorlar.”

1994’te hacca gider, Irvin Yalom’u da Bodrum’daki evinin bahçesinde bir grup terapisinde ağırlar. İşte orada yaptığı grup terapilerinden birinde bir bayan, onu şoke eden yukarıdaki mezkûr soruyu yöneltir kendisine. Bunun üzerine Merter, benötesi / maneviyatçı psikoloji serüveninde ilk kazmayı vurur.

İLAHİYATÇI PSİKOLOGLAR ŞART

Artık psikoloji ve psikiyatri alanında bütün eski bilgilerin yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Ancak içlerindeki direnç, İslam’la temas kurmalarında en büyük engeli teşkil ettiğinden bu henüz mümkün görünmemektedir. Sadece İslam’la değil, diğer dinlerle de meseleleri vardır ruh bilimcilerin aslında. ABD’deki bir araştırma da bunu doğrulamaktadır. Araştırmaya göre halkın yüzde 95’i dindar olmasına rağmen bu oran psikolog ve psikiyatrlarda yüzde 20’lere kadar düşüyor. Fakat ABD’deki yeni eğilim, ruhbilimle uğraşacak olan insanların ilahiyat eğitimi almaları yönünde. Türkiye’de ise durum farklı. İlahiyat mezunları kendi alanlarına hapsedilmek isteniyor: “Eğer kişi manevi eğitimden geçmiş bir terapistte daha rahat hissediyorsa kendini, elbette ona gidecek. Çünkü daralmış insan, denize düşmüş. Bir şeye sarılıp çıkmak istiyor. Tabii burada şöyle bir trajedi de yaşanıyor. Müslümanlar psikolojiye küs; ihtiyaçları olana kadar. Niye küs? İşte Freud’un, Jung’un ateist, Allah tanımaz vs. durumlarından dolayı.”

-Türkiye’de tepki geliyor mu meslektaşlarınızdan?

Eleştiri otomatik olarak gelecek. Ama anlamadan yapıyorlar bunu çoğunlukla. Böyle şeylerle karşılaşacağımı biliyorum. Hazırlıklıyım tabii. Çünkü paradigmayı sorguluyorsunuz. Paradigma dışarıdan içeriye antikor kabul etmek istemez.

Hedonist, narsist bir modelin bizlere empoze edildiğini anlatan ve psikanalizin, medeniyeti tedavi edeyim derken ruh sağlığını da bozduğunu ifade eden Merter, modern tıp biliminin insanın hayat kalitesini yükseltecek by-pass, organ nakli vs. gibi gelişmeleri gerçekleştirmesine rağmen, aynı şeyin psikoloji ve psikiyatri için söylenemeyeceğini vurguluyor. İnsanın ruhsal durumunun, modern bilimin çıkış zamanına göre daha kötü durumda olduğunu belirterek, terapilerinde rüyalardan da çok faydalanıyor.

Bunun için de Kur’an, hadis, Mesnevi, İbn-i Arabi’den esinlenerek oluşturduğu özel bir metot kullanıyor. Onun, bu konuda ehemmiyet verdiği nokta ise sembollerle çalışmamak.

Peki Nesip Mustafa Merter’in hayatta pişmanlıkları olmuş mudur? “Oooo, çok. Mesela keşke daha evvelden İslam’la müşerref olsa idim. Bu kadar seneyi kaybetmeseydim. Keşke tasavvufla daha evvel tanışsaydım. Çünkü benim gibi yaşlı bir eşeğin…”

-Estağfurullah!

Tımar edilmesi daha zor. Gençken tımar etselerdi herhalde adam olurduk. Ama şimdi yaşlı eşekler (gülüyor) tımar olmuyor. Aynen böyle yazın.

-Türk aydınının yapısında bu zaten var değil mi; kendi hamuruna, suyuna uzak kalma gibi…

Ya, 10-15 yaşlarında almış götürmüşsünüz Avrupa’ya bir çocuğu. 25 sene orada bırakmışsınız. Nasıl yapsın yani? 22-25 yaşlarında gitmiş olsam bir şeyler yerine oturmuş olacaktı.

HAYALÎ ÇÖKÜŞ SENARYOSUNA İNANDIRILDIK

-Peki siz yurtdışına gittiniz de böyle oldu. Türkiye’de olanlara ne demeli?

Osmanlı’nın son döneminde çok büyük bir kimlik krizi yaşanmış. Bu krizi ben kendi ailemde de müşahede ettim. Avrupa’nın bu dönemdeki, parantez içinde o müthiş ilerlemesiyle bir şekilde öyle bir yetersizlik duyguları oluşmuş ki Türk aydınının içinde, karşı tarafı yüceltirken bir yanda kendilerini çok değersiz görmüşler. Türk burjuvazisinin İslam’dan da kopması aynı sebebe dayanır. Aileme baktığımda, çok ilginçtir, eski ailelerin hepsinde bir şeyh, bir ehl-i tasavvuf vardır; ama 100 sene kadar bir zaman içinde birdenbire sanki bir deprem yaşanıyor, ateist oluyorlar. Benim ailemin içinde Allah tanımayanlar, Allah’la alay edenler vardı. Bunlar şeyh torunları. Akıl almaz boyutlarda bir kimlik krizi bu. İmparatorluğun çöküş nedenleri bizim hayat tarzımıza ve dinimize bağlanmış. Buna İttihat ve Terakki Hareketi, Jöntürkler bir şekilde inandırmışlar bizi. Sürekli, planlı, programlı bir şekilde bedenimize zerk edilmiş bu düşünce. Sonuçta biz çok büyük bir imparatorluğu oluşturmuş olmamıza rağmen her şeyi bir taraftan yadsıyarak, hiçlik duygusu yaşamışız. Ama yavaş yavaş, tekrar uyanıyoruz.

 

  

***********************************************************

ultra...@hotmail.com

Japonya'da 3. Türk koleji de açıldı
İlişkileri her geçen gün gelişmekte olan Japonya ve Türkiye arasında yeni dostluk köprüleri kuruluyor. Türk girişimcileri tarafından Japonya'da kurulan ve birçok başarılı çalışmaya imza atan Horizon Vakfı, 3. Türk kolejini hizmete açtı.
Uluslararası Etkileşim Okulu'nun açılışını Türk ve Japon yetkililer birlikte yaptı.

Tokyo'ya bağlı Shibuya Belediyesi'nde eğitime başlayan Jingumae Uluslararası Etkileşim Okulu'nun açılış töreni geçtiğimiz cuma günü gerçekleştirildi.

Türkiye'nin Japonya'daki eski büyükelçisi Solmaz Ünaldın'ın girişimleriyle ilk çalışmalarına başlanılan etkileşim okulu, Shibuya Belediyesi'nin Türkiye'deki kardeş belediyesi Üsküdar'ın Belediye Başkanı Mehmet Çakır'ın teşvikiyle hayata geçirildi. Shibuya Belediye Başkanı Toshitake Kuwahara, Türk girişimcilerinin talebini inceleyerek belediye meclisinden konuyla ilgili karar çıkarttı. Bu çerçevede ayrı bir mekan tahsisi yerine mevcut bir Japon okuluyla aynı mekanın paylaşılması fikri ağırlık kazandı ve Japonya tarihinde bir ilk gerçekleştirildi. Japon devlet okulunun bir bölümü yeni bir okul olarak hazırlandı. Tüm yapım masrafları Shibuya belediyesi tarafından karşılanan okul, Türk girişimciler tarafından tefriş edilip "Jingumae Uluslararası Etkileşim Sınıfı" olarak öğrenime hazır hale getirildi.

Açılış programı birbirinden renkli görüntülere sahne oldu. Japon ve Türk milli marşlarıyla başlayan program, Horizon Japan International School korosunun İngilizce, Japonca ve Türkçe şarkıları ve sinevizyon gösterisi ile devam etti. Sinevizyon gösterisinin ardından konuklara Türk lokumu ve baklava ikram edildi. Tokyo,

Cem Yılmaz Türk Mucidi olursa-Video


Türk Mucit yarışmasının şampiyonunun belli olduğu gecede Cem Yılmaz gülmekten kırıp geçirdi. İşte o anlar...

NTV’nin düzenlediği Türk Mucit yarışması, yapılan final gecesi ile sonuçlandı.

Otomobil ve yazın dünyasını izleyenler için tanıdık bir isim İskender Aruoba, balık çiftliklerinin yarattığı kirliliği filtre eden buluşu “Temiz Deniz Bol Balık” projesi ile birinci oldu. Arıoba aynı zaman 100 bin YTL’lik ödülün de sahibi oldu. İkincilik ise Ankara elemelerinden finale kalan Süleyman Çağlayan’nın buluşu “Perde Takmatik”in oldu. Konya’dan Adem Gün soba zehirlenmelerini önleyen baca sistemi “Baca Basmaz” ile üçüncülüğü elde etti.

Cem Yılmaz geceye damgasını vurdu. Yılmaz'ın programda yaptığı espriler katılımcıları gülmekten kırıp geçirdi. İşte o konuşmalar ve Cem Yılmaz...
http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&ghide=1&hid=55730&sec=26

 

Tornado dehşet saçtı - O an - Video

Kanada'nın Manitoba eyaletinde meydana gelen tornado, koca bir şehri yerle bir ederken onlarca kişi evsiz kaldı. Dehşet saçan tornado amatör bir kameraman tarafından saniye saniye kaydedildi.

Kanada'nın merkezindeki Manitoba eyaletinde gerçekleşen 3 ayrı tornado sebebiyle yüzlerce ev yerle bir oldu.

Önüne çıkan her şeyi parçalayan tornado evleri kullanılmaz hale getirip arabaları havada savurdu.

Amatör bir kameraman tarafından kaydedilen tornadodan geriye ise işte bu görüntüler kaldı.
http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&hid=55642&sec=13

CHP'de hayal kırıklığı

Köşk seçimini kilitleyen, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karşı çıkan CHP, ilk mitinginde hayal kırıklığı yaşadı.

CHP, Hatay Uğur Mumcu Meydanı'nı dolduramadı. Kimilerine göre sebep aşırı sıcaklar, kimilerine göre Cumhuriyet mitinglerinin verdiği yorgunluk.

Köşk seçimini kilitleyen, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karşı çıkan CHP, ilk mitinginde hayal kırıklığı yaşadı. Yaklaşık 10 bin kişiyi alana toplayan Deniz Baykal, başbakan olabilmek için meydandakilerin 'hayır duasını' istedi.

Sıcak hava, kendini Hatay'da fazlasıyla hissettirdi. 40 derecenin üstündeki sıcaktan korunmak için bazı vatandaşlar meydana şemsiyeleriyle geldi. Bazı bayanlar CHP bayraklarından yaptıkları eşarpları başlarına bağladı. AK Partili belediyeye bağlı itfaiye, sabah saatlerinden itibaren miting alanını sık sık suladı. Miting alanının çevresinde konuşlanan ambulansların sirenleri ise hiç susmadı.

Kozmopolit yapısı nedeniyle Türkiye ortalamasına yakın bir siyasi yapıya sahip olan kent, son seçimlerde iktidar ve anamuhalefet partilerine 5'er milletvekili verdi. Barajı aşması durumunda MHP'nin CHP'den bir vekil alacağı konuşuluyor. CHP, hedeflediği 100 bin kişinin sadece 10'da 1'ini meydana getirilebildi. Mitingde, CHP'nin seçim ittifakı yaptığı DSP'nin esamisi bile okunmadı. Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz ve belediye işçileri, Cumhuriyet mitinglerinde olduğu gibi burada da faal. Hatay sokaklarında Çankaya Belediyesi'ne ait çok sayıda toplu taşıma aracı park halinde bekledi. Belediye görevlileri ücretsiz şapka dağıttı. Atatürkçü Düşünce Derneği de alandaki pankartıyla mitinge destek olduğunu gösterdi.

Kalabalık, Edip Akbayram'ın 'Güzel günler göreceğiz, güneşli günler' şarkısıyla coşturuldu. Alana yarım saat gecikmeli gelen Deniz Baykal, yeni 'Kemal Derviş'i İlhan Kesici'yle birlikte selamladı halkı. Konuşmasında terör ve cumhurbaşkanlığı seçimleri konusuna ağırlık verdi, mazot fiyatını düşürme vaadini tekrarladı. 70 milyonu kucaklayacaklarını belirtirken, terör nedeniyle 35 günde 49 şehidin verildiğine dikkat çekti. Bu sözlerin ardından CHP mitinglerinde ilk kez "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" sloganları atıldı. Baykal, Tayyip Erdoğan'dan bahsederken meydandan gelen 'yuh' seslerine şu tepkiyi gösterdi: "AK Parti mitinglerinde cumhurbaşkanının yuhlanması karşısında utanç duyuyorum. Onlarla aynı duruma düşmenizi istemiyorum." Mitingin en üzücü yanı helikopter kazası oldu. En ilginç yanı ise miting sırasında platforma gelen Ahmet ve Özlem Yolcu çiftinin nikâhlarını burada kıymasıydı.
Darbenin perde arkası - Video

Sabah Gazetesi, Abd'de gizliliği kaldırılan arşiv bilgilerinden yola çıkarak ilginç bir yazı dizisi yayınladı.

27 Mayıs askeri darbesinin Amerikan tarihi belgelerine yansıyan biçimiyle konu edildiği dizide okuyanların içini acıtan gerçekler gözler önüne seriliyor

http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&ghide=1&hid=55737&sec=10

Gizli kamera görüntüleri, teşhirle şantaj, Bodrum’a kaçan genç kızlar, mahremiye

Gizli">Gizli kamera görüntüleri, teşhirle şantaj, Bodrum’a kaçan genç kızlar, mahremiyeti hiçe sayan ekran Türkiye neyi muhafaza ediyor?
">
“Türkiye muhafazakâr bir ülke” cümlesini sık sık duyarız. Son yıllarda yaşanan olaylar ‘Acaba gerçekten öyle mi?’ sorusunu sormamıza sebep olacak türden. Fulin Arıkan’ı TRT haber spikeri olarak tanıyorduk sözgelimi.

İsmi gündemde dolaşmayan, sadece haber bültenlerinde karşımıza çıkan Arıkan, kısa bir süre önce internete düşen uygunsuz görüntüleri ile gündeme geldi. Fulin Arıkan, bir ekran yüzü olmakla beraber magazin dünyasının renkli simalarından biri değildi. Meselenin püf noktası da bu zaten. Artık gizli kamera görüntülerinin internette yayınlanması için ünlü ya da şöhretli biri olmanıza gerek yok. Gülben Ergen, Gamze Özçelik ve Fulin Arıkan gibi mahrem görüntüleri internete ve medyaya yansıyan tanınan isimler, başlarına gelen bu vakaları medyanın da desteği sayesinde az hasarla atlatabilecek durumdalar. Fakat onlara öykünen, bir zamanlar sadece sanat ve ünlüler dünyasında yaşanan marjinal durumları kendi dünyasında taklit eden sıradan insanlar bu tür olayların bedelini çoğu zaman hayatları ile ödüyor. Medyadan, üçüncü sayfa haberlerinden ve internete gizli görüntü verme yarışından anladığımız kadarıyla, aldatmadan estetik ameliyat çılgınlığına kadar, bu toplumun değerlerine uygun olmadığını düşündüğümüz pek çok şey varoşlara, mümtaz mahalle aralarına kadar inmiş durumda. Uygunsuz görüntüleri şantaj malzemesi yapmak için Gamze Özçelik’in semtinde yaşamak gerekmiyor. Her yaz mayo reklamları nedeniyle kriz çıkaranlar, Bodrum haberlerinin anahaber bültenlerine kadar sızmasına ve bunun yol açtığı laçkalaşma ve çürümeye karşı oldukça duyarsızlar. Yapmayın, etmeyin, bu değerler herkese lazım; RTÜK, tüm bu bozulmanın önünü açan ekranlara denetleme getirmeli, dendiğinde de alarma geçiyor, bildikleri sloganı tekrarlıyorlar: Modern yaşam tarzımıza müdahale istemeyiz! Modernlik iyi güzel; ama bozulma ve çürüme, elde ne toplum bırakır, ne sistem ne de rejim. Bakın konunun uzmanları ne diyor?

Şimdilerde gündemden düşmeyen ve her gün başka bir ünlü isim ile gündeme gelen aldatma vakaları, aslında ‘çok eskiden’ dediğimiz dönemlerde de vardı. Kimi zaman müstehcen fotoğrafların, kimi zaman da bir erkekle uygunsuz görüntülerin yer aldığı kasetlerin sanat camiasındaki geçmişi de oldukça eski. Çok değil belki bundan on sene önce marjinal diye nitelendirdiğimiz bir kesimde yaşanan ve toplum ahlakına uygun bulunmayan bu tür vakaların yüksek gelir grubuna mahsus, para ile ve dinin belirleyici olduğu bir ahlaki disiplinden uzak kalmakla ilgili olduğu sanılırdı. Gün geldi, özel kanallar bu grubun yaşam tarzını evlerimize soktu ve çürümenin sınıfsal bir sorun olduğu ile ilgili öngörü kendi kendini feshetti. Kısa bir sürede bir grup insanın yaşamının dışına çıkmayacak diye düşündüğümüz vakalar, durumlar toplumda hızlı bir şekilde yayılmaya başladı. Gündemden düşmeyen aldatma vakaları sadece Tamer Karadağlı, Hüsnü Şenlendirici, Pınar Altuğ gibi isimler ile gündeme gelmiyor. Artık halk arasında da yaygınlaşan aldatma vakalarına her gün bir başkası ekleniyor. Sadece Gülben Ergen-İlyas Tetik, Gamze Özçelik-Gökhan Demirkol, uygunsuz kaset savaşları ile birbirleri ile savaşmıyor, yeri geliyor eşler, yeri geliyor arkadaşlar bir zamanlar çektikleri uygunsuz görüntüleri ihtiyaç duydukları anda kitlelerin önüne seriyor. Estetik operasyonlar sadece Ajda Pekkan’ın her gün yaptırdığı yeni bir operasyonla gündemimizde gelmiyor, varoşlardaki kadınların, genç kızların estetik meraklarına tanık oluyoruz. Yani dairenin dışına taşmaz diye umduğumuz, toplum olarak hoş karşılamadığımız, kültürümüze, aile yapımıza ve inançlarımıza uygun düşmeyen vakaların bizlerden uzak olduğu günler Sezen Aksu’nun şarkısında dediği gibi “eskidendi çok eskiden”. Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Hasan Bülent Kahraman’ın deyimi ile tam anlamı ile toplumsal yozlaşmanın değil, çürümenin eşiğine geldik de geçiyoruz bile.

İnternet suç makinesi

Örfi, ahlaki ve dinî olarak kabul etmediğimiz birçok durumu önce televizyonlar aracılığı ile izledik. Daha sonra yazılı medya da kendini bu sürece kaptırdı, en son olarak ise internet kullanımı yaygınlaşınca bu işin boyutları gittikçe büyüdü. İnternetin hayatımıza girmesi ile toplumdaki ahlaki çözülme kendine adeta yeni bir mecra buldu. Suç makinesine dönüşen internet birçok insanın hayatını karartırken buna her geçen gün yenileri eklenmeye başladı. Çok değil, daha geçtiğimiz haftalarda gazetelere yansıyan bir haber, 20 yaşındaki E.K.’nın uygunsuz görüntülerinin eski erkek arkadaşı tarafından internette yayımlandığı üzerineydi. Lise öğrencisi genç ‘kız arkadaşının cep telefonuyla çektiği görüntülerini arkadaşlarına izlettiği’ gerekçesiyle savcılığa şikâyet edildi.

Pınar Altuğ’un Yağmur Atacan ile kurduğu ilişki ‘devrimci kadın’ unvanına layık görülerek alkışlandı. Fakat devrimci Altuğ’un izinden giden Adana’da oturan N.Y., eşini A.K. ile aldatınca bunun bedelini eşi tarafından pompalı av tüfeği ile vurularak ödedi. Gazeteci Zeki Coşkun, bu durumu, “Yukarının eğlencesi, şenliği, oyunu aşağının şiddetidir.” diye değerlendiriyor. İnsanın özünde kötülük vardır; fakat bunu din ve ahlaki kurallar önler, Hasan Bülent Kahraman’ın tespitine göre artık Türkiye kendini kötülüğün büyüsüne kaptırdı bile. Kahraman’a göre toplumun bu çizgiye gelmesindeki en büyük neden de gerçek anlamda muhafazakâr bir kitlenin gittikçe yok olmasından kaynaklanıyor.

Ne yapmalı?

Gelinen nokta vahim, peki bu süreci en az zarar ile atlatmak için ne yapmak gerekir? Hasan Bülent Kahraman, kendini karamsarlığa sürükleyen bu tablodan kurtulmanın çok kolay olmayacağını söylüyor; fakat her şeyden önce basının kendisini toparlayıp eroin verircesine yaptığı yayınlara bir son vermesi gerektiğini belirtiyor. Zeki Coşkun ise bu gelinen noktada toparlanmak için ‘insana dönüş’ projesinin gerçekleştirilmesi gerektiğini söylüyor. Sosyolog Ümit Meriç ise insanların öncelikli olarak var oluş hikmetlerini anlaması gerektiğinin altını çiziyor.

Modernliği, dilediğini yapmak ve mümkünse en çok karanlık doğasının dilediklerini yapmak olarak algılandığı bir çağda toplum için iyi olanı istemek her zaman modernliğin kutsal anlatılarına toslar. Toslayacağını bile bile demek lazım: Bütün bunlar, ‘televizyon’ ile başladı, yazılı basın ile pişti, iletişim aygıtları sayesinde şekillendi ve şimdi de internet tarafından servis ediliyor. ‘Ama Batı?! Ama modernlik?!’ diyenlere, kimi Avrupa ülkelerinde ve o beğenmediğimiz Amerika’da yayın saatleri konusunda nasıl titiz bir uygulama olduğunu, Howard Stern adlı bir radyo programcısının sabah 09.00’da yani, çocukların okula gitmek üzere henüz ebeveynlerinin arabalarında bulunduğu bir saatte yaptığı bir espriden dolayı nasıl sürüm sürüm süründürüldüğünü hatırlatmak lazım.

New York'ta Federal Communications Commision (FCC)’un yetkilileri, müstehcenliği yayan ve teşvik eden yayınlar üzerindeki yaptırım gücünü her yanlışta kullanıyor. Top RTÜK’te ve hemen her konuda proje üretmekle beraber bu konuyu sümen altı eden önemli sivil toplum örgütlerinde... r.se...@zaman.com.tr


İnsanlar">İnsanlar eşref-i mahlûkat olduğunun farkına varmalı

Prof. Dr. Ümit Meriç (Sosyolog): La Sage’in Topal Şeytan’ı evlerin damlarını açıp içeriye bakar. Günümüzde de bazı iletişim kanalları benzer bir görevi ifa etmeye başladılar gibi görünüyor. Özel hayat mahremdir, bize aittir, başkasını ilgilendirmez. Mahremiyetin var olduğu bir başka alan da ailedir. Kendi kendisi ile tanışmayı unutmuş olan ya da bu kendisine unutturulmuş olan insan, kendisine yabancılaşmış olan insandır. Dolayısı ile kendisi de kendisine “öteki”dir, bir başkasıdır. Bazen “ötekinden” oluşan bir aile(!)de mahremiyet nasıl oluşabilir ki? Mahrem güzeldir, özeldir, saygıya şayandır. “Eşref-i mahlukat olduğunu öğrenmemiş ya da keşfetmemiş, kendisindeki “cevheri” keşfetmemiş biri henüz kendisine saygı duymaya başlamamış kişidir. Kendisine saygısı olmayanın başkasına saygısı olması nasıl beklenebilir? Sır, insanı büyütür derler. Gerçekten büyümüş insanlara yani hem kendisine hem de başkasına saygısı olan insanlara ekranlara ya da evlerimize ‘hoş geldiniz’ demeye ne kadar çok ihtiyacımız var.

İnsanların">İnsanların gerçekle olan bağı kopuyor

 

Lig, yıldızlarla süper olacak mı?
Türk futbolu son dönemlerde Avrupa'da saha sonuçları ile başarı elde edemese de masa başı imzaları ile adından oldukça söz ettirir oldu.

Son yıllarda Türkiye'ye gelmiş olan Ortega, Hagi, Hooijdonk, Anelka, Appiah, Ricardinho, Kleberson ve Alex gibi dünya çapındaki yıldızlara bu yıl Roberto Carlos ve Lincoln gibi tanınmış isimler eklenince Türk futbolu Avrupa sınırlarını aşıp dünya arenasında en çok konuşulan ligler arasına girdi.

Dünyanın yakından tanıdığı, Real Madrid'in unutulmaz futbolcusu Roberto Carlos ile Lincoln, gelecek sezon hem oynadıkları futbol hem de şöhretleri ile Turkcell Süper Ligi'ni ilgi odağı haline getirecek. 2000'li yılların başında Galatasaray'a transfer olduğunda yaşı ile ilgili spekülasyonlar yapılan Gheorghe Hagi, forma giydiği yıllarda kalitesi ile taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanmıştı.

Geçmiş yıllardaki Yugoslav furyası ve kalitesiz yabancı transferleri ile milyonlarca doları adeta çöpe atan Türk futbol kulüpleri artık daha ince eleyip sık dokuyor. Geniş kitlelere hitap eden dört büyük kulüp, hedefleri ve taraftar beklentisi doğrultusunda marka isimlere yönelirken, Anadolu takımları ise bütçelerinin el verdiği ölçüde, özellikle Afrika ülkelerinde ucuz ama kaliteli isim arayışına giriyor. 4 büyük kulüp ile Anadolu takımları arasında oluşacak kalite farkı ise şimdilik tek dezavantaj olarak futbolseverlerin karşısına çıkıyor.

Türkiye'nin dünya arenasında az bilinirliği sebebiyle transfer olmakta tereddüt geçiren futbolcular, daha önce Türkiye hakkında şüpheleri olan Kennet Andersson ve Hooijdonk gibi futbolcuların iyi referans vermeleriyle Türkiye'ye gelmeye daha sıcak baktıkları gözleniyor.

Konu ile ilgili görüşlerini açıklayan otoriteler Roberto Carlos ve Lincoln gibi marka isimlerin diğer ünlülerin de Türkiye'ye gelmesinde teşvik edici rol oynayacağını söylerken, karşı görüş olarak ise bu isimlerin tamamen şov amaçlı transfer edildiği ve yöneticilerin yapısal zaaflarını yine yapısal zaafla örtme çabası içinde olduğu ileri sürüldü. Ancak bilinen bir şey varsa sezon açılışına kadar, marka değeri yüksek yeni futbolcuların da katılımı ile ligimizin ilgiyle izlenen süper bir lig olacağıdır.

Prestij yükseltir

Muhakkak ki ciddi bir katkısı olacaktır. Bu tür yıldız oyuncu transferlerinin Türk futboluna bir yığın zincirleme olumlu etkisi olacaktır. Hem her takım yükselen çıtaya erişebilmek için çaba gösterecek hem de bu oyuncuların gelmiş olması ligin prestijini yükseltip başka isimlerin de gelmesini teşvik edici olacaktır. Ahmet Çakır, Zaman

Önce takım oyunu

Tamamen kapalı bir kutu. Futbol bir takım oyunu. Ne kadar iyi isimler alırsanız alın bir futbolcu takımın 11'den 1'idir. Emekliliği gelmiş Carlos gibi futbolcuların Türkiye imajına katkısı olduğunu düşünmüyorum; çünkü bu transfere rağmen hâlâ fes ve dansöz figürleri ile tanıtılıyoruz. Milan isteseydi Carlos bırakıp Fener'e gelir miydi? İbrahim Altınsay, Radikal

[KİMLER GELDİ, KİMLER GİTTİ]

ANKARAGÜCÜ

Gelenler: Habib Muhammed (Molde), Fatih Akyel (Gençlerbirliği), Kirita (G.Antepspor), Ali Çamdalı (Leverkusen), Yunus Balaban (Alemannia Aachen).

Gidenler: Aytekin, Yordanov, Petkov, Devran, Murat Ocak, Tita, Sedat Yeşilkaya.

ANKARASPOR

Gelen: Tayfun Türkmen (Konyaspor).

Gidenler: Drogaslav Jevriç, Wederson (Fenerbahçe), Hakan Arıkan (Beşiktaş).

BEŞİKTAŞ

Gelenler: Rodrigo Tello (Sporting Lizbon), Hakan Arıkan (Ankaraspor), Rüştü Reçber (F.Bahçe), Mehmet Yozgatlı (F.Bahçe).

Gidenler: Ramazan Kurşunlu (Ankaraspor), Kleberson (FIFA'lık), Runje (Lens), Ali Güneş (serbest).

BURSASPOR

Gelen: Mustafa Sarp (K.Erciyesspor).

Gidenler: Ömer Çatkıç, Cumhur Bozacı, Hasan Yiğit.

ÇAYKUR RİZESPOR

Gelenler: Metin Aktaş (Diyarbakırspor), Emre Toraman (K.Erciyesspor), Şadi Çolak (Orduspor).

Gidenler: Zdravkov, Bashir El Tabei, İbrahim Said, Gökhan Kaba (İstanbul B.Belediyesi).

DENİZLİSPOR

Gelen: Yok.

Giden: Serhat (Kayserispor).

FENERBAHÇE

Gelenler: Roberto Carlos (Real Madrid), Wederson (Ankaraspor), Colin Kazım Richards (Sheffield United), Gürhan (Sivasspor).

Gidenler: Ümit Özat (Köln), Serkan Balcı (Trabzonspor), Tuncay Şanlı (Middlesbrough), Rüştü Reçber (Beşiktaş), Mehmet Yozgatlı (Beşiktaş).

GALATASARAY

Gelenler: Lincoln (Schalke), Servet (Sivasspor), Barış Özbek (Rot Weiss Essen), Serkan Çalık (Rot Weiss Essen), Tobias Linderoth (Kopenhag), Ismael Bouzid (Kaiserslautern), Orkun Uşak (K.Erciyes).

Gidenler: İnamoto (E.Frankfurt), Mondragon (Köln), Tolga Seyhan (Kiralık geri döndü), İliç (Salzburg), Ergün Penbe (serbest).

GAZİANTEPSPOR

Gelen: Yok.

Giden: Kirita (Ankaragücü).

GENÇLERBİRLİĞİ

Gelenler: Nicola Petkoviç (Vojvodina), Olgay Coşkun (Karşıyaka), Nick Carle (Newcastle Jets), Marko Zoriç (Banat Zrenjanin), Mustafa Çiçek (Samsunspor).

Gidenler: Draman (Lokomotif Moskova), Adem Dursun (serbest).

G.BİRLİĞİ OFTAŞ

Gelenler: Savaş Esen (Alibeyköy), Cevher Toktaş (Bursa Merinos), Volkan Hasançebi (Fethiyespor).

Giden: Yok.

İSTANBUL B.BLD.

Gelenler: Evren Kürkçü (Samsunspor), Gökhan Kaba (Ç.Rizespor), Sancak (Altay).

Giden: Yok

KASIMPAŞA

Gelenler: Murat Yıldırım (Ajax), Mehmet Akgün (Borussia Dortmund), Barbaros Barut (Essen), Ali Yetkin (Greutherfürth).

Giden: Yok.

KAYSERİSPOR

Gelenler: Serhat (Denizlispor) Savaş Yılmaz (Zeytinburnu), Koray Çölgeçen (Kocaelispor), Mehmet Eren (K.Erciyes).

Giden: Yok.

KONYASPOR

Gelenler: Muhammed Akıncı (Silkeborg), Burak Özsaraç (V.Manisaspor), Can Parlayan (Değirmenderespor).

Giden: Tayfun (Ankaraspor).

SİVASSPOR

Gelenler: Fatih Atik (Montpellier), Muhammed Ali (Diyarbakırspor).

Gidenler: Servet (Galatasaray), Serdar Topraktepe (Kocaelispor), Gürhan (Fenerbahçe), Ertuğrul (Antalyaspor), İsmail (Malatyaspor).

TRABZONSPOR

Gelenler: Serkan Balcı (F.Bahçe), Jabi (K.Erciyes), Adnan (Samsunspor).

Giden: Djokaj (Freiburg).

VESTEL MANİSASPOR

Gelen: Yok.

Gidenler: Fevzi, Burak Özsaraç (Konyaspor).

 

Seçmen kağıdı gelmeyenler dikkat!

Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın, seçmen bilgi kağıdı gelmeyen veya Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasını bilmeyen vatandaşların, kimlik belgeleriyle oy kullanabileceklerini bildirdi.

Aydın, seçim sürecine ilişkin çeşitli sorularını yanıtladı.

Gümrük kapılarında yarın oy verme işleminin başlayacağını anımsatan Aydın, gümrük kapılarında kullanılacak oy pusulalarının basımının daha önceden tamamlandığını ve 14 gümrük kapısına gönderildiğini kaydetti.

Gümrük kapılarında, Türkiye'de seçmen kütüğüne kaydı olmayan, yurt dışında 6 aydan fazla ikamet eden, 18 yaşını doldurmuş, Türkiye Cumhuriyeti Pasaportunu ibraz eden Türk vatandaşların oy kullanabileceğini hatırlatan Aydın, bu vatandaşların oylarını ülkeye girişte veya çıkışta kullanabileceklerini bildirdi.

PASAPORTA ''OY KULLANDI'' DAMGASI

Bu şartları taşıyan vatandaşların, bilgisayarda kontrol edilerek, Türkiye'de seçmen kütüğüne kayıtlı olup olmadıklarına bakılacağını belirten Aydın, oy kullanan vatandaşların pasaportlarına ''oy kullandı'' damgası basılacağını kaydetti.

Gümrüklerde kurulan ilçe seçim kurullarında 24 saat oy kullanılabileceğini belirten Aydın, oy kullanma işleminin 22 Temmuzda sona ereceğini kaydetti. Bu süreçte gümrük kapılarında kullanılan oyların zarflar açılmadan saklanacağını söyleyen Aydın, bu oyların tasnif işleminin Türkiye'de sandıklar açıldığı anda başlayacağını belirtti.

Türkiye genelinde kullanılacak oy pusulalarının basımının sorunsuz devam ettiğini belirten Aydın, basımda kullanılan kağıdın daha önce tabaka halinde olduğunu, bu yıl bobin halinde kağıt ile basım yaptıklarını söyledi. Aydın, böylelikle yüzde 25 oranında kar elde edildiğini bildirdi.

SEÇMENE UYARILAR

Seçmen bilgi kağıtlarının dağıtımının büyük oranda tamamlandığını belirten Aydın, seçmen bilgi kağıdı gelmeyen vatandaşların da oy kullanabileceğini bildirdi.

Oy kullanma günü vatandaşların seçmen bilgi kağıdı ve nüfus cüzdanı ile oy kullanabileceklerini belirten Aydın, nüfus cüzdanı yerine, ehliyet, pasaport, evlilik cüzdanı, muhtarlık veya belediyeler hariç diğer kurumlardan verilmiş kimliklerle de oy kullanılabileceğini bildirdi.

Aydın, seçmen bilgi kağıdı eline ulaşmayan vatandaşların YSK'nın internet sitesine Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaralarını girerek, nerede, hangi sandıkta oy kullanacaklarını öğrenebileceklerini bildirdi.

Muammer Aydın, seçmen kütüğünde kaydı olmayan vatandaşların oy kullanamayacağını bildirdi.

Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası bulunmayan vatandaşların oy veremeyeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtene Aydın, TC kimlik numarasını bilmeyen vatandaşların, kimlik belgeleriyle oylarını kullanabileceklerini söyledi.

Vatandaşların yine de Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaralarını öğrenmelerini öneren Aydın, seçmen kütüğünün bilgisayar ortamına geçtiğini, bundan sonraki süreçte Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası olmayan vatandaşların kütüğe kaydedilmeyeceğini ifade etti.

Muammer Aydın, oy verme günü vatandaşların kimlik numaralarını bir kağıda yazıp getirmeleri halinde, bu numaraların kütüğe işlenmesinin sağlanabileceğini kaydetti.

''HERKES SANDIK BAŞINA''

Oy vermenin bir hak olduğunu söyleyen Aydın, ''Onun için seçmen kütüğüne kayıtlı tüm vatandaşlarımız sandık başına gitsinler. Hangi partiye, hangi bağımsıza oylarını vereceklerse oylarını kullansınlar. Hem haklarını kullanmış hem de görevlerini yerine getirmiş olsunlar'' dedi.

AA

Mevsim durumunu dikkate alarak 32 ilde oy verme işlemini 07.00-16.00 saatleri olarak değiştirdiklerini de anımsatan Aydın, diğer illerde oy verme işleminin 08.00-17.00 saatleri arasında yapılacağını bildirdi.

 

Bu hafta 50 derece sıcak var


Çöl sıcakları bu hafta tüm bölgeleri kasıp kavuracak. Özellikle çarşamba günü sıcaklık 50 derece hissedilecek.

Uzmanlar kalp ve tansiyon hastalarının dışarı çıkmaması gerektiğini söylüyor.

Kuzey Afrika'dan gelen sıcak hava dalgası önümüzdeki 5 gün sıcaklıkları 4 ile 7 derece artıracak. Türkiye'yi son 30 yılın en sıcak hafta sonunun beklediğini belirten yetkililer, termometrenin özellikle çarşamba günü İstanbul'da gölgede 42-43 dereceyi göstermesi bekleniyor. Nemle birlikte hava 50 derece hissedilecek. Gündüz vakti Akdeniz bölgesinde gölgede 40-42 derecelik sıcaklıklar görülecek. Akdeniz üzerindeki sıcak hava dalgası nedeniyle Akdeniz'de aşırı buharlaşma bu sıcakların çok daha da fazla hissedilmesine neden olacak. Doğu Karadeniz Sahili ile Şırnak ve Hakkâri'de ise yer yer sağanak yağış beklenirken sıcaklıklar 25- 29 derece civarında seyredecek. Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu'nun kuzeyi ve doğusu ise nispeten daha az sıcak olacak.

ÇARŞAMBA TATİL Mİ OLMALI

Uzmanlar, sıcak havanın ölümcül olduğuna dikkat çekiyor. Özellikle çocuklar, yaşlılar ve kalp hastaları için riskli olan bu sıcaklardan korunmak için Çarşamba günü iş yerlerinin bir günlüğüne tatil olması tartışılıyor. İstanbul Meteoroloji Bölge Müdürü Mustafa Yıldırım 28 Haziran Perşembe gününden sonra hava sıcaklıklarının mevsim normallerine ineceğini söyledi.

AÇIK RENKLİ VE BOL GİYSİLER GİYİN

Uzmanlar, aşırı sıcaklarda dışarı çıkmak zorunda kalınırsa mutlaka beyaz gibi açık renkli kıyafetler giyilmesini öneriyor. Özellikle yaşlılar ve çocuklar şapka veya şemsiye ile güneşten korunmalı. Bol bol su içmeli. Çay, kahve, kola ve alkollü içecekleri sıcaklarda azalmak gerekiyor. Egzersizlerin sabah saat 10'dan önce ve akşam 18'den sonra, serin saatlerde yapılması öneriliyor. Doktorlar, sıcak çarpmasına yakalanan bir kişi için ilk yapılacak işin onu hemen gölgeye çekmek olduğunu söylüyor. Giysilerini çıkartarak vücudunu musluk suyuyla serinletin. Yavaş yavaş su içmesini sağlayın.

Bugün

Türkçe harflere çözüm arayışı

Turkcell, Vodafone ve Avea'nın gündemine, 3G ve numara taşınabilirliğinden sonra şimdi de Türkçe karakterli harfler (ç, ğ, i, ı, ş) girdi.

GSM sektörü faturayı ikiye katlayan Türkçe karakterli kısa mesajlara (SMS) bir çözüm getirmek amacıyla harekete geçti. Operatörler, cep üreticileri, Tüm Telekomünikasyon İşadamları Derneği (TÜTED) gibi sektörün önde gelen isimleri Telekomünikasyon Kurumu'nun (TK) başkanlığında gelecek hafta bir araya gelerek bu konuda ortak bir adım atılmasını görüşecek.

Telekom sektörü yetkilileri, bu sorunun çözülmesi için 100 milyon dolar seviyesinde yatırıma ihtiyaç olduğunu belirtiyor. TÜTED Yönetim Kurulu Başkanı Murat Dikici, mobil yazılımın Türkçeleştirilmesi konusunda Dünya GSM Birliği'ne sunmak üzere bir strateji geliştireceklerini belirterek "1998'den beri süren sorun nedeniyle sektörde bütün tarafların yer aldığı bir girişimde bulunuluyor. Belirlenecek stratejiyle sorunu artık çözeceğimize inanıyoruz" dedi.

Mobil yazılımın Türkçeye uyumlu hale getirilmesinin kolay bir iş olmadığını kaydeden Dikici, "Sorun cep telefonu üreticileri ile GSM operatörlerinin birlikte yer aldığı bir yapıyla çözülebilir. TK'nın tek başına müracatı çözüme yetmez" diye konuştu.

Dünya GSM Birliği'nin alacağı kararın bilgisayar sektörüne de örnek olacağını belirten Dikici, "Bilgisayar üreticileri, Türkçe klavyeye önem verecek. Bu uygulamada Türkiye'nin uluslararası prestiji ilk planda. 9 milyon nüfuslu ülkeler için bile cep telefonlarında özel yazılım kullanılırken 70 milyon nüfusa sahip Türkiye için bunun olmamasından eziklik duyuyoruz" dedi.

TK'nın daha önce belirlediğine göre Türkçe 5 karakterin ortak GSM alfabesine girebilmesi için Türkiye'nin 100 milyon dolarlık bir yatırımı göze alması gerekiyor. Maliyetin ikinci planda olduğunu belirten Dikici, "Teknik ve hukuki yönlerinin araştırılıp Dünya GSM Birliği'ne sunacağız. Kabul edilirse de lobi faaliyetleri yürüteceğiz" ifadesini kullandı.

Paris turu tüketiciye patladı

Dünya GSM Birliği 1998'de GSM alfabesi oluştururken Türk heyetinin toplantılara katılmak yerine Paris'te gezmeyi tercih etmesinin faturasını cep telefonu kullanıcıları ödüyor.

Cep telefonlarının kullanımına dair standartların yeni yeni şekilenmeye başladığı 1998'de Avrupa Telekomünikasyon Standartlar Komitesi (ETSI), cep telefonunda kullanılacak ortak yazılımı belirlemek için Paris'te toplandı. Ortak alfabeye her ülke kendi alfabesinde yer alan karakterlerini koymak için kıran kırana pazarlık yaparken, Türk heyeti toplantıya katılmayıp şehir turuna çıktı. Bu nedenle Çince, Japonca, Arapça, İbranice ile Avrupa ülkelerinde kullanılan farklı karakterler GSM alfabesini oluştururken Türkçeye özgü 5 (ç, ğ, İ, ı, ş) harf alfabede yer alamadı.

Ücret neden iki kat pahalı

ETSI standartlarının belirlediği Standart GSM Alfabesi'nin (GSA) kullanıldığı mesajlarda 160 karakter bir kısa mesaj olarak tanımlandı. Bu alfabedeki karakterlerden her birinin büyüklüğü ise 7 bit. ETSI standartlarına göre bir SMS, 140 byte ve bunun karşılığı da 160 GSA harf. GSA dışında olan harfler de cep telefonu mesajında kullanılabiliyor. Ancak GSA dışındaki harflerden her birinin büyüklüğü 16 bit. Bu durumda 140 byte olarak tanımlanan SMS alanına GSA harfleriyle 160 karakter yazılabilirken unicode harfleriyle ancak 70 karakter yazılabiliyor. Örnekse SMS Türkçe karakterlerden oluşan "çığlık" olarak yazıldığında 78 bit yer kaplarken "ciglik" olarak yazıldığında 42 bit yer kaplıyor. Bu nedenle Türkiye yıllarca Avrupa'nın 2 katı ücretle mesajlaştı.

REFERANS

Salih Memecan Seçim vaatlerini çizdi

23 Haziran 2007, Cumartesi

 

 

***************************************************************************

nese...@gmail.com

YENİ ORTAK...

Cilalı Taş Devri

Çizer: Emre Ulaş

******************************************************************************

 

İşte  AKP  İktidarının  Yanlışlar  Listesi!
Org. Saygun Hudson Institute bir konuşma yaptı. Bu önemli randevudan kısa süre sonra Zeyno Baran darbe ihtimali ile ilgili oran verdi. İşte tesadüfler zinciri ve AK Parti'nin suçları:

 

 

İşte  AKP  İktidarının  Yanlışlar  Listesi!

23/06/2007

 

 

Zaman gazetesi yazarı Abdülhamit Bilici'nin çarpıcı tespitlerde bulunduğu köşe yazısı...

AK Parti'nin suçları (!)

Washington'da bir süredir el altından devam eden, Türkiye'de demokrasiden yana olanlarla AK Parti düşmanlığını darbe şakşakçılığına vardıranlar arasındaki mücadele su yüzüne çıkmış bulunuyor.
Hudson Institute adlı İsrail yanlısı/sağcı düşünce kuruluşundaki tuhaf toplantı, bu kavganın geldiği noktayı göstermesi bakımından anlamlıydı. Katılımcıları arasında Türk askerî yetkililerinin de bulunduğu toplantıyı düzenleyen kurum, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast gibi korkunç komplolar içeren bir senaryo hazırlamıştı.

Kuzey Irak'taki yerel yönetimin Washington temsilcisi ve Talabani'nin oğlu ile Genelkurmay'ın Stratejk Araştırmalar Merkezi'nin (SAREM) üst düzey yetkililerinin bu tuhaf toplantıda bir araya geldiği ortaya çıktı. SAREM üyesi olduklarını açıklayan Ercan Çitlioğlu ve emekli Tümg. Armağan Koloğlu, Ahmet Hakan'ın CNN Türk'teki programında SAREM Başkanı Tuğgeneral Süha Tanyeri'nin toplantıya değil, sadece öğle yemeğine katıldığını savundu. Ama Genelkurmay'ın bir gün sonraki açıklaması, SAREM heyetinin "toplantının yemekten önceki son kısmına" da katıldığını gösteriyordu.

Yine bu tuhaf toplantıda, şu aşamada AK Parti'ye yarayacağı için Irak'taki PKK'lıların teslim edilmemesi gerektiği yorumları yapıldı. Kanlı bir terör saldırısının tetikleyeceği Kuzey Irak'a müdahalenin veya sansasyonel bir suikastın seçimleri erteletip erteletmeyeceği üzerine beyin jimnastiği yapılıyordu.

Yine bir kör tesadüf sonucu, geçtiğimiz yıl Genelkurmay II. Başkanı Org. Saygun'un konuşma yapmak için tercih ettiği kurum, Hudson Institute idi.

Bu önemli randevudan kısa süre sonra, Türkiye'de darbe ihtimalinin yüzde 50-50 olduğunu yazan Zeyno Baran'ın da aynı kurumun elemanı olması herhalde tesadüftü.

Washington'daki Türkiye kavgasının artık aleni hale geldiğinin bir başka göstergesi ise Karanlıklar Prensi lakaplı neo-con Richard Perle ile ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz arasındaki son tartışmaydı. Nixon Center adlı düşünce kuruluşunda yaşanan bu tartışmada Perle, "Türkiye'de ordunun demokrasiyi engellemediğini ve hükümetlerin aşırı gücüne karşı denetleyici bir unsur olduğunu, AB'nin orduyu zayıflattığını ve Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesi gerektiğini" savundu. Perle'ün bu sözleri Abramowitz'i kızdırdı. Ordunun dokunulmaz bir kurum olmadığını ve Türk demokrasisinin, artık askerî müdahale gerçekleşmeden AB üyeliğine doğru ilerleyebileceğini belirten Abramowitz, şöyle konuştu: "İslam'a hiçbir yakınlığım yok; ama bunları dinledikçe, ben bile neredeyse AK Partili olacağım."

Başta dediğim gibi, bu yeni bir tartışma değil. Abramowitz, bir yıl önceki bir yazısında, bazı Türk ve Amerikalıların oluşturduğu bu demokrasi karşıtı koalisyonu ifşa etmişti: "Pek çok Amerikalı muhafazakâr (neo-con), AK Parti'den düş kırıklığına uğradı ve Türkiye'yi yanlış yola sürüklediğinden korkuyor. Bu arada önde gelen laik Türkler de Washington'a gelerek, Amerikan hükümetinden AK Parti'nin altındaki halıyı çekmesini istiyorlar."

Neo-conların AK Parti'den neden rahatsız olduğunu merak edenler için, mayıs ayında Bahçeşehir Üniversitesi'nde düzenlenen ve birçok neo-con ismin de katıldığı toplantıda konuşulanlar önemli ipuçları taşıyordu. Bu toplantıya Hudson'dan katılan kişiye göre AK Parti hükümetinin yanlışlar listesi şöyleydi:

- Irak Savaşı'na karşı çıkıp müttefiklikle bağdaşmayan siyasi ve ekonomik pazarlıklara girmek.

-Türkiye, Batı ve NATO üyesi bir ülke gibi davranmalıdır. Müslüman kalsın; ama Batılı gibi davransın.

- HAMAS politikası, Türkiye'nin İsrail-Filistin anlaşmazlığındaki nötr pozisyonunu bozmuştur.

- Türkiye, başında Ahmedinejad'ın bulunduğu İran ile diyalog kurmak. Bu, Batılı bir ülkenin davranışı değildir.

- Rusya ile yakın ilişkiye girmektedir.

Bunlar, öncülük ettiği Irak projesi batağa saplanan ve itibarlarını yitiren Amerikalı sağcıların görüşleri. Bu politikalara çok farklı bakan Amerikalılar da var. Mesela birkaç gün önce görüştüğüm önemli bir Türkiye uzmanı olan Stephen Larrabee, Türkiye'nin yeni Ortadoğu politikasını ABD ve Batı için bir şans olarak görüyor ve hangi parti gelirse gelsin bu çizginin devam edeceğini söylüyordu. Bize önceden verdiği, Foreign Affairs dergisinde yayınlanacak makalesinde de bu tezi işliyordu.

ABD'deki sağcıların aksini düşünmesi anlaşılabilir. Ama Türkiye'de "ulusalcı" geçinenlerin, Washington'da en sağcı gruplarla flört etmesi ve kendi hükümeti aleyhine kulis yapması ne kadar milli, anlamak çok zor.

Zaman


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages