***SİZDEN GELEN YAZI VE YORUMLAR***

32 views
Skip to first unread message

LAEDRİ laedri

unread,
Jan 14, 2008, 10:35:53 AM1/14/08
to
 
 
 
Size de oluyor mu?
 


 - Bir şey tamir ederken elin tamamen yağlandığında burnun kaşınır.
 - Yere düşürdüğün bir bozuk para veya bir küçük vida ulaşılması en zor yere yuvarlanır.
 - İnsanların seni seyretme olasılığı, düştüğün durumun komikliği ile doğru orantılıdır.
 - Yanlış numara çevirdiğinde çevrilen numara kesinlikle meşgul değildir.
 - Patronuna lastiğin patladığı için geç kaldığını söylediğinde ertesi gün lastiğin gerçekten patlar.
 - Gırgır geçmeye başladığın anda patron kapıda görünür.
 - Sıkışık trafikte şerit değiştirdiğinde, terk ettiğin şerit daha hızlı akmaya başlar.
 - Duşa girip ıslandığında telefon çalar.
 - Birileri ile karşılaşma ihtimalin, görünmek istemediğin zaman en üst düzeydedir.
 - Bir makinenin çalışmadığını ispat etmen gerektiğinde kesin çalışır.
 - Kaşıntının şiddeti ulaşma zorluğun ile doğru orantılıdır.
 - Sinemada sıranın ortasında oturanlar salona en son girerler.
 - Üzerine yağ-reçel sürülmüş bir ekmek kesinlikle en pahalı halıya ve yüzüstü düşer.
 - Ayağınıza tam oturan bir ayakkabı kesinlikle mağazadaki ayakkabıların en çirkinidir.
 - Herhangi bir şeyi beğendiğinizde derhal üretimden kaldırılır.

 
!
 
Endeavour mürettebatının yörüngeden çektiği yeni fotolar]
 
 
http://www.texasjim.com/NASApix/NASA%20pix.htm
 

Endeavour mürettebatının yörüngeden çektiği yeni fotolar .
Son fotoğrafta da geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen Dean kasırgası
görülüyor.
Manzaraya hayran kalmamak elde değil.
http://www.texasjim.com/NASApix/NASA%20pix.htm
Fotoların çekildiği makinenin kalitesi ve havanın olmayışından olsa
gerek netlik mükemmel.
 
 
 
Uyar bizi Ey Furkan..
 
 
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla
 
Furkan 1:"Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e Furkan'ı indiren, Allah, yüceler yücesidir."

 
Uyar, bizi ey Furkan! Uyar! Yürekleri henüz ölmemişleri;
 
Furkan 2 :Göklerin ve yerin mülkü O'nundur.O bir çocuk edinmemiştir,mülkünde ortağı yoktur .Her şeyi yaratmış, ona ölçü , biçim ve düzen vermiştir.
 
 
De ki:
"Allah(cc) Bir ve Tek'tir. O'ndan başka ilah, O'ndan başka Efendi, O'ndan başka Rab yok. Muhammed (sav), O'nun hem kuludur, hem elçisi. O(sav) ancak müjdeleyici ve uyarıcıdır:

 
Furkan 56-57: "(Resulüm!) Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.De ki: Buna karşılık, sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanız) dışında herhangi bir ücret istemiyorum. "
 
 
Yaratan Allah'tır; yeri, göğü, her ikisi arasındakileri ve ötesindekileri, gördüklerimizi ve göremediklerimizi, zamanı ve mekanı, hayatı ve ölümü, ölümden sonra dirilişi, Hesab Gününü ve Ahiret'i, ardından gelecek olan sonsuz hayatı; Cennet'i ve Cehennem'i."

 
Al-i İmran 109: "Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'a aittir ve hepsi asıl kaynağı olan Allah'a döner."
 
Sen ki, her şeyin Tek Sahibi olan tarafından indirildin. Uyar bizleri!
 
Furkan 6: (Resulüm!) De ki: Onu göklerde ve yerdeki gizlilikleri bilen Allah indirdi. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
 
 
Allah'ın çok bağışlayıcı olduğunu, merhametinin engin olduğunu hatırlat bizlere. O'nun Vedud; çok seven olduğunu hatırlat. İnsanların bir kısmı, o kadar çok korkular yüklendiler ki, O'nu sevmekten korkuyorlar, O'nun tarafından sevilmeyecekleri zannıyla yürekleri paramparça. Allah'ın, tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayacağını unutuyorlar. Bir kısmı da tersine "nasıl olsa affedileceğim zannıyla kendilerine kötülük ediyorlar. Gerçeği açıkça söyle;

 
Ankebut 7: "İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince, Biz onların [önceki] kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıkları iyiliklere göre ödüllendiririz.
 
Furkan 70-71: ""Ancak tevbe ve iman edip salih amellerde bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner. "
 
Allah'ın merhametinin engin olduğunu, tevbesi kabul edilecek olanların açık tanımını öğret bizlere ki şeytanın, Allah'ın affediciliği ile kandırmasına kanmayalım:
 
Furkan 72-77: "(O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler. Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar; (Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl! derler. İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. Orada ebedi kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir. (Resulüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkarcılar! Siz Resul'ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!
 
 
 
Hatırlat bizlere: Hayatın, ancak denge üzere yaşandığı zaman anlamlı, değerli ve çok güzel olduğunu anlat. Dengesizlikler yüzünden; ıstırabın, acının bitmediğini öğret bizlere: "

 
Bakara 143:" Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki hayatınızla tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olasınız ve Elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın ........"
 
 Al-i İmran 110: "SİZ, insanlığın iyiliği için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız. Eğer geçmiş vahyin mensupları, bu tür bir inanca ermiş olsalardı, bu, kendi iyiliklerine olacaktı; [ama] içlerinden pek az inanan bulunsa da onların çoğu fasıktır:"

 
137: "SİZDEN önce nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse, yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün :
 
138: Bu, bütün insanlara açık bir ders ve Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar için bir rehber ve bir öğüt olsun.

139: Öyleyse, cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin:Eğer gerçekten inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz.
 
 
 
 
FIKRA :)))
 
 
*/Toplu sözleşme pazarlığından yeni çıkmış sendika başkanı, salonda
toplanmış¸ işçilere ateşli bir söylev çekmektedir:
"Yoldaşlar! Yönetimle yeni bir sözleşme yaptık...
Bundan böyle haftanın dört günü daha çalısmayacağız!"
Kalabalık ,
" Yaşasııınnnn!" diye bağırır.
"Çalışma saatimiz beşte değil dörtte bitecektiiir!"...
"Yaaşşaaaaaaaa!"........
"Çalısmaya dokuzda değil onbirde başlıyacaaağııızzzz!"..
"Helaaaalllll!"......
"Maaşlarımız %150 artacaaaktıııırrr !".....
"Waaaaaoooaaaaaaaaawwwww !".......
"Yalnızca çarşambaları çalışacağğıızzzz !"
Bu sözün ardından derin bir sessizlik olur....

Derken arkalardan bir ses duyulur.....
_" Her çarşamba mı?_/*
 
 
 
MATEMATiK
 
Matematikten sürekli zayıf notlar alan çocuğu, ailesi bir faydası olur düşüncesiyle Katolik okuluna gönderir.
Bakarlar ki çocuk hep tam not almaya baslar...
Sebebini merak edip sene sonunda çocuğa sorarlar:
"Ne değişti?"
Çocuk cevap verir:
"Okulun ilk gününde artı işaretine çivilenmiş adamı görünce durumun ciddiyetini anladım ."
 
 
 
ordan burdan
 


Ramazan

Nasreddİn
Hoca'ya sormuşlar;

-Hocam Ramazan bizden memnun gitti mi acaba?

-Memnun olmasa her sene on gün önceden gelir miydi?

 
 
***********************************************************************
 
 
 
Çaresi yok!..

- Doktor Bey; canım çok sıkılıyor, ne yapayım acaba?

- Can sıkıntısından kurtulmanın kolayı var hanımefendi

- Nedir o?

- Seyahate çıkın.

- Kocam da beraber gelecek olduktan sonra, neye yarar!..

 
 
**********************************************
 
 
Havuzu doldurmak

SORU:
Bir havuza, her gün içindeki kadar su ilave edilmektedir. Havuzun yarısı, sekiz günde dolduğuna göre, tamamı kaç günde doğar?
 
 
 


YANIT: Dokuz gün!. Nedenine gelince, sekizinci gün havuzun yarısı dolmuştu. Dokuzuncu gün, içerisindeki kadar su ilave edince, havuzun tamamı dolar.
 
 
 
 
Kalp Yaşınızı öğrenin..
 
 
 
 
 
 
Çay ile ilgili merak edilen sorular
 

Çayı kim buldu?, Günde ne kadar çay içiyoruz?, Günde kaç bardak çay içmeli?, Çayın beyazı olur mu?, Bitki ya da meyve çayı açık alınabilir mi? Çay yararı nedir, kimler içmeli?

13 Ocak 2008 08:46
 
Çay ile ilgili merak edilen sorular

İnci Döndaş hazırladı

Çayı kimler buldu?

Binlerce yıl önce Çin'in ilk imparatorlarından Shen Yung çay bitkisinin tesadüfen sıcak suya düşmesine şahit olur. Bunun büyüsüne kapılır ve sürekli çay içer. Avrupa çayla 1600'lü yıllarda tanışır.

Günde ne kadar çay içiyoruz?

Lipton Ürün Müdürü Zeynep Dikeç'in verdiği bilgiye göre Türkiye'de çay, sudan sonra en çok tüketilen ikinci içecek. Nüfusun yüzde 96'sı her gün çay içiyor. Türkiye'deki pazarın yüzde 83,8'ini demleme çaylar oluşturuyor.

Peki günde kaç bardak çay içmek ideal?

Orta demde 10 bardak çay içebilirsiniz. Ama daha fazlası kabızlık yapar.

Çayın beyazı olur mu?

Schiller Chiemsee Genel Müdürü Alp Güven hafif ve yumuşak içimli beyaz çayın Çin'in Minjiang Nehri'nin verimli sularıyla beslenen Fujian Dağları'nın durgun ikliminde yetiştiğini söylüyor. Kafein miktarı düşük bir çay, meyvemsi tadı var. Nadir olduğu için fiyatı pahalı. Şöyle söyleyelim; pek çok şeyin çok ucuza satıldığı Çin'de beyaz çayın kilosu 150 dolar. Türkiye'de Schiller Chiemsee ve Lipton'da bulabilirsiniz. Bu çayın kanserden koruduğu, damar sertliğine iyi geldiği belirtiliyor.

Bitki ya da meyve çayı açık satın alınabilir mi?

Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdem Yeşilada 'Açıkta satılan bitkilere güvenilmez' diyerek şöyle devam ediyor? 'Kesinlikle satın almayın. Gerçek bitki olmayabilir, zehirleyebilir. Ya etkisiz ya da zararlıdır. Örneğin açıkta satın aldığı papatya çayından zehirlenen var. Bitki sağlıklı koşullarda mı yetiştirildi? Yol kenarından toplanmış olabilir. Egzozdan çıkan kurşun olabilir, nasıl kurutuldu bu da önemli.'

Çay yararı nedir, kimler içmeli?

Siyah çay kafein nedeniyle enerji sağlar, antioksidandır vücudun yaşlanmasını önler. Ayrıca şekersiz içilmesi kaydıyla diş çürümesini engeller. Enerji nedeniyle kalp tansiyon ve mide hastalarına içmesi önerilmez.

Yeşil çayın antioksidan etkisi siyah çaya göre daha yüksek. Ayrıca yağ yakıcı etkisi var. En önemli özelliği ise antikanser etkisi. Çin'de yapılan araştırmaya göre yeşil çay içenler arasında meme ve pankreas kanserinde yüzde 50'ye var daha azalma tespit edilmiş. Uzmanlar hamilelerin yeşil çay içmesini uygun görmüyor.

Peki hangi bitki çayı neye yararlı?

Erdem Yeşilada 'Bitki çayıyla tedavi olmaz, bazı şeylere yardımcı olur' diyerek bitkilerin özelliklerini şöyle sıralıyor:

Ihlamur: Soğuk algınlığını geçiremezsin ama iltihap giderici özelliği var ve şikayetleri azaltır.

Ekinezya: Etkili bileşenleri suda çözülmez. Çay olarak kullanılmaz.

Papatya: Sakinleştiriyor.

Yasemin: Etkisi yok, keyif çayı.

Zencefil: İltihap giderici. Safra söktürür, hazmı kolaylaştırır. Safra taşı olanlarda ve safra kesesi olmayanlarda ağrı yapar. Hamileler günde en fazla bir bardak içebilir.

Tarçın çayı: Şeker düşürücü etkiye sahip.

Meyve çayları: Aromalı keyif çayı.

Nane çayı: Tıbbi nane sindirimi kolaylaştırır.

Rezene: Sindirimi kolaylaştırır, gazı giderir.

Form çayları gerçekten zayıflatıyor mu?

Bu sorunun yanıtını yine Prof. Dr. Erdem Yeşilada veriyor: 'Form çaylarına güvenmem. Vücuttaki sıvıyı attırmaya yarar. Kadınlar tonlarca krem alıyor antiaging için sonra zayıflama çayıyla vücuttaki suyu atıyor. Dibi delik bir havuzu doldurmaya çalışmak gibi bir şey. Kimse içmemeli. 7-8 günden fazla bağırsak yumuşatıcı kullanılmaz çünkü kolon kanserine davetiye çıkarabilir. Bu çaylar da böyle bir tehlikeye sahip.'

Çayı süt ilave ederek mi içmeli yoksa limonla mı?

Prof. Dr. Erdem Yeşilada kesinlikle uyarıyor: 'Sütle çay içilmez.' Neden? 'Sütlü çay hazmı en zor besinlerden biridir. Sütte protein, çaydaki içindeki maddelerle birleştiğinde protein kompleksi meydana getiriyor' diyor. Yeşilada çayı limonla içmenin zararı olmadığını söylüyor.

Earl Grey sadece çay adı mı?

Bergamot aromalı çay türü olarak tanıdığımız Earl Grey aslında İngiltere başbakanı. 1830-34 yılları arasında İngiltere'de Başbakanlık yapan Earl Grey'in bu çayı diplomatik bir hediye olarak aldığı rivayet edilir. Nasıl bir diplomatik hediye diye sorarsanız; Grey'in adamları bir Çinli'nin oğlunu boğulmaktan kurtarınca onlara Çinliler tarafından çay hediye edildi. Earl Grey bu çayı o kadar beğendi ki çay tüccarı Twinings şirketinden buna benzer bir çay hazırlamasını istedi. Böylece Earl Grey ortaya çıktı.

(Star)

fatih...@gmail.com


 

 
 

Erdil Paşa İstinyepark'ta yakalandı



"Haksız mal edinme" suçundan Cezaevinde yatan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral İlhami Erdil, İstinye Park'ta ailesiyle kahvaltı yaparken görüntülendi.

13 Ocak 2008 13:35
Yazı boyutunu büyütmek için            
Erdil Paşa İstinyepark'ta yakalandı

Cahit Yüce ve Gönül Karakuş'un haberi

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral İlhami Erdil, kamuoyunda, "Nereden buldun?" yasası olarak bilinen, haksız mal edinme suçundan aldığı 2 yıl 6 ay hapis cezasının infazı için 3 Temmuz 2007'de Tekirdağ'daki Saray Cezaevi'ne konmuştu. Dün ise Erdil Paşa'ya İstanbul'un yeni gözde alışveriş merkezlerinden İstinye Park'ta rastladık. İlhami Erdil, eşi Füsun Hanım ve kızı Deniz'le Polonez Cafe'de kahvaltı yapıyordu. Erdil Ailesi, Vatan muhabirlerini karşılarında görünce şaşırdı. Muhabirlerimizin "Bir rahatsızlığınız olduğu için mi izin aldınız?" sorusuna İlhami Erdil, "Hayır, kanunda var olan yasal hakkımı kullandım. Cezamın yarısını yattım. Ama şimdi burada ailemle birlikte kahvaltı yapmak için bulunuyoruz" diye cevap verdi.

'Bu izin yasal hakkı'

Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Kenan İpek de Erdil'in yasal hakkını kullandığını söyledi. Erdil'in 3 Temmuz 2008'de tahliye olacağını ve aldığı ceza itibariyle açık cezaevinde kalmayı hak ettiğini belirten İpek, "Kendisine Cumhuriyet Savcısı tarafından Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un 95. maddesine göre üç gün izin, bir gün de yol hakkı olmak üzere toplam 4 gün izin verilmiş. Bu kendisine verilmiş ilk izin. Bundan sonra da yasal çerçevede böyle izinler alabilir" dedi.

'Açık cezaevini istemedi'

İpek, yasaya göre bu tür izinler için, hükümlünün kaçmasını önleyecek güvenlik önlemi alınmasının gerekmediğini de belirterek, "Kendisi Saray Cezaevi'nde cezasını çeken bir hükümlü statüsündedir. İsterse şu an açık cezaevine geçebilir. Ama biz zorla götüremeyiz, çünkü açık cezaevine geçmek isteğe bağlıdır. Ama bunu istememiştir. Sağlık nedeni ile istememiş olabilir, onu bilmiyorum" dedi. İpek, Erdil'in izinli olduğu günlerin yasal olarak infazından sayıldığını, yani bu sürenin cezasına eklenmeyeceğini söyledi.

2 izin hakkı daha var

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'a göre, açık cezaevinde kalan veya yatacakları süre itibariyle açık cezaevine gönderilmeye hak kazanan hükümlülere yılda en fazla 3 kez özel izin verilebiliyor. Özel izin, en çok 3 gün olabiliyor, ancak bu süreye yolda geçecek süre de ekleniyor. Yasa özel izin verilme gerekçesini, "aileleriyle bağlarını sürdürmelerini veya güçlendirmelerini ve dış dünyaya uyumlarını sağlamak" olarak açıklıyor. Özel izin verilmesi için cezaevi müdürünün teklifi ve savcının onayı gerekiyor.

Ev hapsine yaşı tutmuyor

Genelkurmay Askeri Mahkemesi, Erdil'i "haksız mal edinme" suçundan 3 yıl hapse mahkum etmişti. Eski TCK'nın 59. maddesine göre Erdil'in cezası, 6'da 1 oranında indirilerek 2 yıl 6 aya düştü. Rütbesi ere indirilen, madalyaları ve silahları elinden alınan İlhami Erdil infaz yasası gereği 12 ay yatıp çıkacak. 69 yaşındaki İlhami Erdil, eski başbakanlardan Necmettin Erbakan gibi "evde hapis" olanağından 75 yaşını geçmediği için yararlanamıyor.

İŞTE İZNİN MADDESİ:

Madde 95 - Açık ceza infaz kurumlarında bulunanlarla kapalı ceza infaz kurumunda olup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazananlara, aileleriyle bağlarını sürdürmelerini veya güçlendirmelerini ve dış dünyaya uyumlarını sağlamak amacıyla kurum en üst amirinin önerisi ve Cumhuriyet Başsavcılığının onayı ile yılda en çok üç kez olmak üzere her defasında yol hariç üç güne kadar izin verilebilir.

Fotoğraflar: Arif Taşkın



www.haber7.com
 
 
***********************************************************************************************************
************************************************************************************************************
 
 
PETROL SORUNUMUZ Dr. Ümit Emre - 8
 

Soru : 'Siz Türkiye'de petrol var' diyorsunuz. Üstelik de 'çok' diyorsunuz.



Dr. Emre : Gayet tabii. Bakınız bu işlerin en iyi cevabı; Petrole hakim
Elit'in ne söylediğidir. Daha önce de bahsettim. 1980 sonrası, Enerji
Bakanı Serbülent Beye New York'ta, üç tane büyük petrol şirketinin
sahipleri; "Türkiye'nin zengin petrol yataklarına sahip olduğunu" bizzat
söylediler. Serbülent bey verdiği her türlü garantiye ve ettiği ısrara
rağmen Elit'i Türkiye'de petrol çıkartmak için ikna edemedi. Oysaki
Serbülent Beyi, görüşme yapmak için Amerika'ya petrol şirketleri davet
etmişlerdi.



Elit'in "Tek Dünya Devleti"ni kurma projesi çok uzun yıllara dayanıyor.
Türkiye'nin petrolünün çıkartılmayışı bu projeyle ilgili. Elit'in hedefi;
en son Türkiye'yi dizüstü düşürmek.



Soru : Ümit bey, sizin bu konu ile ilgili söylediklerinizi dinledikçe,
bilim adamlarının bu konuda ne söylediklerini merak ediyorum.



Dr. Emre : Ne yazık ki, bu konuda bilim adamları, çok uzun zaman suskun
kaldılar. Tabii akla her şey geliyor! Son zamanlarda bir kaç isim dışında,
ne yazık ki çoğunluk halâ suskun. Neyi bekliyorlar anlamıyorum? Örneğin,
bir kaç isimden birisi Prof. Ahmet Ercan. Geçtiğimiz aylarda, bir basın
bildirisi sundu. Alaşehir ve Kars bölgeleriyle ilgili çok önemli bilgiler
verdi. Bir diğer isim, Doç Metin Mıhçakan. Bir de TPAO'dan Metin Yazman
var. Belki başkaları da vardır da ben bilmiyor olabilirim.



Şimdi bakınız. Türkiye'nin petrol sahibi olması için her şart var. Bir kere
Türkiye çok genç bir ülke. Petrol en çok ikinci zaman dediğimiz orta
zamanın sonunda ve üçüncü zamanda, yani Mezozoik'de ve üçüncü zamanın
Eosen, Miyosen, Oligosen dediğimiz zamanlarında oluşmuştur. Türkiye'nin
bulunduğu yer eskiden okyanustu. Türkiye son 60 ile 20 milyon yıl
içerisinde okyanus tabanından yükselerek oluşmuştur. Böyle bir olayın
petrol oluşması açısından önemi, deniz hayvanları yönündendir. Bu bölgede
denizel çökeller var. Özellikle çökeller, petrol için en önemli kabul
edilen oluşumlardır. Afrika ile Avrasya'nın birbirini itmesi, bu bölgede
son derece karmaşık yapıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kimi yerde
bir kıta diğerinin altına dalmıştır. Petrol çok derine kaçmıştır. Son
derece fazla fay hattının ve kırıkların olması ve formasyonların içiçe
girmesi, aynı bölgedeki petrolü, sözgelimi sağda çok derine gömmüş, solda
ise petrol yüzeyde bir kapanda kalmıştır. Demek istediğim, Türkiye'de,
tabii Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı hariç, diğer yerlerde petrol
aramacılığı pek kolay değildir. İşte bu yüzden en modern ve güvenli teknik
olan uydu aramacılığına biran önce yönelmek lazımdır.

 

Petrol için potansiyel kaynak kayalar Eosen, Oligosen ve Miyosen
çökellerdir. Bu devirlerde Türkiye'nin durumunun nasıl olduğunu gösteren
bir kaç tane çok güzel harita Arkeo Atlas dergisinin birinci sayısında
yayınlandı. Tetis okyanusunun değişikliklerini çok iyi görmek mumkün. Kimi
yerde denizel çökeller, kimi yerde acısu çökelleri çok güzel gösterilmiş.
Demin de dedim, petrol oluşması için en önemli olay çökeller. Batı Türkiye
petrol için son derece önemli olan Şeyl ve delta çökellerine sahip.



Güneydoğu Anadolu ise, Arap levhasının uzantısı. Aynı formasyona sahip.
Zaten şu anda bile en çok petrolü bu bölgeden çıkarıyoruz.



Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu Hazar bölgesiyle aynı özelliklere sahip.
Bakın BP 8000 metreye inecek projeleri Karadeniz'de başlattı bile.
 
 
 
 
İdam edilen 17 gencin son sözleri!

 
 


Ankara 78'liler Derneği tarafından hazırlanan 6 dakikalık videoda, idam edilen 17 sol görüşlü gencin ailelerine ve yakınlarına bıraktıkları son mesajlar yer alıyor.

12 Eylül döneminde, kaç kişinin gözaltına alındığı, kaç kişinin fişlendiği ve binlerce kişinin işkenceden öldüğüne dair, çeşitli istatistiki bilgilerle başlayan videoda, "Asmayalım da besleyelim mi?" denilerek 17 gencin idam edildiği yazılıyor.

İdam edilen gençlerden bazılarının sözleri şöyle:

Necdet Adalı: "Sizleri ve ezilen halklar uğruna mücadeleyi erken bırakmak zorunda kaldığım için üzgünüm. Kahrolsun Faşizm! "

Serdar Soyergin: Yeri geldiğinide benim kemiklerimi Mahir Çayan'ın yanına gömün.

Erdal Eren: Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez arttırdı ve mücadele azmimi körükledi; kavgaqve devrimci inancımı yok edemedi.

İlyas Has: "Şu an size son mesajımı iletiyorum. Sizlerin yüzünü kara çıkaracak hiçbir şey yapmadım. Bugünlerde size ağır gelen bu itham gelecekte sizlere bir şeref payesi olarak görünecektir."

Ali Aktaş: "Aman ha... Aman Mavişim, karamsarlık yok... Her karanlığın bir aydınlığı, her zorluğun çıkacağı bir düzlük vardır, kuşkusuz... Haydi hoşçakal, gözlerinden öperim. Mavişim."

İşte Ankara 78'liler Derneği'nin hazırladığı video:

http://www.youtube.com/watch?v=iWVz9ZYrbTU

-- burak...@gmail.com
 
 
 
 
 

Paşa yakını rahat askere


30.12.2007

 


"Asker milletiz" ya! Askerliğini yapmayana kız vermeyiz. Askerlikten kaçana adam gözüyle bakmayız. Geçerli sağlık mazeretleri nedeniyle bile olsa çürük raporu alanlara kem gözle bakarız.


"Asker milletiz" ya! Askerliğini yapmayana kız vermeyiz. Askerlikten kaçana adam gözüyle bakmayız. Geçerli sağlık mazeretleri nedeniyle bile olsa çürük raporu alanlara kem gözle bakarız. Bir torpil bulup askerliğini memleketinde yapmaya çalışanları küçük görürüz. İşte böylesine kutsaldır askerlik gözümüzde. Bu gerçeği toplum mühendisliğine soyunan psikolojik harp sanatçısı generallerimiz hepimizden iyi biliyor.

Şahısların özel sağlık bilgilerini başkaları ile paylaşmak hem kanunen hem de ahlaken yanlış olduğu halde başbakanın büyük oğlu Ahmet Burak'ın çürük raporu alıp askerliken "kaçtığını" andıç medyasına servis eden o paşalar değil miydi? Çiller'in oğlunun yalısının karşısında askerlik yapmasını sağlayanlar da sonra bunu kamuoyuna duyuranlar da onlar değil miydi?

Bu ülkede özelde politikacılar genelde bütün siviller çocuklarını ya da yakınlarını rahat askerlik yaptırmaya çalışan menfaat düşkünleri olarak sunulmadı mı yıllarca?

Hep aklımıza gelen "acaba bu paşaların çocukları ya da yakınları acaba nasıl askerlik yapmışlar?" sorusu bir okurumuzun da aklına takılmış olmalı ki üşenmemiş araştırmış. Bu okurumuzun bizim ya da sizin sahip olmadığımız bir avantaja sahip olduğunu belirtmekte fayda var. O, Savunma Bakanlığı Askerealma Dairesi Başkanlığı ASAL'da çalışıyor.

Okurumuz elde ettiği bilgileri bize ulaştırınca nutkumuz tutuldu. Meğer anlı şanlı generallerimizin vatan kurtaran aslanlarından kimileri "çürük"müş ve neredeyse hiçbiri askerliğini Ankara'nın doğusuna yapmamış. Hergün şehit haberlerinin geldiği; Şırnak, Şemdinli, Hakkari, Yüksekova, Dağlıca gibi bölgelerin paşa yakınlarının dağıtım listesinde esamesi bile okunmuyor. Onlar ya paşa babalarının dizinin dibinde ya da beş yıldızlı orduevlerinde tezkere saymışlar.

Bakalım aşağıdaki ayrıntılı listeyi okuyunca siz ne düşüneceksiniz? En iyisi siz de bizim gibi "milyonda bir ihtimal de olsa, rahat askerlik elektronik kur'a torbasından çıkmıştır" deyip -halkı askerlikten soğutmak- suçuna iştirak etmemiş olun. Her ne kadar, yedek subay, erbaş ve erlerin askerlik için memleketine yollanmaması gibi bir teamül olsa da paşa mahdumları gözden kaçmış olamaz mı?

Şaka bir yana, sınırötesi harekatın sıkça konuşulduğu bir dönemde bu liste çok özel bir anlam taşıyor. Bırakın Gabar'ı, Kandil'i, sarp dağları, daha kendi ovalarımızda vatan evlatları ne kadar korunabildi? Bir iki aylık eğitimle şehadete gönderilen mehmetçikler herkesin yüreğini aynı derecede mi yaktı? Generallerimiz cenaze namazında saf tutup halkı saf görmekten başka ne yaptılar?

Daha kritik bir soru soralım: Eğer çatışmalara sürülen mehmetçiklerin içinde bir iki tane de paşa yakını olsaydı ne olurdu? Daha iyi emir-komuta edilmezler miydi? En azından kendilerini ölümden koruyacak daha sıkı bir eğitimden geçmezler miydi? Bu sorumuza bir generalimizin ağzından duyduğumuz bir özeleştiri ile cevap verelim: "Oradakiler kendi çocuklarımız olsaydı, bunlar olmazdı…"

General yakınlarının ne zaman ve nerede askerlik yaptıklarına gelelim artık. Tabi "çürük" çıkan aslanları da unutacak değiliz. Ayrıntılı listede göreceğiniz üzere, dağıtım yerlerinin sadece Ankara, İstanbul ya da İzmir olması dikkat çekmiyor. Aynı zamanda görev yeri olarak askeri jargonda "kebap" olarak adlandırılan, karargah, askeri okul, destek kıtası, levazım, depo ve sıhhiye gibi birliklerin seçilmesi olağandışı bir özeni gösteriyor. Tabi olağandışı yerlere olağandışı soyadları ile gelenlere, olağan subayların nasıl komutanlık yapabilecekleri ayrı bir konu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün başörtülü eşinin elini sıkamamak için "daldan dala atlar yar hop sana yandım" türküsü eşliğinde, kırmızı halının öte yanına seğirtmesiyle meşhur Korgeneral Aslan Güner tam dokuz yakınıyla liste başımız.

Paşamızın yeğeni Evren Yılmaz "çürük". Tabi hangi şartarda çürüğe çıktığını en iyi paşamız bilir. Hakkını yemeyelim, paşa oğlu Alper Güner'i aslanlar gibi yollamış askere. Alper, acemiliğini babasının yanı başında Ankara'da Muhabere Okulu'nda (MEBS) ustalığını da İstanbul'da Kuleli Lisesi Destek Komutanlığı'nda yapmış. Eğitime önem veren Aslan Paşa evladını hem yanından ayırmamış hem de okullardan. Optimum noktalarda tamamlatmış kutsal vatan görevini.

Paşamız diğer yedi yeğenini de ihmal etmemiş. Mesela yeğen Hasan Durna, acemiliğini İzmir ve ustalığını Kocaeli'nde, yeğen Ali Haydar Güner, Tokat ve Ankara'da (Muhafız Alayı), yeğen Mustafa Güner hem acemilik hem de ustalığını Ankara'da, yeğen Şevki Güner, İstanbul ve Ankara'da, adaş yeğen Aslan Güner Kütahya ve Ankara'da, yeğen İbrahim Orhan Kütahya ve İzmir'de, yeğen İsmail Güner ise hem acemilik hem de ustalığını İzmir'de yapmış.

Şansa bakın! Eğer çürüğe çıkamayıp hasbelkader kur'a torbasına kaldılarsa, Aslan Paşa'nın yakınlarına boş yok. Paşa yarından tezi yok altılı oynamalı. Bu şans kırmızı halı üstünde sek sek oynayarak harcanmamalı.

Listemizde dokuz isimli ikinci generalimiz yabancı değil Org. Yaşar Büyükanıt. Yaşar Paşa'nın bir tane bile çürük yakını olmaması tebrike şayan. Damadı Ercan Caymaz kısa dönem askerliğinde acemiliğini İstanbul Levazım Okulu ve ustalığını da Ankara Muhabere Deposunda yaparken damat kardeşi Erhan Caymaz ise yedek subay olarak acemiliğini Ankara'da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahında ve ustalığını da İstanbul Deniz Harp Akademi'sinde tamamlamış. İstanbul'un Caymaz kardeşlerin ikametgah adresi olduğunu kaydedelim.

Org. Büyükanıt'ın yeğeni Nuh Nihat Gürmarmara, askerliğini Konya ve Ankara'da, yeğen Ahmet Burak Gürmarmara, Hatay ve Ankara'da, yeğen Haydar Mert Mete, Sivas ve Ankara'da, yeğen Yunus Ozan Gürmarmara, hem ustalık hem de acemiliğini Balıkesir'de, yeğen Onur Büyükanıt, Aydın ve Çanakkale'de, yeğen Sırrı Cem Gürmarmara, Ankara ve Edirne'de, yeğen Kadir Serhun ise Hatay ve Muğla'da yapmış.

Rütbe sırasına göre gidersek, Org. İlker Başbuğ üç yakınıyla listede. Yeğen Aykut Çarmıklı, İstanbul ve Kocaelinde, yegen İskender Özkuş ise hem acemilik hem de ustalığını Ankara'da. Teyze oğlu Ardan Er ise İzmir ve İstanbul'da askerlik yapmış. Tabi hepsi askeri okullarda olmak üzere.

Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin Saygun'un oğlu Tolga Saygun kısa dönem yaptığı askerliğini İstanbul Piyade Okulu ve Ankara Sahil Güvenlik Komutanlığı'nda tamamlamış.

Korgeneral Hayri Güner'in oğlu Tolga Güner hem acemilik hem de ustalığını İstanbul'da kısa dönem olarak yapmış. Hayri Paşa'nın damadı Oğuz Küçükseyhan ve yeğeni Onur Güner full Ankara çekmişler. Diğer yeğen Koray Güner ise İzmir ve Kocaeli'nde askerliğini yapmış.

Korgeneral Hasan Memişoğlu'nun oğlu Mehmet Memişoğlu hem acemi hem de ustalığını Ankara'da kısa dönem olarak yaparken, aynı isimli iki yeğeni Cem Kunt'lar İzmir ve Hatay'da tamamlamışlar. Diğer yeğen Muzaffer Memişoğlu Hatay ve Kocaeli'nde yapmış.

Korgeneral Selahattin Uğurlu da dört isimle listede. Oğlu Timuçin Uğurlu, Samsun Sıhhiye Okulu ve Ankara İlaç fabrikasında, diğer oğlu Burçin Uğurlu, İstanbul Piyade Okulu ve yine İstanbul Levazım Okulunda, yeğeni Haydar Okay Uğurlu, İzmir Ulaştırma okulu ve Maltepe Askeri Lisesi'nde, diğer yeğeni Saydam Caner ise İzmir İstihkam Okulu ve İstanbul'da askerlik yapmışlar. Uğurlu Paşa da okulculardan.

Tümgeneral Ahmet Yavuz'un dört isim ve iki çürükle bu listede özel bir yeri var. Yavuz'un hem oğlu Çetin Mert Yavuz hem de yeğeni Buğra Selim Ölçen çürük raporuyla askerlikten muaf tutulmuş. Generalimizin bir başka oğlu olan Mehmet Selim Yavuz ise acemiliğini İstanbul'da ustalığını da Tekirdağ'da yapmış. Yavuz Paşa'nın bir başka yeğeni olan Melih Yavuz ise acemiliğini Antalya'da ustalığını ise Ankara Muhafız Alayı'nda yapmış.

Tümgeneral Abdullah Dalay'ın oğlu Kaan Dalay da çürüklerden. Dalay Paşa katıldığı bir cenaze namazında bir şehit annesine evladının vurulduğu yeri gösterme sözü vermesiyle meşhur. Anası şehidine ağlarken paşamızın aklına "bizim oğlan iyi ki çürük, en azından yaşıyor" diye gelmiş midir acaba?

Hangi paşamızın hangi yakını nerede rahat askerlik yapmış, listenin gerisini okuyarak kendiniz görebiliriniz. Bu listede sadece akrabalık bağları olanları görebiliyorsunuz. Başka bir listede ise paşanın kayın validesinin yan villa komşusunun oğlunun askerlik için gönderildiği yerler var. Yani akrabalık değil de dost ve ahbaplık durumundan rahat askerlik yapanların listesi. Listede, vatan aşkı deyince mangalda kül bırakmayan bazı politikacılar, iş adamları, sanatçılar ve gazetecilerin kahraman oğullarının olduğunu söylemeye gerek var mı?

Kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın yakın akrabası şehit olmuş ve bütün devlet erkanı cenazesinde buluşmuştu. Hafızamızı yokladık ama değil oğlu herhangi bir yakını şehit olan bir general çıkaramadık. Ya, sınırötesi harekat için hop oturup hop kalkan andıç medyacılarının çocuklarından şehit olanını duyanımız var mı? Eceliyle gidenler için Teşvikiye'de buluşup alkışlananları biliyoruz ama bir tane bile şehit bilmiyoruz.

Onlar hep "başkalarının çocukları" için doluştular camilere. Kendi çocukları orduevinde kahve yudumlarken başkalarının çocukları için methiyeler düzmek, timsah gözyaşları akıtmak kolay olsa gerek.

Devletin resmi kayıtlarından alınan bu listenin yanlış olduğunu söyleyebilir mi generallerimiz? Eğer yalansa, bir geceyarısı açıklaması beklemek hakkımız değil mi? Doğruluğunu onaylayıp özür dilemelerini bekleyen yok ama en azından biraz da "başkalarının çocuklarını" düşünmelerini bekliyoruz.

Bu haberimizden sonra olacakları da yazalım. İlk önce listenin utandırıcılığı değil nasıl sızdırıldığı sorgulanıp bütün sivil görevliler hakkında takibat yapılacak. ASAL'da sivil personelin bulunmasının "ülke güvenliğini" tehdit ettiği gerekçesiyle hepsi temizlenecek. Paşa yakınları, ahbap ve dostları, bundan böyle listelerde Şırnak, Siirt, Hakkari olarak geçececek ama kayıt dışı geçici görevlerle yine "kebap" yerlere gönderilecek. Gazetemiz ve haber sitemizin kapatılması için resmi ve gayrı resmi bütün unsurlar harekete geçirilecek.

Son söz: Türkiye'de terör, demokrasi ve hatta başörtüsü sorunlarını bir kalemde çözecek tek formül var: Paşa çocukları. Bir kaç paşanın çocuğu çatışmaya katılsa terör, birkaç paşanın çocuğu meclise katılsa demokrasi sorunu bitecek. Hele bir iki paşanın kızı da türban taksa başörtüsü sorununu ne YÖK'te ne medyada ne de mecliste konuşan kalmaz. Daha doğrusu kimsenin paçası sıkmaz!
http://www.2temmuz.com/habergoster.asp?id=2244
 
 
 
 
 
PETROL SORUNUMUZ Dr. Ümit Emre - 9
 
 
Soru : Siz konuşmanızda zaman zaman Elit, Elit'in petrol şirketleri gibi
sözler söylüyorsunuz. Kim Bu Elit? Petrol şirketleriyle ne ilgisi var?



Dr. Emre : Baştan söylemeliydim, daha açıklayıcı olurdu. Konuşmanın akışı
içinde pek zaman bulamadık. Esasen bunu şöyle söylemeliydim; "Elit'in
Federal Rezerv'inin petrol şirketleri". Bu söylediğim söz tam olarak
anlaşılırsa birçok olay da kendiliğinden anlaşılır.



Bilmem biliyor musunuz, Federal Rezerv denilen banka, ABD'nin Merkez
Bankası değildir. Aksine dünyanın 8-10 en büyük bankasının biraraya gelerek
kurduğu bir bankadır. Bu banka 20. asrın başlarında inanılmaz ayak
oyunlarıyla ABD'nin parasını basma hakkına sahip olmuştur. Dikkat ederseniz
doların üzerinde Federal Rezerve Notes diye yazılıdır. Yani Federal
Rezervin alındı kağıdı. Elit diye bahsettiğim, işte bu bankalara da sahip
olan, ırksal bir birliktelik göstermeyen fakat belli bir inanca mensup olan
insanların teşkil ettiği dinsel gruptur. Bu insanlar Musa dinine
mensupturlar. Demin de dediğim gibi ırksal bir bütünlükleri söz konusu
değildir. Çoğunluğunu Hazar Türkleri oluşturur. Bunların yaygın, bilinen
tanımları Eşkenazi'dir. İşte paranın sahibi, bankaların sahibi, büyük
şirketlerin sahibi ve petrol şirketlerinin sahibi bu insanlar dini
inançlarına göre dünyanın kendilerine vaad edildiğine inanıyorlar. Ve
kendilerini de allahoğlu kabul ediyorlar. Şimdi yaptıkları ise,
Küreselleşme adı altında milletleri köleleştirmek ve "Tek Dünya Devleti"ni
kurmak. Bütün bu gürültü patırdının sebebi işte bu olay. Bizi şimdi iyiden
iyiiye çökerttiler. Şimdilerde, amiyane tabiriyle domuz bağına almakla
meşguller. Bu banka krizleri, çıpa krizleri, borsa krizleri, yok efendim
'bana kitap attı' krizleri bu tiyatro oyununun perdeleri.



Elit bu yolla 80-90 ülkeyi perişan etti. Japonya'yı "Derivatives" denilen,
şimdi bizde de kurulan vadeli işlemler borsası ile yıktı. Bir Euro numarası
çıkarttı, Almanya'da maaşları yarıya indirdi, bir Marklık eşyayı ise bir
Euro yaptı, böylece Almanya'yı da yedi. Medya Elit'in mülkiyetinde ve
hakimiyetinde olduğu için insanlara gerçekler duyurulmuyor. Bu yüzden
insanlar hiç bir şey bilmiyorlar.



Bakınız petrol şirketleriyle ilgili olarak 1948 yılında ABD'de bir gazetede
nasıl bir yazı çıkmış; "Washington'daki Amerikan idaresi petrol
şirketlerinin yan kuruluşu ve ABD başkanı da uluslararası petrol
imparatorluğunun tutsağıdır." Bilmem bu konuda daha fazla söze gerek var
mı?



Soru : Bu uzun söyleşide hemen hemen her şeyi konuştuk. Mamafih çok
kapsamlı oluşu bu söyleşiye bir "Petrol Dosyası" niteliği verdi.Ben artık
bir de neler yapılması gerektiğini sorayım da, belki bizi idare edenlere
son bir uyarı ve yol gösterme olur. Bir de lütfen son çıkan petrol
piyasasını düzenleyen kanunla ilgili fikirlerinizi öğrenmek isterdim.



Dr. Emre : Ben size başta yaptığım teşekkürü yinelemek istiyorum. Zira
ülkemizin en önemli konusunu derginize taşıyorsunuz.
 
 
 
PETROL SORUNUMUZ Dr. Ümit Emre - 10
 
 
Soru : Haa evet. Siz ayrıca "Petrolümüz Kurtuluşumuzdur" diye bir sloganı
devamlı işliyorsunuz. Bununla ne demek istediğinizi de lütfen kısaca söyler
misiniz?



Dr. Emre : Gayet tabii. Şimdi şu petrol piyasası kanunuyla ilgili bir kaç
kelime söyleyeyim. Bu kanunu kimlerin istediğini, kimlerin telkin ettiğini
anlamak için şimdi açıklayacağım konuşma şifre çözücü nitelikte. Prof.
Ültanır Oyman Sayer'e soruyor; "Yerli üretilen petrolü rafinerilerin satın
alma mecburiyeti bu kanunla kaldırılıyor." Oyman beyin cevabı; "Bu, ülke
petrolünün ölmesi demektir. Yerli üretimin yok olması demektir. Umarım bu
hususta Dünya Bankası'na söz vermediler." Biliyor musunuz Dünya Bankası
kurulduğu 50 yıldan beri hiç bir ülkeye kendi petrolünü çıkartsın diye
kredi vermedi. Zaten Dünya Bankası ve IMF'nin görevi bunun tam tersi.
Milletleri köleleştirmek.



Efendim petrol piyasası kanununun bir çok yeri sakat. Fakat en büyük
kötülüğü, demin de dediğim gibi rafinerilerin yerli petrolü satın alma
mecburiyetini kaldırması. TPAO'yu daha da fazla bölmesi ufalaması. Petrol
işinde en zor, en masraflı olan iş petrol aramak ve çıkartmaktır. Kâr
satıştan, rafineriden, depolamadan elde edilir. Bu kanunla TPAO tam olarak
öldürülmek isteniyor.



Şimdi gelelim neler yapılmalıya;



- Birincisi ve en önemlisi TPAO'nun tek elden ve tam yetkili olarak
yönetilmesidir. Arama, rafineri, depolama ve pazarlamanın hepsi TPAO'nun
bünyesinde olmalıdır.



- Personel özendirilmeli kaliteye ve performansa göre prim verilmeli,
petrol bulunduğunda katkı sahipleri bundan pay almalıdırlar.



- TPAO'nun araştırma ve geliştirme ünitesi en son ve mükemmel teknikle
donatılmalıdır.



- TPAO'ya tez elden yeni ve 6000 metreye inebilen sondaj makinaları
alınmalıdır.



- En büyük faktör ihtisas sahibi, çok iyi yetişmiş personeldir. Yani insan
faktörü. Üniversitelerden başlayarak jeolog, jeofizikçi ve petrol
mühendisleri teorik olarak çok iyi yetiştirilmeli, fakat mutlaka arazide
pratik olarak istihdam edilmelidirler.



- Hepsinden önemlisi de uzaydan (uydu) arama metodlarının biran önce
kullanılmasını sağlamaktır.



- TPİC denen bataklık hemen kapatılmalıdır.



- Petrolün kesin varlığı bilinen yerlerden başlamak üzere ivedilikle
binlerce kuyu açılmalıdır.



- Kısaca ödenek (para), bilgili personel, teknik araç, özellikle de UYDU
TEKNOLOJİSİ.



Petrolümüz Kurtuluşumuzdur, çünkü petrol demek, para demektir, hareket
demektir. Ülkemiz batırılmıştır. Petrol bulursak paramız olur. Şu üç
kuruşluk borç yüzünden bu rezil duruma düşmedik mi? Ver parasını defolsun
gitsin. Bul petrolü, tarladaki mahsulü, babadan kalma fabrikanın ürettiği
ürünü millete ulaştır.

Petrolümüz varsa direniriz. Yoksa kaç gün dayanırız? İşte bu yüzden
Petrolümüz Kurtuluşumuzdur.



Soru : teşekkür ederim.



Dr Emre : Ben teşekkür ederim.
 
 
 
Marksist-Leninist cunta, Cemal Madanoğlu, ve ekibi - 11/12
 
Hemen her gün bir yöneticisini şehit veren MHP, 1980'in Nisan, Mayıs ve Haziran ayları boyunca "Gönül Seferberliği" mitingleri düzenledi. Yüzbinlerin katıldığı bu mitingler kamuoyunda büyük destek görüyordu. Ancak, bir yandan da Ülkücüler yeni şehitler vermeye devam ediyorlardı. Bir dönem MHP İstanbul İl teşkilatının basın sözcülüğünü yapan gazeteci-yazar İsmail Gerçeksöz, 4 Nisan 1980'de oğluyla birlikte silahlı saldırıya uğradı. Kendisi şehit olurken, oğlu İbrahim ağır yaralandı. Kızıl namlular 27 Mayıs 1980'de bu kez MHP'nin efsane Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak'a yöneldi. Sazak'ın şehit edilmesi ülke çapında infiale neden olurken, İstanbul Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok, eşi Fahriye ve kızı Nilgün'le birlikte evlerine düzenlenen silahlı saldırı sonucu 25 Haziran 1980'de şehitler kervanına katıldılar.

Bu arada iç savaş tahrikçileri yeni oyunlar peşindeydiler. Nevşehir, Fatsa ve Çorum olayları birbiri ardı sıra patlak verdi. Türk milleti kamplara bölünmek istiyordu. 12 Mart döneminin başbakanı Nihat Erim de bu dönemde, 19 Temmuz 1989'da Dev-Sol militanları tarafından katledildi. Kan gölü denize dönüşürken, siyasi alanda da sıkıntılar artarak devam ediyordu. Olayları önlemekte yetersiz kalan hükümet, verilen gensorularla bakanlarını da kaybetmeye başlamıştı. Sadece Ağustos ayında 220'den fazla Ülkücü şehit edilmişti. 2 Eylül 1980'deki Ziraat Mühendisleri Birliği'ne yönelik saldırıda ise 4 ülkücü şehit edilmişti.

Eylül başından itibaren siyasi mücadele kuralsız şekilde sürdürülmeye başlandı. 6 Eylül 1980'de Petrol İşleri Sendikası'nın düzenlediği toplantıda konuşan Ecevit, siyasi mücadeleyi futbol maçına benzeterek, "hakem" rolünde birilerinin çıkıp maçı sona erdirebileceğini söyledi. Ecevit'in orduya davetiye çıkaran bu kışkırtıcı konuşması kamuoyundan büyük eleştiri aldı. Türkiye hızla 12 Eylül'e doğru savruluyordu.
11 Eylül 1980'de Ankara, İstanbul ve İzmir'de yaşananlar, sanki, bir gün sonrasında yaşanacak darbeyi haklı kılmak içindi. TKP'nin kuruluş yıldönümünü bombalı pankartlarla kutlayan Dev-Yol'un gösterileri ve yayınladığı bildiriler, ihtilale resmi davet niteliğindeydi. Sokaklar kan gölüne dönerken, sıkıyönetim komutanların sükunetlerini koruyorlardı. Bunun gerekçesi 12 Eylül 1980 sabahı erken saatlerde anlaşıldı: Türkiye, 27 Mayıs ve 12 Mart'ın ardından gelen üçüncü darbeye şahit oluyordu. İlginç olan, darbenin, ABD başkentinde Türkiye kamuoyundan saatlerce önce haber alınmasıydı. Bu olay, M. Ali Birand'ın "12 Eylül saat 04.00" adlı kitabında şöyle anlatılıyor:
"03:30 – Washington (Yerel saatle 20:00)

Milli Güvenlik Konseyi Türkiye Masası sorumlusu Paul Henze, evine yeni gelmişti. Beyaz Saray'ın "Situation Room" diye adlandırdıkları bölümünü aradı. Dünyada ABD açısından çok önemli diye nitelendirilebilecek gelişmeler bu bölüme yollanırdı. Pentagon olsun, Dışişleri, CIA olsun, Başkan'ın duyması gereken önemdeki konuları buraya yöneltirlerdi. Situation Room'da önce alt düzeyden başlayarak ve onay alarak haber gerektiğinde Başkn'a kadar iletilirdi.

- Paul, seninkiler nihayet yaptı (… your boys have done it)
- Kim benimkiler, neden bahsediyorsun?
- Senin generaller Türkiye'de darbe yaptılar.
- O, öyle mi? Çok memnun oldum.
Henze, gerçekten de memnun olmuştu. Derin bir iç çekti. Sekiz aydır bekliyordu bu anı. Türkiye gibi, NATO'nun önemli bir halkası kopmaktan kurtulmuştu.
- Haber nereden geldi?
- Jusmatt'dan geliyor…

***
- Biraz önce Türk Genelkurmay'ından Jusmatt'a resmi bilgi vermişler. Biz, Zbig'e (ABD Milli Güvenlik Konseyi Sorumlusu, Başkan Carter'ın Güvenlik Danışmanı Brezinski) haber verdik.
- Muskie'ye de vermişler mi?
- Evet, Dışişleri de Bakana bildirmiş. Acil durum grubunu da kurmuşlar.
- O zaman Başkan'a da haber verilebilir. Herhangi bir şey yapılmasına gerek yok. Bu müdahale bizim için iyidir.Bunu da söyleyin.

Başkan Carter, Kennedy Center'da Damdaki Kemancı müzikalini seyrediyordu. Locasının hemen dışındaki telefonu sinyal verdi. Beyaz Saray santrali Dışişleri Bakanı Muskie'nin görüşmek istediğini söyledi. Başkan telefona geldi.
- Türk Ordusu'nun komuta heyeti Ankara'da yönetime el koydu. Herhangi bir kuşku ve kaygıya gerek yok. Müdahale etmesi gerekenler etti."
 
 
 
sezer: Pijamalarıyla 'kamusal alanda' oturan bir cumhurbaşkanı
 

Özal gibi bir cumhurbaşkanı



Demek ki cumhurbaşkanlığı, 'yan gelip yatılacak' bir makam değilmiş. Cumhurbaşkanlarının da 'cumhur' gibi çalışması, didinmesi, oturduğu makamın 'hakkı'nı vermesi mümkünmüş.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ilk dört ayında gösterdiği performansa bakarak bu makama bir başka 'devlet seçkini'nin paraşütle indirilmemesi için milletin gösterdiği duyarlılığı takdir etmemek mümkün değil. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 7 yıl Köşk'te oturdu. Cumhuriyet gazetesinin başyazarı ile mutat görüşmeleri ve ulusalcı ajitatör Kanaltürk'ün kuruluş yıldönümü resepsiyonuna katılması dışında sosyal faaliyetlerini hatırlayan var mı? Unutmayalım tabii, bir de açıktan darbe çağrılarında bulunan ADD'ye yaptığı parasal destek, Cumhurbaşkanlığı bütçesinden...

7 yıl Çankaya'da oturan Sezer'in hangi konuda ne düşündüğünü öğrenemedik kendisinden. Hazırlanmış metinleri okumasından başka tek bir 'normal' konuşmasını görmedik 'kendi'ni yansıtan ve anlatan. Tek bir gazeteciye röportaj vermedi; televizyonlara çıkıp cumhurbaşkanı olarak yönetim felsefesini ve tarzını 'halkı'na anlatmadı. Üçüncü Dünyacı, içe kapanmacı, ulusalcı ve laikçi bir zihniyet dünyasında milleti kah başörtüsüyle, kah iç ve dış düşmanlarla korkutarak siyaseti tanzim etmeye kalkışanlarla birlikte hareket etti. Gerçekten 'iktidar' olsalardı ülkeyi 'kamusal alan' adına açık cezaevine çevirmekte ve tüm dünyayı karşısına alarak içeride bir 'güvenlik devleti' yaratmakta tereddüt etmeyeceğini gösterdi. Performansa, yaptığı işe bakmak yerine 'dogma'ya referans yeterlidir. Bu nedenle 'ideolojik cemaatler' işlevseldir; gerçekleri örter, baştan 'taraftarlar' yaratır sizi alkışlayan; mutlak doğrular içeren ve mutlak itaat gerektiren bir 'cemaat' yaratır. Sezer, böyle bir 'Kemalist cemaat'in içinde mutluydu; cemaatinden çıkıp cemiyete karışmaya kalkışmadı. Gerek de yoktu, çünkü dünya o cemaatten ibaretti; dışarıda kalanlar 'biz'den değildi, o halde 'yok'tular. 'Cemaat' kültüründen gelip 'cemiyet'e açılan Gül'ü anlamıyor bunlar, belki de 'dönek' diyorlardır. 'Dönmeyen' Necmettin Hoca'yı bağırlarına nasıl bastıklarını gördük 22 Temmuz seçimlerinden önce. Tarihin sopası yok işte, ironisi var. Cumhurbaşkanlarının işini, 'seçilmiş hükümetler'i statükoyu temsilen denetlemek ve hatta onlara engel olmak sananlar yeni cumhurbaşkanının performansını eleştiriyor; örneğin, Başkan Bush'la görüşmesini zamansız ve gereksiz buluyorlar. 12 yıldır bir Türk cumhurbaşkanı ABD'ye resmî bir ziyaret yapmamış, PKK'ya karşı 1999 sonrası yeniden çok güçlü bir şekilde Amerikan desteği alınmış, ama birileri hâlâ 'konuşacak ne var canım, neden acele ediyoruz ki?' diyorlar. Düşünebiliyor musunuz bir cumhurbaşkanı Çankaya'da 7 yıl oturuyor ve ABD'ye resmî bir ziyarette bulunmuyor? Üstelik bu cumhurbaşkanı Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde görülmedik düzeyde tehlikede olduğunu söyleyip duruyor. Tehlikenin kaynağı da büyük ölçüde ABD olarak gösterilirken söz konusu cumhurbaşkanı atak bir diplomasi ile bu 'düşman' odakları etkisizleştirmek yerine Çankaya'da oturup tasarrufta bulunmakla övünüyor.

Dört ay içinde KKTC, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Gürcistan, Pakistan ve ABD'yi ziyaret eden, son seyahatinde Amerika'nın en etkili düşünce kuruluşlarında konuşmalar yapan, CNN'de bütün dünyanın karşısına çıkan, Amerikan gazetelerinin editörleriyle görüşen bir Cumhurbaşkanı... 7 yıl boyunca bunların hiçbirini yapmayan birinin ardından böyle bir cumhurbaşkanı profili fazla geliyor bazılarına. Pijamalarıyla 'kamusal alanda' oturan bir cumhurbaşkanı istiyorlardı onlar çünkü...

Aslında Gül, yurtdışına ürününü satmak için alnının damarı çatlayıncaya dek uğraşan bir Anadolu müteşebbisinden farklı ve fazla bir şey yapmıyor. İş üreterek ve çalışarak belli imkanlara kavuşmak yerine, devletlu 'statü'lerinin 'ayrıcalık'larına alışmış olanlar anlamakta zorlanıyor bu kültürü.

Gül'ün yapması gereken, erken bir zamanda böylesine yoğun ve etkili bir Avrupa gezisine de çıkması. Ne diyelim? Özal gibi bir cumhurbaşkanını özlemişiz doğrusu.


  İHSAN DAĞI

burak...@gmail.com

 

Bizim kültürümüz tektir, adı da Türk-İslam kültürüdür
 
Dedemin dedesi bu topraklarda yaşamış.
Ekin ekmiş sürü otlatmış.
Ömrü hitama ermiş.
Toprağa karışmış.
Şimdi dedemin dedesinin ne yaşadıklarından bir iz ne sürüsünden bir eser kalmış.
Mezarı dağılmış kayıp olmuş.
ARKAİK.
ÖLÜ.
Kim yaşamış?
Nasıl yaşamış?
Nasıl yaşamış?
Bugün bu topraklarda bırakın Hitit-Firig ve benzer ARKAİK kültürleri BİN YIL ÖNCEKİ BİZANS kültüründen bile bahsedilemez!
İşte emperyalizme hizmete SOYUNMUŞ Marksist-Ulusalcı kafanın varacağı (yahut bulunduğu)yer ANCAK bu olur!
Toprağı kazın altından kilise çıkarın İŞTE KÜLTÜR FIŞKIRIYOR diye NARA savurun!
Yaşayan var mı?
YOK!
Yaşayan yoksa o nasıl KÜLTÜR olur?
OLMAZ!
Ona KÜLTÜR KALINTISI denir.
Ocağa kömürü atarsın yanar enerji verir.
Yanma sona erince geriye KÜLÜ kalır!
Kül kömür olmadığı gibi kömür İŞLEVİ de görmez!
Elbette HER MAL SAHİBİ GİBİ bu topraklarda YAŞANANLARI DA SATIN ALDIK.
Bu toprakları ALTI ve ÜSTÜYLE birlikte FETH ettik.
Laf ola beri gele diye FETİH demiyoruz.
Aldık.
Yeni düzen-yeni şekil ve yeni bir ruh verdik.
Bu RUH Türk'ün İslamı anlayış ve yaşayışıydı.
Horasan Erlerinin dua ve kılıçları gölgesinde Adalet-Huzur-Güven ve emniyet tesis ederek ve EN MÜHİMİ AŞK ve SELAM(BARIŞ)ile insanları kucakladık.
Hakkı hakim kıldık.
Kırım yapmadık.
İnsanı "Allah'ın emaneti" bildik.O emanete SAHİP ÇIKABİLDİĞİMİZ kadar sahip çıktık.
O kadar ki EN GÜZEL ODAMIZI EN TEMİZ YATAĞIMIZI MİSAFİRE verdik.
İŞTE bu KÜLTÜRÜN ADI TÜRK-İSLAM kültürüdür!
Medeniyet ise hemen hemen İSLAM toplumlarının hepsinde görülen İSLAM medeniyetidir.
Bu bir HAKİKAT iken bunu inkâr etmek veya karşı çıkmak veya ARKAİK(ÖLÜ) kültürlerle EŞDEĞER saymak neyin nesi?
ABD'de biz KIZILDERİLİ kültürünü mü yaşıyoruz deniliyor!
Sahi Amerikan kültürü denilince KIZILDERİLİLERİN KÜLTÜRÜ mü anlaşılıyor?
Neden TÜRK-İSLAM baş tarafı Türk'e düşman müslümanlarca son tarafı İslama düşman Materyalistler tarafından SÜREKLİ SALDIRIYA UĞRUYOR?
Türklerin İslamı anlayış ve yorumlayışlarında "KENDİ ÇERÇEVELERİNİN" yani yaşadıkları coğrafya-tarihi tecrübe ve sahip oldukları BİLGİ BİRİKİMİ'nin ETKİSİ yok mu?
Müçtehidler NASIL ve NEYE GÖRE İÇTİHAT ettiler?
Rüyaya yatıp rüyada gördükleriyle mi hüküm verdiler?!?!?!
Fıkık ve Tefsir ilimleri nasıl doğdu?Nasıl gelişti?
Niçin İtikadi ve Fıkıhi Müctehid İMAMLARI KLAVUZ sayarız?
Herhalde "YEŞİLLİK OLSUN" diye değil!
Bugün yıpranmasına ve bazı kesimlerde ORTADAN KALDIRILMASINA rağmen HAKİM ve CANLI KÜLTÜR TÜRK-İSLAM kültürüdür!
İnkâr hakikati yok etmez!

SİGANFU TİM
 
***************************************************************************************************************
**************************************************************************************************************
 
 
Hz. İsa'nın Ref'i

 
 

Hz. İsa'nın Ref'i Hakkında

Mahmut Şeltut

Bilginlerce Kabul Edilen İlkeler:

İsa'nın göğe yükselişi ve ahir zamanda yere inişi Kitab, Sünnet ve İcma ile ortaya konmuştur. düşüncesine sahip kişilerin bu yargılarına şu ilkeler ışığında bakışlarımızı çevireceğiz.

1. Şari, akideleri belirlemiş, insanlardan da bunlara iman etmelerini istemiştir. İman; bir delilden elde edilen, realiteye uygun kesin inanıştır.

Delil diye adlandırılan her şeyin bu inancı sağlayamayacağı açıktır. Bu inancı ancak hiç bir şüpheye maruz kalmayacak kesin delil oluşturabilir.

2. Bu kesin delil iki şekilde ortaya çıkmaktadır.

a. Öncülleri sağlam, yargıları da duyusal ve a priori bilgiye ulaşan akli delil. Bu (görüş birliğiyle) kesinlik ifade eder ve istenilen imanı gerçekleştirir.

b. Gelişi ve delaletinde kesinlik olan nakli delil.

Gelişinde (vürüd) kesinlik olması demek Peygamber'den geldiği konusunda herhangi bir şüphenin bulunmaması anlamındadır. Buna örnek olarak tamamı kesin tevatürle sabit olmuş Kur'an ve tevatürlüğü ortaya konmuş olan mütevatir hadisler verilebilir.

Delaletinde kesinlik olması ise anlamı açık (muhkem) nass olması anlamındadır. Bu da tevil ihtimali olmayan durumda olur.

3. Bu düzeydeki nakli delil kesin bilgi ifade eder ve bununla akideyi tesbit etmek doğrudur.

Bu ilkelerden yola çıkarak kesin bir yolla oluşmamış ya da kesin bir yolla oluşmuş ama delaletinde ihtimal payı bulunduğundan dolayı bilginlerin görüş ayrılığına düştüğü ilmi konular ve verilerin; dinin bize sorumluluk olarak yüklediği ve inananla inanmayan arasındaki farkı belirten kesin bir sınır olarak değerlendirilen akide esaslarından olmadığını ortaya koyabiliriz.

4. Bu saydığımız ilkeler, neyin inanç prensibi olup/olmadığı konusunda gerçeği öğrenmek isteyen kişiye araştırma yolunu aydınlatmaktadır. Bu ilkeler, kitaplarının ve tartışmalarının başında bunlarda anlaşmazlık yoktur şeklinde belirten bilginlerce kabul görmüş ilkelerdir.[1]

Bu konuda bizim üç türlü değerlendirme metodumuz olacaktır:

İsa'nın refi' ve inmesi ile ilgili saydıkları ayetleri değerlendirme, ileri sürdükleri hadisleri değerlendirme, bu konuda olduğunu varsaydıkları icmayı değerlendirme.

İleri Sürülen Ayetlerin Değerlendirilmesi

Bu konuda sıralanan ayetleri biz üç gruba ayırıyoruz:

1. İsa'nın ölümünü ve yükselişini anlatan: zahir anlamıyla da ölümün gerçekleştiğini ortaya koyan ayetler:

a. Al-i imran Suresi 55. ayeti: Allah, 'Ey İsa! Ben seni öldüreceğim ve seni kendime yükselteceğim.' demişti

b. Nisa Suresi 157. ayeti: Biz Meryem oğlu İsa'yı öldürdük demelerinden ötürü... ayetinden Onu yakînen (kesin bir şekilde) öldürmediler; aksine Allah onu kendine yükseltti. ayetine kadar.

c. Maide Suresi 117. ayeti: Sen beni öldürdüğünde onları gözetleyen sendin. Ayeti

Biz bu ayetleri Fetvalar adlı kitabımızda ele aldık ve açık bilimsel bir tarzda inceledik. Bu konuda müfessirlerin görüşlerini ortaya koyduk. Ve İsa'nın göğe cismiyle yükseldiğini gösteren kesin bir delilin bulunmadığını; aksine (bazı müfessirlerin görüşlerine rağmen) bu ayetlerin genel yapısı itibariyle İsa'nın eceliyle öldüğü, Allah'ın İsa'yı onlardan koruduğunda derecesini yükselttiği, onların tuzaklarından İsa'yı koruduğu ve temizlediği konusunda açık bir anlama sahip olduğunu açıkladık. Orada söylediklerimizi burada tekrar etme gereği duymuyoruz. [2]

2. Akla, tartışılan konuyla ilgisi olduğu düşüncesini getirmeyen ayetler, ki biz bundan dolayı bunlar üzerinde görüş ileri sürmeyeceğiz. Burada sadece onların ileri sürdükleri ayetleri örnek vermekle yetineceğiz.

Allah'u Teala'nın İsa'dan bahseden 'dünya ve ahirette şerefli ve Allah'a yakın kılınanlardan' (3/45) ayetini de söylediklerimize ekleyebiliriz. Yakın kılınanlar ifadesinde İsa'nın, Allah'a yakın olan meleklerin yanına yükselişine ait işaret vardır.

Üstad burada doğal olarak göğü kastetmektedir. Ancak bu söz Kur'an'a göre tuhaf bir düşüncedir.

Yakın kılınanlar (Mukarrabin) ifadesi Kur'an'ın başka yerlerinde de geçmektedir: İyilik yapmakta yarışanlar, işte onlar Allah'a yaklaştırılmış olanlardır. (56/10). Bu ayetlere göre cismiyle gökte yaşayan sadece İsa değildir; aksine kitlelerce Allah'ın kulu gökte yaşamakta ve gün geçtikçe de sayıları artmaktadır. Bu nasıl mantık?!

Ayrıca şunu da söylemektedir:

Üstelik Allah'ın 'dünyada ve ahirette şerefli kıldık' sözünde buna işaret edilmektedir. Zira şerefli (vecih) kelimesi makam sahibi anlamına gelmektedir ki dünyada iken makam ve mevki sahibi olması göğe yükselişine yeterli bir göstergedir.

Bunlar söylenmemesi gereken sözlerdir. Gerçekte İsa'nın dünyada şerefii kılınması açık mucizelerle desteklenmiş peygamberliğidir. O'na kitabı, hikmeti, tevratı ve İncil'i öğretecek; onu İsrailoğullarına 'Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim' diyen bir peygamber kılacak. (3/49).

Ayetten ifade ve işaretini çıkarmaya çabaladıkları göğe yükselme hikayesi bu ayetin yanında nasıl anlatılabilir? Dünyada şerefli kılınmak, nasıl olurda yeryüzünü ve İsa'nın şerefini duyumsayan yeryüzü halkını terketmek anlamına gelir? Bu grup, işte böyle her sözden, bunun inkar edeni kafir yapan akide prensibi olduğu zanlarını desteklemek için işaretler ve üstü kapalı anlamlar çıkarmaktadır.

3. Hangi anlama geldiği hususunda müfessirlerin ihtilaf ettiği iki ayet. Bazıları bu iki ayetin İsa'nın ye-re ineceğine delalet ettiğini söylemektedir.

a. Nisa Suresi 159. ayet: Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümün-den önce ona iman etmiş olmasın.

b. Zuhruf Suresi 61. ayet: 0, kıyametin alametidir; kıyamet hakkında şüphe etmeyin.

Fetvalar'ı yazarken bu iki ayet ve bunların İsa'nın inişine delalet etme dereceleri gözümüzden kaçmış değildi. Müfessirlerin sıraladıkları farklı görüş ve anlayışlar da gözümüzden kaçmış değildi. Biz, karşı çıkana küfr yargısını veren kesin delili araştırma amacında olduğumuzdan hiç bir kimsenin çıkıp da bu iki ayeti delil olarak sunacağını hesap etmemiştik. Üstelik o ikisi de, bizim gibi bu ayetin kendisindeki ve tercihindeki 'müfessirlerin ihtilafını görmüş ve bu iki ayet İsa'nın inişine dair kesin nasstır demektedir.

Biz bundan ötürü, tefsir kitaplarından bir şeyler okuyan herkese bu iki ayetin delalet derecesini ortaya çıkararak bu konuda fazla konuşmamayı tercih ettik. Ancak onlar direttiler ve bu iki ayetin İsa'nın inişine kesin bir şekilde delalet ettiğini sanarak bunları ileri sürdüler. Burada okuyuculara müfessirlerin bu iki ayet hakkındaki görüşlerini özet olarak vermekle kalmayacağız, gerçeğin apaçık anlaşılması için konunun temeli-ne ineceğiz.

Birinci Ayet

Bu konuda müfessirlere ait çeşitli görüşler bulunmaktadır. Bunlardan ikisi en yaygınıdır.

1. Ayetteki bihi: ona ve mevtihi: ölümü ifadelerindeki zamir İsa'ya aittir. 0 zaman anlam şöyle olmaktadır:

Yahudi olsun, Hıristiyan olsun Kitap Ehli'nden hiç kimse yoktur ki İsa'nın ölümünden önce İsa'ya iman etmiş olmasın. Halbuki onlar şu ana kadar kendilerinden istenildiği biçimde O'na inanmamışlardır. Öyleyse İsa'nın şu ana kadar diri olması gerekmektedir. Ayrıca bu imanın O'nun ölümünden önce gerçekleşmesi de gerekmektedir; bu da ahir zamanda O'nun inişi anında olacaktır.

2. Ayetteki bihi : ona zamiri İsa'ya ' mevtihi : ölümü zamiri de Ehl-i Kitaptan olan kişiye aittir.

Bu durumda da anlam şu şekilde olur: Ehl-i Kitaptan hiç kimse yoktur ki kendi ölümünden önce İsa'ya iman etmemiş olsun. Ayetin anlamı şunu haber vermektedir: Ehl-i Kitab'ın bu şekildeki imanları İsa'nın şu anda diri olma-sına ve gelecekte inişine dayanmaktadır. Ayetin vermek istediği anlam Ehl-i Kitab'ın, ölüm sırasında İsa'nın Allah'ın nebisi ve ümmetinin bir çocuğu olduğuna iman edecekler, şeklindedir.

Bunlar müfessirlere göre ayet hakkında yaygın iki görüştür. Her ikisini de tercih edenler vardır. Bu iki görüşü İbn Cerir ileri sürmüş, her ikisine delalet eden haberleri sıralamış, sonrada şunu demiştir:

Sıhhat ve doğruluk açısından en uygun söz şu yargıya varanın sözüdür: Bu ayetin yorumu şu şekildedir:

Ehl-i Kitaptan herkes İsa'nın ölümünden önce İsa'ya iman edecektir. Biz böyle söyleriz. Çünkü Allah; Muhammed'e inanan herkes için, cenaze namazının kılınması, küçük çocuklarının da aynı kategoride değerlendirilmesi konularında 'İman Ehli' hükmünü vermiştir. Şayet her Ehl-i Kitab ölümünden önce İsa'ya iman etmiş olsa idi, öldüğünde o Kıtabi'ye 'Ehl-i İslam' olan küçük ve büyük çocuklarından başka hiç kimsenin mirasçı olmaması gerekirdi. Ayrıca namazının kılınması, yıkanması ve defnedilmesi konularında da müslüman hükmünde olması gerekirdi; çünkü İsa'ya inanarak ölen her kişi Muhammed'e inanarak ölmüştür. İslam Ehli, Muhammed'i ve O'nun getirdiklerini inkar etmeden ölen Kitabi'nin yaşadığı döneme ait şahsı, malı ve bütün çocukları konularında herhangi bir hüküm aktarılmaksızın yaşadığı hayat biçimi gözönüne alınarak hüküm verilmesi görüşünde icma etmişlerdir. Bu da ayetin şu anlamda olduğunu göstermektedir: İsa ölmeden İsa'ya iman edeceklerdir. Bu da İsa'nın iniş zamanında olacaktır. [3]

İbn Cerir, bu ifadesiyle İsa'ya iman etmenin Muhammed'e de iman etmeyi gerektirdiğini söylemektedir. Çünkü Muhammed'in risaleti, İsa'nın getirdiği risalet türündedir. 'İbn Cerir'in İsa'ya iman etmiş bir kişinin Muhammed'e iman etmiş olacağını, böylece miras namazının kılınması, yıkanması ve müslüman mezarlığına gömülmesi konularında müslüman hükmü uygulanacağını kabul etmesi gerekir. Bu da ölmüş olan Kitabi'yle ilgili herhangi bir hükmün var olmamasına dayalı olan müslümanların icmaına aykırıdır. Böylece bu görüş icmaya aykırı olursa ayetin zikredilen anlamda olduğu görüşü çürümüş olur. İbn Cerir'in gözünde sıhhat ve doğruluk açısından en doğru söz olması icma ile çarpışmaya girmeyen ilk görüş olmaktadır.

Konu buraya kadar müfessirlerden birinin, konuyla ilgili iki görüşü rivayet ehlinden aktarıp kendisine uygun birisini seçmesinden öteye gitmemektedir. Fakat diğerleri bunu, varsaydıkları İsa'nın inişine dair kesin bir delil bulmuş gibi ağızlarıyla kapmıştır. Biz ise görmedikleri veya görmezlikten geldikleri şu noktalarda eleştirimizi kısaca vereceğiz:

1. İbn Cerir ayet hakkındaki iki ihtimali ve bu iki ihtimali gerektiren etkileri saymaktadır. İkinci görüşü İbn Abbas, Mücahid ve başkalarına dayandırmaktadır. Öyleyse nasıl İbn Abbas, Mücahid ve diğerlerinin karşı çıktığı tek bir anlamdan başka ihtimali olmayan kesin bir nass sayılabilir?

2. İbn Cerir tercih ettiği görüşü sunduğu gibi ikinci görüşü de sunmaktadır: Bir kimseye ölüm geldiğinde din konusunda o kişi için hak ve batıl tam olarak açığa çıkmadıkça o kimsenin canı da çıkmaz. Gördüğüm kadarıyla da İbn Cerir yapmış olduğu tercihten bahsederken ılımlı davranmaktadır. Bunun için Bu doğru görüştür demeyip Görüşlerin en doğrusu demektedir.

3. İbn Cerir iki anlamdan birini tercih etmiş olsa da diğer görüşü de onun dışındaki diğer alimler tercih etmiştir. Nevevi ve Zemahşeri bu alimlerden iki tanesidir. İbn Hacer, Fethü'l-Bari'de şunları söylemektedir:

İlla leyü'minünne bihi kable mevtihi:

Kendileri ölmeden İsa'ya iman edeceklerdir Nevevi, ayetin şu anlamda olduğunu söylemiştir: Kendisine ölümün geldiği hiç bir Ehl-i Kitap yoktur ki ölümü anında ruhu çıkmadan İsa'ya ve O'nun Allah'ın kulu ve ümmetinin çocuğu olduğuna iman etmiş olmasın. Ancak bu durumdaki iman ona yarar sağlamayacaktır. Allah şöyle buyurmaktadır: Kötülükler işleyip ölüm kendilerine gelince 'Ben şimdi tevbe ettım' diyenlere tevbe yoktur. [4/8]. Nevevi devamla şunu söylemektedir: Bu görüş en baskın görüştür. Çünkü birinci görüş, sadece İsa'nın inişine yetişen Kitabileri kapsamaktadır. Kur'an'ın lafzı ise İsa'nın inişi zamanında ve daha önce yaşayan bütün Kitabi'leri içine almaktadır.

Keşşaf sahibi Zemahşeri de buna yakın ifadeler sıralamış ve uzunca bahsetmiştir. İmam Razi de tefsirinde, Zemahşeri'nin görüşünü aktarmıştır. Dileyen bu iki kaynağa müracaat edebilir.

Bütün bunlardan şu sonuçlar açığa çıkmaktadır:

1. Bu ayet, tek bir anlama gelen bir nass değildir ki bu konuda kesin bir delil olsun.

2. İbn Cerir'in birinci görüşü tercih edişinde kullandığı metod kabul edilemez. İbn Cerir bu tercihini; (aralarında kendisinin de bulunduğu bir grup alimin de kabul ettiği gibi) bu tür iman kabul edilmeyecek, hiç bir ölçüye vurulmayan ve zamansız oluşundan dolayı hükümlerin uygulanmasını gerektirmeyen bir iman olmakla beraber; ayetteki imandan kasıt, sahibine yarar sağlayan ve hükümlerin uygulanmasını gerektiren bir iman olduğu görüşüne dayandırmaktadır.

3. İkinci görüş sahiplerinin; Ehl-i Kitap'tan kimse yoktur ki... ayetindeki apaçık genellik; Übeyy b. Kab'ın Kendileri ölmeden önce O'na iman edeceklerdir. şeklindeki kıraatı ve herkesçe kabul edilen ölüm anındaki imanın sahibine fayda vermeyeceği ilkelerine dayalı metodlarını inceleyen kişinin 'lbn Cerir'e muhalefet etmekten ve ikinci görüş hakkında Nevevi ile bir olup Bu görüş en baskın görüştür. demekten başka çaresi yoktur. Bütün bunların kesin sonucu; ayetin İsa'nın inişine ilişkin kesin bir delil olması bir yana, bu konuda zahir de değildir.

İkinci Ayet

Bu ayette de aynı şekilde müfessirlerin farklı görüşleri vardır. Bu görüşlerden olarak; 0, kıyametin kopacağını bildirir. ayetindeki zamir (o), Hz. Muhammed'e ya da Kur'an'a gitmektedir, tarzındaki görüş söylenebilir. Biz bunu uzak görüyor ve müfessirlerden bir çoğunun düşündüğü gibi zamiri İsa (a)'ya gönderiyoruz. Çünkü ayetin sibakında söz İsa hakkındaydı. Bununla birlikte müfessirlerin tasavvur ettikleri başka farklı bir görüş de görmekteyiz ki o da şudur: 0, yani İsa kıyametin kopacağını bildirir; yani O'nun inmesi kıyametin şatlarından bir şarttır. Ya da O'nun babasız olması veya ölüleri diriltmesi öldük-ten sonra dirilmenin vukuuna bir delildir. [4]

Böylece İsa (a)'nın kıyamet için bir bilgi olması meselesi üç noktada belirginleşmektedir:

1. O'nun ahir zamanda inişi kıyamet alametlerinden bir alamettir.

2. O'nun babasız dünyaya gelişi kıyametin mümkün olduğuna bir delildir.

3. O'nun ölüleri diriltmesi, öldükten sonra tekrar dirilmenin vaki olacağına bir delildir.

Müfessirlerin belirttikleri bu olası anlamlar, İsa'nın inişi konusunda kesin bir nass olmadığını göstermesi bakımından yeterlidir. Fakat biz bununla yetinmeyip ikinci görüşü tercih edeceğiz. Bu tercihimizde de şu argümanlara dayanmaktayız:

1. Kur'an'daki bu ifadeler ba's'i inkar eden ve bununla ilgili sözleri tuhaf bulan Mekke ehline müteveccihtir. Kur'an-ı Kerim birçok sure ve ayetlerinde onlara karşılık vermeye ve kalplerinden şüpheyi söküp atmaya çalışmıştır. Kur'an'ın bu konudaki metodu, bakışları, fiilî olarak gözlemledikleri ve inandıkları nesnelere çevirmektedir. Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphede iseniz ne olduğunuzu size açıklamak için sizi topraktan yarattık. [5]

Yeryüzünü görürsünüz ki kupkurudur; fakat biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır... [6]

Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir bak, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz ölüleri o diriltir. [7]

İçinde bu ayet-i kerimenin geçtiği Zuhruf Suresi, başında, bu manaya işarette bulunmuştur. 0, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz. İşte siz de böyle diriltileceksiniz (ey inkarcılar!). [8]

Bu, şüpheyi ortadan kaldırmak için istidlalde bulunurken verimli ve sapasağlam bir yoldur. Fakat İsa'nın inişi gibi bir takım haberlere dayalı olaylara bakışları çevirmeğe gelince bu zaten onların yanında ayrı bir şüphe konusudur. Bu da onlardan şüphe ile şüpheyi izale etmelerini istemek demektir. Bu yol kesinlikle doğru bir yol olamaz. Çünkü bu, inkar edilen bir şeye dayanılarak bir başka inkar edilen şeyin varlığına ilişkin istidlalde bulunmak demek olur.

2) Allah Teala'nın Hz. İsa'yı kıyametin alameti olarak ayette belirtmiş olmasıdır. 0 (kıyamet)ten kuşku duymayın. [9]

Bu ayet bize göstermektedir ki konuşma (kelam) kıyametin bizzat kendisinden kuşku duyan topluluğadır. Alamet ise o (alamet)e inanan ve onun kuşkusuz olarak geleceğini tasdik eden kimse için söz konusudur. Oysa kıyametin vukuunu inkar eden veya ondan kuşku duyan bir kimseye kıyametin alametinden söz etmeye hacet kalmaz. Hatta onunla bu konuda (alamet konusunda) konuşmak doğru bile değildir. Öncelikle gerekli olan kişiyi (veya kavmi) ona imana götürecek delili ortaya koymaktır. Ki daha sonra ona kendisine iman ettiğin bu şey kıyametin de alametidir (öyleyse bu alamete iman ettiğin gibi kıyamete de iman et) denebilsin.

3. Ayrıca Arap dilinin üslubunu anlamada kabul edilmiş prensiptir ki, hüküm, lafızda zata dayandırıldığı zaman; mana olarak onun kast ettiği tam doğru anlaşılmayabilir. 0 zaman söz de zata en yakın ve en uygun olan bir kelimeyi (anlamı) takdir ederiz. Bu kuralı Allah Teala'nın şu sözüne uygularsak 0 kıyametin geleceğini bildirir.; biliriz ki burada bizzat kastedilen Hz. İsa'nın kendisi değildir. Sözde bir takdir yapmamız gerekir. Nüzul ile babasız yaratma ve ölüleri diriltme arasında bir dengeleme yaparsak babasız yaratmayı zata en yakın buluruz. Çünkü bu onun yaratılmasına ve oluşumuna gitmektedir. Yoksa ona arız olan bir şeye değil. Bu durumda yüklem onun üzerine olur ve ayet-i kerimenin anlamı şöyle ortaya çıkar: Kıyamet konusunda kuşku duymayın; çünkü İsa'yı babasız olarak yaratmaya güç yetiren Allah kıyameti yapmaya da kadirdir. Böylece açığa çıkmıştır ki:

1) İsa'nın ineceğini haber vermek, kıyameti inkar edenlerin gönüllerindeki şüpheyi izale etmede sağlıklı bir delil değildir. Durum bu olunca devamında 0 (kıyamet)den şüphe etmeyin. gibi bir ifadenin de gelmesi doğru olamaz.

2) İsa'nın ahir zamanda inişini kıyamet alametlerinden bir alamet saymak doğru olamaz. Çünkü konuşma kıyameti inkar eden bir topluluğadır. Onların kıyametin kopacağına ilişkin bir delile ihtiyaçları vardır. Çünkü Kur'an'ın bu hitabı kıyamete iman etmiş bir topluluğa değil ki, onlara kıyametin alametleri anlatılsın (hatırlatılsın).

3) Açıkladığımız gibi ayetin yüklenebileceği en yakın mana ikinci şıktaki manadır.

Şimdi bunlar, İsa'nın ref'i ve inişi ile ilgili ortaya koydukları ayetlerdir. Kuşkusuz insaflı okuyucu bunları böyle bir incelemeye tabi tuttuğunda ve bahsettiğimiz ilkeleri bu ayetlere uyguladığında şundan emin olur ki; İsa'nın ref'i ve inmesi konusunda Kur'an'da zann-ı galip ifade eden herhangi bir ifade yoktur. Nerede kaldı ki akideyi oluşturan -ve bazılarının yaptığı gibi- inkarcısını tekfir eden kesin bir nass bulunsun.

Notlar:

1. Bkz.: Kitabımız olan Akaid ve Şeriat. Bölüm: Akideyi Belirlemenin Metodu, Yöneliş Yay., İstanbul-1991.

2. Oysa onlar şu ayet-i kerimeye tutundular: Bilakis Allah onu kendisine yükseltti. Bu kısım Alla Teala'nın şu sözünden sonra gelmektedir: Onu kesin olarak öldürmediler. Ve onlar şöyle söylediler: Öldürme olayını olumsuzladıktan sonra ifade edilen ref' (yükseltme) hadisesi kesin olarak cismin ref'idir. Aksi halde bilakis...den önceki ibare ile bilakis...den sonraki ibare arasında herhangi bir zıtlık (olumsuzlama) gerçekleşmiş olmazdı. Biz onlara şöyle diyoruz: Münafat (zıtlık/olumsuzlama) vardır. Çünkü ref' (yükseltme)den maksat O'nu (İsa) düşürmeyi amaçladıkları şeye engel olmak suretiyle İsa'nın derecesinin ve konumunun yükseltilmesidir. Böylece mana şu şekilde olmaktadır: Allah İsa'yı onlardan korumuştur. Onlar onu öldürmeyi gerçekleştirememişlerdir. Hatta Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmış ve onu kurtarmıştır. Ve onu eceliyle vefat ettirmiş; böylece de onun derecesini yükseltmiştir. Biz Fetava'da şöyle demiştik: Böylece ayet, Allah Teala'nın şu sözüyle tamamen uyuşmaktadır: Seni vefat ettirecek, seni bana yükseltecek (ref') ve seni küfreden kimselerden tertemiz kılacağım. Bu ayet kuvvetli bir olasılıkla onların İsa'nın cismiyle, diri olarak ref'i konusundaki tezlerini çürütmektedir. İmam Razi tefsirinde şöyle demektedir: Seni tertemiz kılacağım: Yani seni onların arasından çıkaracak, seninle onların arasını ayıracağım. Kendisine ref' (yükseltme) lafzıyla şanının büyüklüğü anlatıldığı gibi, tertemiz kılma (tathir) lafzıyla da arındırma manası bildirilmiştir. Tüm bunlar onun şanının ve derecesinin yüceltilmesi ve yükseltilmesindeki mübalağaya işaret etmektedir. Allah Teala'nın şu sözünün manası hakkında da şöyle demektedir: Sana tabi olanları küfreden kimselerin üstünde kılacağım.

İkinci söz:

Buradaki üstündelikten kastedilen hüccet ve burhan ile olmasıdır. Sonra şöyle demeye devam ediyor: Bil ki ayet-i kerimedeki ref'ine delalet eden bu ayet (seni bana yükselteceğim) derecenin ve şanın yükseltilmesidir. Yoksa yön ve mekanla ilgili değildir. Üstünde kılmada olduğu gibi mekanla ilgili bir durum değil, tamamen derece ve şanın yükseltilmesi ve yüceltilmesidir.

3. İbn Cerir'den bir takım tasarruflarla.

4. Ebi's-Suud Tefsiri.

5. 22/Hacc, 5.

6. 22/Hacc, 5.

7. 30/Rum, 50.

8. 43/Zuhruf, 11.

9. 43/Zuhruf,61.


Haksöz

 
 
 
İslam Medeniyeti geri dönüyor

 
 

İslam Medeniyeti geri dönüyor
The Financial Times Gazetesi, "İslam Bilimi, Batı'yı yeniden şaşırtabilir" ifadelerine yer verdi.



Dünya Bülteni / Haber Merkezi

The Financial Times Gazetesi'ndeki makalesinde İslam Medeniyetinin bilimsel yönünü irdeleyen James Wilsdon, "İslam Medeniyeti geri dönüyor" diye yazdı.

Wilsdon, Nasiruddin et-Tusi ve Ibni Nafis isimleri birçok insan tarafından, Isaac Newton veya Albert Einstein'dan daha da az bilindiğini dile getirdi.

"Ama bu ve diğer İslam alimleri 12 ve 13. yüzyıldan, günümüzün modern bilimini şekillendirip, yön veren düşünürlerin başında gelir" diye yazan yazar, yazısında şu ifadeleri kullandı:

"Çin örneğinde olduğu gibi, İslami bilimlerin ve yeniliklerin, büyük gelişmelere vesile olduğu bir dönemden sonra çok uzun süren bir düşüş yaşanmıştır. Bugün, 57 üyesi bulunan İslam Konferans Örgütü ülkelerde gayri safi yurtiçi hasıla oranı %0.38 iken, dünyada bu ortalama %2.36.

Bu, nispi yoksulluğun basit bir göstergesi değil: petrol üreten Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkeler de gayri safi yurtiçi hasıla yüzdesinde en düşük seviyeli yatırımcılar arasında bulunuyor. 2005 yılında Arap dünyasında yer alan 17 ülkenin toplam yayımladığı bilimsel yayın sayısı 13,444, ki bu rakam Harvard Üniversitesinin tek başına yayımladığı 15,455 bilimsel yayından daha da az. Bölgede 2002 yılında yapılan bilimsel bir ankette, üç alanda teknolojik üstünlük sağlandığı belirtiliyor: tuz arıtma (desalinization) teknolojileri, deve üretimi ve şahin avcılığı araştırmaları."

Tüm bunlar, bazı yorumcuların İslam'ın yeniliklere düşman oluşuyla alakalı önyargıda bulunmalarına sebep olduğunun altını çizen James Wilsdon, ama artık bu portrenin değişmeye başladığını kaydetti.

Yazısında "İslam dünyasında, son 12 ayda çok dikkat çekici gelişmeler yer aldı. 2007 Mayısında Birleşik Arap Emirlikleri, Arap Üniversitelerinde araştırma merkezleri kurulması için 10 milyar dolarlık bir yatırım yaptı. Nijerya'da hükümet, eğitim ve araştırmaları desteklemek için petrol teknolojileri geliştirme fonuna 5 milyar dolar aktardı. Katar'da 2500 dönümlük bir eğitim şehri Doha'nın dış kısmında inşa edildi ve burası dünyanın en büyük beş üniversitesinin kampüslerini içinde barındırıyor" ifadelerine yer veren yazar, şu tespitlerde bulundu:

BİLİM VE TEKNOLOJİ YATIRIMLARI

"2006 Ağustosunun başlarında Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Taif'te bilim ve teknoloji alanında üniversite çalışmaları için 2.6 milyar dolarlık yatırım yaptı.

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek,"teknoloji bilimlerinin on yılı" programını başlattı.

Çok yönlü olarak bilim ve yenilik alanında yoğunlaşma yaşanıyor. 2005 yılında İslam Konferans Örgütü 10 yıllık eylem programını duyurdu. Bu programda 2015 yılına kadar eğitimde gerçekleştirilecek reformlar hedefleniyor ve üye ülkelerin 2015 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın %1.2'sini araştırma ve geliştirme projelerine harcanmaları öngörülüyor.

Yenilikleri uzun süreli refah unsuru olarak gören petrol zengini ülkelerden, bununla alakalı büyük destekler geliyor.

Ülkelerin tek tek bu yenilikler tablosundaki gayretleri görülmeye değer. Çok azı Avrupa, Japonya, Amerika ile ya da Çin ve Hindistan'ın ortaya çıkan bilim gücüyle rekabet ediyor.

Ama Finlandiya, İrlanda ve Singapur gibi küçük uluslar son10 yıl içinde, küresel yeniliklerle alakalı başarı öykülerine imza attıklarına göre, İslam dünyası da bizi şaşırtabilir."

İRAN İNSAN İNSAN HÜCRE KÖKÜNÜ İNCELEYEN İLK ORTADOĞU ÜLKESİ

Batıda, Richard Dawkins, Christopher Hitchens ve diğerlerine çabalarından dolayı çok teşekkür ediyoruz. Dini ve bilimi artı ve eksi kutuplar gibi gören bir eğilim var. Başka yerlerde, inancın delil ve akılla alakalı büyük bir kabul gördüğü düşünülür. Daha dindar bazı hükümetler, bilime en çok destek verdiklerini ispat ediyor. Örnek vermek gerekirse, İran insan embiryo hücre kökünü inceleyen ilk Orta Doğu ülkesidir.

Tabii ki daha yenilikçi İslami bir dünya engellerle dolu... Gözüpek olanlar meydan okuyor. Anlaşılmadık derecede arttırılmış araştırma fonları, askeri teknolojiler için ayrılmış bulunuyor- bu bilginin peşinden koşmaktan dolayı değil, jeopolitik sebeplerden olan bir durum. Malezya'daki yazılım teknolojilerini ve İran'daki nükleer teknolojisini görmemek mümkün değil.

Hala ciddi oranda bir beyin gücü İslam dünyasının dışında bulunuyor, oldukça yetenekli bilim adamları ve mühendisler kariyerlerine Amerika ve Avrupa'da devam etmek istiyor .Geri dönenlerin Çin ve Hindistan üzerinde olumlu sonuçlar doğurduğu görünüyor.

Son ve önemli bir soru da; demokrasiye direnen toplumların akılcı tartışmalarla, icat ve gelişmelerin beşiği olup olamayacağıdır. Pakistan'ın önde gelen bilimadamlarından Pervez Hoodbhoy'un "Fizik Bugün" de yayınlanan son makalesinde dediği gibi: " Bilim içinde daha çok yer alabilme mücadelesi, katı ortodoks çizgisini bir tarafa atıp, daha geniş katılımlı bir kampanya ve modern düşüncelerin, sanatın, felsefenin, demokrasi ve çoğulculuğun yer almasıyla olacaktır."



DünyaBülteni

 
 
 
Vatikan ve İslam /1/
 

Muhammed Ammara

Papa ikinci John Paul (1921-2005) Vatikan'a Papa olduğunda başka bir deyişle Hıristiyanların en büyük kilisesi olan (1.1 milyar) Katolik Kilisesinin başı seçildiğinde, 16/10/1978 yılında Aziz Paul Kilisesi şerefesinden tebaasına seslenirken "Mesih çözümdür" demiş ve Avrupa kültürünün Hıristiyanlaşması için çaba göstereceğini söylemişti. Hıristiyan laisizminin marjinalleştirdiği batılı Hıristiyan realitesiyle yüzleşmek için. Avrupa'da tanrıya inananların sayısı % 14'ü geçmez. Kiliseye gidenlerin sayısı % 10'u bulmaz. Avrupa'nın en büyük Katolik ülkesi olan Fransa'da bu oran % 5'i bile bulmuyor… Bir başka deyişle Fransa'daki Müslümanların sayısından daha az!! Bu realiteyle başetmek için Vatikan'da Hıristiyanlığın ve Hıristiyanlarının sayısının azalması tehlikesine karşı direnme çağrısı gündeme geldi. Vatikan'ın dış ilişkileri düzeyindeyse Papa ve Kilisesi bir çok yönde faaliyet göstermeye çalışıyor:

1-Komünizm ve Sosyalist Bloğa karşı yürütülen soğuk savaşta ABD ve Kapitalist Batı ile aktif bir işbirliği… "İnsanların beynini ele geçirmek amacıyla yapılan savaş" diye nitelendirilen bu savaş… Bu "cepheye" katkı sağlamak amacıyla Papa 1979 yılında ülkesi Polonya'yı ziyaret etti. Lech Walesa liderliğindeki işçi dayanışma sendikasını Komünizme ve Hükümetine karşı harekete geçirmeye çalıştı. Doğu Avrupa'da Slav milliyetçiliğini canlandırmaya çalıştı.. Çekoslovakya'da Vaclav Havel gibi komünizmden kopanları batının komünizme karşı yürüttüğü soğuk savaşın bir parçası olarak destekledi. Zamanın Sovyet İstihbarat teşkilatı KGB Başkanı Yuri Andropov, Polonyalı Komünist liderleri Papanın ülkesini bir "ziyaretçi" olarak gezmesine izin vermemeleri konusunda uyarmıştı.

-1991'de Papa serbest Pazar kapitalizmine övgüler düzüyordu. Bireysel toplumlar ve uluslararası ilişkiler düzeyinde serbest Pazar kaynakların kullanılması ve ihtiyaçların giderilmesi bakımından daha aktif olduğunu söyledi. "Kâr"ın meşru yönünü kabul ediyorum. Kâr olmazsa şirketler işini iyi yapmazlardı… Latin Amerika'da yaygın olan ve Hıristiyanlık ve İncil'e "ilerici sosyal bir boyut katmak isteyen" Kurtuluş Teolojisi ve papazlarıyla savaştı.

- Soğuk Savaşta "dini cephe" önderliği üstlenen Vatikan'ın rolü çerçevesinde Vatikan Konseyi 60'lı yıllarda bir takım kararlar alarak "katolik diyalog" adı altında Müslümanları cezbetme ve Yahudileri Mesih'in kanından ibra etme yoluna gitti.

2-Siyonistlerin şantajına boyun eğerek Yahudilere yaklaşma babında, Katolik Kilisenin Amerikan Emperyalizmiyle ve Protestan Hıristiyanlık (Siyonist-Hıristiyanlık) işbirliği yapmasına uygun olarak ve komünizme karşı soğuk savaşta Yahudilerin oynadığı rolle ilgili olarak Vatikan "Mesih'in İsrail'e yerleştirilmesi" diye tabir edilen eğilimlere başladı. Mesih'ten "Yahudi" olduğu şeklinde bahsetmeye başladı.

20/4/1984 yılında "Fedakarlık yılı" münasebetiyle Papa John Paul, Kudüs'ün Yahudi Devletinin sembolü olduğunu belirterek; Urşelim'i (Kudüs) krallığına başkent olarak seçen Davut döneminden ve heykeli inşa eden oğlu Süleyman'dan beri Urşelim Yahudilerin vicdanında derin bir sevgiye mazhar olmuştur. Yıllar geçtiği halde onu unutmadılar. Kalpleri her gün onunla çarpıyor. Onlar şehri vatanları için bir sembol olarak görüyorlar.

-Papa John Paul bir Yahudi Kilisesini (Eski Roma Kilisesi 1986) ziyaret eden ilk Katolik Papadır.

-1993'te ise Vatikan Siyonist Devletle diplomatik ilişkiler kurdu. 31/12/1993 yılında Vatikan'la İsrail arasında imzalanan antlaşmanın başında şunlar yazılıydı: "Katolik Dünyasıyla Yahudi Halkı arasında eşsiz ilişkiler". Bu antlaşmaya göre aralarında Katolik Arapların da bulunduğu Hıristiyanlar Siyonist devletle geliştirilen bu eşsiz ilişkilere "dini bir bağlılıkla" riayet etmeleri gerekiyor.

Mart 2000'de Papa İsrail'i ziyaret etti. Bu daha önce masum ve yüce Papa'dan görülmemiş bir şekilde –Hıristiyanların semitizm düşmanlığından Katoliklerin yaptıkları nedeniyle Yahudilere özür ve pişmanlığını bildirdi. Bununla ilgili olarak bir özür ve pişmanlık "notu" yazarak Kudüs'teki batı duvarında (ağlama duvar) bir deliğe koydu. Notta Yahudiler hakkında işlediği hatalardan dolayı Katolik Kilisesinin bağışlanmasını istiyordu.

-2004 yılında Papa büyük Yahudi hahamlarını Vatikan'da kabul etti. İsrail'deki batılı Yahudilerin hahambaşı Mair Lao huzurunda şunları söyledi: "Nereye gidersem gideyim şunu söylerim: Biz insanoğullarına düşen büyük Yahudi kardeşlerimizin doğacak çocuklarıyla ilgilenmemiz ve onları korumamız gerekir." Dikkat edilirse Yahudilerden bahsederken "büyük kardeşlerimiz" ifadesini kullanıyor.

3- Papa aynı şekilde Protestanlardan da dinde reform sonrası 1562-1629 Katolik-Protestan dini savaşlarda Katolik kilisenin rolü nedeniyle özür diledi.

4-2004'te Papa, Kilisenin Çin'de yaptığı zulümlerden dolayı Çinlilerden özür diledi.

5-Aynı şekilde Papa Kilisenin yaptığı küstahlıklardan dolayı tüm dünyadan özür diledi. Engizisyon mahkemeleri eliyle Galileo'nun (1562-1629) disipline edilmesi, Filozof ve bilim adamlarına çeşitli işkenceler uygulanması olayları gibi.

6- Papa, Afrikalılar ve Kızılderililerle beraber yalnızca Müslümanlardan özür dilemedi. Ne iki yüzyıl devam eden (1096-1291) haçlı saldırıları, ne Kilisenin batı emperyalizmiyle işbirliği yaparak İslam dünyasını sömürme faaliyetleri, ne Müslümanları Hıristiyanlaştırmada kilisenin oynadığı rol, ne beş yüzyıl boyunca Afrika'nın yağmalanıp yokedilmesi ne de Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda yerlilerini ve onların medeniyetlerini imha etmede kilisenin yaptığı katkılar nedeniyle özür dilemedi.

-Papa II.John Paul 2000 yılında Mısır ve Suriye'yi ziyaret etti. Mısır ziyaretinde Sina'da bulunan Saint Kathrin Kilisesinin –Rum Ortadoks olan rahipleri Papanın kiliselerine girip namaz kılmasına (dua etmek) izin vermediler. Çünkü onlara göre Papa Hıristiyan değildi. O da kilisenin önündeki sokakta namaz kıldı. Oysa el-Ezher şeyhi Papayı bizzat havaalanında karşılamış ona Ezheri Şerif şeyhliğinin kapılarını açmıştı.

Suriye'yi ziyaret ettiği dönemde Beşşar Esad Emevi Camiine kadar ona eşlik etmişti. Papa Suriye'deyken "Vaftizci Yuhanna" olarak bilinen Yahya Peygamberin (as) kabrini ziyaret etti. O gün Papa Salahaddin Eyyübi'nin (1137-1193) kabrini ziyaret etmeyi reddetti. Halbuki kabri Emevi Camii avlusunda yer alıyordu. Zira buraya yapacağı bir ziyaret, Haçlı savaşları nedeniyle Müslümanlardan özür anlamına gelecekti.

İkinci John Paul'un (1978-2005) papalığı döneminde Katolik Kilisesinde tüm kardinaller yeniden atandı. Kilise içinde yeni bir Ortodoks Katolik mezhebi oluştu… Yaratıcılıktan korkan bir akım egemen oldu… Alman Kardinal Josef Ratzinger bu akımın liderliğini yapıyordu. 1981'den Papa (16. Benediktus) seçildiği 2005 yılına kadar yaklaşık çeyrek asır bu görevi üstlendi.

-Arı bir Dini İnanç makamı. Bu "en büyük engizisyon" makamının bir uzantısıdır. "Büyük engizisyon" makamı da "engizisyon mahkemelerinin" bir uzantısıdır. Sonra Kardinaller Fakültesi dekanlığı görevini üstlendi.

-onun yönlendirmesi ve liderliğinde "dini prensipleri korumak için kardinal komitesi" izin verilen mezhebi ayrılık çerçevesini daralttı. Dini Roma'ya 10 tane Kardinalin artık çocuklara eğitim verebilecek kapasite olmadığını bildirdi. Diğerlerine de kitaplarını gözden geçirmelerini emretti.

-2002 yılında Kardinal Ratzinger Papa II. John Paul'un ilan ettiği "egemen Mesih" belgesini formüle etti. Bu belgede Katolik Roma Kilisesinin İsa Mesih'in gerçek ve tek kilisesi olduğunu seçkinlere ilan ediyordu. Ancak Katolikler kurtuluşa erebilirler. Başkaları değil. Bu belge çok dinliliğe karşı bir belgedir. Hıristiyanlık çerçevesinde bile. Ayrıca Kardinal Ratzinger gönülden bağlıların mensup olduğu fundamentalist bir Kiliseye inanıyordu. Hıristiyan kökenlilerden gönülden bağlı olmayanların mensup olduğu bir " halk kilisesi"ne inanmıyordu.





Bu makale Mehmet S.Direk tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

 
 
İnsan balçıktan yaratıldı

 
 

Rusya Bilimler Akademisi'ne bağlı Fizyoloji Bilim Kurulu Başkanı Yuriy Natoçin, hayatın okyanustan doğmadığını ifade etti. RİA Novosti'nin haberine göre, Natoçin, "İnsanın oluşması konusunda klasik düşünce hayatın denizde oluştuğu yolunda; fakat bu mümkün değil" dedi. Natoçin gazetecilerle yaptığı basın toplantısında organizmanın oluşmasındaki kilit rolün nükleik asitten oluşan protein olduğunu açıkladı. Natoçin, "Deniz suyundaki sodyum bu sürecin oluşmasını engeller" diye konuştu.Rus bilim adamları insanın balçıktan yaratıldığını kabul etti. Bilim adamları Kutsal Kitap'ta yer alan bilgileri teyit ederken, insanın balçıktan doğduğunu kaydetti.

Natoçin sözlerine şöyle devam etti: "Eğer sıvıda sodyum varsa bu sistem çalışmaz, okyanusta her zaman sodyum var; hayat bu ortamda oluşmaz. Protein ile gerekli potasyumun birleşmesi için yeterli toprak kili gerekiyor".

Bilindiği gibi, kutsal kitaplarda da Tanrı'nın ilk insanı balçıktan yaptığını söyleniyor. Söz konusu bilim adamları bu hipotezleri ile Kutsal kitaplar arasında paralellik olduğu vurgulandı.


tonyuk...@gmail.com


 


 

Laiklik tanımlansın, başörtüsü serbest olsun


 
Millet böyle istiyor  
TOBB, Türk-İş, MÜSİAD, Hak-İş, Kamu-Sen, Memur-Sen, KADER, TİSK, TESK ve TZOB'un da aralarında bulunduğu 83 sivil toplum örgütünün oluşturduğu Anayasa Platformu Ulusal Çalıştayı'nın 8-9 Aralık çalışmalarına ilişkin rapor ve tutanaklar açıklandı.


Katılımcı STK'ların görüşlerinden hareketle yeni Anayasa'ya ilişkin ilkelerin belirlendiği Çalıştay tutanaklarında, katılımcıların tekliflerine yer verilmemekle birlikte ilkelerin olgunlaştırılması için oluşturulan grupların tartışmalarından çıkan sonuçlara göre "ortak" ve "ayrışan" noktalar belirlendi. Buna göre laiklik konusunda, "Anayasa'da laiklik kavramı açık ve net biçimde tanımlanmalıdır" ve başörtüsü konusunda, "Kişilerin eğitim ve çalışma hakkı kılık-kıyafet nedeniyle engellenemez" ortak görüşü çıkarken, kamu hizmeti verenlere başörtü serbestliği konusunda görüş farklılığı oluştu.
ASKERİ VE BÜROKRATİK BASKI KALKMALI
Anayasa'nın bir ideoloji üzerine inşa edilmemesi gerektiği ifade edilen Çalıştay'da, "kamu yararı", "kamu hizmeti" gibi kavramlara da açık ve net tanıma getirilmesi gerektiği belirtildi. Ortak ilkelerde asker-sivil ilişkisine de değinilerek "Sistem üzerindeki askeri ve bürokratik baskı kalkmalıdır, Milli Güvenlik Kurulu, uluslararası standartlarla uyumlu hale getirilmelidir" denildi. YÖK, RTÜK, Rekabet Kurulu, BDDK, EPDK vb. kurumların tamamı özerk ve şeffaf hale getirilmesi gerektiği ifade edilen Çalıştay tutanaklarında, buna paralel olarak bu kurumların denetimleri sağlayacak mekanizmaları güçlendirilmesi gerektiği de ifade edildi.
ASKERİ YARGI KALKMALI
Çalıştay'da yargı konusunda varılan bazı ortak noktalar da şöyle:
-TBMM, yüksek yargıya üye seçebilmelidir.
-İdari yargıda bütünlük sağlanmalıdır. Bunun için, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kaldırılmalı ve askeri yargı bünyesinde yalnızca askeri disiplin mahkemelerine yer tanınmalıdır.
-Hukuk devletini teminat altına almak üzere; yargı denetimi dışında alan bırakılmamalı, yargılama birliği (eşit şartlarda, aynı usulde, aynı yargı yerinde) sağlanmalı, yasama dokunulmazlığı kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılmalıdır.
YENİ ANAYASA'YI YAPARKEN ZAYIFLIKLAR
STK'lar, yeni bir Anayasa için ülkenin zayıf ve kuvvetli yönlerine de işaret ederek şu konuları zayıflıklar arasında sıraladılar:
Hukuki güvenliğin olmaması, eşitliğin sağlanamaması, basının kendi içinde özgür olmayışı, kavram kargaşasının yoğun olması (kamusal alan-kamu yararı), laikliğin tanımlanmamış olması, askerin Anayasa yapması, rüşvet, mesleki eğitimin yetersizliği, kayıtdışı istihdam, terörizm, doğal kaynakların yönetim eksikliği.
 

editor @ Ocak 9, 2008

 
 
Yeni bir Kur'an mucizesi

 
 

Firavun'un yardımcısı Haman Kur'an'ın mucizesi oldu.

Yıllar geçtikçe ortaya çıkan gerçekler, Kur'an'daki her kelimenin belli bir hikmete göre kullanıldığını bizlere gösteriyor.


Kur'an her çağa ayrı mucizelerle hitap ediyor. Mesela, Firavun zamanı hakkında verilen bilgilerin arkeolojik çalışmalarda tek tek ortaya çıkması Kur'an'ın beşer üstü ve ilahi bir kitap olduğunu yepyeni mucizelerle ortaya koyuyor. "Haman" da bunlardan biri.

Kur'an'da Firavun'la birlikte adı geçen kişilerden biri "Haman"dır. Haman, Kur'an'ın 6 ayrı ayetinde, Firavun'un en yakın adamlarından biri olarak zikredilir. Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan bölümde değil de ondan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçer. Bunu gören oryantalistler "İşte Kur'an'da hata bulduk!" diye sevinirler. Ancak bu sevinçleri Mısır hiyeroglif yazısının çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman" isminin bulunmasıyla yarıda kalır. Eski Mısır dilinde yazılmış hiyeroglif kitabeler 18'inci yüzyıla kadar okunamıyordu. Çünkü, Hıristiyanlığın bölgede yayılmasıyla Mısır'ın eski inancı da dili de unutulmuştu. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih M.S. 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ta ki 1799 yılına kadar. Yazının sırrı, "Rosetta Stone" adı verilen ve M.Ö. 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamen çözüldü.

Hiyeroglifin çözümüyle çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu: "Haman" ismi gerçekten de Mısır yazıtlarında Hz. Musa (as) döneminde geçiyordu. Viyana'daki Hof Müzesi'nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman'ın Firavun'a olan yakınlığı da vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichs' sche Buchhandlung) Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan "Yeni Krallıktaki Kişiler" sözlüğünde ise, Haman'dan "Taş ocaklarında çalışanların başı" olarak bahsediliyordu. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band I, 1935, Band II, 1952)

Kur'an, her asrı bir mucizeyle selamlıyor

Fransız bilim adamı Prof. Dr. Maurice Bucaille "Haman" ismini bir Fransız Mısır bilimcisine verdi ve bu ismin Kur'an'da geçtiğini söylemeden, "7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasından alıntı" olduğunu belirtti. Uzman, 7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasına hiyerogliflere ait bir bilginin geçirilmiş olmasının mümkün olmadığını, fakat Firavun sarayının isim listelerine bakacağını söyledi. Sonra bakıldığında gerçek bir kez daha ortaya çıktı. Ortaya çıkan sonuç önemli bir gerçeği ifade ediyordu. Haman, Kur'an'a karşı çıkanların iddiasının aksine, aynen Kur'an'da geçtiği gibi Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan ve Kur'an'da bahsedildiği gibi Firavun'a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi. Nitekim Kur'an'da, Haman'la ilgili ayet arkeolojik bulgularla tam bir uyum içinde: "Firavun dedi ki: 'Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım; çünkü gerçekten ben onu yalancılardan sanıyorum." (Kasas 38)

Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın adının bulunması Kur'an aleyhindeki iftiraları boşa çıkarmakla kalmayıp, onun Allah katından olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. Zira Kur'an'da indiği devirde ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihî bilgi mucizevî şekilde bizlere aktarılıyordu.


 
 

Ne Kadar Müslümansınız?


Islam kelimesi ozel bir isim degildir. Islam teslim olmak ve baris anlamlarina gelir. Musluman, yani barisci ve kendini Tanri'ya adamis olmanin pek cok yonu vardir. Kutsal yasa minimum uc boyuta sahiptir. Bu yasalara teslim olmak ebedi mutluluk ve basarinin biricik yoludur. Bu yasalar:

1.Dogal Alan: Fizik Yasalari

Evren, Tanri'nin doga yasalarinin diliyle yazdigi 3 boyutlu kitabidir. Insan vucudu dahil butun gok cisimleri ve onlari olusturan atom parcaciklari Yaraticilari tarafindan empoze edilen fizik yasalarini izlerler. Fiziksel evrendeki Tanrinin yasalarini (ayetler) etud eden ve icerdigi kurallari izleyen her kisi, Tanri tarafindan teknoloji ve konforlu bir hayat ile odullendirilir. Bu yasalar karsisinda ALDIRMAMAZLIK ve TANIMAMAZLIK yolunu secen kisi ise otomatik olarak o yasalarin gereklerince cezalandirilir.

Ornegin, yercekimi yasasini, deprem ,sel gibi muhtemel doga olaylarini hesaba katmadan kurulan binalar sonunda orada barinanlar icin felaketli mezarlara donusebilir. Baska bir deyisle bir musluman Tanri'nin dogadaki yasalarini ogrenmeli ve bu yasalara uymalidir. Tanri'nin evrendeki ayetleriyle celiskiye dusmeyen ya da karsi gelmeyenler kim olursa olsunlar TanriÕnin yasalarina gore odullendirilirler.

2.Sosyal Alan: Toplumsal Hayatin Gerekleri

Musluman olmanin baska bir boyutu da kendini toplumsal sahada gosterir. Insan, yararlar arttiran rasyonel ve bencil (YARB) varlik olarak belli kurallari takip etmek ve davranislarina belli limitler koymak zorundadirlar. Ornek olarak bu YARB diger insanlarla yasamanin kendisi icin yararlar arttiracagini ya da bunun hayatini daha rahat ve guvenli bir hale sokacagini dusunurse bir dag basi yerine bir sehirde oturmayi sececektir. Insan digerleriyle isbirligi yapmaya ve uzlasmaya karar verdiginde zekasina ve deneyimlerine dayanarak, digerlerinin haklarina mallarina ve hayatlarina saygi gostermek zorunda oldugunu bilir. Toplum icinde yasayan ancak uzlasmayi kabul etmeyen bir insan, kendi seciminin geregiyle, yani toplumun bir uyesi olma tercihiyle CELISKIYE duser. Boyle rasyonel olmayan bir tavir, ic savasla, zulumle, guvenligin olmadigi bir kaos ortamiyla cezalandirilacaktir. Rasyonel davranmayan bu bencil varlik, belki de cevre ve toplumsal hayatin yasalariyla CELISMENIN getirdigi aci sonuclarindan onemli dersler almis kisilerin torunlari tarafindan yurutulen yasalarla cezalandirilacaktir.

Bu baglamda, diger insanlarin haklarina saygi gostererek kisisel cikarlarini gozeten bir kisi muslumandir ve toplumsal prestij ve konumla odullendirilir. Kutsal Kitaplarda gecen oldurmemek, yalan soylememek, hirsizlik yapmamak, komsu hakkina riayet etmekle ilgili ayetler bizim icin yeni yahut bilinmeyen olgular degildir. Aslinda YARB'in bu emirlere gereksinimi de yoktur. Acik bir sekilde, bir toplum icerisinde yasayan her YARB icin On Emir olarak bilinen ogutlerin asgari 7 tanesini (4-10) akillariyla ve tarihsel deneyimleriyle bilebilecek yetenektedir. Kutsal Kitaplarda yer alan bu emirler akil sahibi insanlar icin sadece bir animsatici ve belki de akildisi egilimler gosterenler icin bir uyarici ve kilavuzdur.

Inanc olarak agnostik veya ateist olan ancak evrensel toplumsal yasalara akillarini kullanarak uyan insanlar bu baglamda muslumandirlar. Uygar insanlar, genel olarak, son yedi emire uyarlar ve karsiliginda isleyen bir hukuki, siyasi, iktisadi ve tomplumsal sistem ile odullendirilirler. Baskalarinin uzerinde zor kullanarak egemenlik kurmayi , digerlerini etnik ve dinsel farkliliklari sebebiyle baski altina almayi secen irrasyonel cikarcilar ise uzun vadede yarar yerine zararlarini arttirirlar ve sonucta kaos, guvensizlik, yozlasma ve ic ve dis savaslarla kivranan bir ortam ile cezalandirilirlar.

Kutsal yasanin toplumsal boyutu bireylerden olusan her toplumun yapisinda mantiksal bir realite olarak mevcuttur. Baska bir deyisle, bireyler ve altgruplar toplumsal yararlarini arttirmak amaciyla bazi acik rasyonel kurallara saygi gostermek zorundadirlar.

Dunya nufusunun artmasi, kitle iletisim ve ulastirma araclarinin gelismesi ile ulusal sinirlar islevlerini yitirmekte ve uluslarin birbirine bagimliligi guclenmektedir. Uluslararasi ticaret de bu yuzden dunyanin politik tablosunu radikal bicimde degistirecektir. Nitekim, 21. Yuzyil dunya halklarinin ulusal cikarlarini global cikarlar ile birlestirecegi ve uzlastiracagi bir cag olacaktir. Artik kendi ekonomik cikarlarini da yakindan etkiledigi icin hic bir ulus dünyanin baska bir kosesindeki insan haklari ihlallerine ya da cevre kirlenmesine daha fazla hosgoru gostermiyecektir.

3. Entellektuel Alan: Tanri'nin Bilgisi ve Ebedi Mutluluk

Neden tanrisal bir mesaja gereksinimiz var? Vahyin insanlar icin onem nedir? Burada, musluman olmanin bir zorunluluk haline geldigi ucuncu boyutla karsilasmaktayiz. Tam muslumanlik, Tanri'nin fiziksel ve sosyal alandaki yasalarina teslim olmaya ek olarak O'nun varligini ve egemenligini kalp ve bilincte kabul etmekle gerceklesir. Gercek mutluluga ancak, dogal ve toplumsal yasalara teslim olusumuzla birlikte Tanri'ya kalbi olarak teslimiyetimizle ve Tanri'yi din (yargi) gununun biricik sahibi ve efendisi olarak KABUL ETMEMIZLE gerceklesebilir. Teslimiyetin bu son boyutu sonsuz bir mutluluk ve özgurlugu getirir. Bilinc ve duygu alanindaki teslimiyet diger boyutlariyla birlikte tum uzuntuleri ortadan kaldirir, butun sorunlari cozumler.

Ozetle, toplumsal ve dogal alanlardaki evrensel yasalara rasyonel olarak uymadikce ve birey olarak benligimizi Tanri'ya teslim etmedikce gercek mutluluga ve ozgurluge erisemeyiz.

Kuran'daki islam

Islam ne iddia edildigi uzere Muhammed tarafindan kurulan bir dindir ne de ozgun bir isimdir. Islam, kendilerini Tanri'ya teslim edenlerin ortak degerler dizisidir. Kuran, inanan ve erdemli bir hayat suren herkesi "muslumanlar," yani "teslim olanlar" sozcuguyle tanimlar (22:78). Nuh, Ibrahim, Musa, Davud, Suleyman ve onlari destekleyenler ayni sozcukle yani "muslumanlar" olarak tanimlanir (10:72; 2:128; 10:84; 27:31; 5:111; 72:14). Butun elciler getirdikleri mesaji kendi toplumlarinin diliyle anlattiklarindan oturu Tanri'ya teslimiyeti Arapca "Islam" ya da "musluman" sozcukleriyle degil kendi dillerindeki karsiliklariyla tanimladilar (14:4). Butun gok cisimleri tanriya teslim oluculardir (41:11). Golgeler, hatta inanmayanlarinki de dahil olmak uzere, Tanri'nin isik yasasina teslim olmustur (13:15). Evrendeki hersey Tanri'nin yasasina/dinine teslim olmustur. Bu yuzden Tanri'ya teslimiyet (islam) evrensel dindir (3:83).

Islam Dini:


Kisisel deneyimlerin yani sira nesnel deliller gerektirir (3:86; 2:111; 21:24; 74:30).
Bir savi kabul etmeden once entellektuel bir sorgulama talep eder(17:36).
Etnik gruplari birlestirir (49:13).
Uluslar arasinda baris onerir (2:62; 2:135-136,208).
Kokenine ya da inancina bakmadan herkese adalet vaad eder (5:8).
Barisi ve gercekligi destekler (60:8,9).
Tanri ile insanlar arasindaki ruhbanlari ve aracilari reddeder (2:48; 9:31-34).
Refahin paylasilmasini destekler (59:7).
Uretime dayali olmayan ekonomiyi lanetler (2:275; 5:90; 3:130).
Toplumsal olaylarda karsilikli gorus almayi onerir (42:38).
Bireye ve bireysel haklara en ust duzeyde saygiyi ister (5:32).
Kadinlara deger verir (3:195; 4:124; 16:97).
Bizden doga ve cevreyle uyum icinde olmamizi ister (30:41).
Nitekim, Tanri tarafindan onaylanan biricik din/yasa Islamdir (3:19,85).
O zaman....
Siz musluman misiniz?

Kacta kac muslumansiniz??


www.19.org dan alitidir.

Edip Yüksel*


* http://www.kuranmeali.com/edipelestiri.asp
 
 
 
 
Vatikan ve İslam /2/ 

Muhammed Ammara

Papa II. John Paul'un Nisan 2005'te ölmesiyle Vatikan'da resmi görevli birçok kişi işini kaybetti. Ancak bir kaç kişi hariç. İşini kaybetmeyenlerden bazıları şunlardı:

1- Papa'nın ölüm haberini açıklayan ve geçici müdür görevini üstlenen Yaver Kardinal Eduardo Martinez Somalo.

2- Cenazede bir konuşma yapan ve eski Papa'nın hayat hikâyesini anlatan Kardinal Joseph Ratzinger.

Ratzinger 16. Benedictus unvanıyla Papa seçilmesi savunduğu fikirler nedeniyleydi. 14. Benedict (1740-1758) rasyonalizme ve aydınlanmaya düşman bir Papa'ydı. 5. Benedict ise (480-547) Batıda Hıristiyanlığının yerleşmesini sağlayan ve günümüz de takip edilen batı ruhbanlığın temelini atan rahip ve Papa'ydı.

- 2004'te ise 16. Benedictus daha Papa seçilmeden Papalık görevini üstlenmişti. Vatikan'daki güçlü adam konumundan hareketle Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye olmasına karşı olduğunu, çünkü Türkiye'nin müslüman bir ülke olduğunu söylemişti.



-2005 Nisanında ölen Papa II. John Paul'un cenaze törenini aktaran Amerikan Newsweek dergisi 19/4/2005 tarihli sayısında beklenen haberi veriyordu: Papa İslam'la yüzleşiyor. Zira uluslararası terör (İslam), doğu bloku ülkelerindeki Komünizmden kaynaklanan sorunları adeta siyah beyaz televizyona çeviriyor. İslam'ın fundamental ve modern yapısıyla bir güç olarak ortaya çıkması teolojik ve yüksek diplomatik bilgisi olan lider bir rahibin mevcudiyetini gerekli kılıyor.



-Yeni Papa Avrupa'nın kalbinde cereyan eden bu İslam tehlikesiyle başedebilmeli. Çünkü gelecek nesilleriyle birlikte göçmen Müslümanlar Kilisenin daha önce karşılaşmadığı sosyal ve dini bir güç odağı haline geliyor.



Bu bildiriyle Newsweek, yeni aşamada yeni Papa'nın yeni görevlerini sıralıyordu. Eski Papa'nın "Komünizm'le savaşma" rolü, yeni Papa'dan beklenen "İslam'la savaş" rolüyle kıyaslanamaz.



-Kardinal Joseph Ratzinger Papalığı üstlendikten sonra (16.Benedictus olarak):



1- "Dinlerarası diyalog" komitesi kaldırıldı. Yerine "kültürlerarası diyalog" komitesi getirildi. Katoliklik dışında diğer dinlerin gerçekten semavi din olduğunu reddeden "Egemen Mesih" belgesine uygun olarak.



2- "İslamo Cristiano" dergisinin yayınını da durdurdu. Ayrıca Almanya'nın Köln şehrinde Müslüman temsilcileri kabul ederken şöyle diyecekti: "Müslümanlar kalplerindeki kini söküp atmalı, fanatizmin tüm türleriyle ve şiddete sebep olabilecek herkesle savaşmalıdırlar."



- Eylül 2005'te ise İslam ve Müslümanlara karşı şiddetli ırkçı ve öfkeli yazılarıyla tanınan İtalyan kadın gazeteci Oriana Fallaci'yi kabul etti.



- 18/4/2006 tarihinde Fransa'nın ünlü gazetesi Le Monde'nin yazarı Henry Tincq'in Papa'nın İslam'ın yayılmasına engel olması gerektiği üzerine bir makalesi yayınladı: Papanın ağzından şunları yazıyordu: "İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık tarzı tevhidi bir din değildir. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın mensup olduğu aynı vahye mensup değildir."



- İtalyan Senetör ve yazar Marcello Pera ile beraber "Without Roots: The West, Relativism, Christianity, Islam" (Köksüzlük: Batı, Görecilik, Hıristiyanlık ve İslam) adında bir kitap yazarak korkularından bahsetti. En önemli üç korku şunlardır:



Birincisi: Hıristiyan Avrupa'da doğum oranlarının giderek azalması, Almanlar, İtalyanlar ve İspanyollar başta olmak üzere bir kaç halkın bu yüzyılın sonuna doğru kendi ülkesinde azınlık statüsüne düşmesi



İkincisi: Nesli azalan bu Hıristiyan Avrupalı halkların yerini Afrika'dan ve İslam dünyasından gelen Müslüman göçmenler alacaktır. Bu durum 21. Yüzyılda Avrupa'nın İslam dünyasının bir parçası olacağı endişesini doğurmaktadır.


Üçüncüsü: Birçok Avrupalı için Hıristiyanlığın sadece "bir zamanlar Hıristiyan olan" ailelere mensup olmak şekline dönüşmesi.



- Papa 16. Benedictus'un Yahudilerle olan ilişkisine gelince, yeni Papa Vatikan'ın bu konuda izlediği yolu takip etti: Yahudilerle yakınlaşma, onların şantajlarına boyun eğme, Yahudilerin Hıristiyanlığı ve İsa Mesih'i tanımalarını beklemeden "İsa Mesih'i İsrail'in içerisine yerleştirme" yoluna gitme.



Katolik dünyasının Başrahibi -ki Nazi Ordusunda askeri geçmişi vardır- görüldüğü kadarıyla bu geçmişi nedeniyle Yahudi şantajının bilincindedir. Yahudilerden bahsederken "aziz kardeşlerimiz" ifadesini kullandığını görüyoruz. Selefi de onlardan "büyük kardeşlerimiz" diye bahsetmişti. Bu Papa (16. Benedictus) işi o kadar ileri götürdü ki Meryem (as) hakkında yazdığı kitabının adını "Sion'un kızı" koydu.



Bazı "hayalperestler" ya da "kara cahiller" başka bir ifadeyle bazı "kandırılanlar" Vatikan'ın İslam dünyasıyla diyalog konusunda, Papalığın İslam'a yönelik bu tutumu karşısında eli kolu bağlanmıştır. Vatikan'ın bu tutumu sadece, tek semavi dinin Katoliklik olduğunu, kurtuluşun ancak Katoliklikle olabileceğini iddia eden "Mesih'in egemenliği" belgesinden kaynaklanmıyor. Vatikan'ın Müslümanlarla diyaloğu sadece Müslümanları soğuk savaş esnasında "ateist" komünizme karşı "dindar" batı bloğunun yanına almaktır. O yüzden bu diyalogla ilgili olarak Batı Kapitalist Bloğunun çarkında dönen İslam ülkeleri dışında hiçbir kurum ya da kuruluş göremezsin. Vatikan bu diyalog yılları süresince ve tüm konferanslarında ne "İslam'ı semavi bir din, ne İslam'ın resulünü (sav) nebi ve resul ne de Kur'an-ı Kerim'i İlahi bir vahiy olarak kabul etmeyen" sabit tutumunu sürdürdü. İslam'ı sonradan ortaya çıkmış bir din olarak, başka bir deyişle Budizm, Hinduizm ve Zerdüştlük gibi "kültürel dinler" kategorisinde tanımlıyor. Vatikan temsilcilerinden İslam'ın semaviliğini kabul etmeleri istendiğinde Vatikan'ın ve Dünya Kiliseler Birliğinin cevabı açık ve kesindir.



Cidde'deki "Dünya Diyalog Forumu" ve İslam Konferansı örgütünün davetiyle 28-29 Ekim 2001'de Kahire'de Heliopolis Sheraton otelinde düzenlenen İslam-Hıristiyanlık arası diyalog konferansında olduğu gibi: Vatikan delegesi Rahip Halid Ekşe ve Dünya Kiliseler Konseyi temsilcisi Dr. Tarık Metri konferansın sonuç bildirisini imzalamayı reddetti. Çünkü bildiride "semavi dinler" ve "rabbani değerler" kelimeleri geçiyordu. "Biz İslam'ı semavi bir din, değerlerini de rabbani değerler olarak kabul etmiyoruz" dediler. Bu sözler Katolik Papaz Cristian Fanespin tarafından BBC Arapça bölümünün Kahire ofisinde 17/9/2006'de canlı olarak yayınlanan "Hedis es-Saat" (günün konuşması) adlı programda da tekrar edildi: "Biz İslam'ı semavi bir din olarak kabul etmiyoruz."

Bu makale Mehmet S. Direk tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.



tonyuk...@gmail.com
 
 
 
İbrâhim

ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı

ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim


Asaf Halet Çelebi

tonyuk...@gmail.com

 
 
Şehrazat
Sen gecenin gündüzün dışında
Sen kalbin atışında kanın akışında
Sen Şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında
Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın

Sen bir rüya geceleyin gündüzün
Sen bir yağmur ince hazin
Sen şarkılarca büyük hüzün
Sen yolunu kaybeden yolcuların üstüne
Bir ömür boyu yağan bir ömür boyu karşın

Sen merhamet sen rüzgar sen tiril tiril kadın
Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın
Sen başını çeviren cellatbaşının güne
Sen öyle ki sen diye diye seni anlıyamayız
Şehrazat ah Şehrazat Şehrazat
Sen sevgili sen can sen yarsın



Sezai Karakoç
tonyuk...@gmail.com
 
 
 
Bir Kelam Bir Meram

Elif olmak zordur
Çünkü elif olmak
Yuvarlak bir dünyada dik durmanın
Dik ve önde/ Belki acıyla
Ama vazgeçmeden durmanın
Dünya ne kadar dönerse dönsün
Olduğu yerde kalmanın adıdır elif olmak
Kaç silah varsa elife çevrilir
Elif hep olduğu yerdedir
Silahlar patladığında ilk vurulan eliftir
Zordur elif olmak
Elif olmak hep vurulmaktır
Elif olmak yalnızca elif olmaktır
Ne B, ne T, ne S
Elif
Yalnızca elif
Elif demeden hiçbir şey denilemez
Ben elif dedim
Artık her şeyi söyleyebilirim

MEVLANA İDRİS  
 
 
 
 
***********************************************************************************************************
**********************************************************************************************************
 
 
YABANCI MADEN SIRKETLERI TURKIYE'YI TALAN EDIYORLAR - AKP HUKUMETI TALANA DESTEK VERIYOR !!!
 
 
"Efemçukuru köyünde tam bir ağaç katliamı denilecek görüntüler yaşanıyor. Kavacık köyünde 16 bin 622 kızılçam ağacı Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri tarafından kesilirken, Efemçukuru köyü yakınlarındaki ormanda da binlerce ağaç kesimi yapıldı ve kesimler hâlâ sürüyor. "
 
*** 
 
Ekip , bictiginiz , capalayip suladiginiz , hasat zamani geldiginde meyvasini sebzesini toplayarak sattiginiz,
cocuklarinizi okutup buyuten kazancinizi saglayan , ailenizi icinde barindiran tarim arazileriniz vardi.
Bir koyde mutlu , sakin yasardiniz.
 
Koyunuze yabancilar gelip gitmeye ve arazilerinizi satin almaya basladilar.
nedenini bilemediniz.
Bazilariniz satti.
Siz satmadiniz.
 
Ogrendiniz ki arazilerinizi satin alan bir maden sirketidir.
 
Koyunuzu kostebek gibi kazacaklar,
Icme sularinizi ise altin aramada kullanarak , siyanurleyip zehirleyecekler.
tuketecekler.
tariminiz , hayvanciliginiz yok olacak.
 
Bastirdilar , sat !
Satmadiniz ...
 
Birgun muhtar devletten elinize bir mektup verdi.
 
Gorulen luzum geregi araziniz kamulastirilmistir.
 
Etesi gun ,
Devlet sizden aldigi topraginizi,
maden sirketine devrediverdi...
 
Bu bir masal degildir....
Izmir'in Efemcukuru koyunde yasanmaktadir.
 
Turkiye emperyalizme teslim edilmektedir.
 
Naci Kaptan
 
 
 
 
 
 
Sus, kimseler duymasın!..
Özer Akdemir Özer Akdemir
 

 
Büyükşehir Belediyesi, altın madeniyle ilgili sessizliğini korurken, Efemçukuru'nda ağaç katliamı sürüyor
 
10/01/2008

İzmir'in gelecekteki içme suyu için yaşamsal önem taşıyan Çamlı Barajı'nın yapımı, Efemçukuru köyünde işletilmek istenen altın madenciliğine kurban gitmiş gibi görünürken, barajın yapımı konusunda daha düne kadar son derece kararlı olduğunu her fırsatta yineleyen Büyükşehir Belediyesi'nin ağzını bıçak açmıyor.
 

Efemçukuru'ndaki 35 parsel arazinin Bakanlar Kurulu tarafından "acele kamulaştırılması" sonrası Çamlı Barajı tartışmalarının kamuoyunda yer bulmasının ardından Büyükşehir'in tavrı merakla beklenirken, sorulan sorulara belediyeden "Başkan açıklama yapacak" yanıtının dışında bir açıklama gelmemişti. Büyükşehir'den beklenen açıklama önceki gün geldi ama, son günlerin en çok tartışılan konusu Çamlı Barajı'nın adının dahi anılmadığı bir açıklama oldu bu. "İzmir'in suyu işte böyle korunuyor" başlıklı açıklamada; İZSU Genel Müdürlüğü'nün Tahtalı Barajı'nın ve İzmir'in havasının temiz tutulabilmesi için 526 hektar alanın kamulaştırarak ağaçlandırıldığı, 42 hektar alanın da önümüzdeki günlerde kamulaştırılacağı dile getirildi.
 
 
Açıklamanın "Barajı koruyacağız" alt başlıklı bölümünde, esas korunması gereken Çamlı Barajı'ndan hiç bahsedilmezken Büyükşehir Belediye Başkanı Kocaoğlu'nun, Tahtalı Barajı ile ilgili şu sözlerine yer verildi: "Kente daha uzun yıllar su sağlanması için her türlü kirlenmeye ve dış etkenlere karşı Tahtalı Havzası'nı ve barajı korumak zorundayız. Havzanın sorunlarını çözmek ve İzmir'in suyunu korumak, öncelikli görevlerimizin başındadır. Bu doğrultuda çalışmalarımızı sürdürüyoruz."
Katliam mı "gençleştirme" mi?
 

Büyükşehir'den bu açıklamalar yapılırken, Konak ilçesi sınırları içerisinde bulunan Kavacık köyünde ve Tahtalı Barajı'na yakınlığı bilinen, Çamlı Barajı'nın koruma alanı içerisinde kalan Efemçukuru köyünde tam bir ağaç katliamı denilecek görüntüler yaşanıyor. Kavacık köyünde 16 bin 622 kızılçam ağacı Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri tarafından kesilirken, Efemçukuru köyü yakınlarındaki ormanda da binlerce ağaç kesimi yapıldı ve kesimler hâlâ sürüyor. Köylüler ağaç kesimlerini "tabiat katliamı" olarak nitelerken, Orman Genel Müdürlüğü ise kesilen ağaçların ömrünü dolduran ağaçlar olduğunu ve kesim sahalarında gençleştirme yapılacağını ileri sürüyor.
 

Kavacık Köyü Muhtarı Ayhan Kaya, kesim yapılan arazinin 1. derece doğal SİT alanı özelliği taşıdığına dikkat çekerken, köylülere yerden dal toplamayı dahi yasaklayan devletin binlerce ağacı kesmesine bir anlam veremediklerini belirtiyor.
 

Efemçukuru Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Fikret Bay da üç yıldır bölgede ağaç kesiminin yapıldığını belirterek, kesilen ağaçların yerine yenilerinin dikimi ile ilgili şu ana kadar herhangi bir çalışmanın yapılmadığını söyledi. Bay "Ağaçların yaşlı olduğu doğru değil" dedi. Bay, ağaç kesiminin köylerinin sınırları içerisinde yapılmak istenen altın madenciliği ile ilgili olabileceğini; kendilerinde, madencilik sırasında yaşanacak olan ağaç kıyımlarının, daha önceden yapılan böylesi kesimlerle gizlenmeye çalışıldığı kanısının oluştuğunu belirtti. Orman Bölge Müdürü İbrahim Çiftçi ise ağaç kesimlerinin katliam değil, "gençleştirme" için yapıldığını, ekonomik ömrünü dolduran 60 yaşını geçkin ağaçların kesildiğini ileri sürdü. Tüm bunlar yaşanırken, Efemçuru köyü yakınlarında 4 yıl önce objektifimize takılan görüntü ile aynı karenin bugünkü içler acısı hali, söze gerek bırakmıyor.
 
(İzmir/EVRENSEL)
 



__._,_.___
 
 
Sosyal Güven(siz)lik Geliyor! Dikkat!!!


Şu anda mecliste bekleyen 5510 sayılı (Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigo rtası (SSGSS) yasa tasarısı eğer yasalışırsa pek çok
hakkımızı kaybedeceğiz.

Sağlık ve sosyal güvenlik haklarımızda oluşacak kayıplardan bazıları şöyle:

Ø        Zaten kadınlar için 58, erkekler için 60 olan emeklilik yaşı
hem kadınlar, hem de erkekler için 65'e çıkarılacak. (Madde 28)

Ø        Emekliliğe hak kazanabi lmek için yakın zamanda 5.000'den
7.000 güne çıkarılan prim ödeme zorunluluğu 9.000 gün prime çıkacak.
(Madde 27)

Ø        Emekli maaşları % 23 ila % 33 arasında düşürülecek. (Madde 29)

Ø        Yıpranma hakkı gasp edilecek

Ø        Aylık geliri 139,6 YTL'den fazla olan bütün vatandaşlar her
ay 73 ila 475 YTL Genel Sağlık Sigortası primi ödemek zorunda kalacak.
(Madde 88)

Ø        Sadece ayakta tedavi olununca değil; hastalık, kaza, ameliyat
gibi nedenlerle hastaneye yatmak gerekince de "katılım payı" adı
altında para ödenecek. (Madde 68)

Ø        "Katılım payı" gerektiğinde beş katına kadar arttırılacak. (Madde 68)

Ø        Bütün sağlık hizmetleri paralı olacak.

Ø        Sağlık hizmeti alabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak,
üstelik vergi ödemek, dahası Genel Sağlık Sigortası primi yatırmak,
hatta bir de "katılım payı" ödemek yetmeyecek. Şimdi bir de "ilâve
ücret" adı altında para ödemek gerekecek. (Geçici Madde 5)

Ø        Bütün dünyada anne sütünün önemi yeniden anlaşılır ve emzirme
teşvik edilirken Türkiye'de "sigortalının çocuğuna bir ay anne sütü
yeter" mantığı geçerli olacak. Daha önce doğum yapan sigortalılara
altı ay süreyle verilmesi öngörülen emzirme yardımı bir aya
düşürülecek.

Ø        Hastalanan sigortalılara verilen iş görememezlik ödeneği % 16
azalacak. (Madde 18, 19, 80)

Ø        Emekli Bağ-Kur'lularının maaşından 10 yıl süreyle % 10
oranında Genel Sağlık Sigortası primi kesilecek. (Madde 88)

Ø        Primini ödeyemeyen vatandaşlar sağlık hizmeti alamayacak,
hastane kapılarından geri dönecek. (Madde 88, 89 ,90)

Ø        Primini ödeyemeyen çiftçilerin pamuğuna buğdayına, üzümüne
tütününe el konulacak. (Madde 87)

Şu anda sadece Türkiye'de değil dünyanın pek çok ülkesinde benzer
politikalar uygulanmaya çalışılıyor. Devletler sosyal güvenlik ve
sağlık harcamalarını azaltma çabasındalar. Fransa ve Yunanistan'da
büyük grevler ve yürüyüşlerle bu yasalar engellenmeye çalışılıyor. Şu
an yasanın getirecekleri ile ilgili yeterli farkındalık yok. Biz de bu
yasayı engelleyebiliriz. Biz karşı koyarsak bu yasayı geçiremezler!
 
 
 
 
DSP-SÜLEYMAN YAÐIZ-BAÞBAKAN'A DAVALARLA ÝLGÝLÝ SORU ÖNERGESÝ
 
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI'NA
 
Aşağıdaki sorularımın, Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak yanıtlanması isteğimi bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla.                                                                                 11 Ocak 2008
 
 
Süleyman Yağız
DSP İstanbul Milletvekili
 
 
1-                 Başkaları hakkında dava açmayı kendiniz için doğal bir hak olarak görmenize, üstelik de bugüne kadarki başbakanlar arasında en çok dava açan başbakan olmanıza karşın, başkalarının sizin hakkınızda dava açmasına neden kızıyorsunuz?
 
2-                 Partinizin bir grup toplantısında davalarla ilgili kızgınlığınızı dile getirirken, gerekçe olarak, "Ben bu ülkenin Başbakanıyım" demeye neden gereksinim duyuyorsunuz?
 
3-                 Başbakan olmanız, hakkınızda dava açılmasına bir engel oluşturmakta mıdır? Başka bir ifadeyle başbakanlar imtiyazlı mıdırlar ki, hakkınızda dava açılmasını yadırgıyorsunuz?
 
4-                 Başbakan olduğunuzdan bu yana kaç kişi hakkında ceza ve tazminat davası açtırdınız?
 
5-                 Bu davaların kaçını kazandınız, kaçını kaybettiniz?
 
6-                 Lehinize sonuçlanan tazminat davalarından -parasal değer olarak- ne kadar kazandınız?
 
7-                 Tazminat davalarından elde ettiğiniz kazançlarınızı Mehmetçik Vakfı, Diyanet Vakfı veya Alevi vakıf ve dernekleri gibi kuruluşlara bağışlamayı düşünüyor musunuz?
 
8-                 Bundan sonra da eleştirilerinden hoşlanmadığınız gazeteci veya başka kişiler hakkında dava açmaya ve sizin hakkınızda dava açanlara kızmaya devam edecek misiniz?
 
 
 
 
**********************************************************************************************************
*********************************************************************************************************
 
 
KOLSUZ AGOP
 
 Prof. Dr. Agop Kotogyan yani meshur 'Cildiyeci Kolsuz Agop', 41 yil hizmet verdigi Istanbul Üniversitesi Cerrahpasa Tip Fakültesi'nden geçtigimiz kasim ayinda emekli oldu. Tesadüf bu ya Agop Hoca, bundan tam 66 yil önce Cerrahpasa'nin dogum kliniginde dünyaya gelmisti. Hastane, evlerine 15 dakika yürüyüs mesafesindeydi.
 
 Dogdugu Samatya semtini diger adi Kocamustafapasa'yla seven Kotogyan, 'Dogma büyüme Pasaliyim' diye övünüyor. Agop Hoca, yillarca hasta baktigi, laboratuvarinda göz nuru döktügü kimileri simdi namli birer profesör olan ögrencileri, vefali  hastalari ve mesai arkadaslarinin katildigi törenle ugurlandi.
 
 Veda eden aslinda azmin, direncin, ölümlerin esiginden dönüp hayata siki siki sarilmanin simgesi, yasayan bir efsaneydi. 30 yil önce mesleginin zirvesine oturmus, masal kahramanina dönüsmüstü. Hayatinin içine girmek zordu. Çünkü gazetecilerden uzak duruyor, doktorlarin artist olmadigini, bilimsel tebligler disinda disariya seslenmenin reklam olabilecegini savunuyordu. Türkiye'de cinsel yolla bulasan hastaliklar kürsüsünü ilk  kuran, çesitli bilim dallarinda bölüm baskanligi yapan, yeni buluslarla çigir açmis bu doktoru albüm sayfalarimiza alabilmek için günlerce ugrastik. Sonunda hatirini kiramayacagi dostlar araya girdi, bize hayatinin kapilarini araladi. Iste gördüklerimiz.

 Aslinda bu albüm söyle baslayabilirdi: 'Bir varmis, bir yokmus. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Yozgat'in Akdag Madeni Ilçesi'nin Terzili Köyü'nde Kirkor adinda bir çocuk varmis. Küçük Kirkor, kendi halinde yasayip giden yoksul bir ailenin çocuguymus.' Ama masalsi hayatin içinde gerçegi kaybetmemek için kronolojik sirayla anlatmayi dogru bulduk.

 Agop'un babasi Kirkor Kotogyan, 1911 dogumlu. 1915 yilinda, yani Anadolu'daki o büyük kaos döneminde henüz dört yasindayken babasini kaybetmis  Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüs. Küçük Kirkor'u annesi, onu madendeki magaralara kaçirarak kurtarabilmis. Sonra da bir yakinlarinin yanina siginmislar. Olaylar yatisip saldirilar durunca yanmis, yikilmis, talan edilmis köylerine dönebilmisler.

 Kirkor Bey, 25 yasindayken Yozgat'in Igdere Köyü'nde yasayan Makruhi Hanim'la evlenmis. Aile 1938'de Istanbul'a gelmis ve Samatya'ya yerlesmis. Bir yil sonra da ilk çocuklari Agop, Istanbul Üniversitesi Tip Fakültesi'nin Cerrahpasa'daki hastanesinde  dogmus. Dünyaya gözlerini açtigi, ilk görüntüleri, ilk sesleri duydugu bu hastane ile ömür boyu sürecek kader birligi de böylece baslamis.

 Babasi Kirkor Bey, insaatlarda kalfa olarak çalisir, annesi de Samatya yakinlarinda bir fabrikada isçilik yaparmis.

 KOLUNU PRES KAPTI

 Çok yoksullarmis. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni Ilkokulu'na basladigi yil, babasi ona bir ceket almis. Bir bahar günü arkadaslariyla Samatya sahilinden denize girip çikmis ve bir bakmis ki ceketin yerinde yeller esiyor. Anasindan bir ton dayak yedigi gibi tam üç yil boyunca da ceketsiz kalmis. 'Bana yeni bir ceket almalari mümkün degildi. Ekmegi karneyle aliyor, aylarca et ve seker yüzü görmüyorduk' diye annesinin kötegine hak veriyor simdi.
 Küçük Agop, daha ilkokuldayken ise baslamis. Mezun oldugu yil bir gümüs atölyesinde çalisiyormus. Sicak, çok sicak bir yaz günü, gümüs kaliplari plaka haline getirmek için kullanilan presin silindiri is önlügünün kolunu kapmis. Sonra da elinin tamami omuzuna kadar presin altinda un ufak olmus. Hastaneye vardiginda doktorlar, 'Bu çocuk yasamaz' demis. Ameliyat olmus, günlerce komada kalmis ve bir gün gözlerini açip hayata yeniden merhaba demis. Kaderin cilvesi bu ya, yine Cerrahpasa Hastanesi'ndeymis.

 O yaz sonunda kendisini tamamen toparlamis ama çevresindekilerin aciyarak bakmasi kalbini çok kiriyormus. Bu yüzden kayit yaptirdigi halde okula gitmeyecegini söylemis babasina. Okula gitmemis ama aldigi ders kitaplarini her gün muntazaman okuyarak kendine göre bir tedrisat yapmis. Okulsuz geçen bu yil boyunca hep düsünmüs. O küçük ve artik tek kollu bedeniyle bir meslek sahibi olamayacagina karar vermis. 'Okumaliyim, her ne pahasina olursa olsun okumaliyim' demis. Ve dönem baslayinca Kumkapi Bezciyan Ortaokulu'nda egitime geri dönmüs.

 Bütün okul hayati boyunca, yazlari ve hafta sonlari çalismaya devam etmis. Tahtakale'de isportacilik yapmis. Konfeksiyon atölyelerinde ilik makinelerinde çalismis. Eve katki olsun diye çalisirken çok sevdigi kiz kardesleri Hripsima ve Maryam'a da küçük hediyeler almayi ihmal etmezmis.

 FUTBOL YILLARI
 Ortaokulda basarili olmus ama esas zirveyi Galata Getronogan Lisesi'nde yapmis. Her yil okul birincisi olmus, takdirlerle dönmüs evine. Agop Bey, hasta Fenerbahçeli. Tam 26 yildir Fenerbahçe Kulübü üyesi. Basketbolu çok seviyormus. Ama tek kollu oldugu için oynayamamis. 'Ben de sahada top kostururum' demis ve lisede futbola baslamis. Oynayamazsin demisler, aldirmamis. Çok da güzel oynamis. Ve hatta, o devrin ünlü takimi Samatya Gençler Kulübü'nün kadrosuna girmeyi basarmis.

 1957'de Istanbul Üniversitesi Tip Fakültesi'ni kazaninca dogdugu, yeniden hayata döndügü Cerrahpasa Hastanesi'nde bulmus kendini. Kapisindan içeri girdigi ilk gün 'Bir zamanlar beni kurtardi bu hastane, simdi nöbet sirasi bende' diye düsünmüs. Bu dönemde lise ögrencilerine özel dersler vererek okul parasini kazanmaya devam etmis. Ayrica, Cerrahpasa'nin futbol takiminda oynamayi da ihmal etmemis.

 1963'te okul birincisi olarak doktorluk diplomasini almis. Bir yil Çapa'nin Deri ve Frengi Hastaliklari Klinigi'nde çalismis. 1964'te Cerrahpasa'daki Dermatoloji Kürsüsü'nde asistan olarak göreve baslamis. Uzmanlik tezinin basligi, 'Impetigo Herpetiformis Vak'alari Üzerinde Klinik ve Biyosimik Arastirmalar.' Ben basligindan bir sey anlamadim, Agop Hoca açikladi: 'Uçukla ilgili çok önemli bir çalismaydi.'

 1967'de uzman olmus. Cerrahpasa Tip Fakültesi'nde basasistan olarak çalisirken üniversite tarafindan Ekim 1969'da Almanya'ya gönderilmis. Dört ayda Almanca'yi ögrenmis. Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji Klinigi'nde ünlü dermatolog Prof. Dr. Nödl'ün yaninda çalismaya baslamis. Ayrica ayni üniversitenin alerji ve histoloji bölümlerinde çalismis. Kliniklerde gösterdigi basaridan dolayi, Alman Üniversite Kurulu'nun talebiyle okulda kalma süresi bir yil daha uzatilmis.

 Dr. Kotogyan, 1952'de geçirdigi kazadan önce çogu kisi gibi sag elini kullanirmis. Onu kaybedince sol eliyle is görebilmek için çok çalismis. En büyük zorlugu da üniversitedeyken çekmis. Tek eliyle tüplerden siringaya ilaç çekmeyi, bu ilaci hastaya enjekte etmeyi ögrenmek için geceleri hastanede nöbete kalmis, evde portakallara su siringa edermis. Dikis atmayi ögrenmek için ise, evde ne kadar sökük ve yirtik varsa dikermis. Iki yil içinde tüm bu isleri kimseden yardim almadan tek basina yapiyor hale gelmis.

 1972'de Cerrahpasa Tip Fakültesi'ne geri döndükten bir yil sonra doçentlik sinavini basariyla vermis. 1979'da ise, 'Akne Vulgaris Vak'alarinda Immunolojik Arastirmalar' baslikli teziyle profesör kadrosuna atanmis. Almanca'dan sonra yine kendi çabasiyla, Fransizca ve Ingilizce ögrenmis. Dünyanin birçok ülkesinde dersler, konferanslar vermis, nam salmis. Özellikle son iki yilda disaridan gelen hasta sayisinda büyük bir artis olmus. Uluslararasi tip dergilerinde yayimlanan makalelerinin sayisi 300'ü asmis, cilt hastaliklari üzerine iki kitap yazmis.
 
 Suzan Hanim'la 1975'te evlenmis. Üniversiteden emekli oldugu 21 Kasim 2004 günü yaptig konusmada 'Iki kisiye tesekkür etmiyorum: Biri beni bu yolun basina kadar getiren anam, digeri beni su kürsüye kadar çikaran esim Suzan. Tesekkür etmiyorum degil, aslinda edemiyorum. Çünkü onlara her seyimi borçluyum' demisti.

 YURT SEVGISI BUDUR

 Birçok ülkenin üniversitesinden teklif almis:
 Almanya, Fransa, Kanada, Amerika... 'Burada kal, kürsünün basina geç' demisler. O, bunlarin hepsini elinin tersiyle geri çevirmis. 'Ermeni oldugun için dedeni, fukara oldugun için kolunu kaybettigin o ülkede ne isin var' demisler, gülmüs geçmis. Peki ne düsünmüs? 'Evet dogrudur: Ülkemde çok aci çektim. Sefaletin dibinde yasadim. Dogrudur: Dedemi, çocuklugumu, kolumu kaybettim. Ama yolumu kaybetmedim. Bu ülkede yasayan milyonlarca insandan hiçbir zaman farkli olmadigimi düsündüm. Bu topraklarda yasayan tüm insanlari kardesim olarak benimsedim. Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdigin güzel ve iyi günleri sevmek demek degildir. Iyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanin yaninda kalmak demektir yurt sevgisi. Bos basak dik, dolu basak ise egiktir, derler. Ben hep egik gezdim su dünyada. Kibirden nefret ettim. Bos basaklar gibi diklenmedim, caka satmadim, her seyi biliyorum demedim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine sarildim. Isimi sansa birakmadim. Çünkü, çok çalistim ve bosluk birakmadim.'
 
 DOKTORLUGA DEVAM

 Bu efsane doktor üniversiteye veda ederken söyle diyordu: '32 yilini ögretim üyesi olarak geçirdigim, 41 yil üç ay süren üniversitedeki görevim fiilen sona ermis bulunuyor. Insanin hissetttiklerini anlatabilmesi oldukça güç. Ayrilik günü gelip çattiginda hiç tanimadiginiz bir bosluk hissine kapiliyorsunuz. Ilk olarak geçmisin yogunlugu içerisinde hiç gerçeklesmemis olan bir sey gerçeklesiyor: Annesinin kuzusu Agop, gümüsçüde çalisan Agop, futbolcu, asistan, Almanya'da görev yapan, doçentlik sinavindaki Agop, ilk dersini veren, profesör olan Agop kafa kafaya verip 'Simdi ne olacak' diyorlar. Neden sonra ayni toplantiya emekli Agop gelip de, 'Hey geçmisin kimlikleri; utanmasaniz Agop öldü diyeceksiniz. Simdi, en büyügünüz olarak ben, iste buradayim' diyene kadar...'

 Neyse ki Agop Bey tecrübeleriyle sifa dagitmaya veda etmedi. Osmanbey'deki mimar oglunun tasarladigi yeni kliniginde, yine içten, yine mütevazi, çalismayi sürdürüyor.

 Cigerim Agop, bilesin ki anacigin seninle iftihar ediyor. Prof. Dr. Kotogyan'in emekli oldugu gün annesi Makruhi Hanim (87) rahatsiz oldugu için törene katilamadi. Kiz kardesi ünlü matematik hocasi Hripsime Kotogyan, kürsüye çikti ve annelerinin gönderdigi mektubu okudu: 'Cigerim Agop. Baban da okuma yazma bilmez idi, ben de. Sen, okudun. Sen hep okudun ve çok çalistin can parçam. Biz fukaraydik, senin yaptigin su çok zor yolculukta yanina yetecek kadar azik koyamadik. Bak, burada da açikliyorum, herkes duysun: Oglum, sana yeterince yardim edemedik ve ben hep üzüldüm buna. Pek belli etmezdi ama baban da buna çok üzülmüstü. Ama, sen bizimyüzümüzü hiç kara çikarmadim. Her zorlugun üstesinden geldin. Garip kusun yuvasini yapan Allah, uçmak istedigini anlayinca sana kanat takti. Cigerim Agop, çok çalistin, çok yoruldun. Sana biraz istirahat et diyecegim ama biliyorum ki beni dinlemeyeceksin. Simdi, biraz hastayim ama sen biliyorsun ki yanindayim. Bilesin ki anacigin seninle iftihar ediyor. Baban da simdi yukaridan sana bakiyor ve gülüyordur. Cigerim benim, senin o kara gözlerinden öpüyorum.
 
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bizde senden gurur duyuyoruz Agop.
 
Arsive gitmeniz icin linki tiklayin.
http://groups.google.com.tr/group/acikalan?hl=tr
 
 
 
 
 

İnternette İşlenen 8 Önemli Suç

 

Internette işlenen ve başta Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı olmak üzere Türk Emniyeti, ÖZEL BÜRO ve Uluslararası Polis Teşkilatlarının takibinde olan 8 büyük suç var:

 

- Intihara yönlendirme

- Çocukların cinsel istismarı

- Uyuşturucu veya uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma

- Sağlık için tehlikeli madde temini

- Porno ve fuhuş

- Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama

- Kutsal kavramlara ve ulusal değerlere hakaret...

- Terörizme hizmet ve terörist faaliyetler

 

Eğer bu türde bir siteye rastlarsanız hiç vakit kaybetmeden www.ozel-buro.com sitemizin İHBAR HATTINA bildiriniz !

 aso...@gmail.com

 

 

 
Sıcak suyun faydaları
 
 
Sıcak Su...

Çinliler çok sıcak su içerler ... Bol Bol Sıcak Su .... Bütün gün, her gün !

NEDEN bol sıcak su?

Çay veya su bazlı içeceklere benzemeyen şekilde, bol su mide yüzeyinde kan akımına direkt olarak emilen birkaç maddeden biridir. Beden suyu diğer bileşenlerden ayırmak zorunda kalmaz.

NEDEN Sıcak Su?

Çinliler, 40 yaşından sonra oda sıcaklığından daha soğuk olan hiçbir şeyin bedenlere alınmaması gerektiğine inanırlar. Çünkü normal yaşlanma fiziksel değişimler üretir:

a) Kan damarları daha az elastik olur ve içindeki birikim nedeni ile çapı küçülebilir, bu nedenle yüksek kan basıncı oluşabilir ve kan dolaşımı problemleri ortaya çıkabilir (dondurma başağrısı sendromu)
b) Sindirim sistemi (büzgen kas, barsaklar ve kolon) da daha az elastik olur, sindirim sorunlarına ve kabızlığa neden olur.

Çinliler soğuk içecekler içtiğiniz veya soğuk besinler yediğiniz zaman içsel organların daha fazla büzüldüğüne, mevcut problemleri daha da kötüleştirdiğine inanıyor. Yağlı bir tavayı soğuk suda yıkamaya çalışın. Yağlar donar ve yapışır. Ama aynı tavayı SICAK suda yıkarsanız, yağı çözer ve uzaklaştırır. Bedenimiz yağları içerir. Sıcak su sistemimizi temizler.

SICAK SUYUN Faydaları :

1 - Bedenin doğal serinletme sistemini çalıştırır. Bu kan dolaşımında artışa neden olur.
2 - İç organları ve kaburga kafesinin etrafındaki kasları gevşetir, daha derin nefes almanızı sağlar.
3 - Mide asidi etkilerini rahatlatır ve asit reflu semptomlarını rahatlatır.
4 - Sulanmayı ve besinlerin emilimini artırarak sindirime yardımcı olur.
5 - Kabızlığı giderir.
6 - Kilo verme : yemeklerden yarım saat önce içilen sıcak su iştahı azaltır ve kilo vermeyi hızlandırır. Nefes tekniği ile birleştirilirse, yağ yakmak için hiper - oksijenlenme sağlar.
7 - Soğuk algınlığı, gripin süresini kısaltır, zatürreyi önler.

NE KADAR İÇMELİ? NE KADAR SICAK OLMALI? NE KADAR SIK İÇMELİ

Günd e 3 kez 1 fincan için, kahve sıcaklığında. Daha fazlası daha iyidir.



Dr. Susan Lee-Smith RN, PhD,
 
 
 
 
Deportivo

 Hep kendi kendime sormusumdur Ispanya ligindeki maclari izlerken neden
bu Deportivo'nun sahasinda hep bir TÜRK bayragi asili kale arkasinda
diye. Sonunda ögrendim ve cok hosuma gitti :-) Deportivo La Coruna´nin
kale arkasindaki TÜRK bayraginin anlami; Deportivo , Galesia bolgesinin
takimidir, eskiden bir TÜRK akinci boyunun orada yasadigi rivayet
edilir! Deportivo'lu taraftarlar ile Celta Vigo´lu taraftarlar
birbirlerini hic sevmiyorlarmis. Asagi yukari 20 yil önce Celtali'lar bu
nedenle Deportivo'lulara TÜRK demeye baslamislar, ama hakaret anlaminda.
Ama Deportivo'lu taraftarlar bunu hic hakaret diye algilamamislar. Hatta
kendi deyimleri ile 'Türk gibi kuvvetli'´ görünmekten cok hoslanmislar.
Iste bu yüzden her maclarinda en az 1 Türk bayragi aciyorlar. Bir daha
ki baktiginizda dikkat edin, yüzde yüz görürsünüz. Ekte de Deportivo'nun
yunan Panathinaikos takimini karsilama görüntüsü var...muhtesem bir
görüntü
 
 
 
***********************************************************************************************************
*************************************************************************************************************
 
 
Sosyal restorasyon, kamyonla kömür dağıtarak yapılmaz
 
AKP'nin fikri altyapısını oluşturan Muhafazakâr Demokrasi adlı kitapta sosyal politikaları, özel sektör ve STK'lara havale eden bölüm yeniden mi yazılacak?




AKP hükümetinin 2008 - 2012 dönemini kapsayan Eylem Planı'nı önceki gün açıklayan Başbakan Erdoğan, hükümetin yeni dönemdeki temel hedefinin "sosyal restorasyon" olacağını ifade ederek dedi ki:
"Bu dönem, siyasi ve ekonomik istikrarı sağlam bir zemine oturtan Türkiye'nin, sosyal istikrarını da pekiştireceği sosyal restorasyon dönemi olacaktır. Sosyal yaralarımızı geçici olarak saracak pansuman tedavisinden değil, kalıcı olarak iyileştirmekten söz ettiğimi özellikle belirtmek isterim."
Mükemmel!
Başbakan Erdoğan'ın bu sözleri ilk bakışta gerçekten çok sevindirici; ancak daha 2 hafta önce valilere "Gerekirse kamyonun direksiyonuna bizzat geçip, yoksul vatandaşıma kömür dağıtacaksınız" dediğini düşündüğümde, bu "sosyal restorasyon"un nasıl yapılacağına ilişkin ciddi endişelerim var.

Keyfi hayırseverlik!
Çünkü İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde düzenlenen Sosyal Hakları Yeniden Düşünmek konulu toplantıdan alıntılar yaptığım dünkü yazımda da belirttiğim gibi AKP iktidarında sosyal yardım, bugüne kadar vatandaşlık hakkı olarak değil, hayırseverlik çerçevesinde ve keyfi olarak yapıldı.
Pekiyi 2. AKP hükümetinde radikal bir değişiklik olabilir mi?
Başbakan'ın açıklamalarını dinledikten sonra ilk bakışta pekâlâ "Neden olmasın?" diyebilirsiniz. Ancak toplantının konuşmacılarından Kristal İş Sendikası eğitim uzmanı Aziz Çelik'ın dikkat çektiği noktaları hatırladığınızda, iyimserliğiniz hemen yok oluyor.
Çelik, hayırsever ya da yardımsever sosyal politikalar dönemi olarak adlandırdığı AKP iktidarında devletin, sosyal haklar alanından çekilmeyeceğini ama yaptığı harcamaları yeniden yapılandırarak, bu alanı piyasaya aktaracağını söylemiş ve demişti ki:

Muhafazakâr Demokrasi
"Devlet, sosyal yardım için pozitif düzenlemeler yapmak ve kaynak ayırmak zorundadır. AKP iktidarında bu anlayış ortadan kalkmış görünüyor. Bunun ilk önemli belgesini, aslında iktidar partisinin fikri altyapısının özeti olan, Başbakanlık Başmüşaviri Dr. Yalçın Akdoğan'ın hazırladığı Muhafazakâr Demokrasi adlı kitapta yapılan şu tanımda görüyoruz: "Devletin, mağdur ve muhtaç kesimler üzerinde sosyal politikalar sürdürmesi gerekliliğine inanılmakla birlikte özel sektör, gönüllü kuruluşlar ve STK'lar ön plana çıkartılmaktadır." Bu tanım, AKP hükümetinin sosyal hak kavramına bakış açısını ortaya koyuyor. Sosyal haklara ilişkin mekanizmalar hayırsever kuruluşlara, piyasaya ve cemaatlere bırakılıyor!"
Eğer Başbakan Erdoğan, sosyal restorasyon fikrinde samimiyse, öncelikle Muhafazakâr Demokrasi kitabının bazı bölümlerinin yeniden yazılması gerekir. Bir de Sosyal Güvenlik Yasası ile birlikte ele alınması gerekirken, son anda geri çekilen sosyal yardım düzenlemelerine ilişkin Primsiz Ödemeler Yasası da bir an önce çıkarılmalı ki, yardımseverlik üzerine kurulu sosyal politika mekanizmalarından, vatandaşlık ya da çalışan hakkı olan sosyal yardım sistemine geçilebilsin.

mta...@milliyet.com.tr

 
 
 
Tarihe güvenmeli miyiz?
 
Tarih, muzafferlerin kitabıdır. Bir hesaplaşma yatağıdır. Neyi, ne zaman ve ne kadar bilmemiz gerektiğini tarihi yazanlar belirler.
Fazlasını sormak, başınıza iş açar.
Belgeler de, tanıklar da, çoğu zaman tarihi yazanlardan yana yontar bildiklerini...
O yüzden tarih susar bazen ya da abartılı konuşur; niye öyle yaptığını ancak bilenler bilir.
* * *
Geçen Pazar, Allahuekber Dağlarında donarak şehit olanlar anısına bir saygı yürüyüşü düzenlendi.
1914'ü 1915'e bağlayan kış yaşanan Sarıkamış faciasından sonra o günün basınında harekâtla ilgili tek satır haber çıkmadığını biliyor muydunuz?
Ta 1922'ye kadar...
Ağır bir sansür, felaketi 7 yıl saklamayı başarmıştır.
Tarih susmuş, hatta yalan söylemiştir.
1 Mart 1915'te Meclis Başkanı Halil Bey, "Sarıkamış'ta düşmanın, ordumuzun azmi önünde eridiğini" açıklamıştı.
Aynı Meclis'te Ekim 1915'te Enver Paşa, "Kafkasya'da düşmanı hırpaladık ve bizim için tehlike oluşturmayacak hale getirdik" diyebilmişti.
Gerçek, ancak 7 yıl sonra ortaya serildi.
Tarihi düzeltmek için değil, Enver Paşa'yı tarihten silmek için...
Onun Kurtuluş Savaşı'na müdahalesini önlemek isteyenler, günü gelince Sarıkamış dosyasını açıverdiler.
Facia, "Enverciler"in tasfiyesi için kullanıldı. Bu süreçte de abartıldı.
"Allahuekber Dağlarında bir gecede 90 bin askerin tek kurşun atmadan donarak öldüğü" yazıldı.
Gerçek rakam, bunun yarısından da azdı.
Rakamın azlığı, trajedinin boyutunu küçültmedi tabii, ama tahrifat, bizim tarihe inancımızı zedeledi.
* * *
Atatürk'e suikast davası da İttihatçıların tasfiyesi için kullanılmıştı. O davanın hâkimi olarak muhalifleri ipe yollayan Kılıç Ali'nin oğlu Altemur Kılıç, geçenlerde Sarıkamış'ın ve Suikast Davası'nın tasfiye amaçlı kullanımı konusunda şöyle yazdı:
Bu, devrimlerin kaçınılmaz trajedilerinden biridir."
Belki de öyledir.
Ama bir trajedi 100 yıl sürer mi?
Bir asrı devirdikten sonra artık belgelerin ve gerçeklerin aydınlığa kavuşması gerekmez mi?
Ama olmuyor.
Tarihimiz, hâlâ yok saymak ile abartmak arasında gidip geliyor.
Bugün sıkça tartışılan "1915 Ermeni katliamı" da, "rakamlar savaşı"nın kurbanlarından değil mi?
Onun boyutları da yabancı baskısıyla başlayan İttihatçıların yargılanması sırasında ortaya çıkmadı mı?
Ya Çanakkale?
Sıkça 500 bin insanın hayatını kaybettiği söylenen savaşta resmi Türk şehit sayısının 86 bin olması şaşırtıcı değil mi?
"Bunlar açığa çıkmadı, çünkü o zamanlar basın yeterince güçlü değildi" diye düşünenlere, tarihin suskunlaşmasına daha yakın bir örnek verelim:
1974 Kıbrıs harekâtında yanlışlıkla kendi gemimiz Kocatepe'yi batırdığımızda da kamuoyu faciayı ancak 1 yıl sonra öğrenebilmişti.
* * *
Tarihin muzafferlerin kitabı olduğunu biliyoruz; ama yine de ona güvenmek istiyoruz. İntikam hesaplarından, klik hesaplaşmalarından arınmış, kendiyle barışmış, kin tutmayan, objektif bir tarihin ve önyargısız, sansürsüz, eksiksiz bilginin hasretini çekiyoruz.
Geçmişimize soğukkanlılıkla bakmanın ve tarihten gereken dersleri çıkarmanın zamanıdır artık...

can.d...@e-kolay.net

 
 
 
 
 
 
 
**********************************************************************************************************
 
*******************************************************************************************************
 
 
Malum medyanın itibarı yerle bir
 
Sabah Gazetesi eski sahibi Dinç Bilgin'in 28 Şubat'ta yaptıkları yayınlarıyla ilgili olarak "Gazete kontrolümden çıktı" demesiyle gündemi sarsan açıklamalara Sabah Haber Ajansı Genel Müdürlüğü yapan Ahmet Vardar'ın sözleri eklendi.

HABER MERKEZİ
Refahyol hükümetini yıkmak amacıyla başlatılan çalışmalar ve medyada başlatılan yıpratma ve karalama kampanyaları eski medya patronlarının açıklamalarıyla günyüzüne çıkıyor. Dördüncü kuvvet olarak nitelendirilen medyanın, herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, önyargılardan uzak ve kişilik haklarına saygılı olmak gibi barındırması gereken etik kuralları nasıl da menfaatler için hiçe saydığı ortaya çıkıyor. Başta 28 Şubat ve Andıç Olayı ile kirlenen bu saygın güç, dönemin medya patronlarının yaşanan süreçle ilgili açıklamalarıyla iyiden iyiye itibar kaybına uğruyor.

ŞEVKET KAZAN: Bilgin ve Doğan'ın kavgası parasaldı
Refahyol  Hükümeti'nde Adalet Bakanı olan Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan ise 28 Şubat sürecinde hükümete aracı gönderen Aydın Doğan'ın "Devlete olan borçlarımızı öteleyin, hakkınızda güzel manşetler atalım" teklifiyle kendilerine geldiğini söyledi. Kazan, Dinç Bilgin ile Aydın Doğan arasındaki mücadelenin öncelikle parasal olduğunu vurgulayarak, gerek Doğan ve gerekse Bilgin'in ödemeleri gereken borçlarını ödememek için 28 Şubatçıların tarafında yer aldıklarını kaydetti.

Bilgin: Sabah kontrolümden çıktı
Sabah Gazetesi eski sahibi Dinç Bilgin'in 28 Şubat'ta yaptıkları yayınlarıyla ilgili olarak "Gazete kontrolümden çıktı" demesiyle gündemi sarsan açıklamalara 20 yıl Sabah Haber Ajansı Genel Müdürlüğü yapan Ahmet Vardar'ın sözleri eklendi. Olayların yakın şahidi olan Adalet eski Bakanı Şevket Kazan'ın sözleri de medyanın kirli ilişkilerini bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Dinç Bilgin, "Sincan'daki tankların yürümesinden sonraki o Sabah, benim sevmediğim bir Sabah'tı..." itirafını yaptı.

Sabah Gazetesi eski sahibi Bilgin, "Birtakım çevrelerden birtakım bantlar geliyordu. O devreye ben şiddetle karşı olmama rağmen, karşı koyamadım. Demokrat, liberal, hatta hafif ters bakan Sabah, o dönemde birden katı devlet yanlısı bir havaya girdi" ifadelerini kullandı.

Zafer Mutlu: Bu hükümeti devirmek lazım
Sabah'ta yüzünü kızartacak bir sürü haber yayınlandığını söyleyen Bilgin, "Bir de Ankara'daki bazı gazete temsilcileri, Genelkurmay'a gidip, yayın yönetmenlerine, 'Seninle ilgili endişeler, dosyalar var' diye mesaj getiriyordu. Bu anormal haberlerin büyük bölümü bu baskı ve endişelerle yapıldı" diye konuştu. Gazeteci Ahmet Vardar ise 28 Şubat öncesi Zafer Mutlu'nun Dinç Bilgin'i, "Komutanlar darbe yapacak. Bana tankların yerini bile gösterdiler. Bu hükümeti devirmek lazım... Hemen saldırıya geçelim" diyerek korkuttuğunu ifade etti.
 
 
 
 
Arabistan'dan Amerika'ya rest
 
 
"Suudi Arabİstan, İran'a karşI sıçrama tahtası olmayacak"

Arabistan'dan Amerika'ya rest

Suudi  Arabistan'ın önde gelen gazetelerinden El Riyad, ABD'nin İran'a yönelik muhtemel bir saldırıda Suudi topraklarını sıçrama tahtası olarak kullanmasına müsaade edilmeyeceğini yazdı.  Hükümet yanlısı gazete, ABD Başkanı George W. Bush'un hafta başında Riyad'a yapacağı ziyaret öncesinde yayınladığı editoryal yazıda, "Bu mesele diplomatik yollarla ve diyalogla çözülebilir" dedi. Suudi yönetiminin görüşlerini yansıtan gazete, "Başkan Bush tüm Arapların desteğini elde etmek istiyorsa, mantıken en önemli meseleye yoğunlaşmalıdır ki, bu da barış konusudur" dedi. 
Bush'un, Amerikan istihbaratının kısa dönemde ortaya çıkmayacağını belirttiği bir tehlikeye karşı telaşlanmasına gerek olmadığını belirten gazete, "Varsayılan İran tehlikesi, dünyada nükleer silaha sahip 10 ülke arasında bulunan mevcut İsrail tehlikesini azaltmaz" diye yazdı.

İsrail: Bush'u İran'ın nükleer tehdidine ikna etmeye çalıştık
Bu arada, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın siyasi danışmanı Amos Gilad, İsrail ziyaretinde ABD Başkanı George Bush'u İran'ın nükleer tehdidi konusunda ikna etmeye çalıştıklarını öne sürdü. Gilad, "Bush'a olayın İsrail'den görüldüğü yönünü göstermek için var gücümüzle çalıştık. Profesyonel bir bakış açısıyla olay açık: Ortada İran'dan gelen bir nükleer tehdit var" dedi.  Devlet radyosuna açıklamalarda bulunan Gilad, istihbarat servislerinden gelen ve derlenen bilgilerin İran'ın nükleer silaha sahip olmaya çalıştığını sonucunu gösterdiğini söyledi.

Amerikan istihbaratının İran'ın askeri nükleer programı olduğunu, ancak bu konudaki faaliyetlerini 2003'te durdurduğunu belirten aralık başındaki raporuna da değinen Gilad, ortak bilgi paylaşımının önemli olduğunu belirtti.  Gilad, İranlıların "ritmi yavaşlatsa da, yine aynı amaca yürüdüklerini" iddia etti ve bu durumun kendilerinin bütün seçenekleri değerlendirmelerini gerektirdiğini ifade ederek, "ABD Başkanının sık sık söylediği gibi, şimdilik diplomatik seçeneğe öncelik verilmiştir ancak bütün seçenekler masada" dedi.  Bush, "İran dünya barışını tehdit ediyor" demişti.
 
 
 
 
 
 
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages