Fwd: Günün Yazıları

62 views
Skip to first unread message

Erkan Sozen

unread,
Dec 23, 2013, 8:01:43 AM12/23/13
to


-

Günün Yazıları


CHP ile ABD’nin gizli konumu

Posted: 23 Dec 2013 01:08 AM PST

Büyük Türkiye yürüyüşünü durdurmaya çalışan derin ittifak nasıl kuruldu? Yerli ve yabancı aktörlerin çıkarı bir noktada nasıl birleşti? Bu soruların cevapları, 17 Aralık operasyonun arka planını daha net görmemizi sağlar.
17 Aralık operasyonunun, bir yolsuzluğu ortaya çıkarmaktan öte, Küresel Koalisyon’un Türkiye planını gözler önüne serdiğini, burada öznenin yeni Türkiye’nin ayaklarına kurşun sıkmak, yolsuzluğun ise kirli senaryonun üzerine örtülen bir şal olduğunu sıkça vurguluyorum.
İstanbul’u manüple eden operasyonun üzerindeki şalı kaldırınca, arka plandaki stratejik siyasi ve iktisadi planları daha iyi anlarız.
Türkiye’nin son 10 yılda dünyada geldiği pozisyon,küresel satranç tahtasındaki oyunları nasıl değiştirdiği gerçeği, 17 Aralık’ın arkasını aydınlatmaya yeter.
Türkiye, 21. yüzyılın parlayan ülkesi konumunda. Son 10 yılda yakaladığı ivme ile hem bölge hem de dünya ülkelerinin ilgisini çekecek boyutta ilerleme kaydetti.
Yükselen Avrasya gerçeğinde “merkezi” ve “belirleyici”bir konum olarak kazanmakta olan Türkiye, küresel satranç tahtasındaki oyunları değiştirmeye aday görünüyor. Bulunduğumuz nokta budur ve bunun çeşitli nedenleri vardır:
1) Önümüzdeki yüzyılın merkez sahnesini Avrasya oluşturacaktır. Yüzyılda ekonomik oluşumun önemli bölümü Avrasya’da gerçekleşecek; yeni enerji kaynaklarının gelişimi ve enerji koridorlarının açılışı dengeleri değiştirecektir.
2) Avrupalı ve Asyalı olmanın imtiyazından kaynaklanmış çift boyutlu kimliğiyle Türkiye, Avrasya’nın merkezi olmaya dönük güçlü bir konumdadır.
Bu coğrafyaların deneyimli ve etkili aktörü Türkiye, bağımsızlığım yeni kanıtlayan bu devletlerin ekonomik yeniden yapılanma sürecinde, onların hayati bir ortağı oluyor.
3) 100 yıllık Ortadoğu haritası değişiyor.
Türkiye, güçlü bir ekonomik ivmenin sağladığı hızla, bölgesel rolünü küresel bir röle dönüştürme şansını yakalıyor.
4) Afrika açılımı, Müslüman ülkeler liderliğinin Türkiye’ye göz kıpması, bölgesel güç olmayı destekliyor. 
Güç dengesi değişiyor 

5) Türkiye, yenidünya düzeninde kazanacağı yeni pozisyonu engelleyen üç prangayı kırma savaşı veriyor.
6) 30 yıldır Türkiye’nin belini kıran, 1 trilyon dolar kaybettiren terör prangasını kırma aşamasında bulunuyor.
7) Enerji koridorlarını arttırıyor. 2023 yılında dünyanın 10. ekonomisi olması yolundaki en büyük problemine sürekli çözüm buluyor. Kuzey Irak-Kürdistan petrol ve gazını ucuza alarak, Tanap’la Türkmenistan-Azerbaycan petrol-gazını Türkiye’ye çekerek, ekonomiye ivme kazandırma şansını yakalıyor.
8) Cari açığı kapatacak silahlar devreye giriyor. Her yıl enerjiye 70 milyar dolar harcayan Türkiye, 2023 yılına kadar Kürdistan ve Azerbaycan petrol-gazından Türkiye’nin kazanacağı 500 milyar dolarla cari açığını kapatma imkânı bulacaktır.
Büyük Türkiye’nin 2023 yılında, ihracatta 2 trilyon dolar (2014: 1 Trilyon dolar) ve ithalatta 500 milyar dolar hedefinin gerçekleşmesini engellemek isteyen küresel güçlerin, Türkiye’nin önünü kesmeye çalışmaları göze batmaktadır.
Büyük Türkiye’den en büyük darbeyi yiyecek olan İsrail ve Küresel Yahudi sermayesi yeni planlarla karşımıza çıkmaktadır. Neo-Conlar, Küresel sermaye’nin Büyük Türkiye yürüyüşünü durdurmaya çalışan derin ittifak’ı kurması, yerli ve yabancı aktörlerin çıkarının bir noktada birleşmesi tesadüfî değildir.
Neoconların İsrail ile olan ilişkileri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu grupların temsilcileri Edelman-
Abramowitch ile buluşmaları, ABD Elçisi Riccordione’nin CHP ilgisi 
ve kripto bürokratların büyük koalisyon olarak şekillenmesinin hedefinde Başbakan Erdoğan’ın bulunması, kimseye yabancı gelmemektedir.
SONUÇ:
17 Aralık operasyonun arka planının merkezinde, Türkiye’nin 2023 vizyonunu gerçekleştirememesi yatmaktadır.

Son oyun

Posted: 23 Dec 2013 01:01 AM PST

Bülkenin en son ihtiyaç duyacağı şey, kardeş kavgasıdır! GİZLİ İKTİDAR hep içeriyi karıştırarak egemenliğini sürdürdü! Her defasında ama her defasında bunların oyununa geldik!
Oyunu, senaryoyu okuyamadık! Kurguyu çözemediğimiz için başımıza geçirilmek istenen çuvalı göremedik! Perde arkasına geçemediğimiz için sahneye sürülenlerle itişip kakıştık! Oysa Türkiye, CUMHURİYET’in kuruluşundan bu yana gizli güçle karşı karşıya gelmedi!
GELEMEZDİ! Çünkü onları altedecek gücümüz, birliğimiz, beraberliğimiz ve paramız yoktu! Tam belimizi doğrultmuşken, darbecilerden, cuntalardan, ekonomik tetikçilerden, Gezi’cilerden, PKK’yı yeşertmek isteyenlerden, faiz lobisinden kurtulmuşken, BARONLARA darbe indirmişken içerisi bu kez bambaşka bir şekilde karıştırıldı!
Taş hiç de uzaktan gelmedi!
Belki hükümet de aşınacak! Erdoğan zor durumda kalacak! Ama KARŞIDA boylu boyunca duran güç kazanamayacak! Çünkü Türkiye’ye elbise biçenler ne Erdoğan’ın ne de onların kazanmasına izin verir!
2002′den bu yana atlatmadığı TEHLİKE kalmayan Erdoğan, şimdi de yakınına kadar gelmelerine izin verdiği ekiple karşı karşıya!
Geri dönülmez bir yola girildi!
Belli ki Türkiye yeni bir senaryo ile karşı karşıya getirildi! Daha doğrusu günün birinde kullanacakları enstrümanları şimdi piyasaya sundular! Suistimal yapanların üzerinden koca bir devlet çökertilmek istendi! Yürüyüşü kesilmek istendi! Türk-
Kürt 
kucaklaşmasının önü alınmak istendi!
Erdoğan’sız AK PARTİ için bir kez daha start verildi! Gelinen noktada AKIL devredışı kaldı! Yolsuzluk DOSYASIüzerinden 7 Şubat’taki gibi oklar BAŞBAKAN’A çevrildi!
Başından beri AK Parti’nin içinde yer alan ve BARONLARIN gizli adamı olan ve hiç ortada görünmeyen isim için“O BAŞBAKAN OLSUN!” imzası atıldı!
Yazılacak çok ama çok şey var! Ben yazmak yerine FÖTR ŞAPKALI dostuma ulaşmayı tercih ettim! Uzun zamandır ortalarda yoktu! Zaten ulaşmak da çok kolay değildi! Denedim. Israrla hem de!
Buldum…
Televizyon programından sabaha karşı çıkmama rağmen uykusuz kalıp istediği yere gittim! Ne dinleyecek ne de not alacak halim kalmıştı! İlk kez simsiyah elbiselerle karşıladı! Sadece elinde kırmızı bir saat vardı!
Neyin peşinde olduğumu biliyordu!
İsmini soramadığım bir bitki çayı ikram etti! Bir anda kendime geldim. Isıtıcılarla bahar havası yaratılan bahçesinde sohbete daldık! Yazamayacağım çok şey söyledi!
Güneş kendini gösterdiğinde hiçbir şey bilmediğimi düşündüm!
Şoke olmuştum!
Söylediklerinin hafızamda hemen eşleştirmesini ve sağlamasını yaptım!
Sonsuz derecede doğru ve haklıydı!
İşte sizlerle paylaşabileceğim küçük DEV sohbet!
 Neler oluyor? Ortalık yangın yeri gibi! Şimdi saldırıya geçenler, 2 yıl önce dev bir grubun desteğini arkasına aldı! Anlaşma yapıldı! Uzatmayayım! KOÇ GRUBU ile el sıkışıldı! Adım adım kimin ne yaptığını biliyoruz. Bekliyoruz.
 Neden el sıkıştılar?
Erdoğan’ı götürmek için! Hatta hem Erdoğan’ı hem Fidan’ı! İkisinden de kurtulmak istiyorlar! BARONLAR rahatsız! Türkiye’yi eskiden olduğu gibi oyuncak olarak ellerinde tutmak istiyorlar!
Her aksiyonlarının ana sponsoru olan KOÇ gidişattan rahatsız!
 Para devrede demek ki?
Elbette! Şimdiki saldırıların arkasında olan ancak bunu göstermeyen ve asla kabul etmeyen kişi, geçtiğimiz dönemde hastalandı! Hastaneye kontrole gittiği söylendi! Biz de baktırdık! Doğruydu! Ama orada birileri birileriyle yeni KURGU üzerinde anlaştı! Biz de olan biteni not ettik!
 Ne diyorsunuz?
Evet! Anlaştılar! Önceden Erdoğan gitsin, Fidan gitsin deniyordu! Şimdi ise AK PARTİ gitsin deniyor! AK Parti’yi düşürmek için gelecekler! Anlaşma bu! Gerisi laf!
Millet bunu bilsin!
 Ama rüşvet suçlamaları ve çekilen görüntüler var? Neden bu insanlar davayı düşünmeden hareket ediyor?
Maalesef bu zaafımız! Ama ortada operasyonla ilgili bilinmeyen çok önemli bir ayrıntı var!
 Nedir?
Bakan oğullarından birinin rüşvet aldığı ve temasta olduğu isimlerle ilgili KAYITLARI kim çekti?
 Kim?
Polis değil!…
 Kim o zaman?
Yabancı bir istihbarat teşkilatının mensupları! Çekim işi bittikten sonra hemen o kayıtlar sivil BİRİNE verildi ve oradan da polise intikal etti! Operasyon, TÜRKLER’in çekmediği görüntülerle başlatıldı!
Hatırlarsan uzun bir süre önce Ankara’da herkesi izliyorlar demiştim… Birileri bunu anlamadı! Boş bulunup gelişi güzel hareket ettiler!.. Faturanın koca bir devlete çıkacağını düşünmediler…
 Şimdi?
4 bakanla ve oğullarıyla kalmayacaklar.
Erdoğan’a kadar çıkmak için yeni dosyalar aranıyor ve üzerinde çalışılıyor!
 Kim bunlar?
Amerika’da bir kanat, bir yıldır “TAKİP EDİYORUZ!” diye devamlı konuşuyor!
Kürt meselesi ve İran parası BARONLARI hoplattı! Geleceklerini biliyor ve izliyoruz!
Savaş daha başlamadı! Bekle biraz! Bizim de neler yapacağımızı görürsün!
 İşin sonu ne?
Koç, Sarıgül’ü resmen BAŞBAKAN olarak görmek istiyor! Artık bu gizli saklı değil. Kemal Bey, Amerika’da zaten gerektiğinde ben görevi bırakmaya hazırım dedi! CHP’nin Genel Müdürü olarak görevini eksiksiz yaptı! Arkasında dev gibi YOLSUZLUK dosyaları bulunan birini YOLSUZLUKLA (!) düşmesi planlanan hükümetin yerine geçirmek istiyorlar!
Şimdi saldıranlar da bunun arkasında!
Vahim olan ve görülmesi gereken bu!
 Peki devlet ne yapıyor? Eliniz güçlü mü gerçekten?
Bekle dedim ya! Nasıl onlar bizi izliyor ve rüşvet kasetlerini çekiyorsa biz de yanlarından eksik olmayan 10 YABANCI ajanı adım adım izliyoruz! Saldıranların KEFİLİ olan ve bunlara şimdiye kadar 80 milyon dolar veren BARONU da biliyor ve takip ediyoruz!
 Bütün bunlar Sarıgül için mi?
Tabii ki değil! O bir şey değil ki!
Erdoğan MİLLİ biri! Onlar buna karşı!
Ama istedikleri olmayacak! BARONLARIN malikanelerinden bu işler yürütülmez! Artık eski Türkiye yok! Devlete, millete rağmen bir şey yapamazlar! BARONLAR Obama’ya rağmen karar alıp uygulasalar da olmaz! Ricciardone’nin zaten sicili belli!
İmparatorluk yıkılacakmış da o da görecekmiş! Bakalım “yıkılırken göreceği” ne olacak!
 Her yerden geliyorlar yani?
Tabii ki! NEOCONLAR önde, Kraliçe perde gerisinde! Ve hareketin merkezinin neresi olduğu da çok önemli!
 Neresi?
Boşver önemli değil!
 Olur mu hiç?
Tamam! Saylorsburg! Araştır bakalım ne göreceksin! Bak, saldıranlar için 2008′de DIŞARIDA dosya hazırlanmıştı! O dosyanın rafa kalkması için araya giren BARONU ve SİYASETÇİYİ söylesem yer yerinden oynar!
 Aklıma takılan bir soru daha var! İçeride olup, özellikle alt rütbede bulunan askerler var! Neden bunlar içeri atıldı?
Kürt sorununun bitirilmesi yarım kaldığı anda 30 yıl bu savaşı isteyenler PKK’yı yine kullanacak! Zaten Öcalan’a rağmen görüşme yaptıkları isimler var! Hiç şüphen olmasın düğmeye bastıkları anda gelecekler!
 Eee?
PKK geldiğinde asker silaha sarılmakta tereddüt edecek! Darbeci PAŞALAR yüzünden ceza alanlar kötü örnek oldu!
PKK geldiğinde silaha sarılırken bin kere düşünecekler! İleride hesap vermemek için!
Operasyon buydu! Erdoğan gittiğinde BÖLÜNME provası yapılacak ve askeri de davalarla korkutacaklardı! Ama biz buradayız! Herkes için sürprizimiz var!
Fötr şapkalı dostum öyle şeyler paylaştı ki yazılması düşünülemez dahi!
Ama oyun ortada! Türkiye’yi Türkler’e bırakmamak için KOALİSYON hazır!
Saldırıyorlar ve yine gelecekler! İçeride hoyratça davranan yapıların, grupların, kişilerin güvendikleri makamlar bizim DEVLETE ait değil!
Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Pomak, Arnavut kim varsa elele vermek zorunda! Hiçbirimizin hangi partiden olduğu, kimi sevip sevmediği önemli değil!
Memleket sevgimiz ortak payda olsun yeter! Erdoğan ve Fidan’ı götürüp ÜLKEYİ ele geçirmek istiyorlar! Bu kez kazanırlarsa sadece kasaları boşaltmayacaklar, ülkeyi 6 ayda bölecekler! İç savaş en iyi tahmin!
Türkler bir daha ŞAHLANMASIN diye her tedbiri alacaklar! Oyun bu! Karar sizin!

http://www.takvim.com.tr/Guncel/2013/12/23/son-oyun

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde ‘paralel’ operasyonu

Posted: 22 Dec 2013 03:05 PM PST

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde 4 genel müdür yardımcısı görevden alınıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde ‘paralel’ operasyonu / Emniyet Genel Müdürlüğü’nde 4 genel müdür yardımcısı görevden alınıyor.

SON TV ÖZEL HABER - Ömer ADIYAMAN

http://www.son.tv/ozel-haber/emniyet-genel-mudurlugunde-paralel-operasyonu/haber-224200

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde kritik atamaları gerçekleştiren isim olarak bilinen ve bir dönemler Emniyet Genel Müdürlüğü Personel Dairesi Başkanlığı yapan Dr. Muammer Buçak ve beraberindeki üç Emniyet Genel Müdür Yardımcısı paralel yapı ile ilişkisi olduğu gerekçesi ile yarın görevden alınıyor. 

SON.TV’nin güvenilir kaynaklardan edindiği bilgilere göre, 17 Aralık’ta gerçekleştirilen operasyon sonrasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Devlet içerisindeki paralel yapıları inine girip yok edeceğiz” açıklamasından sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’nde deprem niteliğinde görevden alınmalar olacak.

Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki bütün atamaların gerçekleştiği kritik yer olan Personel Dairesi Başkanlığı’nın da bağlı bulunduğu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Dr. Muammer Buçak ve beraberinde üç genel müdür yardımcısı yarın görevden alınıyor. 


PARALEL YAPI’DA BUÇAK İZİ

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde önemli birimlere bakan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Muammer Buçak’ın, Personel, Eğitim, Sağlık İşleri, Sosyal Hizmetler, Koruma, Cumhurbaşkanlığı Koruma, TBMM Koruma ve Başbakanlık Koruma daireleri ile Polis Koleji Müdürlüğü’nden sorumlu olduğu biliniyor. 7 Şubat MİT krizinden önce Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’ndaki amirlerin atamasını da Buçak yapmıştı. Ankara kulislerinde konuşulan bilgilere göre ise bu kritik göreve Polis Başmüfettişi ve eski Adana İl Emniyet Müdürü Mehmet Salih Kesmez’in atabileceği kaydediliyor.

DÖRT GENEL MÜDÜR YARDIMCISI GÖREVDEN ALINACAK

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Dr. Muammer Buçak’ın yanı sıra, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Çankal ve iki genel müdür yardımcısının da yarından itibaren görevden alınacağı kaydediliyor.

Devlet-paralel devlet savaşı sürerken SON.TV emniyetteki kritik görev değişikliklerini an be an aktarmaya devam edecek. 

SKANDAL! Soruşturma için resmen adam toplamışlar

Posted: 22 Dec 2013 02:47 PM PST

17 Aralık operasyonunu yapan emniyet güçleri akıl almaz işler yapmış…

Skandalı Timetürk Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek ortaya çıkardı….

23 Aralık 2013 Pazartesi – 00:10

TIMETURK / HABER MERKEZİ

http://www.timeturk.com/tr/2013/12/23/sorusturma-icin-resmen-adam-toplamislar.html

17 Aralık operasyonunu yapan emniyet güçleri tabir yerindeyse sokaktan adam toplayarak soruşturmaya dahil etmiş…Timetürk’ün ortaya çıkardığı skandala göre telefonla aranan Faruk Altunbay iki gün göz altında tutuldu, sonra da hiç ilgisi olmamasına rağmen operasyona dahil edildi ve daha sonra serbest bırakıldı.

Istanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen çok sayıda iş adamı ve bakanların oğullarının da bulunduğu “yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda” gözaltına alınan şüphelilerden; Kemal Arslan, Murat Cansunar ,Yılmaz Çelik, Suphi Vurgeç, Bilir Vakıf Yardımağan, Faruk Altunbay, Bahattin Kuş, Ahmet Fikri Okumuş Haseki Eğitim Ve Araştırma Hastanesi’nde sağlık kontrolünün ardından  hemen serbest bırakılmıştı. Polisin, şüphelileri hastanenin arka kapısından serbest bırakması dikkat çekmişti. Söz konusu kişilerin hastaneden hemen sonra serbest bırakılmasını araştıran Timetürk Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek, yürütülen soruşturma ile ilgili bir skandalı ortaya çıkardı…

Göz altına alınıp serbest bırakıldığı iddia edilen Faruk Altunbay’ın göz altına alınmadığı, polisin telefonu üzerine emniyete gittiği ve17 Aralık operasyonu ile ilgisi olmamasına karşın iki gün göz altında tutulduktan sonra ilgisi olmayan kişilerle birlikte sağlık kontrolünden geçirildikten sonra serbest bırakıldığı ortaya çıktı….

Timetürk Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek’in telefonla ulaştığı Altunbay skandalı şöyle anlattı: ” Emniyetten telefon geldi ve bir dava ile ilgili ifademin alınacağını ifade ettiler.Bunun üzerine ben de emniyete gittim ve ifademin alınmasını bekledim…İfade alınmasını beklerken beni nezarethaneye attıler ve iki gün nezarethanede tuttular. Bana sordukları iki soru oldu…Bir telefon numarası sordular ve bazı kişileri tanıyıp tanımadığımı ifade ettiler. Sordukları kişileri tanımadığımı ifade ettim. Bunun üzerine polis beni birazdan serbest bırakacağını ifade etti ama beni iki gün tuttuktan sonra tanımadığım kişilerle birlikte 17 Aralık operasyonu kapsamında hastaneye sevk ettiler ve daha sonra beni serbest bıraktılar. 17 Aralık operasyonu ile ilgili ne bana bir şey sordular ne de başka bir şey ima ettiler…Kamuoyuna benim de 17 Aralık operasyonunda göz altına alındım gibi lanse edildi. Beni telefonla çağırdılar 17 Aralık operasyonuna monte ettiler” dedi.

Altunbay’ın bu ifadeleri üzerine, operasyonu daha büyük göstermek için kimin psikolojik hareket yaptığı sorusu gündeme geldi…

Hürriyet yolunda yürümeye davet!

Posted: 22 Dec 2013 03:59 AM PST

Bu köşeyi okuyanlar bilirler, Pazar yazılarım genellikle yüzleşmeye dair hikayelerden oluşuyor.

Bu hafta, askerliğe 12 Eylül hapisliği nedeniyle epey geç kalmış askerler olarak aynı dönemde-1988 yazı- Denizli’de kısa dönem beraber askerlik yaptığım, Muhsin Yazıcıoğlu’nun trajik ve şüpheli ölümünü yazmayı düşünüyordum.Diyarbakır cezaevinden o yılın başında tahliye olmuştum ve askerliğe geç kalmıştım. Sanırım Yazıcıoğlu’da benim gibi, mahpusluk nedeniyle askerliğe geç kalmıştı. Birbirimizi hiç görmedik, farklı bölüklerdeydik. O feci ve şüpheli ‘kazada’ hayatını kaybettiğini duyduğumda, aklıma Denizli’deki askerlik günleri geldi. Bu günler ve sonrasında yaşananları bu hafta yazayım istiyordum. Ama olmadı. ‘Operasyon’ dan sonra başlayan tartışmalar hevesimi kırdı doğrusu. 

Merhum Yazıcıoğlu’nu yazmak zor geldi bana.

Bir umut kırıklığı, bir hayal kırıklığıydı yaşadığım.

Geçmişle yüzleşmenin ‘proceleri’ Son on yılda, geçmişle hesaplaşma ve yüzleşme meselelerinde, insanlığa karşı işlenmiş suçlarla mücadelede, mağdurların hak taleplerinin tanınması, acıyı ve yası paylaşma bahsinde, Türkiye’nin yaşadığı hafıza patlaması sanki bir anda buhar olup gitmişti..

Ya da bana öyle geliyordu. Kimin umurunda diyeceksiniz belki.

Geçmişle yüzleşmenin ‘projecilerini’ ve teorisyenlerini, toplumsal hafızayı siyasi kullanım alanı haline getirenleri bilemem tabi; ama toplumsal hafızamıza dair hakikati bilmede ve paylaşmada on yılda kat ettiğimiz mücadelenin bir anda buharlaştığı kanısının insanların içinde uyandığını görmek, bu acı gerçekle yüz yüze kalmak; bir mağdur ve bir tanık olarak benim ve benim gibi olanların umurunda elbette.

Adi değil siyasi bir operasyon Bu yazıya kahredici bir kararsızlıkla oturdum. Bu kararsızlığımın bir tek sebebi var. Operasyon ve sonrasında başlayan tartışmaların yarattığı toplumsal algı..

Ben bu toplumsal algının, yolsuzluk ve rüşvet gibi konularda halkı uyanık tutmak ve hesap sorulmasını istemek için yaratıldığı kansında değilim.

Bu ulusal ve uluslar arası bağlantıları olan siyasi bir operasyondur.

Ve bana öyle geliyor ki, operasyonun siyasi amaçlarından biri pek erken gerçekleşti.

O amaç nedir diye soracak olursanız, ‘Askeri vesayet ve darbe sürecine dair hafızamızın ve mücadelemizin üstüne yavaş yavaş, yoğun bir sis bulutunun çökmekte olmasıdır ‘ derim.

28 Şubat’tan tutuklu kimse kalmadı. Henüz sanıkların ifadeleri dahi tamamlanmamış ve mağdurlar dinlenmemişken, faillerin inkar etmeyip, bin yıl sürecek dediği post modern darbe, gözümüzün önünde bir hayale dönüşüyor.

‘Tuhaf Zamanlar’a geldik dayandık.

Darbeye teşebbüs edenler içerde, dört başı mamur darbe yapanlar, işi tamamına erdirenler dışarıda!

Gözleri görmeyen ülkenin insanları Öyle şeyler yazılıyor ve öyle şeyler duyuyoruz ki, mağdurların bile, yaşadıklarının bir hayalden ibaret olduğuna inanmamaları neredeyse imkansız gibi görünüyor.

Türkiye’yi hakikate inanmayanların ülkesi yapmak, Saramago’nun ‘Körleşme’de anlattığı gibi, bir sabah uyandığında gözleri görmeyen insanların ülkesi haline getirmek istiyorlar.

Darbeler bir hayaldi ve asla yaşanmadı!

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/hurriyet-yolunda-yurumeye-davet/yazi-819283

Halk Bankası’nın ‘suçları’ ve bürokratik oligarşi

Posted: 22 Dec 2013 03:50 AM PST

Bu yılın temmuz ayında Kosova ile ilgili şöyle bir haber vardı. ‘Finans kurumları arasındaki ana uluslararası iletişim sistemi olan Dünya Bankalararası Mali İletişim Topluluğu (Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication-SWIFT), Kosova’ya ülkedeki finans kurumlarının tanımlanmasında kullanılacak bir ülke kodu tahsis etti. Merkez Bankası Yönetim Kurulu Yüksek Danışmanı Florim Maxharraj’a göre, banka bu sayede para aklama ve terörizm finansmanının önlenmesine yardım etmek de dahil olmak üzere, işlemler üzerinde daha iyi bir denetime sahip olacak.’ Gördüğünüz gibi Kosova Merkez Bankası bu işe çok sevinmiş, e, kolay değil tabii. Bu, kıyıda köşede kalmış ‘ulusal’ (belki yerel demek daha doğru) bir merkez bankası için onsekizine varmış ergenin bağımsızlığını ilan etmesi gibi bir şey… Ancak ergen ‘bağımsızlığı’ insanın doğal halinden bağımsızlaşıp, sistemin ideolojisi ile donanması ve gerçek bağımsızlığını yitirmesidir de… İşte swift kodu alıyoruz diye sevinen Kosova’nın durumu da tam böyle…

Halk Bankası’nın iki büyük suçu(!)

Şu malum küresel operasyonun küresel olduğunun en önemli kanıtlarından birisi de, operasyondan iki gün sonra, ABD Hazine Bakanlığı’nın Terörizm ve Finansal İstihbarattan sorumlu Bakan Yardımcısı David S. Cohen’in Türkiye’ye gelmesiydi. Çünkü Halk Bankası meselesi, İran ambargosunun delinmesi dışında da, iki temel nedene bağlı olarak önemliydi. Birincisi Halk Bankası, Kosova’nın ‘işte bizim de oldu’ diye sevindiği swift sisteminin etrafından dolanıyordu.

ABD, finansal istihbarat-terör ve kara para deyince, bu sisteme girmeyen dolaşımı anlar. ABD’nin ikinci olarak dikkat ettiği mesele, dünyanın bütün ticari çevriminin temel rezerv paralarla -daha çok da dolarla- yapılmasıdır. Doların etrafından dolanarak yapılacak ticari çevrim, ABD’nin kendisini, şimdiye değin finanse ettiği gibi, finanse
ettirememesidir. Çünkü bu, ABD’nin senyoraj hakkına saldırıdır. Senyoraj hakkı kavramı, feodal döneme atıfta bulanan bir kavramdır. Bu dönemde senyörler, kendi adlarına çıkardıklara paraya, ekonomik karşılığı kadar değil de, siyasi güçleri kadar değer yükleyebiliyorlardı. Bu senyoraj hakkıdır. Kapitalizm döneminde bu hak ulusal merkez bankalarında gibi anlatılır; ancak senyoraj hakkını hakkıyla kullanan bugün ABD’dir. Çünkü dolar, emtia ticaretinde asıl ödeme aracıdır. Dolar talebi daha çok bu saikle yapılır. ABD, özellikle Vietnam savaşını takiben, bu konuda gemi azıya almış, yani doların altına olan bağımlılığını da resmen kaldırmıştır. Bu anlamda dolar basan ve piyasaya süren Amerikan Merkez Bankası, sistemin kalpazanıdır. Fed, dolar talebi ve arzını ayarlayarak dünya ekonomisine, şu sıralar gördüğünüz gibi, ayar verebilmekte, ABD ekonomisi ile birlikte dünya ekonomisini de, senyoraj sayesinde çekip çevirmeye çalışmaktadır. İşte swift sistemi, ABD’nin dünya parasal akışını takip ettiği, dolar dışında ticaretin oranını ölçtüğü ve buna göre önlem aldığı, projeksiyon ve sonuçta operasyon yaptığı çok önemli bir denetim mekanizmasıdır.

Bu mekanizmanın dışına hiçbir banka sistemi, finans organizasyonu çıkamaz; çıkarsa kara para ve terör finansmanı çevrimimde sayılır ve ABD tarafından tehdit edilir. Operasyon sonrası Türkiye’ye gelen Cohen bu durumu dünya çapında takip eden bir bürokrattır.

Ve… bizim finans oligarşisi

Ancak bu sistem, aynı zamanda, bütün dünyada, tekelci sermaye yapılarının ve ülkelerdeki banka ve finans oligarşisinin hareket ettiği zemini oluşturur. Sistem, daima doğudan batıya, az gelişmişlerden gelişmişlere faiz ve dolara dayalı sömürü mekanizması yoluyla değer aktarımı üzerine kurulmuştur. Nasıl ki bir futbol takımı iyi bir çim sahada oynayabilirse, finans oligarşisi de bu sistem üzerinde oynar. Parasal sermaye, artmış olarak, doğudan batıya giderken düşenleri işbirlikçiler toplar.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/halk-bankasinin-suclari-ve-burokratik-oligarsi/yazi-819278

Hangi aşamadayız?

Posted: 22 Dec 2013 03:46 AM PST

Beklediğim meydan muharebesi gerçekleşiyor. Önemli olan sürecin neresinde olduğumuzu ve hangi sonuçlara varılmak istendiğini tahmin etmektir. Olay önemlidir ve bunu küçük oyunlara dönüştürmek gerçek resmi görmemize engel olur. Bu operasyon uzun zamandır tekrarladığım ve Erdoğan Operasyonu isimli kitapta incelediğim bir süreçtir.

Hedef Erdoğan’ın şahsı değildir.

Türkiye’yi götürmek istediği yere gitmesini engellemektir. Onun politikasını şöyle özetleyebiliriz. Türkiye’nin kuruluşu bir başarıdır ama buna karşılık bir bedel ödüyoruz. Bu bedel dünyada belirlenen yerimizi değiştirmemek ve bağımlı bir güç olmaya devam etmektir. Bu zincirleri kırmak isteyen her iktidar cezalandırılmıştır. Bu cezayı uygulayanlar, yani geçmişteki darbeciler hiçbir şekilde ülkeye zarar vermek için bunu yaptı denemez. Onlar ülkeyi kurtarmak istediklerini sanırken bağlı olduğumuz zinciri tamir ettiler ve biz büyük güçlerce yönetildik. Erdoğan’ın emsali olmayan bir kişi olduğunu söylemek istemiyorum. Geçmişte benzer politikalar uygulayanlar cezalandırıldı. Bu cezalandırma sadece devleti yönetenlere değil Türkiye’yi bağımsız ve güçlü bir ülkeye çevirmek isteyen herkese uygulandı.
***
Olay bu aşamada yönetimi suçlu göstermek için tezgahlanmıştır. Bunun yönetimin istifasıyla gerçekleşmesi beklenmektedir. Bu durumda yeni bir hükümet kurmak zorunda kalacağız. Operasyonu yapanlar bütün aşamaları hesaplayıp ne yapacaklarını planlamıştır. Geçmişte Erdoğansız bir AK Parti kurmayı düşünenler bunu gerçekleştirememiş ve şimdi bunun zor olduğuna ve yeni bir çözüm gerektiğine karar vermişlerdir. Bunu Erdoğansız bir AK Parti ile çözeceklerini hesaplamış ve bir koalisyon hükümetini düşünmüşlerdir. Zayıflatılmış bir AK Parti ile CHP bu koalisyonu kurabilir. Bu süreç şöyle hazırlanıyor: Bazı milletvekilleri istifa ediyor. Benzer eylemler artırılabilir ve bunun sebepleri güç odaklarınca bilinmektedir. Cemaat mensupları bu olayın gerçekleşmesinde faydalı olabilir. Bu camianın farklılığı neden bugünlerde ortaya çıktı, yani kendileriyle ilgisiz olduğu söylenen olayla iç içe görünmelerinin sebebi nedir?

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/hangi-asamadayiz/yazi-819280

‘Gerçeğe Darbe’: Numan Kurtulmuş

Posted: 22 Dec 2013 03:43 AM PST

Prof. Numan Kurtulmuş üzerinden kurulan tezviratın hain bir iftira olduğu çok kısa sürede ortaya çıktı. Zaten hocamıza herhangi bir iftira kolayca süremez… Bu tip şerli dokunuşlar tarihte pek çok temiz kişiye yönelmiştir.

Sözgelimi; hem Hz. Meryem hem de Hz. Aişe gibi büyük isimler bile iffetleri üzerinden iftiralarla incitilirlerken, Allah bu tür sınavlarla aslında onlardan ziyade belki toplumu sınamıştır…

Prof. Numan Kurtulmuş hocamız, yetiştirdiği pek çok talebesi, topluma ilmi çalışkanlığı ile kazandırdığı zihinsel yol
ile her kesimden tasvip alan bir memleket evladıdır.

Onunla ilgili çirkin iftira ortaya düşer düşmez, farklı politik fikirlere sahip değişik kesimlerden insanlar arayarak, hem üzgün olduklarını hem de neler yapabileceklerini sordular, bana bile… İnsanların kalbi sızlıyor, vicdanlar bu
yaşananlarla çatlayacak seviyeye geliyordu… Zira söz konusu olan iffetti… Onur, haysiyet değerleriydi hedef alınanlar…

‘’Güneş, balçıkla sıvanmaz’’ diyordu herkes… ‘’Numan Bey’e sürülmek istenen o leke asla tutmaz’’ deniyordu. Ama herkesin kalbi yanıyordu bunu üzüntüyle ve inançla söylerken…

Ne oldu? Meselenin adi bir düzmece olduğu çıktı ortaya…

Mesele adli makamlara intikal etti gerçi…

Ama kim kazandı bu yaşanan çirkin hadiseden?

Masumiyetin katledildiği yerde hasıl olan hayırsızlıktan hepimize bir pay düşer. Çünkü masumiyet teneffüs ettiğimiz hava gibidir, ona kasteden aslında sadece muhatabına değil herkese de kastetmiş olur. Hava kirlenir, suyumuz bozulur, ışık kırılır…

Ve ‘’bereket’’ dediğimiz şey böyle böyle, azar azar, kısım kısım terkeder bizi… Ki bir sabah kalktığımızda iyiliğe dair hiçbir şeyi hatırlayamayanlardan olarak uyanırız yataklarımızdan. Yokluğa kalkmak gibidir bu.

Son yaşadıklarımızın içinden paramparça ola ola geçerken, bizi çepeçevre kuşatan şeyin ‘’yokluk’’ olduğunu fark
ediyoruz hepimiz… Arkadaş mı yokmuş arkadaş… Dostluk mu, itimat, güven duygusu, adalet beklentisi, insan onuru yokmuş meğer… Tutunabileceğiniz her dalın tek tek kırıldığı bir süreç…

‘’Sınır tanımayan öfke’’ ile karşı karşıyayız. Ve pervasız bu nefret dilinin imha ettiği şeyse; ‘’gerçek’’. Gerçek, bariz darbe altında mağdurdur bu süreçte.

Prof. Numan Kurtulmuş’un siyasal tezlerinde öne çıkan başlıklarıyla düşünürsek; insan onuru, sosyal adalet, refah paylaşımı, insan odaklı kalkınma, aile ve gençlik değerleri, çevreyle dost mimari, çatışma yerine dayanışma esaslı toplumsal ve Uluslar arası ilişkiler gibi başlıkların hemen hepsi… Yerli olandan hareketle evrensel değerler üretecek tezler… Hatta siyasetin her türlü enstrümanı güçlü harmonisi içinde kombine eden genel yapısıyla düşünüldüğünde, Prof. Kurtulmuş, sivil olanın sesini güçlendirecek, dezavantajlı kesimlere alan açacak, periferiyi merkeze taşıyacak bir kanaatin tezini taşıyor…

Dolayısıyla ona karşı tertip edilen güya itibarsızlaştırma girişimi…

Sadece kendisini değil…

Sesi olduğu garip gurebayı, sesi olduğu onuru ve alın terinden başkaca dayanağı olmayanları da incitmiştir…

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/gercege-darbe-numan-kurtulmus/yazi-819282

Mandela İsrail ajanı çıktı! ŞOK!

Posted: 22 Dec 2013 03:19 AM PST

Siyahilerin kahramanı efsane lideri Mandela aslında bakın kimmiş!

http://www.internethaber.com/mandela-israil-ajani-cikti-sok-621548h.htm

Mandela İsrail ajanı çıktı! ŞOK!

İsrail’in önemli gazetesi Haaretz, Güney Afrika’lı lider Mandela’yı Mossad ajanlarının eğittiğini yazdı. Mandela’nın ayrıca çok iyi İbranice konuştuğu ortaya çıktı

Takvim’in haberine göre dünyanın en önemli liderlerinin cenaze törenine gittiği Güney Afrika’nın efsane lideri olarak kabul edilen Nelson Mandela’nın, aslında birçok karanlık olaya karıştığı belgelendi.

İsrail gazetesi Haaretz, İsrail istihbarat servisi Mossad’ın, Kudüs’teki İsrail Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı 11 Ekim 1962′de yazdığı, “çok gizli” damgalı mektubu okuyucularına duyurdu.

‘ŞALOM’ DİYE SESLENDİ
Mandela bu tarihten iki ay önce döndüğü Güney Afrika’da, ülkesini pasaportsuz terk ettiği için gözaltına alınmıştı. Ardından da sabotaj ve suikast gibi çeşitli suçlardan mahkûm edilip 27 yıl hapis yatmıştı. Mandela’nın, Etiyopya’daki İsrail Büyükelçiliği’ne David Mobsari sahte adıyla Zimbabve’den giriş yaptığı da kesinleşti. Ancak iddialara göre, sahte pasaportu veren de Mossad’dı. Mandela, mektupta “Etiyopyalılar” diye anılan Mossad ajanlarından judo, sabotaj ve silah eğitimi aldığı kesinleşti. İsrailliler’i “şalom” diye selamlayan Mandela’nın, uzun yıllar Mossad’a çalıştığına da dikkat çekildi. Mektubun yeni ortaya çıkmasıyla ilgili de ilginç bir açıklama yapıldı. Eğer mandela hayattayken bu mektup ortaya çıksaydı, Güney Afrika’da yaşayan bazı Yahudiler, deşifre olacaktı.

YAHUDİLER SATIN ALDI
Mandela’nın Mossad’la bu kadar yakın ilişki içinde olması, ilginç iddiaları da gündeme getirdi. Güney Afrika’da bazı altın madenlerini satın alan Yahudi şirketler, ilk anlaşmayı Mandela ile yapmıştı. İşte bu anlaşmanın nedeni, Mandela’nın Yahudiler’e bir teşekkürü olarak algılandı. Mandela ailesinin bazı üyelerinin de, bu altın madenlerini satın alan Yahudi şirketlerinde çalıştığına dikkat çekildi.

DÜNYA MEDYASI ŞOKTA
İngiltere ve ABD medyası, mandela’nın Mossad’la çalıştığının ortaya çıkması nedeniyle büyük bir şaşkınlık yaşadı. İngiliz Devlet kanalı BBC’de, “Mandela hayranları şokta. Mossad’la Mandela, bir arada” yorumları yapıldı. NY Times da, “Mandela ile Mossad, ortak çıktı” diye yazdı. Washington Times ise, “Mandela’nın mossad’la işbirliğini belgeleyen mektup, ülkesinde tepkilere neden oldu” ifadelerini kullandı.

TERCÜMANIN SONU
Nelson Mandela için düzenlenen anma töreninde, hiçbir anlamı olmayan hareketler yapmakla suçlanan işaret dili tercümanı Thamsanqa Jantjie’nin akıl hastanesine kaldırıldığı açıklandı. Yetkililer, 3 aylık bir tedavi sürecinin başladığını söyledi. Güney Afrika Engellilerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Hendrietta Bogopane-Zulu, Jantjie’yi işe alan şirketin ortadan kaybolduğunu açıkladı.

İsrail’in Mandela’ya yardım ettiği gerçeği Güney Afrika’da bilinseydi, oradaki Yahudi cemaati tehlikeye girebileceği için gizlendiğine dikkat çekildi. 95 yaşında ölen Mandela, 15 Aralık’ta defnedilmişti.

Gülen’in bu videosu yeniden gündemde!

Posted: 22 Dec 2013 03:12 AM PST

Fethullah Gülen’in geçmiş dönemlerde söylediği “Hakim de kiralayacaksın” sözleri yeniden gündemde.

http://www.internethaber.com/gulenin-bu-videosu-yeniden-gundemde-621539h.htm

Gülen'in bu videosu yeniden gündemde!

Son günlerde düzenlenen operasyonundaki iddialar Fethullah Gülen’in “Avukat da kiralayacaksın, hakim de kiralayacaksın” dediği eski bir videosunu yeniden dolaşıma soktu.

http://www.internethaber.com

Dershanelerin özel okula dönüştürülmesi tartışmalarıyla birlikte başlatılan operasyonlardaki hukuksuzluklar, Fethullah Gülen’in, “İcabında Avukat da kiralayacaksın, hakimde kiralayacaksın sözlerini akıllara getirdi.

Takvim gazetesinin internet sitesi Gülen’in yeniden dolaşıma giren eski videosunu gündeme getirdi. Yolsuzluk operasyonu adı altında birbiriyle ilgisiz dosyalarla ilgili aynı anda operasyon yapılması, opersayonlardan emniyet müdürlerinin ve başsavcının haberinin olmaması, operasyonla ilgili UYAP’a bilgi girişinin yapılmaması bir çok soruyu akıllarada getirdi. Operasyon düzenyeleyn polislerin Cemat’e yakın olduğu iddiaları ise, “Hükümeti zor durumda bırakmak için polislere hakimlere üstleri dışından emirler mi verildi” şüphesini doğurdu. Bu şüphelerin en büyük nedeni ise Fethullah Gülen’in Cemaat’e mensup kimselere yaptığı sohbette, “İcabında mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucunun içerisine alacaksın. Avukat da kiralayacaksın hakim de kiralayacaksın” sözleri.

İŞTE GÜLEN’İN “HAKİM KİRALAYACAKSIN” SÖZLERİ:

http://www.youtube.com/watch?v=Xf8etK81HFw

You are subscribed to email updates from Günün Yazıları
To stop receiving these emails, you may unsubscribe now.
Email delivery powered by Google
Google Inc., 20 West Kinzie, Chicago IL USA 60610

Erkan Sozen

unread,
Dec 24, 2013, 11:38:51 AM12/24/13
to




Günün Yazıları


Ticarete para aklama diyen işbirlikçidir

Posted: 24 Dec 2013 12:39 AM PST

HABER10 ANALİZ

http://www.haber10.com/haber/460538/#.UrlFXfRdW5I

Para aklama suçu Türk mevzuatında; kanunun suç saydığı fiillerden elde edilen her türlü gelirin yasa dışı kaynağını gizlemek ve bu gelirleri yasal bir kaynaktan elde edilmiş gibi göstermek amacıyla yapılan her türlü işlem olarak tanımlanmıştır.17 Aralık operasyonu ile birlikte, Halkbank’ın İran’la (ya da İranlılarla) olan altın ticareti kara para aklama faaliyeti olarak algılatılmaya ve Türkiye mahkum edilmeye çalışılmaktadır. 
İran’ın altın alımları kara para aklama mıdır?
Türkiye, ithal ettiği petrolün yaklaşık %30’unu ve doğalgazın %18’ini İran’dan ithal etmektedir. Bu ithalatın karşılığı ise Türk Lirası ile ödenmektedir.İran, uygulanan uluslararası ambargo dolayısıyla, petrol ve doğalgaz için kendisine TL cinsinden ödediğimiz parayla ya Türkiye’den mal almak ya da bu paraları bir biçimde dövize çevirmek zorundadır. İşte İran’ın altın aldığı paraların kaynağı, Türkiye’nin bu petrol ve doğalgaz ödemeleridir.Dolayısıyla İran’ın Türkiye’den aldığı altının kaynağı Türkiye tarafından yapılan ödemelerdir. Meşru ve açık gelirlerdir. Türk mevzuatına göre bu ticaret para aklama suçu değildir. Nitekim Halkbank İran’la yapılan ticaretin yasal ve meşru olduğunu açıklamıştır. 
Peki, bu ticareti kara para olarak gösterenlerin amacı nedir?
Türk medyasında Türkiye ile İran arasındaki ticaretin kara para aklama faaliyeti olarak gösterilme çabası tam bir Amerikan işbirlikçiliğidir.ABD için uluslararası ticaretin meşruluğu ve yasallığının birinci ölçüsü, ticaretin ABD doları ile yapılmasıdır. Türkiye’nin ithalatını kendi parası ile finanse etmiş olması en büyük günahı olmuştur. Başka bir ülke için iftihar vesilesi olan bu durum, Türkiye’de suçlanma sebebidir. Dolar basan ve piyasaya süren Amerikan Merkez Bankası, dolarla çevrimine giren sistemle kendisini finanse etmektedir. Dolarla ticaretin yapılması ABD’ye dünya para akışını takip ve kontrol etme imkanını da vermektedir.
Para aklama diyen ABD işbirlikçisidir
Cemil Ertem’in ifade ettiği gibi (http://haber.stargazete.com/yazar/halk-bankasinin-suclari-ve-burokratik-oligarsi/yazi-819278) bu mekanizmanın dışına hiçbir banka sistemi, finans organizasyonu çıkamaz; çıkarsa kara para ve terör finansmanı çevrimimde sayılır ve ABD tarafından tehdit edilir.“Halk Bankası’ndan alınan Türk Liraları, iç piyasada bir biçimde dövize çevrilip, ya mal veya altın olarak ya da döviz olarak İran’a götürülüyor. Bu bir “para aklama” operasyonudur.” diye Türkiye’yi suçlayanlar açık ABD işbirlikçileridir.Bu suçlamalar da göstermektedir ki, 17 Aralık operasyonunun asıl maksadı finansal oligarşinin Türkiye’yi mahkum etme çabasını perdelemektir.

 

 

Operasyondaki skandallar silsilesi

Posted: 23 Dec 2013 11:47 PM PST

Türkiye’yi sarsan derin operasyondaki hukuk skandalları bir bir ortaya çıkıyor. Belge dosyaya girmedi yanlış kişi takip edildi.

http://www.haber7.com/guncel/haber/1108954-operasyondaki-skandallar-silsilesi

Suçlamalardaki tutarsızlıkları ve soruşturma aşamasında hataları ortaya çıkaran hukukçular, soruşturmayı skandal olarak nitelendiriyor.

Aralarında bakanların çocukları, işadamları ve bürokratların da bulunduğu 24 kişinin tutuklandığı operasyonun polis soruşturması ayağında hukuk dışına çıkılan birçok işlem yapıldığı ortaya çıktı. Soruşturmanın başladığı günden itibaren İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’in evinde yapılan aramada bulunan paraların fotoğrafları basında geniş yer aldı. Bu paraların kayıt dışı ve rüşvet parası olduğu iddiaları ortaya atıldı.

DELİLLER DOSYAYA KONULMADI

O paraların aslında Barış Güler’in ipotekli olan evinin satışının karşılığında aldığı paralar olduğu ortaya çıktı. Barış Güler’in avukatlarının mahkeme tutanaklarına yansıyan savunmalarında paraların sırrı ortaya çıktı. Avukatlar paranın Barış Güler’in iş ortağına sermaye olarak gösterdiği ve bu nedenle ipotekte olan evininin satışının karşılığı olduğunu belirtti. Avukatlar satış protokolünün aramalarda kayda alınmadığını kendileri tarafından sunulmasına rağmen dosyaya konulmadığını belirtti. Avukatlar protokolün dosyaya konulmamasının emniyetin yanlı bir tutum sergilediğinin göstergesi olduğunu ifade etti. Mahkeme tutanakların yansıyan bir diğer detay ise soruşturma dosyasının acele ve özensiz hazırlandığı iddiası. Dosyada şüphelilere atfedilen suçlamalar emniyette başka savcılıkta başka yer alıyor.

SUÇLAMA ADLİYEDE DEĞİŞTİ

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan’ın avukatı mahkemedeki savunmasında bu yanlışlıkları dile getirdi. Avukat Muhammet Hardalaç tutanaklara yansıyan savunmasında “Emniyet’teki suçlama ‘rüşvete aracılık etmek’ şeklindeydi. Adliyede ‘rüşvet almak ve vermek’ suçuna dönüştü. Bir insan nasıl babasına rüşvet verebilir. Bunu sormak lazım. Müvekkilimin ismi özellikle olaya karıştırılmıştır” dedi.

‘BİZ BÖYLE DÜŞÜNÜYORUZ’

Soruşturmada rüşvet vermekle suçlanan Özgür Özdemir’in avukatı ise mahkemedeki savunmasında emniyette yaşananları şöyle anlattı:

“Emniyetteki 80 sayfalık soruların hiçbirinde somut belge ve bilgi yoktur. Tamamen emniyettekilerin yorum ve kanaatine dayalı sorular vardır. Biz bu durumu onlara söyleyince bize ‘Evet biz böyle düşünüyoruz. İtirazınız varsa mahkemeye bildirisiniz’ dediler. Suçlamalarla ilgili sadece bir fiziki takip görüntüsü tarafımıza gösterildi. Ancak gösterilen görüntüdeki kişinin müvekkilim olmadığını söyleyince bize emniyet yetkilileri ‘Evet biz yanlış yapmışız’ dedi. Bu kadar ciddi bir soruşturmada böyle hata yapılması kabul edilemez.” Bakan Çağlayan’ın Özel Kalem Müdürü Onur Kaya’nın avukatı da mahkemedeki savunmasında yine dosyadaki tutarsızlıklara dikkat çekti. Avukat, ‘Emniyette müvekkilime isnat edilen suç ‘örgüt yöneticisi’ iken savcılıkta ‘örgüt üyesi’ olarak suçun vasfı değişiyor” diye konuştu. 

DELİLSİZ TUTUKLAMA YAPILAMAZ

Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın avukatı Prof. Dr. Ersan Şen “Cumhuriyet savcısı tutuklama talep etmesi halinde her bir tutuklama talebi için tutuklamayı hangi sebepten dolayı istediğini somut deliller ile ortaya koyması gerekirken bu konuda herhangi bir mütalaa yazmadan ve somut tutuklama nedenlerini de yazmadan şüphelilerin tutuklanmalarının istenmesi hukuka uygun değildir” dedi. Şen, Aslan’ın tutuklanmasına gerekçe olan delilleri görebilmek için dilekçe verdi.

‘CMK’YA AYKIRI DİNLEME YAPILDI’

Avukat Hardalaç telefon dinlemelerinde kanunlara uyulmadığını belirterek, “CMK’nın 135′inci maddesi 2. bendine göre ‘Şüpheli ile tanıklıktan çekinebilecekleri kişiler arasındaki iletişim kayda alınamaz’ hükme uyulmadığı gibi bu kayıtlar da derhal yok edilmemiştir. Soruşturma evrakına girmiştir. Müvekkilime bu konuşmaya istinaden ‘Sesini neden değiştirdin’ diye sorulmuştur. Bu nasıl bir ses değiştirmedir ki bir taraf baba diyor diğer taraf oğlum diyor” dedi.

Kaynak: Akşam

Bakan Güler: O Paralar Oğlumun Sattığı Villanın Parası

Posted: 23 Dec 2013 11:42 PM PST

Güler, tutuklanan oğlu Barış Güler’in evinden çıkan paralar için, “O paralar oğlumun villasının satışından elde edilen paradır.” dedi.

İçişleri Bakanı Muammer Güler, ‘Büyük Rüşvet’ operasyonu kapsamında tutuklanan oğlu Barış Güler‘in evinden çıkan paralar hakkında konuştu.

Posta Gazetesi’nden Candaş Tolga Işık‘a konuşan Güler, oğlunun bunu hak etmediğini belirterek, ‘O paralar oğlumun villasının satışından elde edilen paradır” dedi.

“OĞLUMUN VİLLASININ SATIŞINDAN ELDE EDİLEN PARA”

Oğlunun evinden çıkan paralar hakkında da konuşan Güler, şunları söyledi:

”O paralar oğlumun Bahçeşehir‘deki villasının satışından elde edilen paradır. Bütün belgeleri de mahkemede ibraz edilmiştir.

“İPOTEĞİN ÇÖZÜLMESİNİ BEKLEMİŞLER”

Satış sırasında ipotek sorunu doğmuş. Dolayısıyla paranın bankaya konulması halinde kaynağının gösterilmesi mümkün değil. O nedenle 1 milyon 200 bin dolarlık ipoteğin çözülmesi için beklemişler.”

“BENİM OĞLUM DÜNYANIN EN TEMİZ İNSANIDIR”

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.haberler.com/bakan-guler-o-paralar-oglumun-sattigi-villanin-5463764-haberi/

 

FED iyimser, Obama iyimser

Posted: 23 Dec 2013 11:32 PM PST

ABD Merkez Bankası FED’in çarşamba günkü açıklamasının ardından Wall Street piyasa tepkisi olumlu. FED, ABD ekonomisinin düzelmekte olduğunu söyleyerek aylık alımı ocakta 10 milyar kısacağını duyurdu. FED kararı sırasında ekonominin, işsizliğin, enflasyonun düzelme yolunda olduğuna dair sağlam kanıt dizisi yoktu. Ancak FED’in erken kısmaya başlaması piyasayı bozmadı. Çünkü piyasa FED’e -Belki bir bildiği vardır- diye biraz avans verdi… Ayrıca FED özürler dileyerek hem çevreye rahatsızlık vermediğini, hem de bir rahatsızlık olursa, bunu para saçarak telafi edeceğini, çok yavaş adımlarla aylık alımları azaltacağını ve bundan sonra aylık olarak daha fazla inandırıcı veri bekleyeceğini ilan etti.

FED ABD ekonomisinin daha iyiye gideceğini savunuyor. Teminat olarak da bilançosunu masaya koyuyor. Piyasa da bu teminatı inandırıcı buluyor. FED yanlış yaparsa daha çok para saçacak.

FED toplantısından sonra perşembe gelen istihdam, konut, imalat verileri iyi değildi. O ara Conference Board adlı kuruluşun öncü göstergeleri yüzde 0.8 ile beklenenden yüksek geldi. Bu veri, altı ila dokuz ay sonraki ekonomik duruma dair iyimser işaret veriyor… Cuma ise temmuz-eylül dönemi için yüzde 4.1 ile hayli yüksek bir büyüme rakamı geldi.

FED’in bu veriyi daha önce kendi başına hesapladığı ve öngördüğü varsayıldı. Büyüme varsa, -FED haklı ve FED doğru yolda- demek.

Gerçi bu yüksek büyüme, olağandışı stok artışından kaynaklanıyor. Yani tek seferlik bir durum. Ekim-aralıkta herşey aynı gitse bile büyüme yüzde 1 olacak. Yani işler tam düzelmedi.

İşlerin iyi gitmesi konusunda FED’in 2014 büyüme tahmini yüzde 2.8 ila yüzde 3.2. Yine FED’in doğru dürüst büyüme tahmin edemediği, tahminlerde yanıldığı biliniyor. Yanılsa da 2014’te yüzde 2.5-2.6’lık büyüme piyasa için yeterli. Yani FED istikrar vadediyor. O zaman piyasa bozulmaz.

ABD ekonomisinin iyiye gittiğini FED’den sonra Başkan Obama da söyledi. Yıl sonu değerlendirmesi yaptığı cuma basın toplantısında -2014 ABD ekonomisi için büyük atılım yılı olabilir- dedi. Obama işsizliğin azaldığını, ekonominin yeni yıla, 2013’e göre daha iyi başlayacağını söyledi. ABD’nin iç enerji üretiminin artmasının ve petrol-gaz ithalatının azalmasının ekonomiye yararını anlattı. Obama için ekonomik iyileşmenin siyaseten çok önemli olduğunu vurgulamaktaydık. 2014 ara seçim yılında FED’in iyimser öngörülerinin tutmasına dünya kadar Obama’nın da ihtiyacı var. İstatistiklerde görünmeyen işsizler var. Bunlar FED’i görmese bile, bu işsizler Obama’yı görüyorlar. Kaldı ki FED de ana işsizlik rakamının tek başına iyi gösterge olmadığını, başka verilere bakacağını söylüyor. Bu da -Merak etmeyin,

işsizlik azalsa bile arkanızda olacağım- demek. Yani sıfır faize uzun süre devam.
FED’in kararının en sert yansıması altında görüldü. Altındaki satışı -dolar yükseldi, altın düştü- tekerlemesiyle
açıklamak mümkün değil. Dolar çapraz kurda ya da DXY sepetinde vahim biçimde yükselmedi. Yılbaşından bu yana bakınca, doların DXY sepet değeri neredeyse değişmemiş. Yani altının katili dolar değil.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/fed-iyimser-obama-iyimser/yazi-820058

Ellerinde nur mu var, topuz mu?

Posted: 23 Dec 2013 11:29 PM PST

“O vaiz ve alim zata benim tarafımdan selam söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevketmeyiniz. Hatta tecavüz edilse de beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar var. Elimizde nur var, topuz yok. Nur incitmez, ışığıyla okşar”. .. “Ben Risale-i Nur mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibariyle bir masuma zarar gelmemek için bana zulmeden canilere değil ilişmek, hatta beddua edemiyorum.” Bediüzzaman hazretleri hikmetli sözleriyle Müslümanlara böyle ders veriyor… Cenab-ı Hak ise şöyle buyuruyor: “Müminler arasında çirkinliklerin yayılmasını arzu eden kimseler için, dünyada da âhirette de gayet acı bir azap vardır.” Başbakan Erdoğan kendisine her türlü hakareti, saygısızlığı ve bedduayı yapan kişilere karşı “Biz Müslüman’a lanetle emrolunmuş bir toplum değiliz, biz Müslüman’ın hidayetinin artması için dua ederiz, laneti için değil” diyerek bir erdem ve fazilet dersi verdi.

Geçen haftaki yazımda “Adavet ve düşmanlık insanın kendi kendini yiyip bitirmesine yol açar. Kin, nefret, düşmanlık, inad sadece toplumsal ayrışmayı tetiklemez, aynı zamanda kişisel psikolojiyi de olumsuz etkiler” demiş ve şöyle uyarmıştım: “Kem sözler toprak gibi kesiftir, başkasına sirayet etmemeli, toplumsal bir hastalığa dönüşmemeli. Fenalığa fenalıkla mukabele etmek, husumeti artırır, kin ve nefreti körükler, insanı hem azapta bırakır, hem de kaybetkaybet sarmalına sürükler”.

Başbakan Erdoğan’ı artık herkes çok iyi tanıyor. Ne kirli oyunlara, tezgahlara, kumpaslara, meydan okumalara
eyvallah eder, ne de toplumun birlik ve bütünlüğünü riske atacak söylemlere başvurur. Milletin gönlünde taht kuran bir lider olarak gönüller yapmayı, ülkeye ve millete hizmet etmeyi siyaseten varlık sebebi görür.

Kirli oyunlar üzerine hayırlı işler bina edilemeyeceğini çok iyi bilir.
Korku üzerine sevgi toplumu inşa edilemeyeceğini çok iyi bilir.
Tehditle, şantajla, korkutmayla, karamayla, çamur atmayla, tertip ve tezgahla oluşan gücün milletin hayrına
olmadığını çok iyi bilir.
Muhafazakar kitleyi hasım gibi gören kirli odaklarla, şer gruplarla, laikçi partilerle işbirliği yaparak yol yürünemeyeceğini çok iyi bilir.
Gayrı milli ve gayrı dini güç merkezlerinin ekmeğine yağ sürenlerin bu ülkeye fayda sağlayamayacağını çok iyi bilir.
Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.
Amaca ulaşmak için her yolu mübah görenlerin nasıl hastalıklı anlayışlar ürettiğini çok iyi bilir.
AK Parti iktidarı, tam da milletin bu çarpıklıklarla mücadelesinin adıdır.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/ellerinde-nur-mu-var-topuz-mu/yazi-820061

 

CHP’nin İstanbul’da Sarıgül, Ankara’da Yavaş tercihi

Posted: 23 Dec 2013 11:21 PM PST

CHP Parti Meclisi pazar günü yaptığı uzunca bir toplantının ardından 30 Mart 2014 yerel seçimleri için üç büyük şehrin adaylarını kesinleştirdi; İstanbul Mustafa Sarıgül, Ankara Mansur Yavaş ve İzmir Aziz Kocaoğlu. 

CHP kitlesi bakımından Aziz Kocaoğlu’nda yadırganacak bir şey yok. AK Parti’nin topuğundaki diken gibi duran İzmir’in Büyükşehir Belediye Başkanı’nın bu süreçte deyim yerindeyse başına gelmeyen kalmadı. Defalarca soruşturmaya uğradı, hapse girdi ama yolsuzluk iddialarından ismine bir leke gelmeden çıkmasını bildi. Bu süre içinde İzmirliler de onu yalnız bırakmadı, öyle anlaşılıyor ki CHP Genel Merkezi de. En önemli sorunu altyapı eksiklikleri olacak gibi görünüyor ama İzmir bu seçime Türkiye’nin pek çok şehrinden daha politize giriyor. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın ‘yatırımlar’ kartına karşın laik ve modernist hayat tarzının korunması refleksi Kocaoğlu’nun avantajı olacak. Ancak bir önceki seçimdeki 25 puanlık farkı (CHP % 55.2, AK Parti % 30.7) kapatmak Yıldırım için dahi zor. 

İstanbul’da Mustafa Sarıgül sonunda oldu. Türkiye’nin milli gelire katkısı en yüksek ilçesi Şişli’nin efsaneleşmiş belediye başkanı hakkında dolaşan pek çok efsane olduğu da bir gerçek. DSP, YDH derken CHP Gençlik Kolları’ndan yetişme Sarıgül yuvaya döndü; hem de Türkiye’nin ilginç değişimlere sahne olduğu bir dönemde. İstanbul belediye seçimleri, Brüksel’de, Vaşington’da da Türkiye konuşulduğunda akla gelen ilk sorulardan. Sarıgül, sadece CHP’nin geleneksel laik, cumhuriyetçi tabanıyla değil, toplumun pek çok kesimiyle rahat ilişki kurabilen bir isim olarak bir süredir İstanbul’daki oyu AK Parti’den de yüksek gösterilen Kadir Topbaş’ı zorlayabilecek tek isim olarak işaret ediliyordu. İstanbul, nüfusu bakımından da Türkiye ortalamasına etki eden, ülke büyüklüğünde bir şehir. Dolayısıyla Sarıgül’ün CHP’yi yüzde 40’ın üzerine çıkarması (2009’da AK Parti % 44.2, CHP % 37) Türkiye’deki genel siyasi havayı (2011’de AK Parti % 49.9, CHP % 25.9) etkiler; ne kadar çıkarırsa o kadar etkiler. 

Ankara’da Mansur Yavaş’ın adaylığına itirazlar yükseldi doğrusu; ama Alevi ve ulusalcı kesimden gelen itirazlar, kendi kesimleri içinde dahi fazla yayılmadı. Kemal Kılıçdaroğlu, ismi altı aydır Genel Merkez’de telaffuz edilen Yavaş’ın arkasında durdu ve Parti Meclisi’nin çoğunluğunu ikna ederek Yavaş’ın adaylığını açıkladı. Yavaş 2009 seçiminde MHP adına yüzde 27 oy almıştı; AK Parti % 38.5, CHP % 31.5 idi. Yavaş, daha öncesinde Ankara’nın ihmal edilmiş Beypazarı ilçesini başarılı belediyeciliği ile birkaç yıl içinde bir iç turizm noktasına yükseltmiş, Ankara siyaset ve diplomasi kesimlerinin daha o zaman dikkatini çekmiş bir isimdi. Hayat tarzı CHP tabanıyla örtüşen Yavaş’ın MHP ile ters düşmesinin nedeni ise MHP tabanının istediği ölçüde partizanlık yapmamasıydı. Soldan, CHP tabanından gelen bir ismin AK Parti içinde ayrı bir marka değeri olan Belediye Başkanı Melih Gökçek karşısında ancak ‘bayrağı yere düşürmeme’ şansı olurdu. Yavaş ile CHP’nin Gökçek’i zorlama şansı var. Tıpkı Sarıgül gibi, aradaki 7 puanlık farkı kapatıp geçecek her adım, Ankara’nın nüfusu nedeniyle CHP’nin Türkiye genelindeki görünümünü yükseltmiş olacak. 

Aslında Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu seçimlerdeki ‘fiili cephe’ politikasını en iyi anlatan örnek Yavaş… Fiili cephe, partilerle ittifak yaparak onların yükünü taşımak yerine, diğer parti tabanlarına, toplum kesimlerine erişimi olan siyasetçileri kendi partisine kazanmak şekilde ifade edilebilir. Aslında daha önce Turgut Özal ANAP’ta, Süleyman Demirel DYP’de, Tayyip Erdoğan AK Parti’de benzeri yöntemlerle laik, sosyal demokrat, Alevi kesimlerden isim cezbetmişlerdi. Bu anlayış çerçevesinde örneğin Balıkesir CHP adayı da eski DYP milletvekili Sami Sözat oldu. Bir başka örnek de Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in aday olduğu Antakya’da AK Parti’den istifa eden, aslen merkez-sağdan gelen Lütfü Savaş’ın CHP’den aday olması. 

Kılıçdaroğlu, bir yandan Türkiye’de yalnızca sol-sosyal demokrat tabana dayalı siyaset yapmanın temelde bir merkez partisi olan CHP’yi ileri götüremediği saptaması yapıyor, diğer yandan “Haklı çıkacağıma mutlu çıkayım” anlayışıyla sonuca odaklı çalışıyor. İşte CHP için yeni olan asıl bu…

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat_yetkin/chpnin_istanbulda_sarigul_ankarada_yavas_tercihi-1167735

Yolsuzluk siyasetin yumuşak karnı

Posted: 23 Dec 2013 11:18 PM PST

Siyasetin en yumuşak karnıdır yolsuzluk. Hele de demokrasinin yerleşmediği, çoksesliliğin ve şeffaflığın zayıf olduğu rejimlerde; eskilerin deyişiyle ‘suiistimal’, daha da yaygın bir alışkanlık haline gelir, gelebilir. 

AK Parti iktidarı döneminde yolsuzluk olmadığını, olmayacağını düşünmek abesle iştigaldir. Yolsuzluk iddiaları ne zaman ortaya çıksa, toplum, bu iddialara, haklı olarak, “Yemişler yine” şeklinde, tepkisini ifade eder. Son yaşadıklarımızın da bu kapsam içinde görüldüğünü söyleyebiliriz. 

Demokrasisi gelişmemiş, ‘sivil-asker bürokrasisi siyasete ayar verme alışkanlığı içinde olan’ ülkelerde, yolsuzluk, aynı zamanda, en çok istismara açık alanlardan biridir. Yolsuzluk hem yapılır hem de ‘siyasete ayar vermek’ isteyen güç odaklarınca kullanılır. 

Son yolsuzluk operasyonuna gelirsek… “Yolsuzluk olmamıştır” denilebilir mi? Tabii ki denilemez. Buna uygun bir ortam her zaman olduğu gibi, bu siyasi iktidar döneminde de vardı ve var olmaya devam ediyor. 

Toplum da bunun farkında olduğu için, yolsuzluğa karşı yapıldığı söylenen her operasyonun hazır bir psikolojik zemini var. Yani, operasyon başladığı an, psikolojik olarak, inisiyatif, operasyonu yapan tarafın eline geçmiş oluyor. 

Son olayda da operasyoncular, ilk hamleyi yaparak, bir üstünlük sağladılar. Hükümet, darbe aldı. Yaklaşan seçim süreci öncesinde, ortam gerçekten değişti. Muhalefet de anlaşılabilir bir sevinç yaşadı, seçmen kitlelerine seslenebileceği yeni bir alan kazanmış oldu. 
Yani şu ana kadar olanlara bakarsak, operasyoncuların, hedeflerine yaklaşmak açısından bir üstünlük elde ettiklerini, 1-0 öne geçtiklerini söyleyebiliriz. 

‘Siyasi operasyon’ 
Gelelim, işin ikinci yüzüne: Yolsuzluk operasyonunun asıl hedefinin yolsuzluk olduğunu iddia etmek, gerçeği gizlemek veya anlamamak ya da ‘anlamazlıktan gelmek’tir. Operasyonu yapanların ve militan bir şekilde savunanların kimliğine birazcık bakan birinin, durumu anlaması zor değil. 

‘Dershaneler krizi’yle yeni bir aşamaya sıçrayan gerilim, ‘yolsuzluk operasyonu’nun fitilinin ateşlenmesinin asıl nedeni. Operasyonu yapanlar ve destekleyenler, kavga ettikleri siyasi iktidarı zayıf yerinden darbelemek amacıyla harekete geçtiler. 

Bu ‘siyasi hedef’ için, devlet memurları kullanıldı. Onlar kullanılırken, ‘paralel ilişkiler’ devreye girdi. Aynı örgütlenme boyutunda olan polis ve savcılar, ‘hedefe kilitlenmiş’ bir şekilde hareket ettiler. Arkalarındaki ‘medya gücü’ de son derece net bir şekilde gözler önüne çıktı. 

Süreç nasıl yürüyecek 
Görülebildiği kadarıyla hükümet, aldığı darbe sonrasında, bir karşı hamleye başlamayı, yargı ve polis içindeki örgütlü gücü tasfiye etmeyi planlıyor. Yeni atakların önünü kesmeye çalışıyor. 

Hükümetin karşısındaki örgütlü güç, şimdi daha genişlemiş durumda. Muhalefet partileri, Gezi eylemleriyle birlikte militanlaşmış sol ve de tabii ki cemaat, şimdi aynı cephenin içinde yer alıyorlar. ‘Ana akım medya’nın önemli bir kesimini de fotoğrafa eklediğimizde, tablo iyice ilginç hale geliyor. 

ABD içindeki bir kanadın ve İsrail’in, AK Parti’ye ‘ayar verilmesinden’ mutlu olacağı da bir sır değil…

Kürtler 
Kritik aktörlerden biri, daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, Kürtler. Onların şu ana kadar, ‘hükümeti devirme operasyonu’nun içinde yer almaya niyetlerinin olmadığı söylenebilir. Krize sokulmuş bir hükümetin, ‘çözüm süreci’ni götürmekte zorlanacağını biliyorlar. Hele de onun yerine kurulabilecek bir ‘milliyetçi koalisyon’un ne anlama gelebileceğini görmemeleri imkânsız. 

Türkiye, yeni bir kavşağın eşiğinde..

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/yolsuzluk_siyasetin_yumusak_karni-1167736

Adaylarla koalisyon

Posted: 23 Dec 2013 11:13 PM PST

CHP’nin yerel seçimlerdeki adaylarının bir kısmı belirlendi. Adaylıkların resmileşmesi için bir işlem daha gerekiyor, ama partinin bundan sonra açıklanan isimleri değiştirmesi uzak ihtimal. Zaten anlaşılan, pazar akşamı aday listelerinin soğuk bir şekilde açıklanmasının asıl nedeni değişiklik girişimlerini kesmekti.

Daha önce dolaşan söylentiler de doğrulandı, Ankara büyükşehre eski MHP’li bir aday konuldu, açıklanan adaylar arasında bir eski MHP’li daha ve bir eski AKP’li bulunuyor.

Sosyal demokrat belediyecilik, yerel yönetimde yeni ilkeler falan gibi konular üzerine CHP’liler çok şey yazdılar, okudular; bazı medeni tartışmalar yaptılar. Ama bütün bunların CHP’nin umurunda olmadığı da anlaşıldı.

CHP ne olursa olsun, yerel seçimde oylarını artırmayı birinci ve tek amaç hâline getirmiş. Mustafa Sarıgül’e bunun için bel bağlandı, eski MHP’li ve küskün AKP’liler bunun için aday seçildi.

Hesap tutar mı?..

CHP’nin de MHP’nin de birbirleriyle seçim ittifakı kurmakta büyük zorlukları var. Diğer partilerin adaylarına oy verilmesini istemek her iki partinin de yöneticileri için kolay değil. MHP’li seçmenin önemli bir kesiminin “solcu” bilinen bir partiye oy vermesi mümkün değil. Aynı şekilde kendisini solcu hisseden bir kısım CHP’li seçmenin de MHP’li bir adaya oy vermesi mümkün değil.

Açık ve meşru bir seçim ittifakı yapılması mümkün olmayınca, anlaşılıyor ki böyle bir ittifakı adaylar üzerinden sağlamak denenecek.

CHP, kendi seçmenine diyecek ki “asıl mesele AKP’nin geriletilmesidir, bunun için MHP’lilerin ve küskün AKP’lilerin de oy verebileceği adaylar belirledik.”

Aynı CHP kendi seçmeni dışındaki seçmene de “asıl mesele AKP’nin geriletilmesi, gönderilmesi olduğu için biz fedakârlık ettik, size yakın kimseleri aday gösterdik, siz de gereğini yapın.”

Bu hesap ne kadar tutar? CHP’nin “solcuları” buna ne kadar boyun eğer, MHP’nin milliyetçi muhafazakâr seçmeni solcu bildiği bir partiye oy vermeyi ne kadar hazmeder? Şu anda bu sorulara kimsenin açık cevaplar vermesi mümkün değil. Ama CHP, AKP karşıtı koalisyonun seçim sandığına yansıması için bir deneme daha yapıyor...

http://haber.gazetevatan.com/adaylarla-koalisyon/594878/4/yazarlar

Kürt hareketi bu savaşta hangi siperde?

Posted: 23 Dec 2013 11:11 PM PST

Türkiye’de en güçlü üç ismin Recep Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan olduğunu düşünüyorum. Erdoğan ile Gülen bir süredir birbirleriyle savaşıyorlar. Öcalan’ın adım adım şiddetlenen bu savaş hakkında ne düşündüğünü en azından şimdilik bilmiyoruz. Ancak eldeki verilerden hareketle Öcalan’ın ve ondan hareketle Kürt siyasi hareketinin nasıl bir pozisyon alabileceği konusunu tartışmamız mümkün ve gerekli.

Kuşkusuz akla hemen Gezi direnişi geliyor. Kürt hareketi ilk günlerde Gezi’ye şüpheyle bakmış, arkasında çözüm sürecini sabote etmek isteyen odakların bulunma ihtimalinden ürkmüş ve dolayısıyla direnişe mesafeli yaklaşmıştı. Daha sonra PKK’nın üst düzey yöneticilerinin özeleştirisini yaptığı bu tutum hiç kuşkusuz hükümeti çok rahatlatmıştı. Ancak bu sefer durum çok farklı çünkü taraflar belli, kavga nedenleri hemen hemen biliniyor ve Kürt hareketinin her iki tarafla belli bir tarihi var.

Hükümete yakın, cemaate uzak

İşte o tarihe hızla göz attığımızda Kürt hareketinin Gülen cemaatine uzak, hükümete yakın olması akıllara yatabilir. Her şey bir yana, hükümet bir süredir Abdullah Öcalan’ı merkeze alan ve hareketin tüm unsurlarını şu ya da bu ölçüde kapsayan bir çözüm sürecini yürütüyor. Ve Gülen cemaatinin bu sürece karşı olduğu algısı çok kuvvetli. Örneğin süreci en çok tıkayan sorunlardan biri olan KCK tutuklamalarının bir “cemaat projesi” olduğu düşüncesi hâkim; nitekim, tutuklu BDP’li milletvekillerinin çıkmasını hükümetin istediği ama cemaatin engellediği ileri sürülüyor.

Kürt hareketinin cemaate hep kuşkuyla baktığını Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan İmralı Zabıtları’nda Öcalan’ın ağzından okumuş ve Kandil’deki geri çekilmeyle ilgili basın toplantısının ardından bizzat Murat Karayılan’dan dinlemiştik. Son cemaat – hükümet savaşı üzerine Cemil Bayık, Mustafa karasu gibi PKK/KCK yöneticilerinin de esas olarak Gülen cemaatini, özellikle de onun devlet içindeki paralel örgütlenmesini hedef aldıklarını gördük.

Cemaatin tavrı

PKK tarafından sevilmemenin Fethullah Gülen’i ve onun cemaatini rahatsız ettiği tabii ki söylenemez. Bu hareket uzun bir süredir Öcalan ve PKK’sız bir çözümün mümkün olduğunda ısrar etti, buna AKP hükümeti ve Erdoğan’ı da belli ölçülerde ikna etmeyi başardı ancak cemaatin stratejisinin çözümü mümkün kılmadığı da anlaşıldı. Buna bağlı olarak hükümetin kendilerini devre dışı bırakarak başlattığı son çözüm sürecine cemaatin pek yardımcı olmadığı belli. Bununla birlikte Gülen’in yeni duruma uygun politika değişikliklerine gittiğine de tanık oluyoruz. Örneğin Irak Kürdistanı’nda yayın yapan Rudaw Gazetesi’ne verdiği mülakatta (http://rusencakir.com/Gulenden-Kurtce-egitim-acilimi-Gec-oldu-ama-iyi-oldu/2049) ana dilde eğitimi “adil olmanın gereği” olarak sundu ve savundu.

Gülen’in Kürt siyasi hareketinin yasal kanadından bazı isimleri Pennsylvania’da bizzat kabul etmesi de, cemaatin tutumunda bir yumuşama olduğunun, en azından bir diyalog arayışının işareti olarak görülmelidir.

Bundan sonra…

Şurası muhakkak ki, dün Gezi direnişi sırasında olduğu gibi bugün de cemaat-hükümet savaşı sürerken Kürt hareketi istese krizi derinleştirecek adımlar atabilir ve hükümeti, dolayısıyla Başbakan Erdoğan’ı iyice zor durumda bırakabilir. Ama şu ana kadar atmadı, bundan sonra da atacağını sanmıyorum. Kimileri bunu, Kürt hareketinin, özellikle de Öcalan’ın hükümete, dolayısıyla Erdoğan’a, bir ölçüde de MİT’e ve Hakan Fidan’a sahip çıktığı şeklinde yorumluyorlar ve böyle yorumlamayı sürdürecek gibiler.

Şahsen Kürt hareketinin sahiplendiği şeyin hükümet ya da Erdoğan değil çözüm sürecinin kendisi olduğunu düşünüyorum. Eğer siyasi iktidar süreci ciddi ve dinamik bir şekilde sürdürürse Öcalan ve Kürt hareketini yanında görmeye devam edebilir, aksi takdirde iyice yalnız kalacaktır. Bu da ülkedeki dengelerin iyice altüst olacağı anlamına gelecektir.

http://haber.gazetevatan.com/kurt-hareketi-bu-savasta-hangi-siperde/594915/4/yazarlar

Cemaat-hükümet çatışmasına halk ne diyor?

Posted: 23 Dec 2013 11:10 PM PST

Cemaat-hükümet çatışması ara vermeden devam ediyor. Taraflar ‘kazankazan’ stratejisinden ‘kaybet-kaybet’e geldiler. Hocaefendi’nin son videosu fazla söze gerek bırakmıyor. Sanırım bu olay son yüzyılda İslam dünyasında görülen en büyük mücadele.

Sokakta en çok sorulan, bu mücadeleyi kimin kazanacağı. Anadolu’da güzel bir söz var. İki testi çarpıştığında biri kırılırsa, diğeri de çatlar. Bu mücadelede kim kaybeder bilinmez ama kazanan Türkiye olmayacak.

Kazanma/kaybetme diyalektiğinden öte ülke yeni bir istikrarsızlık sarmalına girecek. Sağcı/Solcu, Laik/İslamcı, Alevi/Sünni, Türk/Kürt kamplaşmasında bedel ödeyen ülke yeni bir çatışmaya sürükleniyor. Sonuçları üzerinden bir okuma yapıldığında aynı amaca hizmet ediyor. Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta iç savaşta insanlar Allah diyerek birbirini öldürüyor. Türkiye’de ise Allah Allah nidalarıyla ‘psikolojik bir savaş’ yürütülüyor. Farkı ne?

Ordu-Giresun izlenimleri…
Hafta sonu Başbakan Erdoğan’ın Ordu ve Giresun seyahatini yerinde izledim. Asıl derdim halkın ‘cemaat-hükümet mücadelesine’ nasıl baktığıydı. Vatandaşın gündemi Hocaefendi’nin beddua ettiği sohbetti.

Toplumda büyük bir şaşkınlık ve tedirginlik var. Birincisi bu mücadelenin daha ne kadar devam edeceği, ikincisi ise Hocaefendi’nin neden böyle konuştuğu.

Bu sohbet halkta büyük tepkiye yol açmış. Mesele salt cemaat-hükümet gerilimi değil. Asıl mesele bir din adamının bedduasında düğümleniyor. Bu gerilimde tarafsız kalan ‘sessiz çoğunluk’ için son dua tam bir turnusol
oldu. Duanın politik sonuçları bir yana, yeni bir toplumsal ve dini yarılmaya neden olacağı görülüyor.

Halkın desteği kimin yanında?
Tabii olay çok taze ve henüz duygusal tepki veriliyor. Kalıcı sonuçlar bir süre sonra daha net görülecek. Muhafazakâr/dindar kitle bu tartışmadan rahatsız. Ordu ve Giresun’da Başbakan’a bir açılışın ötesinde yoğun ilgi
vardı. Fırtınada güvenli limana sığınma güdüsüyle hareket eden bir kitle psikolojisi var.

Politik sezgileri güçlü bir lider olan Erdoğan da bunu hissetti. İki gün boyunca net mesajlar verdi. Başbakan kendinden emin konuştu. Kişisel kanaatim ‘siyasal mühendislik’ iddiaları ve Hocaefendi’nin son vaazı  toplumda derin muhafazakâr asabiyeyi tetikleyebilir. En yalın ifadesiyle bir ‘etki-tepki’ hâli yaşanıyor.

Kabine değişikliği ne zaman?
Kurmay kadro yolsuzluk konusunda tavrını net olarak koyuyor. Hâkim görüş, bu iddiaların ‘partide ve devlette arınmaya’ vesile olması yönünde.

Bu süreçte arınma kadar hukuk ve demokrasiyi güçlendirme de önemli.

Başbakan, MGK sonrası geniş çaplı bir kabine revizyonuna gidecek. Bir anlamda ‘mücadele kabinesi’ kurup, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar kader birlikteliği yapacağı kadroyu belirleyecek. Yolsuzluğa karışan isimlerin istifaları kabul edildikten sonra sürprizlerin olduğu yeni bir kabine kurulacak. Gözlemim, beddua videosu partide büyük bir kenetlenmeye ve bir seferberlik hâlinin yaşanmasına neden olmuş durumda.
http://haber.gazetevatan.com/cemaathukumet-catismasina-halk-ne-diyor/594908/4/yazarlar

Erkan Sozen

unread,
Dec 26, 2013, 3:19:26 AM12/26/13
to
Yeni Türkiye’nin İstiklal Mücadelesi
Aydın Bolat/ SDE

Gündemdeki sorunu anlayabilmek için biraz geriye bakmamız gerekiyor. 

Türkiye’nin değişim mücadelesinin kilometre taşlarının ve vesayetten kurtulma süreçlerinin hatırlanması lazım... Bürokratik vesayet rejimi, güdümlü demokrasi içerisinde ‘Derin Devlet’ kurgusuyla yapılanmış yerleşik statüko ‘eski Türkiye’nin kodları olarak dimdik ayaktayken, son on yılda Türkiye bir ‘sessiz devrim’e sahne oldu. 2002 yılında AK Parti’yi iktidara %34’le getiren halk iradesi sonraki seçimlerde % 47 ve % 50 ile değişim sürecini gövdesini koyarak destekledi. Bu destek 2010 yılında Anayasa Reformunda % 58, Cumhurbaşkanı’nın halkoyu ile seçilmesi için yapılan referandumda % 65’lere kadar ulaştı. Millet iradesini engellemeye çalışan ve siyasi iktidardan pay talep eden tüm girişimler akamete uğratıldı. 2006 Danıştay cinayeti, Cumhuriyet mitingleri, Ergenekon hamleleri, darbe teşebbüsleri, Hrant Dink cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, AK Parti kapatma davası, 27 Nisan Muhtırası, 367 krizi, 2009 andıcı, referandum ittifakı gibi bütün derin tertipler boşa çıkarıldı. Hepsinin sonuçları demokratik değişim sürecinin daha da güçlenmesine hizmet etti. Halkın desteği arttıkça değişim siyaseti daha da güçlendi, cesaretlendi. Siyasi irade güven verdikçe halkın desteği artarak devam etti. Ardı ardına demokratik reformlar yapıldı. 2006’da derin devletin karargâhı olan üstyapının ortadan kaldırılması Türkiye için bir milat oldu. 2007’de açılan Ergenekon, Balyoz ve diğer derin davalar sürecin güçlenmesine, demokratik adımlara ivme kazandırdı. 2010 Anayasa referandumunun sonuçları adeta statükonun belini kıran bir hamle oldu. Askeri vesayet, yargı vesayeti iyice geriletildi. Bürokratik vesayet direnci büyük ölçüde kırıldı. Siyasi iktidar muktedir olmaya başladı. Daha ileri reformlar, Yeni Anayasa ve çözüm süreci için özgüven buldu. Siyasi ve ekonomik istikrar, stratejik itibar Türkiye’yi yükselen demokrasiler ve büyüyen ekonomiler arasına soktu. Türkiye’nin bölgesel gücü ve küresel rolü etkinleşti.

Tam bu aşamada içeriden ‘otoriteleşme’, dışarıdan ‘eksen kayması’ eleştirileri yapılmaya başlandı. Değişim koalisyonundan çözülmeler başlarken küresel egemen güçlerden engellemeler, Yeni Türkiye vizyonuna hamleler gelmeye başladı. İç ve dış komplo ve provokasyonlar birbirini tetikleyerek ülkenin istikrarı bozulmaya çalışıldı. 2012 yılına kadar statükocu, laik elit ve CHP muhalefet çevrelerinden gelen tepkiler dışarıdan İsrail ve Neocon mahfillerinden desteklendi. Bu hamleler başarılı olamayınca, ‘Yeni Ankara’yı durduracak başka araçlar devreye sokuldu. Siyasi iradeyi içeriden engelleyecek girişimler başladı. Ne yazık ki bundan sonraki operasyonlarda ‘olağan şüpheli’ hep cemaat oldu. Genel algı böyle oluştu. 7 Şubat 2012 MİT Krizinde Müsteşar Hakan FİDAN Oslo Süreci üzerinden hazırlanan dosya kapsamında ifadeye davet edildi. Hedef onu ve ekibi görevlendiren Başbakan’dı. Oslo Süreci bugün bir senedir başarıyla yönetilen ‘Demokratik Çözüm ve Barış Süreci’nin temelini oluşturdu. Bir senedir şehit cenazesi gelmiyorsa, analar ağlamıyorsa, akan kan durmuşsa, giden canlar engellenmişse bu sürecin kazanımıdır. Erdoğan bu emniyet-yargı operasyonuna MİT kanununda yaptığı bir değişiklikle yani MİT yetkililerinin soruşturulmasını Başbakanın iznine bağlayan yasa hamlesiyle cevap verdi. Özel yetkili mahkemeler kaldırıldı. Görevini kötüye kullanan emniyet görevlilerinin görev yerleri değiştirildi. Reyhanlı’da 53 kişinin katledildiği bombalamalar da hükümetin gücünü kırmak, itibarsızlaştırmak, bedel ödetmek ve Suriye üzerinden mesaj vermek için tertiplendi. Yankıları ve etkisi çok büyük oldu. 2013 yılının başından itibaren yürütülen ‘Çözüm Süreci’ içeriden ve dışarıdan sayısız provokasyonlarla engellenmek ve bitirilmek istendi.

‘Gezi’ Türkiye için bir tatbikat alanı oldu. 1,5 milyon halkı ayaklandıran ciddi bir isyan bertaraf edildi. Ak-kara tüm renkler belli oldu. Gezi ve dershane üzerinden yürütülen kampanyalarda aynı oyun, aynı senaryo ve aynı aktörler işbaşındaydı. Sadece figüranlar değişti. Hedef: ‘Erdoğan gitsin de ne olursa olsun.’ Asıl amaç ise ‘yeni Ankara’yı hapsetme mücadelesidir. İkisi de değişim sürecinin takozu ve mayınıdır. Bu çabalarla Türkiye Suriye konusunda tam ortadan yarıldı ve bundan dolayı adım atılamadı. Mısırdaki darbe Türkiye’nin İslam Dünyasındaki etkinliğini ve vizyonunu kırma girişimidir. Mesele ‘Gezi Parkı’ndaki ağaç değildi. Mesele ‘dershane’ de değildi maalesef. Peki, mesele ‘yolsuzluk’ mu?

17 Aralık Operasyonu: ‘Yeni Ankara’ya Darbe!’

Bütün bu olanlardan sonra ‘sıcak geçecek sonbaharı’ geride bırakırken, eksi derecelerde seyreden hava şartlarında kışa girerken, Türkiye 17 Aralık operasyonuyla ‘ateş’ gibi bir gündemle sarsıldı. Bir devlet bankası olan Halk Bankası, Genel Müdürü ve yöneticileriyle, bazı Bakanların, bakan çocuklarının, Fatih Belediye Başkanı ve bürokratlarının, TOKİ Yöneticileri ve bazı ünlü iş adamlarını kapsayan 94 civarında kişinin gözaltına alındığı ‘bomba’ tesirli kapsamlı bir operasyon. Adı ‘yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklama operasyonu.’ Erdoğan, hükümet ve AK Parti’ye karşı çok önceden hazırlanmış kurgusu, zamanlaması manidar kuşkular taşıyan sinsi, kuralsız ve gözü kara karmaşık bir operasyon.

Üç savcı, birkaç polis şefi Başbakanı, Bakanları, hükümeti hedef alan, uluslararası finans piyasasında aktör olan büyük bir devlet bankasıyla ilgili siyasi sonuçları aşikâr olan bir operasyon için bütün makamları aşarak düğmeye basıyor. Soruşturmanın gizliliğine peki, ama hükümeti yıkabilecek, ülkenin ekonomik güvenliğini tehdit edecek bir operasyon için başsavcı da mı bilgilendirilmez! Buna hangi devlet sistemi, hangi rejim anlayış gösterir? Bu sıradan bir adi operasyon mu? Başbakan değil tüm devlet uyutuluyor, atlatılıyor. Ama paralel emniyet müdürleri olayı biliyor. Operasyona ait bütün bilgiler, tapeler, kasalar, kutular ve resimler basına anında servis ediliyor. O zaman soruşturmanın gizliliği nerede kaldı?

Bu siyasi bir darbe değil midir? 

Yönetime el koyan darbeci cuntalar başbakanları, cumhurbaşkanlarını bir sabah ansızın evlerinden almadılar mı? Farkı ne? 

Dün darbeci askerlerin yaptığını bugün savcı-polis kurgusu yapmış olmuyor mu?

Üç ayrı soruşturma, üç ayrı operasyon neden bir araya getirildi? Halk Bankası, TOKİ, Fatih Belediyesi. Hangi ilgiyle birbirlerine bağlandı? Elmalar, armutlar, portakallar nasıl aynı sepete konuldu? Ortak noktası hepsinin de hükümeti hedef alması mı? Soruşturma zamanları farklı, konuları apayrı üç operasyon ‘bomba tesiri yüksek olsun’ diye mi birleştirildi?

Bir ülkenin istikrarı, ekonomik güvenliği, uluslararası itibarı birkaç savcı ile birkaç polis şefinin inisiyatifine, insafına ve sorumluluğuna bırakılabilir mi? Buna yargının bağımsızlığı, soruşturmanın gizliliği deyip geçebilir miyiz?

Halk Bankası Türkiye’nin İran’la, Hindistan’la ve Körfez’le ticari ve finans ilişkilerini yürütüyor. Sadece İran’la ticaretten Halk Bankası’nın geliri 2013 yılı içinde 8,5 milyar dolar. Bu üç tane Boğaz Köprüsü’ne bedel… 16 Aralık’ta yani operasyondan bir gün önce Türkiye’ye akmaya başlayan Kuzey Irak enerji boru hattında finansal misyon yine Halk Bankası’nda bulunuyor. ABD ve İsrail’in itirazına rağmen... Bu hat yılda Türkiye’ye 1,5 milyar dolar kazandıracak. Bu cari açığımızın kapanması demek. Ayrıca Çözüm Sürecine hayati katkısı ve Irak’la ilişkilerimizdeki devasa rolü çok büyük. Enerji ihtiyacımız bakımından önemli bir alternatif. Türkiye’nin bölge denkleminde önemli bir kartı bu konu. Yine operasyon günü Azerbaycan’dan gelen Şahdeniz enerji boru hattını Türkiye’den Avrupa’ya ulaştıracak anlaşma imzalandı. Burada da Halk Bankası aktör.

Zamanlama tabi ki çok manidar. İdris Bal’dan sonra Hakan Şükür de ‘dersane’ melesini öne sürerek istifa etti bu günlerde. 2014 Türkiye’nin ardı ardına üç seçim yaşayacağı bir sürecin başlangıç yılı. Mahalli seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim. Bu seçimlerin Türkiye için, bölgesel ve küresel anlamı ve önemi çok büyük. Ülkenin rotası çizilecek, kader seçimlerimizden sayabiliriz. ‘Demokratik Çözüm ve Barış Süreci’ en kritik evrelerinde. Zayıflayan bir siyasi irade süreci tehlikeye atabilir. Demokratik reformlarını tamamlayamamış, Yeni Anayasasını yapamamış, yeni devlet düzenini oturtamamış geçiş sürecindeki Türkiye’nin istikrarsızlığa tahammülü yoktur.

Bu konjonktürde Amerika Neo-con-İsrail bloku; Türkiye’nin yukarıda açıkladığımız konulardan dolayı İran’la ambargoyu delen ilişkilerinden, Kuzey Irak, Suriye, Mısır ve İsrail’le ilgili politikalarından dolayı intikam almaktadır. Bunun için psikolojik istihbarat harekâtıyla ders vermektedir. Tam bu kertede iş gelip hükümet-hizmet ekseninde savaşa dönüşmektedir. Dış odaklar Türkiye’den intikam alırken cemaatin de bundan yararlanarak hükümete bedel ödettiği algısı oluşmaktadır. Operasyonla ilgili cemaate yakın televizyon, gazete, sosyal medya, yazar-çizer ve sözcülerin; savcıları, polisleri ve emniyet yetkililerini canhıraş savunmaları bu algıyı kuvvetlendirirken, cemaati otomatikman operasyondan ‘olağan şüpheli’ durumuna getirmektedir. ‘Savcılar, polisler hep doğru yaptı’ yorum ve yargıları operasyona sahiplik görüntüsünü pekiştiriyor. Hele Hoca Efendi’nin beddualarıyla patlayan nefret her şeyi ispat ediyor, başka söze hacet kalmıyor maalesef. Bu operasyonun bütün tehditleri, hedefleri ve kuşkularıyla cemaate mâledilmesi hizmeti çok zora sokacak bir sonuç meydana getirmez mi?

Buradan, ‘Biz öyle güçlüyüz ki, damarlarınızda dolaşırız haberiniz olmaz. Ne MİT’in, ne hükümetin, ne de devletin ruhu duymaz.’ mesajı verilse ne olur? Bu kendilerine ve ülkeye verilecek hangi zararı karşılayabilir? Türkiye’de hangi cemaat siyasi otoriteye böyle bir başkaldırıya, diklenmeye cesaret edebilir? Öyleyse bu gözü karalığın sebebi, desteği nedir? İnsan sormadan edemiyor!

Yolsuzluğa gelince. Bunu kimse savunamaz ve koruyamaz. Başbakan dâhil bütün yetkililer yolsuzluk, haksızlık, hırsızlık kim tarafından yapılırsa hukuk içinde sonuna kadar gidilmesi gerektiğini söylediler. Soruşturmanın selameti için bakanlar istifa ettiler. Belediye ve TOKİ’ciler dâhil gözetim altındakilerin üçte ikisi serbest bırakıldı. Soruşturmaya ek iki savcı verilerek güçlendirildi. Bu arada görevini kötüye kullandıkları gerekçesiyle bazı emniyet yetkilileri görevden alındılar. Dava milletin ve bütün dünyanın gözü önünde devam ediyor. Suçlu olan cezasını çeker, bedelini öder. Hiç kimse hukuk önünde imtiyazlı değildir. Hiç kimse milyonların desteklediği partinin ‘Ak’ adını lekeleyemez. Kimse hükümete, kendi günahı varsa taşıtamaz. Bir kitle partisinde yanlış yapan insanların da bulunabilmesi doğal karşılanabilir. İnsan çiğ süt emmiştir. Bu temel insan gerçeğinde AK Partililer de istisna değildir. Bu süreç bu anlamda bir arınmaya ve temizlemeye de hizmet edebilir.

Ancak; ‘Dursun’un alnındaki sinek için, ‘dur bakayım’ diyerek sineği vururken Dursun’u da öldüren Temel’in durumu’na da düşülmemelidir. Malum ‘sinek küçük ama mide bulandırır’. Her ne olursa olsun, sineğe Dursun’u, pireye yorganı feda edemeyiz. Varsa bir iki yolsuza karşılık Yeni Türkiye’yi bedel olarak koyamayız.

Sonuç:
Türkiye yoluna küresel vesayet ve yerli vesayet odaklarıyla savaşarak devam edecek.

Elmanın sapı, armudun çöpüne takılmadan büyük fotoğrafa bakılırsa bu sadece bir yolsuzluğa karşı mücadele değil, geniş kapsamlı stratejik ve siyasi bir operasyondur. ‘Diktatör’ diye nitelendirdikleri, muktedir ve otoriter uygulamalarından dert yandıkları Başbakan Erdoğan’a karşı çekilen operasyon ‘cambaza bak cambaza, bütün cepler alabora’ diyen uyanık yankesicileri hatırlatmıyor mu? Motivasyonu ve komutları dış odaklardan esinlenen ve yakın hedefleri seçim sürecine giren Türkiye siyasetini dizayn etmek olan bu yapılanmanın devlet otoritesine ve siyasi iradeye feyk atan boyutu, belki de en büyük idari yolsuzluk ve darbe girişimidir. Çok tarihi günler yaşıyoruz gerçekten.

Statükoyu yıkmışız, derin devleti tasfiye etmişiz, Askeri vesayeti bitirmişiz, ülkeyi bağımsızlaştırarak Amerika güdümünden çıkartmışız, IMF’ye borcumuzu kapatarak ekonomimizden kovmuşuz, İsrail’e ‘one minute’ çekmişiz, BM, NATO, AB gibi küresel vesayet kurumlarını sorguluyoruz, medeniyet coğrafyamıza yardım ediyoruz, birbirimizle barışmışız, kendimiz, tarihimiz, coğrafyamız ve değerlerimizle barışmışız, milli gelirimizi üçe katlamışız, hazinemiz dolmuş, ihracatımız rekorlar kırıyor, 81 ilde kentsel dönüşüm uyguluyoruz, Kanal İstanbul, Avrupa’nın en büyük havaalanı, 3. Köprü, savunma sanayinde dev projeler, nükleer santraller kuruyoruz, dünya ekonomik kriz yaşarken biz büyüme rekorları kırarak dünyanın 16. Ekonomisi olmuşuz ve daha ötesine de adayız, enerjide Azerbaycan, Irak, İran üzerinden dev adımlar atıyoruz, Türkiye’yi bölgesel güç ve küresel aktör olarak yeni bir vizyona taşımışız daha ne olsun? Bu milletimizi ve dostlarımızı sevindirirken düşmanlarımızı da kahreden bir tablodur. Osmanlı da dâhil Son 250 yılın en parlak dönemini yaşıyoruz. Bunun şükrünü iyi yapmalı ve değerini çok iyi bilmeliyiz.

17 Aralık operasyonunun anlamı; ‘Yeni Türkiye’nin bölgesel ve küresel adımlarının önü kesmek ve gözdağı vermektir. ‘Yeni Ankara’ küresel emperyalist güçler adına ve hesabına içeriden ihanete ve operasyona uğruyor.

Demokratik ülkelerde asker, polis, yargı, medya hükümetlere operasyon çekemez. Çekerse bunun adı darbedir. Yolsuzluğu, hırsızlığı kimse savunamaz ve koruyamaz. Ama bunlar üzerinden de kimse ülkeye operasyon çekemez, bedeller ödetemez. Hırsıza cezası verilir, vatana ihanet önlenir.

Bu yolsuzluk ve rüşvet operasyonu değildir. Uluslararası finans ve emlak operasyondur. Bu hükümete onun üzerinden ‘Yeni Ankara’ya darbe hamlesidir. Küresel vesayet odaklarının çokuluslu psikolojik bir harekâtı ile karşı karşıyayız. Türkiye üzerindeki küresel vesayet kırılmalıdır. Uluslararası psikolojik harekât bertaraf edilmeli, iç vesayetin dış destekçileri deşifre edilmelidir.

Bu operasyon küresel güçler adına, millet aleyhine, hükümete karşı, yeni devleti hedef alan, Yeni Türkiye’ye kasteden bir saldırıdır. Bu ‘Yeni Türkiye’nin istiklâl ve bağımsızlık mücadelesidir. Bu kirli komplonun aktörleri ortaya çıkarılmalı, deşifre edilmeli ve tasfiye edilmelidir.

Türkiye eski Türkiye değildir. Her türlü dış ve iç operasyonlara karşı koyacak savunma kabiliyetlerine sahiptir. Rahat ol sen Türkiye...


Günün Yazıları


Anlayın artık, bu halk sizi sevmiyor!

Posted: 25 Dec 2013 01:52 AM PST

İstediğiniz kadar tepinin, dövünün, dövüşün…
İstediğiniz kadar ağlaşın, zırlayın…
Çeşit çeşit iltifatlar ve ittifaklardan medet umup istediğinizle anlaşıp uzlaşın…
Ne yaparsanız, yapın…
Mesele oy oranlarıysa eğer, üç puan aşağı beş puan yukarı…
Bunlar olabilir!
Ama şunu kabul edin artık…
Bu halk sizi sevmedi hiç, sevmiyor!
Böyle kalmakta ısrar ederseniz de aranız hiç düzelmeyecek!
İsterseniz, demokrasi havarisi rolü oynayın…
İsterseniz, Kemalist ulusalcı kesilin ya da bu toprakların en has milliyetçisi havasına girin…
İsterseniz, dinden dem vurun…
İsterseniz, hayatın zevklerinden…
Bu halk size inanmadı hiç! İnanmıyor!
O yüzden sandık vakti gelince duvara tosluyorsunuz.
O yüzden ikide bir denize düşüyor, her tuttuğunuz yılana sarılıyorsunuz.
Anlayın artık bunu! Anlayın da “Nerede hata yaptım ben, nerede koptum?” diye bir düşünün!
***
Aldandığınız nokta şu…
Halkın geniş kesiminin onlarca yıllık suskunluğunu, onun “yokluğu” sandınız.
Halkın belli bir kısmının haklı korkularından Stockholm Sendromu yarattınız.
Tornadan çıkmış fakat kendisini pek sıra dışı sanan aydınların yazıp çizdiklerini “yüksek kültür” sanacak kadar
ruhsuzlaştınız.
Elinizde kala kala, “hayat tarzı” denen şey kaldı.
Şimdi şaşırıyorsunuz…
Neden hep halkçı olduk da, halk olamadık diye…
Mesele “halkçılık” değil oysa, popülizm de değil, bütün renkleri ve çeşitliliğiyle “halk olmak”tı!
Aranızdayım, tanığınızım…
Ve görüyorum…
Kıvranarak birbirinize yakınıyorsunuz: Neden top tüfek, tank desteği olmayınca; yabancı parmaklar işe karışmayınca, komplolar kurmayınca başaramıyoruz?
***
Merak ettiğiniz cevabı bulmak için küçük bir ev ödevi vereyim mi size?

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2013/12/25/anlayin-artik-bu-halk-sizi-sevmiyor

Papaz mektebi

Posted: 25 Dec 2013 01:49 AM PST

Yeri cennet olası hocam Tahir Alangu, altmışlı yıllarda “Nurcular’ın örgütlenme sistemine bayılıyorum,” derdi, “hem gizli hem açık… Ne yaptıkları hem belli hem belli değil… Komünistler şunlar kadar akıllı olamadılar!”

Her ikisinin de yasaklı olduğu günlerdi… O zamandan bu zamana komünistler nal topladılar, Nurcular da geliştiler ve güçlendiler. Şimdi biri yüzde 0.5 oy oranına ulaşıp ben de varım diyebilmek için çabalıyor, öteki hükümet devirmeye kalkıyor.

Katolik dünyasında da Cizvit örgütü epey geriledi. Kilisenin muazzam gücüyle ayakta duruyor ama eski havası yok. Son kalesi Franco İspanyası’ydı, demokrasiye geçince orada da sustu. “Düşük profil” gösteriyor.

Cizvit tarikatı, protestanlığa karşı bir tepki olarak kurulmuştur ama boynuz kulağı çok çok aşmış, cizvitler bütün katolik dünyasını ele geçirmeye kalkmışlardır. Özellikle de “genç beyinlerin küçük yaştan kazanılması” yani “ağacı yaşken eğmek” üzerine çalışmıştır.

Laik eğitimin ancak feylesofların hayallerini süsleyen bir ideal olduğu yüzyıllarda, katolik ülkeler (Fransa, İspanya, İtalya, Avusturya, Polonya), eğitim sistemlerini cizvitlere kurdurdular, gençliği onlara teslim ettiler.

“Papaz mektebi” dedikleri şey yani!

Bizde de vardır, hiç de makbul sayılmazlar, çünkü çocuklara “birbirini gammazlama, örneğin sınavda kopya çekeni ihbar etme” eğitimi verilir, bu ahlak aşılanır. Bizde kabahat işleyen arkadaşını ihbar en utanılacak şerefsizliktir. Onlarda tam tersine, dini bir vecibe!

Cizvit ahlakı, bir “takiyye” ahlakıdır.

Hasan Cemal ağabeyimizin Türk kamuoyuna öğrettiği bu kavramın Batı dillerindeki karşılığı “equivocation”…
Bir cizvit, gerektiği yerde, sıkıştığı anda hemen ekivokasyona, yani takiyyeye başvurur.
Çünkü cizvit ahlakına göre, Hazret-i İsa’nın şanına şerefine hizmete yarayacak her türlü suç mubahtır!
Eğer dine faydası dokunacaksa, eğer kiliseye herhangi bir çıkar sağlayacaksa yalan da söylenebilir, hırsızlık da yapılabilir, cinayet bile işlenebilir!
Yani bir protestanı ya da bir Müslüman’ı yatırıp kıtır kıtır kesebilirsiniz…

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2013/12/25/papaz-mektebi

ABD’nin parmağı ortaya çıktı!

Posted: 25 Dec 2013 01:44 AM PST

Bu nasıl tesadüf?

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=312912

17 Aralık’ta yapılan ve siyaseti itibarsızlaştırmak üzerine kurulan operasyonda ABD’nin parmağı olduğu işadamlarının itirafıyla ortaya çıktı. Ankara Genç İşadamları Derneği (ANGİAD) Başkanı Abdullah Değer, İstanbul merkezli operasyon çerçevesinde gelişen olaylara çok uzun zaman önce elçilikler üzerinden başlandığını belirterek, “Bizi de elçiliklerden ziyaret edenler oldu. ‘AK Parti hükümetine karşı lobi oluşturduklarını ve katılıp katılmayacağımızı’ sordular. Biz net bir şekilde katılmayacağımızı dile getirdik” ifadelerini kullandı. 

BU NASIL TESADÜF? 
Sabah gazetesinden İbrahim Acar’ın ulaştığı Değer, kendisini ziyarete gelen kişinin ABD Büyükelçiliği Siyasi Ataşesi Ashwin Bijanki olduğunu söyledi. Değer, şöyle konuştu: “Haziran 2012′de bu kişiyle birlikte büyükelçilikte görevli siyasi işler danışmanı Süheyla Tayla geldi. Bana ‘Hükümete karşı bir lobi oluşturuyoruz. Buna ne dersiniz’ diye sordular. Biz de ‘Parti fark etmez, bizim için Türk hükümeti önemli. Bu yüzden böyle çirkin bir oluşum içinde olamayız’ dedik.” Değer’in sözünü ettiği ziyaretin tarihiyle İstanbul merkezli operasyonun başlangıç gününün aynı olması dikkat çekti. 17 Aralık’taki operasyonda mali polisin 1.5 yıl önce telefon dinlemelerine başladığı söylenmişti. 

KİM BU HADSİZ! 
ABD Büyükelçiliği’nde görevli Bijanki, o tarihlerde Türkiye’de birçok şehri ziyaret etti. Denizli, Afyon, Uşak, Isparta, Kütahya, Urfa ve Çorum gibi Anadolu illerini teker teker gezen Bijanki, her partinin etkinliğinde boy gösterdi. 

STRATFOR YAZIŞMALARINDA VAR 
BIjankI ismine Türkiye çok da yabancı değil. Bijanki’nin adı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a 2 yıl ömür biçen, gölge CIA olarak da bilinen Amerikan özel istihbarat şirketi Stratfor yazışmalarında da sık sık geçmişti. Hatta CHP’nin Kadın Kolları Faaliyet Raporu’na da girmişti. Raporda Türkiye’nin çeşitli illerine yaptığı ziyaretlerle özellikle yerel basında gündeme gelen ABD’li diplomat Bijanki ile ilgili temasa yer verilmişti. Hatta 23 Şubat 2012′de bir toplantı yapıldığı, ABD’li diplomatın özellikle CHP ile ilgilendiği not edildi. 

CEMAAT DEVLET İÇİNDE DEVLET KURMUŞ 
Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu vurgulayan Değer, hukuk devletinde, devlet içinde devlet olamayacağının altını çizdi. Değer, şunları kaydetti: “Biz bu olaylar sonucunda devletimizin içinde cemaat yapılanmasından oluşan bir devlet daha olduğunu gördük. Din adamları beddua etmez. Allah’tan ancak iyilik isterler. Görüntüler için montaj dediler. Biz de öyle düşünmek istiyoruz artık. Çünkü devletten daha üst bir yapı yoktur.” 

HALKI CAHİL GÖRÜYORLAR 
ANGİAD Başkanı Abdullah Değer operasyonun, Türkiye’nin üzerine oynanan bir oyunun sonucu olduğunu ifade etti. Değer, “Ülkemizde bulunan bazı büyükelçiler şu anki olayları ‘hükümdarlık yıkılıyor’ diye yorumluyor. Bunlar çok yanlış. Çünkü vatandaşlarımız arasında da böyle düşünenler var. Bu hükümdarlık olarak nitelendirdikleri hükümet yıkıldığında her şeyin iyi olacağını sanıyor ancak yanılıyorlar. Halkımız cahil değil, dağdaki çobanın da fikri var” dedi.

Muhteşem samimiyetsizliğin ifadesi

Posted: 25 Dec 2013 01:40 AM PST

30 Mart 2010’da Etimesgut’un AK Partili eski belediye başkanı ve daha 51 belediye görevlisi gözaltına alındı. Büyük bir yolsuzluk operasyonu. Bugünkü Zaman gazetesi olsaydı 31 Mart 2010 tarihli sayısında birinci sayfanın tamamını ve iç sayfaların hatırı sayılır bir kısmını bu konuya ayırır, köşe yazarları da yolsuzluk iddialarının dibini bulurdu. Erdoğan ve AK Parti’nin Türkiye’yi ne hale getirdiğini zehir zemberek başlıklarla, haberlerle, yorumlarla bir güzel anlatırdı Zaman. O zaman öyle yapmadı ama. 31 Mart 2010’da yeni anayasa meselesine ayırdı manşetini. Birinci sayfadaki diğer 9 haberin de hiçbirisi yolsuzluk operasyonuyla alâkalı değil. Belki o gün dalgınlıklarına gelmiştir diye 1 Nisan 2010 tarihli Zaman’a baktım. Manşette Türkiye’nin ekonomik krizden etkilenmediğine, krizin Türkiye’yi Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi teğet geçtiğine dair bir haber. Diğer haberler de alâkasız. Köşe yazarları da hiç oralı olmamışlar. 31 Mart 2010’un Zaman’ında, iç sayfalarda bir yerde yorumsuz kısacık bir haber çıkmış yolsuzluk operasyonuyla ilgili; o kadar.

17 Mart 2013’teki yolsuzluk operasyonlarında da 52 kişi gözaltına alındı. 18 Aralık 2013 tarihli Zaman’ın birinci sayfasına bakalım: Manşet ve diğer bütün haberler -evet, istisnasız bütün haberler- yolsuzluk operasyonlarıyla ilgili. Köşe yazarları da yolsuzluk iddialarına yoğunlaşmış. O gün bugündür Zaman’ın neredeyse tek meselesi bu mesele.

Zaman’ın -yani Gülen Cemaati’nin- 2010’daki tavrı ile şimdiki tavrı arasındaki muhteşem fark, ‘Bizim tek derdimiz yolsuzluk. Hiçbir art niyetimiz yok’ söylemindeki muhteşem samimiyetsizliğin ifadesidir.

AK Parti iktidarı ile araları iyiyken yolsuzluk iddialarını büyütmemiştiler; şimdi ise, AK Parti iktidarı ile araları bozulduğu için, bu tür iddialara AK Parti iktidarını yıkmak için dört elle sarılıyorlar.

Gayet açık: Asıl meseleleri yolsuzluk değil, iktidar meselesi.
***
Today’s Zaman’da, iktidarla yollarını ayırmalarına sebep olan hususların başında iktidarın İsrail’le ilişkileri bozmasının geldiğini ilan etmiş, ardından iki husus dada saymıştılar: Hükümetin Ortadoğu’yla yakınlaşması ve çözüm sürecinde PKK’yı muhatap kabul etmesi.

Arkadaşlar sanki koalisyon ortağı idi. ‘Siyonist katillere tavır koyarsan, emperyalistlerin çizdiği yapay sınırları kaldırıp Ümmet-i Muhammed’i birleştirme hedefini gözetirsen, memlekette akan kanın durması için gereken her şeyi yaparsan yollarımız ayrılır” deyip durarak AK Parti’nin ensesinde boza pişiren beter mi beter bir koalisyon ortağı. Hem dışişlerine hem de içişlerine istikamet vermek istemişler. Hakan Fidan ve dershane meselelerinden anladığımız kadarıyla milli istihbarat ve milli eğitime de sulanmışlar. ‘Siz çekilin, iktidarı tamamen devralalım’ demiş bile olabilirler. Lisan-ı hal ile dedikleri tam olarak o zaten.
***
Buyursunlar, güçleri yetiyorsa alsınlar iktidarı. Ama hür toplumlarda bunun yolu hür seçimlerden geçer. Kursunlar partilerini, girsinler seçimlere. Veya AK Parti hükümetine muhalefetlerini sivil toplum unsuru olarak sürdürsünler, birtakım sivil inisiyatiflerle iktidarın politikalarına yön vermeye çalışsınlar, kontrollerindeki gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla iktidar üzerinde baskı kurma yoluna gitsinler. İkisi de olur. Ama şu olmaz: Hükümetin emrinde olması gereken bürokratları hükümete karşı savaşta kullanmak!

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/muhtesem-samimiyetsizligin-ifadesi/yazi-820538

Şeytan bütünde gizlidir ya da Erdem Başçı neden yanıldı…

Posted: 25 Dec 2013 01:35 AM PST

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, dün ‘2013’ün sakin geçeceğini sanmıştık, yanıldık, erken konuşmamak
gerekirmiş’ dedi. Başçı’nın buradaki yanılgısı bildiğiniz gibi kur tahmini…
Erdem Başçı, 1,92 dolar/TL tahminini hangi süreçte yaptı; Mayıs’ın 22 sinde Fed Başkanı Ben Bernanke’nin tapering (tahvil alımını azaltma) yapabiliriz dediği konuşma sonrası, Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışının başladığı süreçte… Ancak biliyorsunuz, Türkiye’nin başına gelen bununla da kalmadı, Gezi kalkışması başladı ve dışarıda bu, herhangi bir protesto gösterisi olarak anlatılmadı. Oysa son iki yılda başta güney Avrupa olmak üzere krize bağlı ücret ve sosyal hak kesintileri nedeniyle dünyanın bir çok yerinde yer yerinden oynamıştı. Ama Türkiye’deki gösteriler, bizim ana akım medyanın da ortaklığı ile dışarıda- ‘hükümet düşüyor hatta ötesi bile olabilir, Türkiye karışıyor’ başlıkları ile sunuldu. Dolar talebi bu sayede yukarı çekildi ve dolar 2 lirayı gördü. Tam bu zamanlarda sakin olan bir Merkez Bankası izledik.
Erdem Başçı, tam bu günlerde, ona şimdilerde ‘yanıldım’ dedirtecek tahmini de yaptı… Merkez Bankası’nın elindeki veri seti ile kimse boy ölçüşemez, Başçı’da çok iyi bir iktisatçı, bunu da kimse tartışamaz. Peki nasıl bu kadar emin oldu?
İşte bu soru kritik bir soru ve cevabı da kritik. Başçı, dün, ‘ 2013’ün daha sakin geçeceğini umuyorduk, öyle olmadı dedi ve şunu da ilave etti; ‘ Fed’in açıklamaları, kur artışında önemli bir etki yapmadı, iç belirsizlikler daha fazla etki yaptı.’ 
Ancak Başçı’nın bizimle paylaşmadığı başka bir şey vardı….
Bir ülke parası- serbest piyasa koşullarında- nasıl değer kazanır bilinir; birincisi dış ticaret fazlası verirsiniz ve buna bağlı artan bir ihracat temponuz, büyümeniz vardır. Ülkenize rezerv para akışı kesintisizdir ve paranız, ağırlıklı ihracat alacağınız olan temel rezerv para hangisiyse ona karşı değer kazanır. Şimdi yakın gelecekte böyle bir durumun Türkiye için olacağını söyleyemeyiz değil mi? O zaman yerel parayı değerlendirecek ikinci hale bakalım; bu halde, ülkeye giren sermaye akışı geometrik olarak artar, bunun ne tür sermaye olduğu önemli değildir. Doğrudan yabancı sermaye akışı da olur, kısa vadeli sıcak para da… Bu halde de, giren temel rezerv para-ağırlıklı dolar- olacağı için, sizin milli paranız değerlenir. Burada doğrudan sermaye girişinin kısa dönemde ve hızlı olarak artacağını söylemiyorum ancak Başçı, şunu hesap ediyordu: Gezi’ye rağmen Türkiye’ye batı finans sistemi dışında yılın sonuna doğru güçlü girişler olacak.

Başçı’nın temel senaryosu…
Bu öngörü de şu temel senaryoya dayanıyordu; Fed, tedrici olarak tahvil alımını azaltsa bile, bu, Türkiye’ye güçlü sermaye akımını kesecek etkide olmayacak. Çünkü Türkiye bölgede siyasi ve ekonomik olarak en istikrarlı ülke. Bunun dışında ikinci çeyrekten itibaren sanayi üretimi ve ihracat ivme kazanacak, büyüme potansiyelimiz ortaya çıkacak ve AB’deki göreli iyileşme ile birlikte Ortadoğu ve diğer pazarlara ihracatımız da artacak. (bunlar aynen oldu biliyorsunuz) Ancak en önemlisi, İran… Tabii İran kadar önemli olan da, Irak’la iyileşecek ilişkiler ve Azerbaycan ile yapacağımız enerji anlaşmaları… 
Burada hemen ilave edelim; daha geçen gün, Avrupa Komisyonu’nun enerjiden sorumlu komiseri Günther Oettinger, bizim TANAP ve TAP anlaşmalarına referans vererek, Türkiye üzerinden geçecek Güney Gaz Koridoru, Avrupa’nın gaz ihtiyacının yüzde 20’sini karşılayacak diyordu.
Bakın bu öyle yarının işi değildir; bu anlaşmaların imzasının olduğu tarihten itibaren Türkiye’yi değiştirecek, yerinden kaldıracak ve bu toprakların şimdiye değin görmediği sermaye akışıdır bu… Bir de bunlara K.Irak kaynaklarını ekleyin…
İşte Erdem Başçı bunları da hesap ediyordu…

Tezgahlar ve gerçekleşenler…
Ama birileri, Dubai’ye giden ve orada harcanarak ya da doğrudan Batı’ya aktarılan İran kaynaklı sermayenin Türkiye’ye dönmesini önledi.
Bunun dışında, enerji anlaşmalarına ve Kürt barışına bağlı yeni bir yatırım alanı olan Anadolu’ya girecek doğrudan sermaye girişi de, ‘Türkiye’de, 2014’te çok büyük değişimler olacak, Erdoğan devam edemeyecek; büyük operasyonlar olacak denilerek önlendi. Bütün bunların istihbaratı şimdi hükümetin elinde… Geç mi erken mi bilmemem ama Başbakan, ‘bu operasyon nisan ayında ABD’de tezgahlandı’ dediğine göre bu sabit ve bütün taşlar yerine oturuyor. Büyük ihtimalle Mayıs ve Aralık kardeş aylar… Hatta biliyorsunuz, bu yaz günlerinde hazırlık olarak, tıpkı ulusalcıların sözcüsü gibi bu yeni-yerli neocon muhalefetin tarafı da seçildi onun da operasyonu yapıldı ve o’da cephedeki yerini aldı.
Şimdi Erdem Başçı’nın Gezi deneyimine rağmen, elindeki veri setine, bilgisine rağmen göremediği buydu… Ama şunu söyleyeyim; işte enerji anlaşmaları imzalalandı, Azerbaycan, Gezi sürecinde, ‘enerji şirketimiz SOCAR, Türkiye’ye yatırımlarını arttıracak ve Türkiye’de birinci şirket olacak diyor hem de bunu İlham Aliyev söylüyordu… Yine tam şimdi, Azerbaycan’ın kendi hissesinden vererek Türkiye’nin TANAP’taki payını yüzde 20’den 30’a çıkartacağı konuşuluyor.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/seytan-butunde-gizlidir-ya-da-erdem-basci-neden-yanildi/yazi-820533

Artık Gayretullah’ı incitmeyin

Posted: 25 Dec 2013 01:29 AM PST

Fethullah Gülen Pensilvanya’daki evinin ‘vaaz odasından’ bugüne kadar kendilerine sürekli yardımcı olanlara, o iktidarı destekleyenlere yönelik yaptığı bedduaya şimdi de etrafındakileri şahit tutarak ‘ama bunu izah edebilirim arkadaşlar’ türünde bir tavzih getirmeye çalışmış!

Alnını secdeye koyup affedilinceye kadar tevbe istiğfarda bulunacağına ‘hakkınızı helal edin’ diyerek hak helalliği alacağına tutmuş izah etmeye çalışıyor, iyi mi?

Fethullah Gülen öyle dememiş, öyle beddua etmemiş meğer.
Ya ne olmuş peki?
Konuşmanın son kısmı öyleymiş de kara ruhlu, kara düşünceli, kara vicdanlı, kara kalemli bir sürü insanlar yaptığı o konuşmanın ‘son kısmını almışlar’ ve internette ve ‘tweet’lerde ve gazetelerde neşretmişler!
Çarpıtmışlar efendim! Çarpıtma hıyaneti göstermişler! Vay hainler…
Eeee…
Sonra da ‘bir kesime meseleler öyle ulaştırılınca’ masum insanlar bu çarpıtmaya inanmışlar!
Tavzih etmeye devam ediyor Hocaefendi!
Demeye getiriyor ki ‘Siz kendinizden emin olduktan sonra korkmanıza gerek yok, Allah evinize ateş salmaz!’
Gördüğünüz gibi ‘tavzihte’ bulunduğu son konuşmasında Hocaefendinin twitter dahil olmak üzere sosyal medyada olup bitenden haberdar olduğu anlaşılıyor.
Gerçi, ülkede kim nerede ne yapıyor, nereye gidiyor, kiminle gidiyor gibi en mahremine kadar BBG gibi her şeyden haberdar olmasının yanında internet ve sosyal medyanın lafı bile olmaz da… (Bakınız F.G’nin ‘alüfte’li konuşması)
***
Neyse konumuza dönelim.
Haberdar ki yaptığı bedduanın nasıl bir infiale sebep olduğunu da görmüş, ‘konuşmanın son kısmı’ vesaire diyerek izah etmeye durumu kurtarmaya çalışıyor.
Olup biteni direk kendisinin takip ettiğini zannetmiyorum dolayısıyla tepkilerin hangi boyutta olduğunu bildiğinden de emin değilim.
Yanındaki danışmanlarının dışında başka isimlere google’de twitter’de hatta youtube sitesinde, mesela kendisiyle ilgili bir search yaptırsa, mesela Fethullah Gülen diye yazınca ne çıkıyor, mesela cemaat-hizmet diye aratıldığında neler çıkıyor keşke görse…

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/artik-gayretullahi-incitmeyin/yazi-820549

‘Kayıt dışı’ operasyonlar ve siyasetin sorumluluğu

Posted: 25 Dec 2013 01:26 AM PST

İhlal edilen kanun ve anayasa hükümlerine, bu hükümleri arkadan dolanma gayretlerine ve kayıt dışılık göstergelerine baktığımızda, iş daha vahim hale gelir ve “görevi nedeniyle veya görevi sırasında işlenmiş suç” tartışmalarına yol açar. HSYK’nın bu konuda hareketsiz kalması düşünülemez.

Demokrasilerde siyaset daima yargısal denetim ile bir gerginlik ilişkisi içindedir. Çünkü dinamiktir, binlerce sorunu çözerken, birbiriyle uyuşması imkansız milyonlarca taleple karşılaşır ve çözüm için uğraşırken, üst hukuk kuralları ve bu kurallar çerçevesinde denetim yapan yargı statiktir, frenleme yapar.

Bu iki erk arasında güllük gülistanlık bir durum nadirattandır.

Ancak yargı asla alternatif siyasetlerin manivelası olamaz. Ancak vesayet deneyimi olan iki ülkede bu hep oldu.

Weimar dönemi Almanya’sında demokratik meşruiyeti olmayan yargı kurumu, “hukuk devleti” ve “yargı bağımsızlığı” sloganları eşliğinde demokratik siyaseti adım adım boğuyor ve devleti aslında o devletin “siyasetteki megafonu” niteliğindeki nasyonal sosyalist partiye teslim ediyordu.

1924’ten sonra jakoben-otoriter/totaliter-laik yapılar 1918’de bırakmak zorunda kaldıkları egemenliği yeniden ele
geçirdiler. Devlete nüfuz ettiler. Hukuk onların iradesi oldu, yargı ise bu iradenin en önemli icra organı olarak
yapılandırıldı. Toplumun demokratik iradesi, “hukuk” ve “yargı” üzerinden sağlanan “hukuki meşruiyet” ile kayıt altına alındı. Kimse “hukuk”un ve “yargı”nın da hukuka uygun olması gerekliliğini sormadı.

Yargıcın ‘kişisel’ adaleti
Temel kuralı ortaya koyalım:
Hukuk idesi siyasete etik meşruiyet sağlar. Ancak bu idenin nasıl hayata geçirileceğini belirleyecek olan yine siyasettir, yasama organıdır. Ve yargıç kişisel adalet tasavvurunu hayata geçiremez. O ancak ve ancak yasalara ve hukuki yorum usullerine uymak suretiyle karar verir. Hukukun bütününden çıkan amaca göre hareket eder. Bu amaç, hiç bir zaman demokratik iradeyi hedef almaz!

Hukukun maddi kaynağı toplum, biçimsel kaynağı da demokratik bir yasama organı değilse; yargı da bu çerçevenin dışına çıkmaya başlarsa, verdiği karar millet adına verilmiş olmaz. Karar, demokratik siyasetin varlığına kast eder.

Yargısal süreçler “kayıt dışı” hal almaya başlar. “Hukuk devleti” ve “yargı bağımsızlığı” sloganları ise bu kayıt dışılığı maskelemenin imkanına dönüşür.

Ancak her zaman iz bırakır.
Bazı izlere yakından bakalım:
İlk olarak, CMK 164. Maddeye göre soruşturma işlemleri, Cumhuriyet savcısının emir ve talimatları doğrultusunda öncelikle adlî kolluğa yaptırılır. Ancak bu kural, adli kolluk olarak işlev gören polisleri ait bulundukları emniyet teşkilatından hukuki ve idari yönden koparmaz. Kurumun işlevselliğini korumak için işin mantığı gereği yapılacak bilgilendirme suç değildir. Aksine kamu adına yürütülen soruşturmaların usullere uygun bir şekilde yürütülüp yürütülmediğinin denetlenmesine imkan verir. Aksi bir durum “kayıt dışı” bir operasyonun varlığına karine teşkil eder.

İkinci olarak, soruşturmanın gizliliği, başsavcılık baypas edilerek, orada zorunlu olan kurumsal hiyerarşi devre dışı bırakmak suretiyle soruşturma yürütülmesini meşru göstermez.

Üçüncü olarak, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele ile ilgili 3628 sayılı Kanun baypas edilmiş görünüyor. Bu kanunun 17. Maddesine göre görevleri ve sıfatları nedeniyle “özel soruşturma ve kovuşturma” usulüne tabi olanlar bakımından bu usullere riayet edilmeden soruşturma yürütmek kanuna aykırıdır.

Anayasayı arkadan dolanmak
DÖRDÜNCÜ olarak, aynı kanunun 18. Maddesine göre gelen ihbarların Cumhuriyet başsavcılığınca “Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü ile varsa diğer ilgili kamu kurum ve kuruluşları”na bildirilmesi zorunluluktur. Bu kurumlara bildirim yapılmamış görünüyor. Böyle ise, başsavcılık baypas edilmiş, sorumluluğunun gereğini yerine getirmesi engellenmiş demektir.

Beşinci olarak, aynı kanunun 19. Maddesine göre savcının durumu derhal atamaya yetkili amire ve aynı kanunun 8.Maddesinde belirtilen mercilere bildirmesi gerekir. Halk Bankası Genel Müdürü bakımından 8. Maddeye göre ilgili kurum, yönetim kurulu ve ilgili bakanlıktır. Bu konuda da yasa ihlal edilmiş gözüküyor.

Altıncı olarak, bakanların çocukları ile ilgili yürütülen soruşturma son tahlilde bakanların görevi ile ilgili bir suça ve buradan hareketle yürütmenin bir bütün olarak suç isnadıyla karşı karşıya kalması yönünde bir seyir izlenmiştir. Konu bakan olunca soruşturma mercii savcılık değil, TBMM’dir. Bunun nasıl yürütüleceği ise Anayasa’nın 100. Maddesinde belirtilmiştir. Bu yolun işletilmemiş olması, hem usulen, hem de pratik sonuçları itibariyle anayasayı arkadan dolanma anlamına gelir.

HSYK hareketsiz kalamaz
Soruşturmanın başından sonuna kadar ortaya çıkan veriler, zamanlama, olayların ve kişilerin birbiriyle ilişkilendirilme biçimi ve siyasal izdüşümleri nedeniyle bu soruşturmanın gerçekte bir “yolsuzluk” soruşturması olmadığı kanaati içte ve dışta çok güçlüdür. Neredeyse tüm gözlemciler bu konuda hemfikir

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/kayit-disi-operasyonlar-ve-siyasetin-sorumlulugu/yazi-820537

Hasar tespit raporu

Posted: 25 Dec 2013 01:20 AM PST

Taraflar gerilimi sürdürdü ve savaş iki taraf da istediği sonucu alana kadar sürdü diyelim. Her şey olup bittikten sonra  ortaya çıkabilecek tabloya şimdiden bakarak nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalabileceğimizi birlikte düşünelim mi?
Bir erken ‘hasar tespit raporu’ çıkarmayı teklif ediyorum…
Aslına bakılırsa tarafların ‘istediği sonuç’ denilebilecek bir liste yok elimde. Ağızlardan çıkan tamam da gönüllerde yatanı bilmek hayli güç… Bu sebeple ‘istekler tablosu’ denilen bir listeyi onlar nam-ı hesabına benim yapmam gerekecek…
Niyet okumak mı? Galiba niyet okuyacağım…
Hatalarım olabilir; taraflar ‘’Ben böyle bir sonuç çıksın istemiyorum’’ diye itiraz edebilir ve haklı da sayılabilir… Ancak yine de böyle bir değerlendirme yapmamın onlara da yararı dokunacağına inanıyorum… Taraflar akıllarından geçirmemiş olsalar bile, birileri onlar adına bir yığın beklenti içerisinde çünkü…
Nasıl beklentiler?
Cemaat’in ihtilâfın savaşa dönüşmesiyle birlikte beklentisi, Ak Partiye, dershaneleri kapatmak, bürokrasi içerisindeki uzantılarını tasfiye etmek ve kendilerini ‘zararlı bir örgüt’ haline dönüştürmek girişiminde bulunduğu için, en azından, iyi
bir ders vermek olabilir…
Öyle değil mi? Eğer Ak Parti yerel seçimde önemli illeri kaybeder, liderini Çankaya’ya çıkaramaz ve genel seçimde yüzde 50 çizgisinin hayli altına düşerse, Cemaat’la siyasi yolculuğunu önemsiz görmenin cezasını çekmiş olur…
İktidar partisi ne istiyor olabilir? Dershaneleri kapatmak, kanatlarını kırparak Cemaat’i etkisizleştirmek, bürokrasi içerisindeki bağlılarını ve gönüldaşlarını tasfiye etmek…
Bunları istiyor olabilir Ak Parti…
Diyelim iki taraf da bu kavganın sonucunda niyetlerini gerçekleştirdiler: Ak Parti yerelde ve genelde iktidardan düştü veya gücü azaldı; liderini cumhurbaşkanı seçtiremedi… Buna karşılık dershanelerini kapatmayı ve bürokraside tasfiyeyi başararak Cemaat’i önemsiz —hatta ‘yasadışı’— hale getirdi…
Bu durumda kimi tebrik etmemizi beklersiniz? Cemaat’i önemsizleştirdiği için Ak Parti’yi mi, yoksa Ak Parti’yi iktidardan ettiği için Cemaat’i mi?
Tabloyu en çarpıcı renklerle çizdiğimin elbette farkındayım; savaş sona erdiğinde taraflar benim çizdiğim yerlerinden biraz farklı durumda da bulunabilirler. Biri diğerinin sırtını yere değdirerek nakavt etmiş, nefes alamaz hale getirmiş de olabilir…
Yine de ortada tebrik edilmeyi hak edecek bir tablo bulunmayabilir. Nakavt edenin de sırtı yere değenden bir farkı olmayacağını, zaferini kutlamaya fırsat bulamadan içinden kolayca çıkamayacağı sorunlarla başetmek zorunda kalacağını tahmin etmek çok kolay…

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/hasar-tespit-raporu/yazi-820526

Hedefteki müsteşar Yusuf Tekin: Fişlemedim, fişlendim!

Posted: 25 Dec 2013 01:02 AM PST

Dershanelerin dönüşümü ile ilgili tasarıyı hazırladığı ifade edilen ve bir kesim tarafından fişleme iddiaları ile suçlanan Milli Eğitim Müsteşarı Yusuf Tekin, Milli Gazete’den Adem Yavuz’a konuştu.

http://haber.stargazete.com/guncel/hedefteki-mustesar-yusuf-tekin-fislemedim-fislendim/haber-820697

Hedefteki müsteşar Yusuf Tekin: Fişlemedim, fişlendim!

“Bakın, birilerinin ısrarla dershanelerin kapatılması olarak takdim ettiği bu süreç, bir kapatma süreci değil, bir dönüşme süreci. Ve bu süreç yine birilerinin kasıtlı şekilde iddia ettikleri gibi, 2004 MGK Kararlarıyla başlamış ya da başlatılmış bir süreç de değil. Eğitim sistemimizin kronik bir sorunu haline dönüşen dershanelerle ilgili olarak bu konu yalnızca Hükümet partisinin değil, aynı zamanda CHP ve MHP’nin de gündemine girmiştir.”

Gün aşırı gündem değiştiren Türkiye, yaklaşık 1 ay boyunca dershane tartışmasına sahne oldu. Yaşanan tartışmalar Milli Eğitimi, sizleri nasıl etkiledi? Dershanelerin kapatılması konusu ertelendi mi, çalışmalar ne aşamada?

Öncelikle sorunuzda küçük bir düzeltme yaparak söze başlamak istiyorum. Dershaneleri kapatmıyor, dönüştürüyoruz. Bir başka deyişle, dershanelerin eğitim sistemimiz içindeki rol ve misyonlarını değiştirmeye dönük bir süreci hayata geçirmeye çalışıyoruz. Temel amacımız, Türkiye’de özel okullaşma oranını artırmak, kamu kaynaklarını daha verimli kullanmak ve dershanelerin özel okula dönüşümünü sağlamak. Uzunca zamandan beri, 1990′lı yıllardan beri Türkiye’nin gündeminde olan ve hazırlığı yapılan bir konu. Biz de bu amaçla, bu dönüşüm sürecini gerçekleştirebilmek için ilgili tüm aktörlerin ve paydaşların da görüşlerini aldığımız uzun soluklu bir çalışma yaptık. Bu süreçte, dershanelerin özel okula dönüşebilmesi için ihtiyaç duyulan zamandan gerekli olan altyapıya kadar hemen her hususu kendileriyle müzakere ettik. Ve belli bir noktaya geldik.

Gelinen noktada, dershanelerin dönüşüm sürecinden vazgeçmek ya da bunu ertelemek gibi bir durum söz konusu değil. Yalnızca daha önce dershanelerin mevcut statüleri için Haziran 2014 olarak belirlenen son tarih, sektör temsilcilerinin talep ve önerileri doğrultusunda 2015-2016 eğitim öğretim yılının başına kadar uzatılmış oldu. Yine bu süreçte dershanelerimiz 2014 Ocak ayında da öğrenci kayıtlarını sürdürebilecekler. Ancak bununla eş zamanlı olarak 2014 yılı içinde dönüşüm süreci de başlamış olacak. Dershanelere verilecek teşvik, kredi ve benzeri uygulamalar da, dönüşüm sürecine dâhil olma zamanlaması ve biçimine göre değişecek. Üzerinde çalışmaların halen devam ettiği bu sürece ilişkin bütün detayların önümüzdeki haftalarda daha da kesinleşerek kamuoyuna ilan edileceğini düşünüyorum.

Dershaneler; İlkokul, Ortaokul, Lise, Açık Lise ve Anaokuluna Dönüşebilir

Dershaneler akademik liseye mi, açık liseyi mi dönüşecek, özel okul mu olacak? Bu dönüşüm nasıl gerçekleşecek? Zor bir süreç değil mi bu dönüşümü gerçekleştirmek?

Dediğim gibi, burada temel hedefimiz dershanelerin eğitim kurumlarına dönüşmesi. Çok farklı seçenekler sunacağız. Bu seçeneklerin arasında ilkokul, ortaokul ve lise düzeyinde eğitim veren özel okullara dönüşme, anaokuluna dönüşme, açık liseye dönüşme ve benzeri seçenekler de yer alacak. Hemen bütün bakanlıklarla irtibat halindeyiz. Farklı mesleki kurslar veren birimler haline dönüşebilme seçeneği sunacağız. Süreçten kimsenin mağdur olmaması ve sürecin en sağlıklı şekilde yürütülmesi için bir takım teşvikler de hayata geçirilecek. Bütün bu hususlarla ilgili çalışmalarımız çok boyutlu olarak ve ilgili tüm aktör ve paydaşlarla birlikte yürütülüyor.

Bu süreçte “kim, neyi, niçin savunuyor”, kamuoyu gördü!

Sayın Müsteşar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki ücretsiz Etüt merkezleri üzerinden öğrencilerin gözyaşlarının kullanıldığını düşünüyor musunuz? Etüt merkezleri de kapatılacak mı? Nedir etüt merkezleri?

Bakın, ben Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarı olarak, yani devletin bir bürokratı olarak bu hususlara girmek istemem, girmeyi kendi adıma ve temsil ettiğim makam adına doğru da bulmam. Bu süreçte çok şey yazıldı, çizildi. Kimin neyi, nasıl savunduğu; kimin neye niçin karşı çıktığı hususunda kamuoyunda yeterince bir zihin açıklığının oluştuğunu düşünüyorum. Ancak etüt merkezleriyle ilgili sorunuza yanıt vermem gerekirse, bu merkezlerin ücretsiz olanlarının kapatılacağı yönündeki haberler kesinlikle gerçeği yansıtmıyor. Hatta ilkokul öğrencileri düzeyinde hizmet veren ücretli etüt eğitim merkezleri de kapatılmayacak. Kapatılması öngörülen etüt eğitim merkezleri, ortaokul ve lise öğrencileri düzeyinde hizmet veren, öğrencileri ücret karşılığında bir üst eğitim kurumunun sınavlarına hazırlayan ve adeta dershanevari bir misyonla çalışan ücretli etüt eğitim merkezleridir. Yoksa ilkokul düzeyinde hizmet veren ücretli etüt eğitim merkezleriyle ücretsiz etüt eğitim merkezlerinin kapatılması söz konusu değil. Ancak bu kurumlar artık okullardaki eğitime paralel eğitim veren ve öğrencileri sınava hazırlayan bir işleve sahip olamayacaklar.

Dershaneler, eğitimde çift başlılık!

Vatandaş, “Okul varsa dershaneye ne gerek, yok dershaneler eğitim verecekse okullara ne hacet?” diye düşünüyor. Dershanesiz eğitimde MEB okulları, başat eğitim kurumları olacak mı? Eğitimin kalitesi yükselecek mi diyorsunuz?

Vatandaşlarımızın böyle düşünmesi gayet doğal. Zira dershaneler bugün eğitim sistemimizde bir çift başlılık yaratmıştır. Aslında toplumdaki yaygın kanaat açısından bakıldığında, dershanelere yönelik olumsuz bir kamuoyu algısının bulunduğu söylenebilir. Ancak bu olumsuz algıya rağmen, dershanelere yönelik ciddi bir rağbet de söz konusu. Kendi içinde çelişik olan bu durumun çeşitli gerekçeleri bulunmakla birlikte, en önemli nedeni ezbere-yarışmacılığa dayalı eğitim sisteminin varlığıdır. Öğrencilerin sınavlarda başarılı olmak arzusuyla başvurdukları bir öncelik haline gelen dershaneler, öğrenci velileri açısından da çocuklarının geleceğini garantiye almanın bir önkoşulu olarak görülüyor. Bu da, dershaneleri okulların önüne geçirdiği gibi, dershanelere yönelik rağbetin artmasına yol açıyor ve dershanelerin her türlü eleştiriye ve olumsuz kamuoyu algısına rağmen varlıklarını sürdürebilmelerine olanak sağlıyor. Dershanelerin dönüşümüne ilişkin sürecin en önemli pedagojik gerekçesi budur.

Eğitim reformu paketi sırada!

Kaldı ki, biz yalnızca dershanelerin dönüşümünü değil, kısa-orta ve uzun vadeli başka hedefleri de olan kapsamlı bir eğitim reformu paketini hayata geçirmeye çalışıyoruz. Örneğin bildiğiniz üzere SBS sınavını kaldırdık ve bunun yerine öğrencinin okul başarılarını merkeze alan yeni bir uygulama geliştirdik. Bu uygulama kapsamında, öğrencilerimiz artık yeni ve ekstra bir sınava girmiyor, eğitim öğretim süreci içinde zaten yeter sayıda mevcut olan sınav sonuçları yerleştirmeye esas alınıyor. Geçtiğimiz Kasım ayının son haftasında bu uygulama kapsamındaki ilk sınavlar, hamdolsun, sorunsuz şekilde gerçekleştirildi.

Türkiye, sınav stresini yaşamayacak!

Artık öğrencilerimiz test makinası olarak nitelendirilmelerine yol açan ve tüm öğrenim hayatlarını yoğun bir sınav stresiyle yaşamalarına neden olan yarışmacı sınavlara girmek zorunda kalmayacaklar. Biz bu uygulamanın bir benzerini de üniversitelere geçiş süreci için geliştirmek istiyoruz. Bu konudaki çalışmalarımız da hızlı bir şekilde devam ediyor. İnşaallah Türkiye’de artık hem öğrencilerimiz hem de ebeveynlerimiz salt yarışmacılığa dayalı sınavların yol açtığı stresi yaşamayacak, bu amaçla okul dışı eğitim kurumlarına rağbet etmeyecek, maddi bir kayıp yaşamayacak ve sosyal, kültürel, sportif, sanatsal ve benzeri alanlarda kendileri için daha çok vakit ayırabilecekler.

Siz, normal pedagojik süreç diyorsunuz ama, kamuoyu “Dershanelerin kapatılması” 2004 MGK Kararlarında da var. Bu dönüşüm, o kararların sonucu olmasın?

Bakın, birilerinin ısrarla dershanelerin kapatılması olarak takdim ettiği bu süreç, az önce de ifade ettiğim gibi, yalnızca bir dönüşme süreci, bir kapatma süreci değil. Ve bu süreç yine birilerinin kasıtlı şekilde iddia ettikleri gibi, 2004 MGK Kararlarıyla başlamış ya da başlatılmış bir süreç de değil. Eğitim sistemimizin kronik bir sorunu haline dönüşen dershanelerle ilgili olarak muhtelif siyasal iktidarlar bu türden teşebbüsler de bulunmuşlardır. Yine Kalkınma Planlarında bu konuya değinilmiş, örneğin 7, 8 ve 9. Kalkınma Planlarında bu doğrultuda hedefler konulmuştur. Dahası ve belki de en çarpıcı olanı, bu konu yalnızca Hükümet partisinin değil, aynı zamanda CHP ve MHP’nin de gündemine girmiştir. Bu iki partinin 2011 yılındaki seçim beyannamelerini okuduğunuzda, “eğitim sisteminin dershane yükünden kurtulması” gerektiğine ilişkin ifadelere rastlarsınız. Dolayısıyla kamuoyunu yanlış yönlendirmek ve konuyu başka zeminlere çekmek isteyenlerin iddia ettiği gibi, dershane mevzusunu 2004 ya da başka herhangi bir tarihli MGK kararlarıyla ilişkilendirmek doğru değildir. Dershane konusu pedagojik bir konudur ve bu konuya ilişkin tüm politikalar da pedagojik ihtiyaçlar gözetilerek oluşturulmaktadır.

Toplumda cinayet, hırsızlık, yolsuzluk, hoşgörüsüzlük, maddecilik ve saygısızlık, tarihte örnek olmuş ecdadın devamı bugünkü toplumumuzu yaşanmaz hale getiriyor. Genç ve çocuklarımızda alkol ve maddeye başlama yaşı ortada. Okulların etrafında uyuşturucu satılması haberleri eksik olmuyor. MEB çocuklarımıza ahlaki ve manevi eğitim vermek, maddi ve manevi yetkinlikte, dürüst, çalışkan, dindar bir gençlik yetiştirmek için kalıcı bir çalışma yapıyor mu? Devlet bu konuya ne zaman eğilecek?

Kuşkusuz gençlik, tüm politikalarımızın ana hedef kitlesini oluşturuyor. Türkiye’deki gençlerin ilköğretimden yükseköğretime kadar neredeyse tüm eğitim aşamalarında karşılaştıkları ve kendi gelişimleri açısından olumsuz bir şekilde etkilendikleri sorunları ele alarak bir bir çözmeye çalışıyoruz. 4+4+4 sistemiyle zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması, katsayı adaletsizliğinin ortadan kaldırılması, başörtüsüne serbestiyet tanınması ve benzeri birçok uygulamayı bu kapsamda zikretmemiz mümkündür. Milli Eğitim Bakanlığı olarak bir taraftan gençlerimizin daha nitelikli ve akranlarıyla küresel düzeyde rekabet edebilecek bir donanıma kavuşmaları için gerekli altyapı çalışmalarını yaparken; diğer taraftan da insan haklarına saygılı, demokratik ve milli-manevi değerlerle uyumlu bir gençlik profilinin oluşması için gayret sarf etmekteyiz.

Fişlemedim, Fişlendim

Bir gazetede Bakanlık çalışanlarının fişlenmesi konusunda talimat verdiğinize dair bir haber yer aldı. Göreve gelir gelmez, fişleme işine mi başladınız?

Bu soruyu sormanız iyi oldu. Çünkü gerçekten çok rahatsız olduğum bir konu. Ben 28 Şubat sürecini yaşayan ve bu süreçte “fişlenen” bir kişiyim. Dolayısıyla bundan dolayı mağdur olmuş birisiyim. Bahse konu habere gelince bu haber tamamen yalan ve uydurmadır. Hiç ama hiç gerçeklik payı yoktur. Zaten ilgili yayın grubu hakkında suç duyurusunda bulundum, gerekli hukuki süreci başlattım. Altını çizerek söylemek isterim ki, ne böyle bir talimatım olmuştur, ne de böyle bir dosya hazırlanıp tarafıma sunulmuştur. Diyebilirsiniz ki, peki neden böyle bir haber yapıldı. Bunun sebebi çok açık. Adı geçen yayın grubunda Milli Eğitim Müsteşarlığı görevine atandığım günden beri geçmişim, kimliğim ve özel hayatımla ilgili hakkımda bir karalama kampanyası başlatıldı. Bunların bir kısmı gazete ve televizyonlarda yer aldı. Ama asıl önemli olan bu yayın gruplarına mensup kişilerle yaşadığım diyaloglar. Bakanlık bünyesinde yapacağımız, yapmaya başladığımız şeylerden duydukları rahatsızlıkları her fırsatta dile getirdiler. En son dershanelerin dönüşüm süreci ile birlikte artık hiç bir ahlaki sınırları olmayan bir noktaya vardı bu iş. Açıkça bu sürecin hayata geçirilmemesi için akla hayale gelmedik yöntemlere başvurdular. Buna devam ediyorlar. Bu fişleme tartışmaları da bunun son örneği. Şunu sizin aracılığınızla bir kez daha vurgulamak istiyorum. Kendisi fişlenen, fişlendiği için mağdur edilen birisi olarak Allah şahit hiç kimseye habere konu olan türden bir talimat kesinlikle vermedim, böyle bir dosya ya da hazırlık da bana kesinlikle ulaştırılmadı. Bu haberi yapanlara hakkımı asla helal etmeyeceğim.

Şu anda MEB’de öğretmen olmak için bekleyen kaç aday var? Yeni adaylar için bir müjde var mı?

Elimizde net bir rakam yok. Ancak dershanelerin dönüşüm sürecinde sayın Başbakanımız öğretmenlerin bir kısmını kamuda istihdam edebileceğimizi söyledi. Sektörde resmi rakamlara göre 60 bin civarında öğretmen var. Ayrıca sizin sorduğunuz gibi atama bekleyen öğretmen adayları da var. Dolayısıyla toplam olarak 230 bin civarında bir rakam söz konusu. Şu anda Milli Eğitim Bakanlığının öğretmen ihtiyacı ise 127 bin. Dolasıyla bütün açığımızı kapatacak bir kadro imkanına sahip olsak dahi, atama bekleyen arkadaşlarımızın sadece yarısına yakınını istihdam edebileceğiz. 2014 yılı Şubat döneminde 10 bin, Ağustos döneminde de 40 bin olmak üzere toplam 50 bin öğretmen istihdam edeceğimizi de sayın başbakanımız müjdeledi. Dolayısıyla önümüzdeki yıl öğretmen ihtiyacımızın önemli bir kısmını daha istihdam etmiş olacağız.

Ben 28 Şubat sürecini yaşayan ve bu süreçte “fişlenen” bir kişiyim. Dolayısıyla bundan dolayı mağdur olmuş birisiyim. Bahse konu habere gelince bu haber tamamen yalan ve uydurmadır. Hiç ama hiç gerçeklik payı yoktur. Zaten ilgili yayın grubu hakkında suç duyurusunda bulundum, gerekli hukuki süreci başlattım. Altını çizerek söylemek isterim ki, ne böyle bir talimatım olmuştur, ne de böyle bir dosya hazırlanıp tarafıma sunulmuştur. Diyebilirsiniz ki, peki neden böyle bir haber yapıldı. Bunun sebebi çok açık. Adı geçen yayın grubunda Milli Eğitim Müsteşarlığı görevine atandığım günden beri geçmişim, kimliğim ve özel hayatımla ilgili hakkımda bir karalama kampanyası başlatıldı.

Kendisi fişlenen, fişlendiği için mağdur edilen birisi olarak Allah şahit hiç kimseye habere konu olan türden bir talimat kesinlikle vermedim, böyle bir dosya ya da hazırlık da bana kesinlikle ulaştırılmadı. Bu haberi yapanlara hakkımı asla helal etmeyeceğim.

Dershaneler, Sınav Sistemi ve Ezberci Eğitimden Besleniyor

Türkiye’de uzun yıllardan beri Milli Eğitimde sürekli yaşanan yap-boz, deneme-yanılma şeklindeki başarısız girişimler gibi olmayacak öyle mi?

Eğitim sistemimizdeki sorunların temel kaynaklarından biri, mevcut sınav sistemini ve dolayısıyla ezberci eğitimi besleyen ve aynı zamanda ondan beslenen dershanelerdir. Bu kurumlarla ilgili bir yenilik yapmadan eğitim sistemini dönüştürmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Yani dershanelerin dönüşümü eğitim sistemimizin ıslahı için ihtiyaç duyduğumuz pedagojik bir zorunluluk. Bu zorunluluğun gereğini yapmadığımız takdirde, uzun soluklu bir sistem ve verimli bir eğitim ortamı inşa etmemiz mümkün değil. Dolayısıyla dönüşüm sürecinden geri adım söz konusu değil.

Değerlerimiz, programlara yansıyacak!

Milli Eğitim’de; içerik veya şekle ilişkin müfredat, okullar, öğrenciler, öğretmenler veya velilerle ilgili yaptığınız yeni bir çalışma, düzenleme varsa böyle taze bir haberi ülke insanımıza ilk defa Millî Gazete’den duyurmak isteriz? Neler söylemek istersiniz? 

Milli Eğitim Bakanlığı hizmet etmek isteyen insan için oldukça mümbit bir alan. Sizin de saydığınız gibi yapacak çok şeyin olduğu bir alan. Okul türlerinden okul binalarının yapısına, okul programlarından ders kitaplarına, öğretmenlerin istihdamından özlük haklarına değin yapacak çok şey var. Bunların hepsi ile ilgili yürüyen çalışmalar var. Örneğin TÜBİTAK ile birlikte okul programları yeniden yazılıyor. İnsan hakları, demokrasi, bize ait kültürel öğeler vb çokça arzu ettiğimiz değerler yeni programlara işleniyor. Okul binaları ve standartları gerçekten gurur duyacağımız bir yapıya kavuşsun arzu ediyoruz. Öğretmenlerimizin istihdam edilme koşullarından, görev esnasında kendilerini geliştirecek imkânlar sunulmasına kadarher alanda onları mutlu edecek yeniliklerimiz olacak. İnşallah kısa zamanda bunlar birer birer hayata geçecek.

Şirket

Posted: 25 Dec 2013 12:58 AM PST

Tarihimize baktığımız zaman birçok yanılsama görürüz! MASON paşalarla, başka IRK’a mensup olduğu halde ısrarla TÜRK olduğunu savunan devlet adamlarıyla sık sık karşılaşırız! Bu bizim bir türlü üstesinden gelemediğimiz bir hadisedir!
Dün hayatımıza kasteden Lawrence’ler, yer yarılıp yerin içine mi girdi! Yok mu oldular? Ya da o devletler tüm adamlarını geri mi çekti? Elbette “Hayır!”
Sadece kılık ve kıyafet değiştirdiler!
Başka başka rollerle, başka başka söylemlerle geldiler! Aslında hiç gitmemişlerdi! Dönüşümler hep yüzümüze bakarak gerçekleştirildi! Sadece biz bunu göremedik! Devlet senin olmazsa zaten göstermezlerdi! Sorun buydu!

Gelin geri gidelim biraz! SIRLARI aralayalım… Tozlu rafların içine girip gerçeklerle buluşalım…
Hep söylediğim gibi bizim aslında bilmediğimiz içimizdeki ŞİRKETLERİN tarihidir! Nasıl geldiklerini ve nasıl ülkeyi ele geçirdiklerini asla ve kat’a bilemeyiz!
Geçmişte yazmıştım!
Kalust Sarkis Gülbenkyan Anadolu’dan çıkıp önce Fransa’da, ardından King’s College’de jeoloji okuyan bir Ermeni’ydi! Aynı zamanda Osmanlı’ydı!
1890′larda daha 22 yaşındayken OSMANLI’nın petrol haritasını çıkardı.
İran’dan Körfez’e oradan Güney’e kadar nerede ne var biliyordu! İngilizler’in keşfi uzun sürmedi! Onlara yanaştı!
Endonezya’ya gitti. Oralardaki zenginlikleri rapor etti. Hollandalılar ile İngilizler’i birleştirdi! Ortaya Royal Dutch Shell çıktı!
Bu şirket Rockefeller‘ın Standart Oil’inin karşısındaki en büyük güçtü!
Gülbenkyan aynı zamanda Osmanlı’nın Paris ve Londra elçiliklerinde mali müşavirdi! Para ile ilişkisi kendisini Osmanlı Bankası’nın içinde bulmasına kadar gitmişti!
Bölgedeki petrollerin dağılımı ve kurulan ortaklıklarda baş köşede o vardı! Mr. Five Percent, yani BAY YÜZDE 5ismi oradan kalmıştı!
Gülbenkyan’ın temelini attığı, daha doğrusu ANADOLU’ya taşıdığı şirketlerden biri 1950′lerden sonra şimdiki ismiyle faaliyet göstermeye başladı! İsim yazmıyorum ama büyüklerden biriydi!
Devletin başında bulunanlar o zaman bu şirket geldi diye bayram etti! Ee, İngilizler gelir de kapılar sonuna kadar açılmaz mıydı!

İşte o şirket Türkiye’de her zaman son derece güçlüydü!
Maalesef DEVLETİMİZ onların ne halt karıştırdığını bilemiyor, hatta soramıyordu!
O kadar güçlüydüler yani! 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu da dolaylı yoldan bunların işiydi! Nasıl mı?
Anlatalım!
AK Parti iktidara geldiği günden beri etkili-yetkili kim varsa bunların ÖZEL İSTİHBARAT adamları tarafından takibe alındı! Şimdi ortaya çıkan BAKANLAR ya da çocukları sürpriz değildi! Muhtemelen başka isimler de yakında ortaya çıkacak!
Bilemiyorum… Çekilen görüntülerin, alınan kayıtların arkasında bunların parmak izi var!
Sadece bunlar mı? Tabii ki değil! Şimdi saldırıya geçenler de 25 yıldır MİT’i takip edip, karşı operasyon yapan ekipti! Türkiye içeriden sarılmış, ancak kimse bunu görmüyordu! Görmek istemiyordu! Soru sormak ve cevap aramak insanın konforunu bozuyordu çünkü!
Neyse çekilen görüntüler bir el tarafından saldırıya geçenlerin görünmeyen isimlerinden SİVİL birine verildi! Ve bu isim de onu alıp güvendiği bir yetkiliye teslim etti!
KURGU yapan İNGİLİZ aklı olunca işler değişirdi! Ayrı ayrı konuları bir sepete koyup ÇETE kapsamında değerlendirme istenir!
Burada da büyük ihtimalle öyle olacak!
Çünkü çalışma biçimleri bu! Bizler içeride AK Parti’yi tartışırken her dava, her mahkeme hükümete olan güveni sorgulatacak! Plan bu! Hedef partinin “AK” olan kısmı! Bakın bu adamlara çalışan bilmediğimiz çok insan var! Başka kılıflarla bunlara hizmet ediyorlar!
Hrant Dink Davası neden aydınlatılamadı!
Bu yapının kurduğu karışık çalışma biçimi yüzünden! İşin içinde bunlar var! Hep vardılar zaten!

AK Parti’yi yıllardır adım adım izliyorlar! Ahlaki sınırları aşarak geliyorlar! Her tezgah da maalesef HOŞGÖRÜNÜN ANA AKIMI olan cemaatin üzerine kalıyor! Onlar da bir türlü “bu pisliğin bizimle ilgisi yok” diyemiyorlar, inandıramıyorlar! Ankara’da özenle seçilen evlere KAMERA koyma, Spielberg’i aratmayan kurgularla ortaya çıkma inanın bir Müslüman’ın, bir Türk’ün yapacağı iş değil! Yapılıyor mu? Yapılıyor!
Kimse de önüne geçemiyor! Ülke bu halde! Şimdi en azından büyük mücadele var! Düne kadar ortada halkını koruyacak mekanizma bile yoktu! Şimdi bu direnç ortaya çıktığı için saldırıyorlar! Ama işleri çok zor! Çünkü ANKARA artık onların attığı her adımı bilecek ve görecek düzeyde! Nefesleri ensesinde!
Bakın, 17 Aralık Operasyonu’nda çok gizli kalan dehşet verici ayrıntılar var!
Ancak bazılarını yazmak için zamanlama uygun değil!
Ama görünenle GERÇEK birbirinden çok farklı!

Hep söylediğim gibi HUKUK ADAMLARI önündeki dosyaya bakar!
Sorun da orada! DOSYA o hale nasıl getiriliyor! Şimdilerde sık sık ortaya çıkıp saldırıya geçenler adına söz söyleyen yumuşak huylu biri, yakın tarihte İNGİLİZ SEFARETİNDEN biriyle özel görüşme yaptı! İKİLİ görüşmede“Erdoğan nasıl gider?” konusunu ele aldı! Bizim hoşgörü timsali olarak ortaya çıkan şahsiyet orada aslan kesildi! Erdoğan hakkında BELEDİYE BAŞKANLIĞI zamanından kalma NOTLARI kendi eliyle teslim etti!
İsim vermiyorum ama onlar kim olduklarını biliyorlar! NOTTA her türlü iftira mevcut!
Hem de hiçbirinin temeli yok! Sadece iftira!
Türkiye bu! Kendi BAŞBAKANINI yabancıya şikayet eden, teslim eden bir kafa! Yerli Wikileaks yani!
Sadece bu kadar mı? Değil!
Bakın!
17 Aralık Operasyonu yapılmadan önce bir TÜRK yetkili uzaklara gidip ilgili kişiye OPERASYONUN başlayıp başlamamasıyla ilgili BRİFİNG verdi! Fakat uzakta da olsalar rahat ve güvende değillerdi! Yıllardır oturdukları yeri birkaç kişiyle terk edip açıldılar!
Bir sağlık kuruluşunun güvenli bir ofisinde değerlendirmede bulundular!
Kaldıkları yerde MİT görevlisi olabilir gerekçesiyle huzursuzdular! Açık düşmekten korkuyorlardı!
Biliyorum size film gibi geliyor ama operasyonun hikayesi bu!
Hastanedeki odada yapılan görüşmelerde en çok öne çıkan da “TÜRKİYE’DEKİ SERMAYE YANIMIZDA!” sözüydü!
100 yıl önce kurulan OYUN bizim bilmediğimiz enstrümanlar üzerinden aynen gidiyor! O petrol şirketi hala ayakta ve büyük! Paralarıyla adam bulmakta bugün de hiç zorluk çekmiyor! Osmanlı’yı batıranlar, torunlarının ayağa kalkmasını istemiyor!
Nefes almamızdan bile rahatsızlar!
Bu nedenle gazeteleri süsleyen haberlerin arkasına bakın! Manşetlerdeki kişilerin hiçbir önemi yok! Arkadaki BARONLARA bakmak şart! Yoksa yarın başka aktörlerle gelirler! Bugün Erdoğan’ı yerler, yarın başka birini!

Ya aklımızı başımıza devşirip bunlara “DUR!” diyeceğiz ya da bir 100 yıl daha sopa yiyeceğiz!
Günlük düşünmeyin!
Bu ülkenin çocuklarından rahatsızlar!

Unutmayın tek korkuları bu!
Sesimizi gür çıkardığımızda kaçacak yer ararlar!
Ya yıkıp geçeceğiz ya yıkılacağız!

Biz kazanırsak, kaybettiğimiz her şeyi geri alacağız!
Asırlık hesabı görmüş olacağız!
BİRLEŞİN!
Tek yol bu!

http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/ergundiler/2013/12/25/sirket

Erkan Sozen

unread,
Dec 26, 2013, 11:00:06 AM12/26/13
to




Günün Yazıları


Ekrem Dumanlı seçime az kala yolsuzluk dosyalarının açılmasını eleştiriyor…

Posted: 25 Dec 2013 04:24 PM PST

“Açık söyleyeyim, bu saatten sonra yapılacak olan yolsuzluk suçlamaları doğruyu arama ve yoksulluktan arınma talebinden daha çok siyasette belli bir imaj ve hava oluşturmak içindir ve güvenilir olma özelliğini kaybetmiştir”

Star Gazetesi’nin haberi aşağıdaki gibidir,

http://haber.stargazete.com/medya/ekrem-dumanli-5-yil-once-bakin-ne-yazmis/haber-820780

Ekrem Dumanlı 5 yıl önce bakın ne yazmış?

’17 Aralık’ operasyonunun destekçilerinden Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın 29 Aralık 2008 tarihinde yazdığı “Seçim stratejisi belli olmuştur gelin deşifre edelim” başlıklı yazısında yolsuzluk haberleriyle kamuoyu oluşturulmaya çalışılacağını ifade ediyor…Dumanlı 5 yıl önce yazdığı yazıda bugünlerde yapılanları anlatıyor ve şunu söylüyor: Ne var ki seçimden çok az bir süre önce yolsuzluk kampanyaları açmak çok sayıda soru işaretlerinin oluşmasına da sebeptir. İki kritik konu var zamanlamada: Bir, bahsi geçen (daha doğrusu geçecek olan) dosyalar niçin bu zamana kadar bekletildi? İki, bu kadar kısa bir süre kalmışken yapılan yolsuzluk suçlamasına cevap vermek için yeterince savunma süresi kaldı mı? Açık söyleyeyim, bu saatten sonra yapılacak olan yolsuzluk suçlamaları doğruyu arama ve yoksulluktan arınma talebinden daha çok siyasette belli bir imaj ve hava oluşturmak içindir ve güvenilir olma özelliğini kaybetmiştir.

17 Aralık’taki siyaset ayarlı operasyonun destekçisi olan, olayın siyaseti dizayn etme amaçlı yönlerini ısrarla görmezden gelen Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın 9 Aralık 2008 tarihinde yazdığı yazı aynı konularda bugün yazdıklarının tam tersi yönde. Dumanlı o dönem ‘… Ne var ki seçime çok az bir süre önce yolsuzluk kampanyaları açmak çok sayıda soru işaretlerinin oluşmasına da sebeptir’ derken bugün yolsuzluk kampanyasının medya ayağında en önemli destekçilerinden biri.

İşte Dumanlının yazısı:

Seçim stratejisi belli olmuştur gelin deşifre edelim

Bir ülkede bu kadar sık ve kavgalı seçim yapılınca perşembeyi çarşambadan anlamak için özel bir gayrete gerek kalmıyor. Lütfen şu birkaç yılda yaşananları hatırlayın.

367 tartışmaları, Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşananlar, 22 Temmuz seçimleri… Ortaya konulan taktikler, rol dağılımı, mizansenler, gerçekler… Ve hepsinden önemlisi halkın bunca yaşanan kargaşaya vereceği tepki. Yakın tarihli psikolojik harp taktikleri ve siyaset mühendisliği göz önüne alındığında, bugün yaşananların aslında ne manaya geldiğini anlamak hiç de zor değil. Hatta seçim gününe kadar (29 Mart) yaşanacak bazı olayları şimdiden kestirmek mümkün. Gelin seçim sonuçlarından rahatsız olan bazı kesimlerin stratejilerini ve hamlelerini (şimdilik bir noktaya kadar olan kısmını) basamak basamak irdeleyelim.

1) SEÇİMİN MEŞRUİYETİNİ TARTIŞMAYA AÇMAK

Seçimin meşruiyetine gölge düşürecek uç örnekler aranır ve kıyısından köşesinden bulunan bazı konular şaşaalı sunumlarla halka arz edilir. Maksat bir hatanın (şayet öyle bir hata varsa) düzeltilmesi değil, istenmeyen sonuç çıkarsa tartışma başlatmaktır. ‘Zaten bu seçimlerde hile yapıldı’ demek isteyenler, güven bunalımına yol açmak için inanılmaz bir gayret sarf eder. Seçmen kütükleri üzerine bugün koparılan fırtınanın asıl sebebi de budur. TC kimlik numarasının esas alınması, bir kişinin iki kez oy kullanmasına imkân vermiyor. Öteden beri istenen de bu değil miydi? Ancak birileri, bunu da umursamıyor. Hatta her seçim sonrası ‘Oy kullanımı sırasında parmaklara sürülen boya uygulaması çağ dışıdır, bundan ne zaman kurtulacağız?’ diye feryat edenler, ‘Bu seçimde niçin parmaklar boyanmıyor?’ diye kıyameti koparıyorlar. ‘Seçmen sayısı 6 milyon arttı’ deniyor. Yüksek Seçim Kurulu ısrarla ‘Bunun sebebi mükerrer yazım değil. Zaten iki milyon seçmen 18 yaşına seçme hakkı verildiği için geldi’ dedikçe, ‘Eskiden ismi olmayanlar bu seçimde TC kimlik numaralarına binaen kayda girdi’ dedikçe birilerinin nevri dönüyor.

2) YOKSULLUK HABERLERİYLE FELAKET TELLALLIĞI YAPMAK

Seçim takvimi işlerken dikkat edin bazı medya kuruluşları yoksulluk üzerine inanılmaz haberlere imza atacak. Maksat ekonomik krizin halka yansıma biçimi olsa bu haberlerin gazetecilik ilkelerine binaen yapıldığını söylemek mümkün; ancak maksat farklı. Şu an bütün dünya küresel krizle boğuşuyor. Bunun ülkemize yansımaması düşünülemez. Ancak başta Amerika ve Avrupa olmak üzere bütün dünyayı sarsan mali krizi bu kadar iç siyaset malzemesi yapmak, haberciliğe de siyasetçiliğe de yakışmaz. Herkesin elbirliği yapıp ‘yüzyılın en büyük krizi’ne çare araması gerekiyor; o krizden günlük hesap yapması ve siyasi menfaat talebinde bulunması değil…

3) YOLSUZLUK HABERLERİYLE KAMUOYU OLUŞTURMAK

Yolsuzluk iddiaları dünyanın her yerinde gazetecilerin ilgisini çeker. Çünkü vatandaşın ilgisine mazhardır. Ayrıca gazetecilik, kamu yararı gözetilerek yapılan bir çeşit demokratik denetimdir. Ne var ki seçime çok az bir süre önce yolsuzluk kampanyaları açmak çok sayıda soru işaretlerinin oluşmasına da sebeptir. İki kritik konu var zamanlamada: Bir, bahsi geçen (daha doğrusu geçecek olan) dosyalar niçin bu zamana kadar bekletildi? İki, bu kadar kısa bir süre kalmışken yapılan yolsuzluk suçlamasına cevap vermek için yeterince savunma süresi kaldı mı? Açık söyleyeyim, bu saatten sonra yapılacak olan yolsuzluk suçlamaları doğruyu arama ve yoksulluktan arınma talebinden daha çok siyasette belli bir imaj ve hava oluşturmak içindir ve güvenilir olma özelliğini kaybetmiştir. Bu konuda samimi olan, seçim sonuçlarının sabahında elindeki dosyaları kamuoyuna arz eder…

4) İSTENMEYEN SONUCA YARGI YOLUYLA GÖLGE DÜŞÜRMEK

En acısı da bu! Her türlü polemiğin dışında kalması gereken yargı, son yıllarda bütün siyasi tartışmaların tam göbeğinde. Cumhuriyet tarihinde görülmemiş hadiselere rastlıyoruz. Dün Anayasa Mahkemesi’ni tartışılmaz son karar mercii olarak görenler, bugün Danıştay’ı kutsamakla meşgul. AYM Başkanı’nın kendi kurumunun verdiği kararı savunmasına kurum içinden tezgâhlarla karşılık veriliyor. Aktörler yine aynı. Osman Paksüt’ün telaşı da 367 garabetinin mimarı Sabih Kanadoğlu’nun çırpınışları da bildik bir tablonun çağrışımına sebep oluyor. Sanki millet iradesinden hiç ders çıkarmamışlar…

5) İSTENMEYEN PARTİNİN GÜÇLÜ OLDUĞU YERLERDE RAKİPLERE DESTEK VERMEK

Bazılarının niyetini aynen şöyle özetlemek şart: ‘Aman AK Parti kazanmasın da kim kazanırsa kazansın.’ Bu strateji o kadar net ki bazı medya gruplarının ezeli düşmanı sanılan bazı kişiler adeta seçim sembolü haline getiriliyor. En çarpıcı örnek Ankara. Melih Gökçek’in aday olmasını istemeyen, ama sıkı AK Parti düşmanı olarak bilinen gazeteler ve televizyonlar, kurtuluşu Gökçek’in rakiplerini parlatmakta gördü. Mesela Keçiören Belediye Başkanı hakkında kısa bir süre önce en sert yayınları yapanların Turgut Bey’e ekranlarını ve sayfalarını cömertçe açmaları; hatta CHP adayı Karayalçın’ı bayraklaştırmakla yetinmeyip öteden beri hiç haz almadıkları MHP’ye özel bir ihtimamla sahip çıkmaları bir tesadüf değil; bir strateji gereği.

6) MAHALLE BASKISI TEMASIYLA BİR YERLERE MESAJLAR GÖNDERMEK

Hiç kimse kusura bakmasın ama Açık Toplum Enstitüsü tarafından yapılan Türkiye’de Farklı Olmak araştırması operasyoneldi ve belli bir amaca hizmet için hazırlanmasa bile o amaç için kullanıldı, kullanılacak. Geniş halk kitlelerinde korku uyandıracak ‘araştırmalar’ ile yaklaşan seçimler arasında kuvvetli bir bağ var. Bu sefer Alevi kardeşlerimiz üzerinden yürütülen korku ticareti, bulunacak başka uç örnekler ve söylemler başka kitleler üzerinden de devam ettirilecek. Korku simsarlığına dayalı raporların bir amacı siyaseti etkilemek; diğeri de başta AB olmak üzere dünya kamuoyuna (daha doğrusu karar mekanizmalarına) şikâyette bulunmak.

7) NEVRUZ’A KADAR ŞEHİT CENAZELERİNDEN MUHALEFET OLUŞTURMAK

Etnik milliyetçilik üzerinden siyasetin doğal mecrasını değiştirmek isteyenler PKK’yı tepe tepe kullanmak istiyor. Belirledikleri milat, bölgeye uzak olmayanların malumu: Seçimlerden 8 gün önce kutlanacak olan Nevruz’da geniş katılımlı, bol provokasyonlu eylemler yapmak. O güne kadar çatışmaları körüklemek de şehit cenazelerinden siyaset rantı sağlamaya çalışmak da bir başka psikolojik harp taktiği. Maksat belli: Bir yandan Kürtlere ‘Bakın bu siyasi partiler sizin hakkınızı savunmuyor’ denecek; diğer yandan da geniş kitlere ‘PKK ayaklanıyor, bunlarla baş edilemiyor’ propagandası yapılacak.

8) YANDAŞ MEDYA SUÇLAMASIYLA EZBER BOZAN MEDYAYI SİNDİRMEK

Pek çok örneğinde görüldüğü gibi halkın zekâsını hafife alan psikolojik taktiklerin tutabilmesi için ezber bozacak yayınların susturulması gerekiyor. Çünkü belli bir siyasi atmosferin oluşturulması için yapılan yayınlara ‘Bir de bu gözle bakın’ dendiği an kamuoyuna dayatılan manzara bambaşka bir hal alıyor. Soran, sorgulayan ve seçimin demokratik bir ortamda yapılmasını savunan gazete ve televizyonlar, toplum mühendisliği için çırpınıp duranları can evinden vuruyor. Mesela ‘Bilimsel bir araştırma’ denen kurmacanın psikolojik harp taktiği gibi kullanıldığını, somut olaylar örnekler üzerinden ispat edince birilerinin kimyası bozuluyor. Elinden oyuncağı alınanların başvurduğu propaganda belli: Yandaş medya. Şunu hep unutuyorlar: Bu ülkede neler yaşandığını, kapalı kapılar arkasında hangi fırıldakların döndüğünü, kamu vicdanı gayet net görüyor ve kimin kime ne kadar yandaş olduğunu biliyor. Demokrasiden başka hiçbir şeye yandaş olmayanlarla içine kapalı toplum isteyenler arasındaki açık farkı da vicdanlar gayet açık bir şekilde seziyor…

.

Başsavcılık: Gizliliği ihlal eden savcılar alınıyor

Posted: 25 Dec 2013 03:55 PM PST

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan açıklamada “Yasa genelge ve talimatlarına uymayan savcılardaki soruşturma evrakı, başka bir cumhuriyet savcısına tevzi edilmektedir” denildi.

Başsavcılık: Gizliliği ihlal eden savcılar alınıyor

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, çalışma talimatlarını hatırlatarak, ”Yasa genelge ve talimatlarına uymayan, gizliliğin ihlaline sebebiyet veren, soruşturmayı yasal çerçevede yürütemeyen cumhuriyet savcılarındaki soruşturma evrakı başka bir cumhuriyet savcısına tevzi edilmektedir” açıklamasını yaptı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan yazılı açıklamada, son günlerde gündeme gelen bazı soruşturmalar üzerine yazılı ve görsel medyada soruşturmanın gizliliğini ihlal edecek, yargıyı etkileyecek, savcılık işlemlerinin yanlış anlaşılmasına sebebiyet verecek mahiyette yayınlar yapıldığının ve bunun yoğun bir şekilde devam ettiğinin gördüldüğü bildirildi.

Başsavcılığın, yasaların verdiği yetkiye dayanarak hazırladığı, çalışma talimatı ile iş bölümü talimatı çerçevesinde, idari ve yargısal görevlerini 200 kadar cumhuriyet savcısıyla yürütmekte olduğu belirtilen açıklamada, halen uygulanan talimatın 1 Ekim 2012 tarihinde yürürlüğe konulduğu hatırlatıldı.  Açıklamada, talimat hükümleri şöyle sıralandı:

”Terör ve toplumsal olayların, organize suç örgütlerinin kamuoyunda geniş yankı uyandıran, kamu güvenliğini ilgilendiren olayların, adam öldürme ve diğer önemli olayların öğrenilmesi üzerine ilgili cumhuriyet savcısı tarafından denetim ve gözetim çerçevesinde cumhuriyet başsavcısına telefon, faks, mail gibi vasıtalarla veya bilgi notu şeklinde en seri şekilde bilgi verilecektir.

Cumhuriyet savcıları her 3 ayda bir ellerinde bulunan soruşturma evrakının bekletilme sebebini ve son yapılan işlemin ne olduğunu, son işlem tarihi ve benzer hususları soruşturma evrakı bilgi formuna yazarak cumhuriyat başsavcıvekillerine gönderir. Bu şekilde soruşturmaların uygun ve hızlı yapılması UYAP kayıtlarıyla karşılaştırılarak kayıp ve karışıklıkların önlemlenmesi sağlanır. Soruşturma başlatarak suçun vasıf ve mahiyetine göre ilgili bürolarda görevli cumhuriyet savcılarına tevzi etmek ve sona eren soruşturmaların kararlarını inceleyip ‘görüldü’ şerhi koymak cumhuriyet başsavcının görevi olup iş yoğunluğu sebebiyle bu görev yetkisini kısmen veya tamamen cumhuriyet başsavcıvekillerine de devretmektedir.

Yasa genelge ve talimatlarına uymayan, gizliliğin ihlaline sebebiyet veren, soruşturmayı yasal çerçevede yürütemeyen cumhuriyet savcılarındaki soruşturma evrakı başka bir cumhuriyet savcısına tevzi edilmektedir.

”Kapsamlı soruşturmalarda, ihtiyaç duyulması halinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının, soruşturmanın tümünde veya bir bölümünde birden fazla savcı görevlendirebileceği vurgulanan açıklamada, ”Hakimler, savcılar, HSYK Kanunu’na tabi en üst kolluk amirleri, milletvekilleri, valiler, vali yardımcıları, kaymakamlar, büyükşehir ve belediye başkanları, MİT bölge başkanı, generaller, müsteşar ve yardımcıları hakkındaki soruşturmalar, imkanlar dahilinde cumhuriyet başsavcısı veya ilgili cumhuriyet başsavcıvekili tarafından yapılır” ifadeleri kullanıldı.

SAVCILARA UYARI

Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz

Bülent Yıldırım: Bana suikast hazırlığı var

Posted: 25 Dec 2013 03:46 PM PST

İHH Başkanı Bülent Yıldırım, yurt dışındaki bazı Türk okullarının açılmasına kendilerinin yardımcı olduklarını söylediği programda, çok ilginç açıklamalarda da bulundu.

Dünya Bülteni / Haber Merkezi
Bülent Yıldırım: Bana suikast hazırlığı var

İHH Başkanı Bülent Yıldırım, yurt dışındaki bazı Türk okullarının açılmasına kendilerinin yardımcı olduklarını belirtti.  Kanal 24 Televizyonu’nda Elif Çakır’la Söz Bitmeden programına konuk olan Bülent Yıldırım, önemli açıklamalarda bulundu.

İşte Bülent Yıldırım’a yöneltilen sorular ve verdiği cevaplar…
Erdoğan, bu operasyonla Oslo’nun, Mavi Marmara’nın vb. intikamı alınmaya çalışıldı dedi. Bugüne kadarki yapılmış darbeler içinde 28 Şubat’ın konumu neyse, 17 Aralık operasyonu da başı çeker durumda. Bu arada İHH’yı da tehdit ettiler. Dün bir basın toplantısı gerçekleştirdiniz. Açıktan tehdit aldığınızı beyan ettiniz.

Mavi Marmara konusunda İsrailli yetkililerin dışarı çıkamadığını, Türkiye’de açılan davanın kapatılması mümkün olmadığını belirten Yıldırım, “İsrail hem kuyruğu dik tutmak, hem de hakimiyeti altına almak istiyor ama ilişkiler bozuldu, Mavi Marmara, “one minute” oldu. İsrail üzerinden bize gelenler oldu. (Ses çıkarmayın, Mavi Marmara meselesinde gelinen noktadan geri adım atın, size Suriye konusunda gereken yardımı verelim) dediler, reddettik. İsrail kazanmak istiyor ama kendi hatasını kabul etmeden… İsrail, Amerika’daki bir kesim tarafından da destekleniyor ve bu ülkede de lejyonerler var. İşte böyle operasyon yapıldı, üç ayrı konu bir araya getirildi. Bu operasyondan sonra İHH’ya da operasyon yapılacağı net bilgi olarak bize geldi. Emniyet içinde de bunu bilenler var. Mısır’da Mursi’ye yapılmak istenenin Erdoğan’a yapılmak istendiği biliniyor, Emniyet içinde de, diğer yerlerde de bununla ilgili önlem alıyorlar. İki konuda üzerimize geleceğini söylediler. Birinci El Kaide bağlantısı. Biri bize El Kaideci, biri İrancı diyor. Biz de tepkimizi koyduk, uluslar arası alanda çalışmalar yapıyoruz dedik, dışarıda bazı okulların açılmasına da biz yardımcı olduk, isim isim listesi var. İçeriği nedir dedik, öyle fotoğraflar var ki, Bülent Yıldırım’ın önüne konulduğunda “Yok o kadar mı” diyecek. Fotoğraf ne olabilir, ya konferansta birileri olabilir, ya Suriye’ye girerken görüntülemişlerdir, diyorlar ki silahlı insanlarla görüntüleriniz var. Evet, elbette var, biz Şam’a gittiğimizde Esad’ın askerleri vardı. Her bölge bir grup tarafından tutulmuştu. Ayrıca gizli bir tanık meselesi var. Tanık korumanın başındaki insanın bize karşı hep böyle bir dosyası vardı. Ben açık diyorum, bütün bilgi ve belgenizi ortaya çıkarın. Biz arabuluculuk yapıyoruz. İnsani diplomasi yapıyoruz. Bugün kaçırılan, tutuklanan Milliyet gazetesinden Bünyamin arkadaş için çalışma yapıyoruz, en katı grup tarafından kaçırıldı. Bu gruplar bu ülkenin bir kazanımıdır. Biz Pakistan ile Taliban arasındaki görüşmelerde de danışmanlık yapıyoruz. Ben devamlı söylüyorum, biz bugüne kadar hiçbir şeyden korkmadık ama bir fiskos gazetesi var. Biz net tavrımızı koyduk.

E.Ç.: Mavi Marmara Türkiye açısından, hükümet, Gülen cemaati ve İHH açısında bir kırılma noktası oldu. Sizin cemaat ile Mavi Marmara öncesi ilişkiniz nasıldı, neden bozuldu?

B.Y.: İHH dahil olmak üzere hiçbir grup devlette böylesi bir güce erişmemelidir. Öyle olursa astığım astık kestiğim kestik olur. Ben Erzurumluyum, cemaate mensup çok tanıdığım var, Hoca İHH’yi tanımıyorum dedi, oysa bilir. Yavuz Dede, Hüseyin Oruç kardeşimiz Hüseyin Gülerce ve bütün siyasi partilerle görüştük. Mesela Deniz Baykal olayı olmasaydı Mavi Marmara’ya binecek CHP’li vardı, çünkü bu insani bir durum. Sayın Gülerce’nin tavrı çok iyiydi, hatta Mehmet Kamış’a gittiler, görüştüler, iki tane de muhabir verdiler. Hatta gemimizi bile onlardan aldık. Defne-Y gemisi, hepsi her şeyi biliyordu. O zaman hiçbir kaygıları yoktu. Daha sonra bu açıklama olunca üzüldük.

E.Ç.: Peki ne oldu?

B.Y.: Bana göre birileri buna dedi ki, böyle olmaz… Sizin dışarıdaki çalışmalarınızın geleceği için Mavi Marmara’daki olayda tavır koymanız gerekiyor denildi. Bu açıklama olmadan önce cemaatin mensupları gözyaşı döküyorlar, bize geliyorlar. Bir açıklama ve birden bire hepsi duruyor. Daha sonra cemaatten birileri bize geldi.

E.Ç.: Peki neden sustunuz bugüne kadar?

B.Y.: Susmadım aslında. Niçin konuşmadım, baktım ki İsrail ve Amerika bizi bir tartışma ortamına yitiyor. Bize olan destek vardı. Biz halka bıraktık olayı, Mavi Marmara’da kazandığımıza inanıyorum. Cemaatten birileriyle görüştüm, dediler ki, içimizde özellikle Emniyet’e MOSSAD’dan sızmalar olduğunu biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz. Bu ülkede ilk defa bu büyüme hızına rağmen, güvenlik güçleri ve yargı arasında, bunların birbirleri arasında sorun oluşuyor. Niçin ses çıkarmıyorsunuz, kapalı kapılar ardından söylüyorsunuz. İnsanlarda korku imparatorluğu oluşmuş. Baktım bir arkadaşın elinde Zaman gazetesi, görünce bir şey diyeceğimi sandım, iptal ettireceğim ama vergi durumu oluyor dedi. Nasıl dedim, abonelikten çıkınca vergi borcu çıkarıyor Maliye dedi. Kraldan çok kralcılar var. Bunlar devlet içindeki gücünü kullanarak en sıradan insanla devletin en üstündeki insanı bir tutuyorlar. Bir cemaat üyesinin konuşması ne manaya gelir iyi biliyorum, ocağın yıkılsın dediğin an ne denildiği bellidir. Cemaatin bir an önce kendini sorgulaması lazım, ya tavır koyarsınız ya da şu anda birçok zararı her iki tarafta görür ama en çok zararı hizmet görür. Ama hizmet bir siyasi parti değil, siyasi parti hata yapar ama hizmet hepimizi temsil eder. 

E.Ç.: Gelelim Mavi Marmara vurulduktan sonra, Gülen’in WSJ’ye verdiği bir röportaj. Açıkça tavır alındı.

B.Y.: Bizim ilişkilerimiz şimdi gerildi aslında, biz kendimizi koruma refleksine sahibiz. ABD’de hocanın okulları var, kendini korumak için böylesi sözler etmiştir dedik, aslında kendisi dedi ki BM karar verecek. Biz Hoca’dan özür bekliyoruz, İsrail özür diledi, BM bizi olumladı. Biz Türkiye’ye gitmeyin dedik komisyona, 4 üye vardı, biri Türkiye, diğerleri İsrail’in paralı askerleri…

E.Ç.: Tazminat konusunda geri adım atıldı mı?

B.Y.: Böylesi bir şey mümkün değil. İsrail ve bu ülkedeki lejyonerleri, Erdoğan’ı götürmeye karar vermişler. Erdoğan, Hakan Fidan, İHH hakkında dosyalar hazırlamışlar. Suriye’deki olayları El Kaide çizgisine çekip kötülemeye çalışıp dosya hazırlıyorlar. Yolsuzluk, El Kaide vb. gibi dosyalar, uluslar arası bir operasyon var, o dosyaya eklenecek. Bu ülkeyi bağımsız olarak görmek isteyen herkes dikkatli olsun, bunun bir sebebi Mavi Marmara’dır. Oslo var, çözüm süreci var. Türkiye sorunlarını hallederse bölgesel güç oluyor. Ortadoğu’daki devletlerin barışı sağlanır. Neo-conlar ve İsrail istemez bunu.

E.Ç.: Gezi’de ABD ve batı basınında Gezi olayları sırasında çok savunucu yorumlar vardı. Ama burada bir geri adım var.

B.Y.: Aslında değil, İHH’nin Avrupa ve ABD’de çok tanıdıkları var. Şu an diyorlar ki Türkiye iki şeyle anılıyor. Bir yolsuzluk, iki porno kasetler. Bu hale getirdiler. Ve en kötüsü de biz dünyada İslam’ı anlatmaya çalışıyoruz. Benimle birlikte İslam’a gönülleri ısınsın. Düşünün bir şahsiyet var, İslam alimi olarak tanınıyor, biri bir kadının yanına gidecekti, daha böyleleri var diyor. Hatası olan tövbe etsin.

E.Ç.: Hüseyin Gülerce’yi cemaatten daha ayrı tutuyorum. Bir oyum var, AK Parti’ye vereceğim ama uzlaşalım diyor.

B.Y.: Ben iki ileri bir geri işinden yoruldum. Ben Hüseyin Gülerce’ye saygı duyardım ama saygımı kaybettim. Artık bu insanlar nezdinde, bu insanlar itibarlı değil. Uzlaşmanın yolu şudur, cemaat cemaatliğini, hükümet hükümetliğini yapacak. Bugün Kayseri’deki davanın sonucunu biliyor musunuz? Furkan Doğan’la ilgili tazminat davası. Tebliğat yapıldı İsrail’e. Kalktı hakim dedi ki, İsrail devleti yargılanamaz dedi ve Furkan Doğan’ın davasına ret kararı verdi. Ve tepkiler üzerine “Giderken bize mi sordunuz” denildi. Siz kimsiniz, demek ki siz yapılanmasınız yargı içerisinde. Ben bir avukat olarak yargı bağımsızdır diyorlar, inanmıyorum. Bu tip savcı ve hakimlerin karşısında yargılanmaktan çekinirim. Bütün siyasilere diyorum, bu yargı şu an bağımsız değil, oturun bunu düzeltin. İHH’ya bağlı bir polis, savcı vb. olamaz. Cemaate bağlı polis, savcı da olamaz. Şimdi insanları tekrar almak için harekete geçmişler. Hangi kanuna göre harekete geçiyorsunuz. İHH’yı alacaklarmış. Valla bir alın, görelim şu dosya neymiş. Tehditler geliyor, bakıyorsun, hep aynı yerden. Bu halk korkmadı, Mavi Marmara’dan önce bütçemiz 1’se, şimdi 3 oldu. İnsanlar artık nefret ediyor bu şeylerden. Eğer bir iktidar değişikliği olacaksa bunun yolu-yordamı sandıktır. Öyle Mursi’ye yapılan darbe gibi olmaz. Ha bunu deyince Bülent Yıldırım yolsuzluğa sahip çıkıyor. Ya hükümet, yüzde 50 oy almış, hiç sahip çıkar mı, direkt yüzde 10’a iner. Ben sizin delillerinize inanmıyorum. 

Bizim hakkımızda çok dosya var, polisteki falan abi sürmüş dosyayı. Bizim hakkımızda böyle dava varsa, millet hakkında neler yapıyorlar Allah bilir. Ben Ergenekon davasında da aynı şeyi söyledim, davada kantarın topuzunu kaçırıyorlar dedim. Bir vuracakken beş vurdular, şimdi de hepsini çıkardılar. Bu 28 Şubat’ın tek suçlusu Erbakan mı? Bütün Müslüman grupların davası onaylanıyor, sonra gel bu yargıya güven.

E.Ç.: Hukuk, yargı dedik ama. Yargı, hukuku ihlal ediyor. Alternatif siyasilerin sözcüleri haline geldiler, hakimler, savcılar…

B.Y.: Yargı bağımsızdır, kararı bekleyelim diyorlar. İşte Furkan davası, karar belli, neyine inanayım. Biz açık denizdeydik, ey insafsız adam, İsrail özür diledi, senin o kadar şahsiyetin yok mu? Çocuklarının yüzüne nasıl bakacaksın. Bugün yarın sosyal medyada herkes ben dahil deşifre edecek. Bakıyorsun bu adam falan grubun mensubu. Bizim sizden beklentimiz Allah’ın, peygamberin dediği şekilde yanımızda olmanızdır. Bırakın okullarınızı, ülke kaosa gidiyor. Sivil toplum kuruluşlarına sesleniyorum, neredesiniz, bu ülkeye neden sahip çıkmıyorsunuz?

E.Ç.: Yargı eliyle hükümete kalkışma var…

B.Y.: İsyan var, STK’lar, alimler çıkıp konuşmalı. Kardeşim olarak baktım ama canımızı yakıyorsunuz, yerinizi belirleyin. Emre Uslu’yu aradım, bizimle ilgili El Kaide-MİT bağlantılı diyorsunuz. Sizin bu yazılarla Suriye’de benim arkadaşımı şehit ettiler dedim, insan hayatıyla oynuyorsunuz. Bırakın dershaneyi, bu ülke kaosa gidelim.

E.Ç.: Suriye’ye 45 TIR’lık bir yardım gönderiyorsunuz…

Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz

AKP’li vekil: Halkbank Genel Müdürü’nün evinde çıkan para vakfımızın

Posted: 25 Dec 2013 03:30 PM PST

T24, 25 Aralık 2013
Hüseyin Bürge: Savcılıkça el konulan miktar Balkan Üniversitesi için yapılan bağışlardır ve vakfımıza iade edilmelidir
AKP İstanbul Milletvekili, Üsküp Eğitim Kültür Vakfı ve Uluslararası Balkan Üniversitesi Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Bürge, yaptığı yazılı açıklamada, “Savcılıkça el konulan miktar, yurtdışında ülkemizin gurur kaynağı olan uluslarararı Balkan Üniversitesi için yapılan bağışlardır ve vakfımıza iade edilmelidir. Bu yönde de gerekli girişimlerde bulunacağız” dedi.Bürge açıklamada vakıf olarak topladıkları paranın Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan‘ın evinde bulunmasına ilişkin olarak, “Vakfımıza gelen bağışların, merkezi Üsküp’te olan üniversitemize usuli dairesinde intikali için, vakfımız ve üniversitemizin çalıştığı Halk Bankası’nın Genel Müdürü ile irtibat kurduk ve kendisinden yardım istedik. Bu çerçevede kendisine tarafımızca iletilen 1 milyon 950 bin Avro bedelli miktarın 450 bin Avro bedelli kısmı, 14 Kasım 2013 tarihinde Halk Bankası tarafından üniversitemizin hesaplarına ulaştırılmıştır” dedi. Bürge ayrıca, “biz Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan beyi, bugüne kadar hiç bir karşılık beklemeksizin vakıf çalışmalarında, yardımdan geri durmayan, güven sarsıcı en küçük bir davranışını görmediğimiz tertemiz bir insan olarak tanıdık” dedi. 
 
Bürge’nin yaptığ yazılı açıklamanın ilgili kısmı şöyle:Doğan Akın’ın yazısı: Tutuklanan Halkbank Genel Müdürü için sürpriz tanıklar mı geliyor? 

‘Halk Bankası Genel Müdürü’nden yardım istedik’

 Üniversite hakkında bilgi veren Bürge, şunları kaydetti: “Üniversitemizin varlığını sürdürmesi ve sözü geçen misyonunu ifa etmesi hayırsever insanların, şirketlerin katkı ve bağışları ile olabilmektedir. Vakfımıza gelen bağışların, merkezi Üsküp’te olan üniversitemize usuli dairesinde intikali için, vakfımız ve üniversitemizin çalıştığı Halk Bankası’nın Genel Müdürü ile irtibat kurduk ve kendisinden yardım istedik. Bu çerçevede kendisine tarafımızca iletilen 1 milyon 950 bin Avro bedelli miktarın 450 bin Avro bedelli kısmı, 14 Kasım 2013 tarihinde Halk Bankası tarafından üniversitemizin hesaplarına ulaştırılmıştır. Ancak Sayın Genel Müdürün, bu işlemin çok müşkülat içerdiği yolundaki beyanı ve yönlendirmesi ile tarafımızca Üsküp Eğitim ve Kültür Vakfı’nın İstanbul temsilciliği kurulmuş olup, 10 Aralık 2013 tarihinde faaliyete geçmiştir.”
Bürge, böylelikle Makedonya mevzuatındaki zorluklar nedeniyle yaşanan sıkıntıların aşıldığını, bu tarihten sonra da 500 bin Avronun hesaplarına intikal ettirildiğini bildirdi. 

‘Gerekli girişimlerde bulunacağız’

 Bürge, şunları kaydetti: “Ancak bakiye miktar da vakfımız merkezine havale edilecek iken, 17 Aralık 2013 tarihinde bilinen operasyon yapılmış ve vakfımıza ait bir miktar bedele de el konulmuştur. Üsküp Eğitim ve Kültür Vakfı olarak beyan ederiz ki biz Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan beyi, bugüne kadar hiç bir karşılık beklemeksizin vakıf çalışmalarında, yardımdan geri durmayan, güven sarsıcı en küçük bir davranışını görmediğimiz tertemiz bir insan olarak tanıdık.Kendisi üniversitemize katkıda bulunmak için bütün samimiyetiyle çevresini de bağış yapmaya özendirmiştir. Sadece mevzuatın doğurduğu zorluklar ve yine ulvi kaygılarla yaptığı bir tasarruf nedeniyle bu tür suçlamalara maruz kalması, bizleri derinden üzmektedir. Bütün bu nedenlerle gerçekleri açıklamayı bir namus borcu bildik. Savcılıkça el konulan miktar, yurtdışında ülkemizin gurur kaynağı olan uluslarararı Balkan Üniversitesi için yapılan bağışlardır ve vakfımıza iade edilmelidir. Bu yönde de gerekli girişimlerde bulunacağız.”

İşte yeni bakanlar

Posted: 25 Dec 2013 02:34 PM PST

Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yaptığı görüşmenin ardından
değişen bakanların isimlerini açıkladı.

Kabinede 10 değişiklik var

Başbakan Yardımcısı - Emrullah İşler

Adalet Bakanı - Bekir Bozdağ

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı - Ayşenur İslam

AB Bakanı - Mevlüt Çavuşoğlu

Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı - Fikri Işık

Çevre ve Şehircilik Bakanı - İdris Güllüce

Ekonomi Bakanı - Nihat Zeybekçi

Gençlik ve Spor Bakanı - Akif Çağatay Kılıç

İçişleri Bakanı - Efkan Ala

Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı - Lütfü Elvan

Büyükelçilerle çektirilen fotoğrafın anlamı

Posted: 25 Dec 2013 02:50 AM PST

Her fırsatta, Fethullah Gülen cemaatini temsil yetkisinin kendilerinde olduğunu açıklayan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 19 Aralık’ta AB büyükelçileriyle Ankara’da yaptığı toplantı kafalarda pek çok soru işareti bıraktı.

http://www.haber10.com/haber/460769/

Büyükelçilerle çektirilen fotoğrafın anlamı

Büyükelçilere ‘hizmet hareketi’ konulu sunum yapıldığı iddia edilen bu toplantının organizasyonu, zamanlaması ve katılım düzeyi dikkat çekiciydi.

Bundan iki gün önce, 17 Aralık’ta, ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin aynı ülkelerin (AB) büyükelçileriyle bir araya gelerek, “Türkiye’de yaşanacak gelişmeleri çok iyi izleyin. Bir imparatorluğun çöküşüne bizzat şahit olun” dediği iddia edilmişti. Her ne kadar Amerikan büyükelçiliği tarafından bu konuşma resmen yalanlansa da, 17 Aralık operasyonunun ekonomik ve siyasi maliyeti göz önünde bulundurulduğunda, bu yalanlamaya çok fazla itibar eden olmadı.

ABD büyükelçisi ile toplantı yapan AB ülkeleri büyükelçileri nedense, iki gün sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’yla da bir yemek yeme ihtiyacı duydular. İddia edildiğine göre yemeği AB’nin dönem Başkanı Litvanya büyükelçisi organize etmişti.

Bu yemeğin, cemaatle ilişkilendirilen 17 Aralık operasyonu ile ilgili olduğu açıktı.

Büyükelçiler Vakıf yöneticileri ile birlikte fotoğraf çektirerek servis ettiler.

Bu fotoğrafın anlamı, Cemaatin hükumete çektiği operasyona karşılık, cemaate ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinindesteğini göstermekti. Medyada yer alan bu fotoğraf, yabancı ülkelerin Türkiye’de operasyon yapan paralel devlet örgütlenmesini himaye ettikleri ve işbirliği yaptıklarının resmiydi. Tarihte “mandacılık” diye okuduğumuz şey tam da buydu.

Başbakan bu fotoğraftaki mesajı gördü ve tepkisi çok sert oldu.

Cumartesi günü Ordu’da yaptığı açıklamada Türkiye’de görev yapan yabancı büyükelçileri “Türkiye’nin içişlerine karışmakla” suçladı. “Sizi ülkemizde tutmak mecburiyetinde değiliz” uyarısında bulundu.

Büyükelçiler ile Vakıf yöneticilerinin birlikte çektirdikleri fotoğraf, Türk hükumetine yapılan operasyonun uluslararası boyutunun açık delilidir.

Ey milliyetçiler, tam bağımsızlıkçılar, antiemperyalistler ve de Müslümanlar.

Gözünüz açın!

 

Nihat Genç: “Devlet ikiye bölündü”

Posted: 25 Dec 2013 02:19 AM PST

Nihat Genç, Başbakan’a hitaben yazdığı Devlet ikiye bölündü” başlıklı yazıda Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi davaların zindanlarını hemen boşaltmaya ve cemaate karşı ulusalcılarla ittifak etmeye çağırdı

http://www.nihat-genc.com/nihatgenc/yazlar/428-nihat-genc-qdevlet-ikiye-boeluendueq

SAYIN BAŞBAKANIM,

Devlet ikilik kaldırmaz, durum çok vahimdir.

Süreç sayesinde milletin bütünlüğü tartışılırken şimdi ‘devletin’ bütünlüğü tehlikeye hatta kaosa doğru gidiyor.

Başbakan ve sorumlu sizsiniz, devletteki bu ikilik kaosunu sona erdirmek sizin yetkinizde ve meclis elinizin altında.

İlk yapılacak şey, meclisi hemen toplayıp, Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi saçma sapan davaların zindanlarını hemen boşaltmak.

İkinci yapılacak şey, CHP’yle el ele yeni bir anayasa düzenlemesi yapılarak, referandumla yapılan değişiklikleri gözden geçirip ‘cemaat’in hakimler üzerindeki gücüne son vermeniz.

Sayın Başbakanım, devlet ikilik kaldırmaz, an itibariyle devlet tam ortadan ikiye bölünmüş ve bir iç savaş manzarası hakimdir.

Sayın başbakanım, bize yapılırken iyi, size yapılırken oh olsun diyemeyiz.

Üzerinde yaşadığımız mensubu olduğumuz devletin hukuki organizasyonunun tam bir keşmekeş içinde olduğu ve krizin derinleşerek devleti ortadan bölmekte olduğunu görüyoruz.

Yapılacak ilk şey, önce bakanlar kurulunu, sonra meclisi toplamak ve son anayasa referandumunla yediğiniz b.kları bir anayasa düzenlemesiyle yeniden temizlemektir.

Faili meçhuller suikastler ağır hukuk ihlalleri bir daha yeniden henüz yaşanmadan, henüz silahlı kuvvetlerle polis güçleri karşı karşıya henüz gelmeden, bu siyasi kaosu sona erdirecek tek yerin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu hatırlatırız.

Cemaati CIA’sı Mossad’ı devleti yedi kocalı Hürmüz’e çevirdiniz.

Birileri eline geçirdiği hakimlerle, devleti bizleri hepimizi kıyasıya dövmekte, savcıları sopa kırbaç gibi kullanarak hepimizle acı acı eğlenmekte.

Korkunç şeyler oluyor, hükümet’in merkezi Ankara mı Pensilvanya mı belli değil?

Haksız hukuksuzca içeri tıktığınız askerlere ve bağımsız milli solcu vb. yazarlara karşı boş inançlarınızdan tezviratlarınızdan hemen vazgeçiniz.

Yasama yürütme yargı yetkileri tam anlamıyla birbiriyle iç savaşa başlamıştır, devletin ve hükümetin kontrolü Başbakan olarak elinizden çıkmıştır.

Bilgisiz ve karanlık kişilerle kurduğunuz gizli tezgah ve koalisyonların ağır sonuç ve maliyetlerini önce bizler yaşadık şimdi sıra devletin ta kendisine gelmiştir.

Hakimleri cemaate teslim ettiğinizden beri askerlerimize yapılan casus suçlamalarından Hrant Dink davasına kadar herşey şaibe tezgah ve karanlık içinde ülkeyi hukuku ve devleti yeterince kaosun içine sokmuştur.

Sayın başbakanım, burası kişizadeler şeyhler efendiler ülkesi değil, bakın, meclis orada ve çoğunluk şimdilik elinizin altında.

Sayın başbakanım, kötü niyetli değilseniz artık uyanın, ‘yargılayanları’ bir cemaatin seçeceği bir ülke bir demokrasi bir hukuk nereye kadar gidebilirdi?

Dağın bir yanının heyelanla düşmesi gibi bu çöküş siyasi iktidarınızı daha büyük bir felçe sokmadan meclis’i toplayın, meclis’e koşun.

Sayın Başbakanım, meclis denilen yer bütün kavgalarına rağmen Neşeli Bir Yer’dir.

Sayın Başbakanım, el altından gizli tezgahlar cemaatler karanlık güçler ise her çağda her toplumun huzurunu kaçıran dirlik düzenini bozan ve EGEMENLİĞİNİ hiçe sayan yerlerdir.

Egemenlik’in ne olduğu ise Meclis duvarında asılıdır.

Nihat Genç

Odatv.com

Nihat-Genc.com

Mustafa Sarıgül-Zekeriya Öz dostluğu ve Ergenekon

Posted: 25 Dec 2013 02:04 AM PST

Mustafa Sarıgül’ün CHP’nin İstanbul adayı olduğu resmen ilan edildi. Hayırlı olsun.
Şahsen iyi tanıdığım Sarıgül’e başarılar diliyorum. Kendisi İstanbul seçimini kazanamayacağını iyi bilen akıllı bir siyasetçidir. Nihai hedefi CHP Genel Başkanlığı olduğu için de kaybetmeyi önemsemez. Sarıgül’ün temel meselesi yüzde 38′in altına düşmemek. Kendisi Gülen cemaatinin de desteğiyle yüzde 38′in üstüne çıkacak, CHP de genel Türkiye oyunda yüzde 26′nın altında kalacak ve bu tablodan hareketle de Sarıgül CHP Genel Başkanlığı’na yürüyecek.

Sarıgül’ün ve onu destekleyen Rahmi Koç ve Hüsamettin Özkan gibi aktörlerin planı bu. Sarıgül bütün bu planı da saklamıyor. Hatta bu propagandanın yapılmasını istiyor. Her şey açık oynanıyor.
***
Sarıgül artık tuhaf bedduaların uçuştuğu bir ortamda Gülen cemaatine tam angaje olmak ve cemaatin tüm imkânlarını kendine seferber etmek istiyor. Daha öncesinde de Sarıgül, Gülen cemaatinin devletin içindeki ve dışındaki tüm aktörleriyle arası çok iyi bir adamdı. Pennsylvania ziyaretlerini ballandıra ballandıra anlatırdı. Sarıgül karşıtı CHP’li Kemalist siyasetçilerin kendisiyle ilgili “Fethullahçı ve ABD’nin adamı” gibi laflarından çok hoşlanırdı. Sadece kendisinin değil büyük ustası Hüsamettin Özkan’ın da Gülen’e bağlılığını anlatırdı. Sarıgül kendini güçlü gösteren her ama her söylentinin yayılmasından memnun olan bir siyasetçidir. Güçlü olarak gördüğü odakların Sarıgül’ün yanında görünmesi hoşuna gider.
***
Mesela son yediğimiz yemekten sonra Sarıgül bugünlerin “yolsuzlukla mücadele savcısı” Zekeriya Öz’e ziyarete gidecekti. Bizim Nişantaşı yemeğinden Çağlayan adliyesine geçti. Öz’ün çok yakın dostu olduğunu söyledi.

Herhalde o gün Öz’le beraber “yolsuzlukların rüşvetin ve hırsızlığın ne kadar kötü bir şey olduğundan, belediyelerdeki imar yolsuzluklarından ruhsat karşılığı alınan rüşvetlerden” bahsedip vaaahhh vaaahh ettiler.
***
Fakat tuhaf bir durum vardı. Bundan 4 sene önce de Öz ile Sarıgül’ün yolları kesişmişti. O zaman da dost muydular bilmiyorum ama Öz yazdığı iddianamede Sarıgül’ü açıkça Ergenekon’dan talimat almakla suçlamıştı. Evet yanlış okumadınız. Öz, Sarıgül’ü Ergenekon terör örgütü yöneticisi Mehmet Haberal’dan talimat almakla itham etmişti.

Haberal ile ilgili nihai kanıt değerlendirmesinin yapıldığı bölümde ağırlık taşıyan kanıt, 30 Kasım 2008′de Şişli Belediye Başkanı Sarıgül’le yaptığı bir konuşmaydı. Bu konuşma Sarıgül’ün 29 Mart 2009 yerel seçimi için kampanya yürüttüğü bir dönemde gerçekleşiyordu.  
***
Konuşmada Sarıgül, Haberal’a şöyle diyordu: “Hocam, yerel seçim gecesine kadar izin verin, seçim gecesinden sonra burayı iki yüz altmış iki bin seçmenim var, yüzde yetmiş oyla kazanacam, ondan sonra yanınıza gelip, diyecem ki, hocam, bakanım kurban olayım, ben Türkiye’nin belki başbakanı olacam, ama benim başbakanım sizler olacaksınız, yol haritamı size aktaracam izin verirseniz, başka bişey olacak.”

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kutahyali/2013/12/25/mustafa-sarigulzekeriya-oz-dostlugu-ve-ergenekon

Gülen Cemaati Sarıgül’e böyle bir söz verdi mi?

Posted: 25 Dec 2013 02:00 AM PST

Bu yazıyı okuyanlara eğer okumamışlarsa dünkü yazımı okumalarını salık veririm.
Çünkü bu yazı orada aktardıklarımın devamı niteliğindedir.

O yazının çıktığı gün aradı Mustafa Sarıgül. Yani 31 Ağustos 2012′de.

Ve yazdıklarımı ancak yüz yüze gelmemiz halinde yanıtlayabileceğini söyledi. Ertesi gün buluşmak üzere randevulaştık. Buluşmaya aralarında cemiyet hayatının yakından tanıyıp sevdiği Monik İpekel dahil 4 başkan yardımcısı ile gelmişti. Önce uzun uzun yaptığı çalışmaları anlattı. 

Hiç lafa karışmadan dinledim. Ben konuyu dün sizin dikkatinize sunduğum yazıya getirdim. Ve konu ettiğim kulislerin doğru olup olmadığını sordum. O da aynen şöyle bir ifade kullandı: “Sana her şeyi anlatabilirim ama bunların off the record kalması şartını isterim!” Sanırım bir gazeteciye teklif edilen en zor şartlardan biridir bu. haber kaynağının gerçekleri konuşacağını ama el mahkûm kabul ettim Sarıgül’ün bu şartını. Önceki gün itibarıyla resmen CHP’nin İBB adayı olduğu için Sarıgül’ün o gün koymuş olduğu “off the record” şartının artık anlamsızlaştığını gördüğümden anlattıklarının bir kısmını aktarmak istiyorum. Özetle şuydu söyledikleri: “Taban beni Şişli’de değil, daha ileride görmek istiyor artık. Beni sevenler Başbakanlık yolunda adım atmamı istiyor.

Bunun da anahtarı İstanbul’u almaktır. Allah’ın izniyle önce İstanbul’u, sonra CHP genel başkanlığını, ondan sonra da Türkiye’yi alacağız!”

Tabii yaklaşık 5 dakika süren ve sizlere özetle sonucunu aktardığım bu konuşması üzerine konuyu bu defa yazımın sonuna düştüğüm nota yani İBB adayı olması halinde onu destekleyecek lobide kimlerin yer aldığı mevzusuna getirdim.

Ve “Alevilerin, Ermenilerin, Musevilerin, TÜSİAD güdümlü bazı medya patronlarının değil ama Gülen Cemaati’nin de sizi destekleyeceği yönündeki iddialar tuhaf geldi bana. Gerçekten doğru mu bu kulisler?” dedim. Bu sorum üzerine birkaç saniye düşündü Sarıgül. Sonra bir kez daha off the record şartını anımsatıp aynen şunları söyledi: “Evet doğru! Hocaefendi ile bu konuda bir iki kere istişare yaptık. Sağ olsunlar kendileri oğlu gibi severler beni ve aday olmam noktasında sonuna kadar destek olacaklarının da sözünü verdiler.” İnanamadım tabii kulaklarıma. Çünkü mesele Gülen Cemaati tarafından Sarıgül’ün desteklenmesi değil, dolaylı da olsa cemaatin CHP’ye de destek verecek olmasıydı. Tabii bu halimi görünce ve “Yanılıyorsun Başkan. Cemaat tabanı asla CHP’ye oy atmaz!” deyince ne kadar doğru olduğunu anlatmak için iyice konuyu deşmeye başladı. Gülen Cemaati’yle her zaman çok iyi ilişkilere sahip olduğunu, hatta bir iki isim verip cemaatin ileri gelenleri ile zaman zaman buluşup değerlendirmeler yaptığını ve aday olması halinde de cemaat medyasının da kesinlikle arkasında olacağını, tabana da CHP’ye değil, Sarıgül’e oy verileceğinin aşılamasının yapılacağını söyledi.

20 senedir tanıdığım için ve Sarıgül’ün bir güzelliği anlatırken üzerine sos dökmeye bayılan bir kişilik olduğunu bildiğim için, abarttığını düşündüğümden pek inanılası gelmemişti o gün söyledikleri ama zaman içinde yanıldığımı anladım. Gerçekten de soslamamış.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yukselir/2013/12/25/gulen-cemaati-sarigule-boyle-bir-soz-verdi-mi

Merkez, faiz lobisinin istediğini niye yapmadı?

Posted: 25 Dec 2013 01:56 AM PST

Bildiğiniz gibi, toplumsal piramidin altındaki dar gelirlilerin mevduatı düşük faizle toplanıp toplumsal piramidin en üstündeki mega zenginlere aktarılıyor.

Ardından bu toplanan paralar tekrar dar gelirlilere yüksek faizle kredi olarak veriliyor. Böylece dar gelirliler ömür boyu kredi kartı borcu ödeyerek adeta köleleştiriliyor. İşte bu çarpık finans düzenine güzelleme yapanlara faiz
lobisi diyoruz. 

Niye yaptık faiz lobisi tanımını yeniden? Çünkü dün Merkez Bankası Başkanı, 2014 yılı para ve kur politikasını açıkladı. Ve kurları bastırmak için faiz oranlarını artırmayacağını, faizleri sadece enflasyon hedefine ulaşmak için kullanacağını ve bu politikayı Mayıs 2013′ten beri sürdürdüğünü açıkladı. Yine dövize spekülatif atakları döviz tanzim satışı yaparak karşılayacağını belirtti. Buna göre bu yıl sonuna kadar her gün 450 milyon dolar olmak üzere yaklaşık 3 milyar dolar ve Ocak 2014′te 3 milyar dolar olmak üzere toplam 6 milyar dolar döviz satabileceğini duyurdu. Aynı açıklamasında Merkez, dalgalı kur rejimine geçilen 2001′den bu güne döviz ve altın rezervlerinde 115 milyar dolar artış sağlandığını belirtti. Bütün bunlara ilave olarak kredilerin tüketiciden ticarete yönlenmesini destekleyeceklerini söyledi. İşte bu açıklamalar üzerine faiz lobisinin elemanları birden sinirlenip Merkez’in hedeflerin kısa vadeli olduğunu ileri sürdüler. Oysa Merkez doğru olanı yaptı ve faiz koridorunu değiştirmeyeceğini belirtti. Buna göre; faiz koridoru yüzde 7.75- 3.5 aralığında olacak. Politika faizi olan haftalık repo faizi yüzde 4.5 düzeyinde korunacak. Böylece üç faiz oranının kullanım avantajıyla fiyat istikrarı ve finansal istikrar sağlanmaya çalışılacak.

Gelelim hedeflenen enflasyon oranına… Her iki yönde 2 puan belirsizlik aralığı olmak üzere enflasyon Orta Vadeli Program’a uygun olarak 2014′te yüzde 5.3, 2015 için yüzde 5 ve 2016 için yüzde 5 olarak hedefleniyor. Döviz kurları için, Merkez dalgalı kur rejimine devam edileceğini ve özel sektörün kendisini kur riskine karşı korumasını öneriyor. Dolayısıyla dün yeni yıl için bir kur hedefi verilmedi. Fakat reel kur endeksinin son günlerde 107′nin altına gerilediğini Merkez Bankası Başkanı bir soru üzerine belirtti. Ve reel kur endeksinin yeni yılda 117-120 düzeyine kadar yükselmesine izin vereceklerini söyledi. O halde Türkiye’ye sermaye akımları çoğalırsa dolar fiyatının 1.82 liraya kadar gerilemesine izin verilecek.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yasar/2013/12/25/merkez-faiz-lobisinin-istedigini-niye-yapmadi

Erkan Sozen

unread,
Dec 27, 2013, 8:13:05 AM12/27/13
to




Günün Yazıları


TSK’dan açıklama: Siyasi tartışmalara girmiyoruz

Posted: 27 Dec 2013 01:17 AM PST

TSK’dan yapılan son açıklamada “TSK, hukukun üstünlüğü prensiplerine bağlılığı temel esas almaktadır” denildi.

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Genelkurmay Başkanlığı, bugün resmi internet sitesinden son gelişmelerle ilgili bir açıklama yaptı. Askeri personelin yargılandığı davalarla ilgili basında yer alan haberlere atıfta bulunulan açıklamada, “Hiçbir şekilde siyasi tartışmaların içinde yer almayacağız” denildi. Açıklamada, “TSK, hukukun üstünlüğü prensiplerine bağlılığı temel esas almaktadır” denildi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada şunlar söylendi: 

“Son günlerde ülke gündeminde önemli yer tutan bir soruşturma ile ilgili olarak medya organlarında Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren bazı yazı ve yorumlara yer verilmektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri; Anayasa ve Kanunlarla kendisine verilen görev ve sorumluluklarını, her türlü siyasi düşünce ve oluşumun dışında olarak, Türk Milletine en üst seviyede hizmet etme arzusu ile yerine getirmektedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, görevlerinin ifasında Anayasada kabul edilen hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ve demokratik toplum gerekleri prensiplerine bağlılığı temel esas almaktadır.

Bu kapsamda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bazı emekli ve muvazzaf personeli ile ilgili olarak yürütülen soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde, hukuka ve yargı bağımsızlığına saygı çerçevesinde hareket edilmesine büyük özen gösterilmiş, öncelikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal kimliğinin olumsuz etkilenmemesi amaçlanmıştır.

Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.dunyabulteni.net/manset/284525/tskdan-aciklama-siyasi-tartismalara-girmiyoruz

Çapulculardan Fethullahçılara destek eylemleri!

Posted: 27 Dec 2013 01:07 AM PST

Çapulcular Fethullarçılara destek için halkı sokağa dökmeye çalışıyor.

http://www.haber10.com/haber/461131/#.Ur1CGvRdW5I

17 Aralık operasyonundan bu yana birileri halkı yeniden sokaklara çekme planlarını devreye sokmaya başladı.

Gezi olayları sırasında da “hükümeti deviriyoruz” sloganlarıylahalkı sokağa çekmeyi hedefleyenlerin amaçları değişmedi.

Özellikle Kadıköy’de, Ankara’da, Hatay’da insanları sokağa çekerek Gülencilere destek eylemleri düzenleniyor.

Gülencilerin kullandığı nefret dilini seçerek hükümeti protesto eden gruplar sosyal medya üzerinden eylemlere destek çağrısında bulunuyor.

Sosyal medya hesaplarından kimliği belirsiz şahıslar hükümeti hedef alan sloganlarla yeni bir kaos ortamının hazırlıklarını yapıyor adeta.

Halkı sokağa çekmek için Gezi’de de baş aktörlük yapan Redhack Twitter hesabından yer ve saat belirterek eylem listeleri yayınlıyor.

İşte Redhack’in yayınladığı Gülencilere destek eylem listesi :

CHP-cemaat gizli koalisyonda anlaştı

Posted: 27 Dec 2013 01:05 AM PST

Hükümet ile cemaat geriminde CHP nasıl bir tavır izleyecek? Yazar Orhan Bursalı’dan çok konuşulacak açıklamalar.

http://www.internethaber.com/chp-cemaat-gizli-koalisyonda-anlasti-623677h.htm

CHP-cemaat gizli koalisyonda anlaştı

Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı, cemaat ile CHP’nin ülkey yönetmek için gizli kolisyonda uzlaştığını iddia etti. 

CHP’nin iktidar olması için cemaat ilekoalisyon yapmaya mecbur olduğunu anlatan Bursalı, ülkeyi belirsiz bir geleceğin beklediğini iddia etti

Cumhuriye gazetesi yazarı Orhan Bursalı, CNN Türk’te yayınlanan Enver Aysever’in sunduğu Aykırı Sorular programına konuk oldu. İşte o açıklamalar:

CHP’NİN BU KOŞULLARDA İKTİDAR OLMASI ZOR

Baktığınız zaman CHP’nin böyle bir ideolojisiz ve ilkesiz görünen diyorum çünkü haksızlık da yapmak istemiyorum bu koşullarda iktidar olması büyük zorluklar büyük tavizlerle yani kendi programını uygulayabilecek bir çerçeve kendisine çizebileceğini ben düşünmüyorum. Nasıl olur onu da bilmiyorum.  Çünkü yargı polis parsellenmiş bir durum var ortada. Parsellenmiş durumla ne yapacak? Uzlaşacak. İttifak yapacak. Evet onlar sizin, orası da sizin burası da bizim. İşte böyle idareli gizli koalisyon şeklinde devleti yönetecekler, ülkeyi yönetecekler. Öyle görüyorum

Enver Aysever’in “Ben anlıyorum ki Cemaat ile CHP arasında uzlaşı var. Yerel seçimlerde de sonucunu verecek” sözlerine karşı Bursalı, şunları söyledi:

YENİ BİR HÜKÜMET Mİ KURULUR, ARA REJİME Mİ GİDİLİR? RECEP BEY AYAKTA MI KALIR?

“Bimiyorum. Baktığınız zaman cemaatin iyi insanlarından birisi köşe yazısında bir şart ileri sürerek AKP’ye oy vereceğini söyledi. O şart da biliyorsunuz Recep Tayyip Erdoğan’ın parti başkanlığından ayrılması. Şimdi bu tartışmalı bir şey. Çatışma arttı, bu geri döndürülmez bir noktaya geldi. Bu noktadan sonra cemaatin AKP’ye oy verebileceğini hiç düşünmüyorum. Eğer seçimleri görürsek. Seçimlere kadar neler olabileceğini hiç bilmiyorum.

Hükümet ayakta mı kalır, Recep bey ayakta parti başında mı kalır? Yeni bir hükümet mi kurulur? Ara rejime mi gidilir veya diktatörlük dönemi mi yaşarız. Seçimler askıya mı alınır bütün bunlar açıkta. “

Erdoğan ve oğlu derdest edilmeden bitmeyecek!

Posted: 27 Dec 2013 12:54 AM PST

Bu günlerin sinyalini  5 ay önce vermişti Abdurrahman Dilipak… Özetle şöyle diyordu Vakit Gazetesi’ndeki köşesinde:

“Cem Uzan’ın basılan çiftliğinde ele geçirilen seks ve yolsuzluk kasetlerinin birer kopyası alındı ve birilerine (Cemaat) teslim edildi. Önümüzdeki dönemde AK Parti içindeki bazı isimlerin kasetleri ortaya dökülecek. 30-40 kadar AK Partili’li bu kasetler üzerinden tehdit edilip istifa ettirilecek. Bu arada AK Parti’yle iş yapan bazı önemli işadamlarının da kasetleri ve belgeleri yayınlanacak. Yolsuzluk üzerinden iktidar köşeye sıkıştırılacak ve devrilmesi sağlanacak!”

Söylenenlerin tamamı bir bir çıkıyor mu?

Çıkıyor!

Peki Başbakan Erdoğan bundan 1 buçuk ay önce tüm ekranlarda canlı yayınlanan konuşmasında ne dedi?

“Önümüzdeki 4 ay boyunca plan, proje, vizyon değil; sadece fitne üretecekler. İçeriden ya da dışarıdan ellerine ne geçirirlerse fırlatacak, Türkiye düşmanlarıyla birlikte üzerimize saldıracaklar!”

Birebir yaşıyor muyuz? 

Yaşıyoruz!

Öyle bir fitne ki, AK Parti’den zerre kadar hazzetmeyenlerin, AK Parti döneminde hapse düşenler bile isyan ediyor.

Daha bir süre önce hapisten çıkan Nedim Şener, “Operasyona baktığımızda Başbakan tam 12′de duruyor. Etrafına ateş açılıyor.  Amaç O’nu almak. Yasin El Kadı üzerinden, Bilal Erdoğan üzerinden Başbakan’a uzanmaya çalışıyorlar. Yolsuzluk araç, amaç hükümet”diye haykırıyor.

Yine bir süre önce hapisten çıkan Ahmet Şık, başbakanı indirmek isteyenlerin yolsuzlukları amaç olarak kullandığını söylüyor. 

Başbakan’ın en çok dava açtığı, adeta Erdoğan’dan nefret eden Taraf’ın eski Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan isyan ediyor.  O Ahmet Altan ki, öfkesini hakaretler ederek dizginleyebiliyordu köşe yazılarında. Düne kadar muhalif olan gazeteciler ve seçmenler bile, “Kapı kapı dolaşıp Erdoğan’a oy isteyecek duruma geldim. Bitirin bu çirkin oyunu” diye haykırıyor.

“Çapanoğlu aramaya gerek yok. Savcılar yolsuzlukların üzerine gidiyor” diyenlerin ilk önce halka şu sorunun cevabını vermesi gerekiyor.

Bakanların çocukları gözaltındayken soruşturmanın savcısı Zekeriya Öz’ün 4 Bakan hakkında fezleke hazırladığı, babasının da bu suça bulaştığına dair ciddi deliller olduğu açıklandı değil mi?

Erdoğan Bayraktar bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa etti. Artık bir dokunulmazlık zırhı yok. Sıradan birer vatandaş gibi ifadesi alınabilir.

İstifasının üçüncü gününe girmesine rağmen niye kimse ifade vermeye çağırmıyor? Savcı Zekeriya Öz, yetim malı yemekle suçlanan adamı niye görmezden geliyor? Yoksa Erdoğan Bayraktar AK Parti’den istifa ettiği andan itibaren adalet huzurunda aklanmış mı oldu?

Savcı Öz demişken…

Hakkında birbirinden korkunç iddialar var. 

Örneğin, sorguya aldığı bazı isimlere, “Suçu Erdoğan’a atın. Sizi salıverelim” diye baskı kurduğu bazı önemli gazeteciler tarafından televizyon ekranlarında dillendiriliyor.

Egemen Bağış’ın özel kalem müdürü günlerdir twitter’dan ve bazı haber sitelerinden kendisine sesleniyor.

“Sorgusu süren bazı zanlıların ifadesini yarım yamalak alarak saat 16.55′te apar topar birlikte çalıştığın hakimin karşısına çıkardın mı? 17.00′da görevi devralacak nöbetçi hakime güvenmediğin için mi bu oyunu oynadın?” diye soruyor.

“Egemen Bağış’ın Reza Zarrab’ın babasına rüşvet karşılığı vize aldığını iddia ettin. Oysa adamın hayatı boyunca vize almadığı ortaya çıktı. Kamuoyuna bu konudaki belgelerini açıklayacak mısın?” sorusuna cevap arıyor.

Savcı, istese hemen ifadeye çağırabileceği bu iddia sahipleri hakkında “Bunlar bana iftira atıyor”diyerek neden yasal haklarını kullanmıyor?

Halkbank’ın “Devletin mahremi” niteliğindeki data bilgileri ortalıkta yok. Bu bilgilerin yurt dışından birilerine verildiği iddiaları havada uçuşuyor, savcı beyde tık yok!

Devletin kasasından 8 günde 40 milyar dolar uçuyor, borsa çöküyor, dolar şahlanıyor, küçük hissedarlar kaz gibi yolunuyor, yolsuzluğun dik alası yapılıyor ama onun umurunda değil.

***

Gelelim iki gündür yargıda kopan kıyamete…

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, Terörle Mücadele Kanunu kılıfına sokulmuş operasyon yapmak istiyor. Önce emniyette bir ekip kurmak istiyor. Belirlediği bir ekibi yemekhanede topluyor durumu anlatıyor. Ancak sıkıntılı bir süreç başlıyor. Başsavcı ve üst düzey emniyet müdürlerinin haberi olmadığı için görevlendirilmek istenen bazı polisler görevin yerine getirilmesini isterken, bazıları itiraz ediyor. 

Bazı polisler, bu operasyonun derin bir operasyon olduğuna vurgu yaparak isyan bayrağı açıyor. İddialara göre iş öyle bir duruma geliyor ki, yemekhanede silahlar çekiliyor. MHP kökenli bazı polisler, “Biz bu oyunun içinde olmayız” diyerek rest çekiyor.

Çaresiz kalan savcı, baştan yapması gerekeni yapmak zorunda kalıyor, Başsavcı Çolakkadı’ya gidiyor ve dosyayı uzatıyor. Çolakkadı dosyayı inceliyor ve savcının bu soruşturmayı 2 yıl önce başlattığını görüyor. 

Savcının, bu dosyayı kanun gereği UYAP sistemine girmesi gerekiyor. UYAP’ta yapılan araştırmada isimlerin farklı olduğu belirleniyor. Çolakkadı 5 ayrı savcıyla birlikte yaptığı araştırmada, dosyadaki suçlamaların hiç birinin Terörle Mücadele Kanunu’na uygun olmadığını farkediyor.

Buna rağmen savcı Muammer Aktaş’a, “Bu dosya üzerinde iyi çalışmamışsın. Apar topar hazırlandığı belli. Bu şekliyle hukuka ve kanunlara aykırı hareket etmiş olursun. Git üzerinde çalış ve yarın bana tekrar getir. Gözden geçirelim ve ona göre operasyona yön verelim” diyor.

Savcı Muammer Aktaş Çalokkadı’nın yanından daha ayrılmamışken inanılmaz birşey oluyor.

Samanyoluhaber, Bugün TV, Kanaltürk, Ulusal Kanal, Zaman gibi yayın organları deprem etkisi yaratacak bir haber geçiyor.

 O haber aynen şöyle: “Devlet Demir Yolları Genel Müdürü Süleyman Karaman gözaltına alındı!”

Bazı eli uzun gazeteciler de twitter üzerinden o dehşet verici ayrıntıyı paylaşıyor: ”Operasyon Bilal Erdoğan’a uzandı. Yakalama kararı çıkarıldı.”

Yani savcı bey operasyonun yapılacağından o kadar emin ki, Çolakkadı’ya çıkmadan gözaltına alınacak kişinin ismini kendine yakın gördüğü medyaya servis ediyor.

Çolakkadı izin vermeyince ve gözaltına alındığı iddia edilen Süleyman Karaman orta yere çıkıp,“Ben gözaltına alınmadım” diye açıklama yapınca, adını saydığım yayın organları bir anda açığa düşüyor ve “Henüz doğrulanmadı” diyerek haberi büyük bir utanç içinde geri çekmek zorunda kalıyor.

Bu gelişme üzerine Savcı Çolakkadı dosyayı sızdırdığı ve usulsüzlükler yaptığı gerekçesiyle soruşturmayı Muammer Aktaş’tan alıyor ve Terörle Mücadele Kanunu soruşturmalarına bakan yeni bir ekibe teslim ediyor. 

Muammer Aktaş çıkıp, “Yolsuzluğun üzeri örtülüyor. Dosyayı benden aldılar” diye yaygara koparınca, Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyor ve Başsavcı Çolakkadı ekran karşısına geçip,“Amaç temizlik diyorlar, diyenler ülkeyi kaosa sürüklüyor. Bunun yöntemi bu değil, bunların niyeti başka” diyerek yargı cuntasının varlığını itiraf ediyor. 

“90 kişiyi sabaha karşı yataklarından alıp, daha sonra ‘Pardon! Sizin suçunuz yokmuş’diyerek 70 kişiyi serbest bırakıyorsunuz. 19 maçta şike var diyerek insanları zindanlara atıyorsunuz, sonra ‘Yanılmışız. 4 maçta şike varmış’ diyorsunuz. Terör örgütü olmakla suçladığınız zanlıların yüzde 99′u serbest kalıyor. Bu iş böyle gitmez. Bu hukuk cinayetine son verin” diye haykırıyor başsavcı, ama anlamak istemeyen anlamıyor.

HSYK tuhaf bir yöntemle devreye giriyor bu kez. 26 üyeden oluşan HSYK’nın 13 mensubu bir araya geliyor ve oy çokluğuyla bir korsan bildiri yayınlıyor. 26 üyeden 13′ünün yayınlanan korsan bildiriden haberi yok. Bildiriyi yayınlayan efendiler, “15 Ocak tarihine kadar tatile çıkıyoruz”diye açıklama yapıyor ve arkalarını dönüp gidiyor!

***

Cevabı en çok merak edilen soru, bu dosyada kimlerin adının geçtiği…

Bu sorunun cevabını iyi idrak etmeniz için Gezi olaylarının ilk günlerine gitmemiz gerekiyor. Gezi Platormu adına devletin zirvesiyle görüşenler, eylemlerin bitmesi için hangi şartları sunmuştu hatırlıyor musunuz?

1- Kanal İstanbul Projesi’nin durdurulması

2- Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımının durdurulması

3-  Yeni Havaalanı projesinin durdurulması

 4- HES’lerin durdurulması.

İşte bu dosyada adı geçenlerin neredeyse tamamı bu projeleri yüklenen isimler. Ayrıca bir baraj ve bir santralin yapımını üstlenen firma yöneticileri. Bunların yanına ise Erdoğan’ın oğlunun da yönetim kurulunda bulunduğu TÜRGEV’in adı ekleniyor. 

Bilmeyenler için anlatayım. TÜRGEV bir vakıf. Devletle işi olmayan, ihalelere girmeyen ve bankalarla da çalışmayan bir vakıf. Yaptıkları şey, Türkiye’nin çeşitli yerlerine kız yurtları, erkek yurtları ve çaresiz kadınlar için sığınma evleri yapmak. Bu işleri yapabilmek için zaman zaman belediye başkanlarından arazi konusunda yardım isteniyor.

Oysa Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği dahil olmak üzere tüm vakıf ve dernekler bu yardımları yıllardır rica yöntemiyle istiyor. Dershaneler bile zaman zaman bu tür yardımlar istiyor anlayacağınız.

Bilal Erdoğan işte bundan dolayı “Çete kurmak, rüşvet almak ve yolsuzluk yapmakla”suçlanıyor. 

Biz bunları tartışırken, Today’s Zaman’ın Mahir Zeynalov isimli yazarı ise twitter’dan yazdığı ingilizce mesajda, “Savcı Elkaide militanlarını yakalamak istedi hükümet önledi” diyerek ABD’li ve İsrailli sahiplerine selam çakıyor. 

Eski savcı olan yeni cemaatçi Gültekin Avcı ise “Polis operasyon yapmıyorsa Jandarma göreve” diyerek en büyük şeytanlığa imza atıyor. 

Erdoğan’ın oğlu derdest edilsin de nasıl edilirse edilsin mücadelesi veriliyor anlayacağınız.  Kabul etseler de etmeseler de tüm bu operasyonların odağı olarak tek merkez görülüyor.

Fethullah Gülen Cemaati!

Bu ülke ne çok şeyler gördü, ne korkunç senaryolar yaşadı. Siyasette niceleri geldi, niceleri gitti. 

Ve ne savcılar, ne hakimler gördü bu halk. Menderes’i yok yere suçlayan savcılar, astıran hakimler gördü bu ülkenin insanı. 

Erdoğan’ı nasıl bir son beklediği sadece Allah’a ayan! Biz şimdiden kestiremiyoruz bu sonu. 

Ama gördüğümüz bir son var!

İş önceden prova edilen faciayla sonuçlanırsa ve yayın organları yayınlarına bu şekilde devam ederse, cemaatin üzerindeki “darbeci lekesi” sonsuza dek kalacak!

Bedduaya amin demedik diye adımız “hırsızları savunan” olarak kalsa da bu gerçek asla değişmeyecek! 

http://www.internethaber.com/kac-ak-partili-daha-istifa-edecek-15387y.htm

İkinci operasyon başladı! ŞOK İDDİA!

Posted: 27 Dec 2013 12:52 AM PST

Habertürk ikinci dalga operasyonun başladığını ilan etti. İddiaya göre ünlü işadamlarının mal varlıklarına el konuldu.

http://www.internethaber.com/ikinci-operasyon-basladi-sok-iddia-623668h.htm

Hâkim Süleyman Karaçöl, başta Abdullah Tivnikli olmak üzere işadamları Mustafa Latif Topbaş, Cemal Kalyoncu, Ömer Faruk Kalyoncu, Mehmet Cengiz, Üsame Kutub ve Cengiz Aktürk’ün mallarına tedbir kararı aldı Listede Kalyon Grubu’na ait Zirve Holding ile Cengiz Aktürk’ün şirketi Bosphorus 360 da yer aldı. 

Suçlamalar arasında ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet’ bulunuyor.

2. dalga operasyonun startının verildiği iddiasını Habertürk ortaya attı. İşte iddialar;

İŞTE TEDBİR KONAN MİLYAR DOLARLIK MALLAR!

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından gelen ikinci dalgada, 7 işadamı ve 2 şirketin mal varlıklarına tedbir konuldu. Hâkim Süleyman Karaçöl tarafından 25 Aralık 2013′te yani önceki gün verilen ihtiyati tedbir kararının, ‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek’, ‘Kurulan örgüte üye olmak’, ‘İhaleye fesat karıştırmak’, ‘Nüfuz ticareti’, ‘Rüşvet’, ‘Kamu malına zarar verme’ suçları kapsamında yürütülen 2012/656 sayılı soruşturma çerçevesinde alındığı bildirildi.

KALYON’DAN İKİ İSİM VAR
Hâkimin mal varlıklarına tedbir konulan işadamlarının BİM AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Latif Topbaş, işadamı Üsame Kutub, Kalyon İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Cemal Kalyoncu, Kalyon İnşaat Yönetim Kurulu üyesi Ömer Faruk Kalyoncu, Cengiz Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz, Türk Telekom ortağı ve Yönetim Kurulu Üyesi Abdullah Tivnikli, tekstilci işadamı Cengiz Aktürk olduğu bildirildi.

CMK’NIN 12. MADDESİNE GÖRE
Hâkimin tedbir koyduğu iki şirketten biri ise Kalyon Grubu tarafından kurulan ve geçtiğimiz günlerde Sabah ile ATV’yi satın alan Zirve Holding oldu. Bir diğeri ise yatırım danışmanlık şirketi olarak faaliyet gösteren Bosphorus 360. Söz konusu şirketin Cengiz Aktürk’e ait olduğu biliniyor. Hâkim Süleyman Karaçöl tarafından gönderilen tedbir kararında şöyle denildi: “Söz konusu kişi ve iki tüzel şirketin üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli şüpe bulunduğundan CMK’nın 12. maddesi ve devamı maddeleri gereğince tedbir alınması uygun görülmüştür.”

AK Parti’de beklenen istifalar başladı

Posted: 27 Dec 2013 12:50 AM PST

Cemaat ile Hükümet arasındaki kavga ve kabine revizyonu sonrasında AK Parti’de istifalar birbirini kovalıyor.

AK Parti'de beklenen istifalar başladı

http://www.internethaber.com/ak-partide-beklenen-istifalar-basladi-623666h.htm

AK Parti’de beklenen istifalar birbirini kovalayan açıklamalarla gelmeye başladı.

AK Parti MYK’sında kesin ihraç istemiyle Disiplin Kurulu’na sevk edilen AK Parti Ankara milletvekili Haluk Özdalga da, geceyarısı istifasını açıklayan İzmir MilletvekiliErdal Kalkan‘ın ardından istifa etti.

Kesin ihraç istemiyle Disiplin Kurulu’na sevk edilen Ertuğrul Günay‘ın da istifa sinyali verdi. Günay bugün basın açıklaması yapacağını Twitter’dan duyurdu.

KALKAN DA GECEYARISI İSTİFA ETMİŞTİ

AK Parti’den kesin ihraç talebiyle disipline sevk edilen İzmir Milletvekili Erdal Kalkan, Twitter hesabından partisinden istifa ettiğini açıkladı.

Kalkan Twitter hesabından şunları yazdı:

“Ben bu partiye askeri müdahale döneminde girdim. Erdoğan’dan önce tavır koydum. Siyasi partiler demokratik rejimin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler kimsenin babasının çiftliği değildir. Hele Sayın Tayyip Erdoğan’ın değil, onlar milyonlarca insanın yarattığı sosyal varlıklardır. Hükümet ve iktidar ve parti disiplini yolsuzlukları, hırsızlıkları, soygunu engellemek için vardır. Bu iş burada bitmez. Yüce Halkımız herşeyi görüyor. Hakem halkımız olsun. Kurtuluş savaşı yapan bu halk bunu da çözer. Kalkınma Partisinden istifa ediyorum. Biliniz ki dünya dönüyor halkımızda aptal değil, yolunuz kapalıdır.”

Rüşvete ve yolsuzluğa fetva verilmez

Posted: 27 Dec 2013 12:44 AM PST

Benim rüşvete fetva verdiğimi, yolsuzlukların örtülmesini istediğimi söyleyen veya ima eden ahlak yoksunlarına, eğer Müslüman iseler, iftiranın, karalamanın, itibar katlinin dünyada ve ahretteki sorumluluğunu hatırlatıyorum. Müslüman değilseler, dillerinden düşürmedikleri ‘evrensel ahlak kitabında yaptıklarının yeri var mı’ diye soruyorum.

Benim elli civarında kitabım, binlerce sayfa yazıyı içeren sitem var; buralarda ne söylediğim, ne yazdığım ortada, bunları bırakıp da kapalı kapıları zorlayanlara sesleniyorum: Dini konuşma ve açıklama bakımından açamayacağım bir kapım yoktur, arkadan dolanmaya, casusluk yapmaya gerek yok, bana sorabilirsiniz.

Ben yolsuzluğun üstü örtülsün, yolsuzluk yapanların üzerine gidilmesin filan demem; ama:

Din, hukuk ve ahlaka aykırı olduğu halde suçu sabit olmamış, hüküm giymemiş, hükmü temyizde tasdik edilmemiş insanlara –ki, bunlar henüz masumdurlar- sırf itham ve iddialara dayanarak ‘suçlu’ muamelesi yapmam, yapılmasına razı olmam, onların ve ailelerinin maruz kaldıkları maddi ve manevi işkenceye itiraz ederim.

Yolsuzluk iddiaları ile ilgili bilgileri hukuka ve ahlaka aykırı olduğu halde elde edip çarşaf çarşaf ilan edenlere ‘zalim ve ahlaksız’ derim.

Kendilerini aynı zamanda ‘savcı, hakim ve yüksek hakim’ yerine koyup insanları suçlayan ve mahkum edenlere, ‘yahu sizde hiç insaf, vicdan, utanma duygusu, Allah korkusu, manevi sorumluluk hissiyatı… yok mu’ derim.

Şeytana ve nefse uyup ister özele, ister kamuya yönelik bir haksızlık yapan, suç işleyen, milyonların kul hakkını yiyen kimselere -bu suçlar sabit olduğunda- asla müsamaha etmem, cezalarını çekmelerini isterim; ama cezalarını çekerken de ‘keşke yapmasaydılar, hem kendilerine hem çevrelerine yazık ettiler’ der, üzülürüm.

Bazılarının iftira ettikleri gibi bana başbakan, belediye başkanı iken, ‘Hocam, daha güçlenmemiz, davayı sağlama almamız gerek. İhale verdiğimiz kişilerin kârlarından komisyon alabilir miyiz?’ diye bir soru sormadı ve ben de ne ona, ne de bir başkasına ‘Evet’ diye cevap vermedim.

Bana o değil ama birçok kişi, ‘Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır’ diye sordular.

Buna verdiğim cevap şudur:

Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/rusvete-ve-yolsuzluga-fetva-verilmez/45227

Telegraph: Erdoğan azimle savunma durumuna geçti

Posted: 27 Dec 2013 12:41 AM PST

Telegraph: Üç bakanın istifa etmesinin ardından Erdoğan’ın azimle savunma durumuna geçtiğini, ve hatta bir bakan da dahil olmak üzere kendisine çeşitli kişilerce yöneltilen istifa çağrılarını reddettiğini hatırlatıyor.
Timetürk
http://www.timeturk.com/tr/2013/12/27/telegraph-erdogan-gorevde-kalmaya-cabaliyor.html

Telegraph gazetesi için haber kaleme alan Richard Spencer, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın danun da isminin yolsuzluk soruşturmasına karışmasıyla “görevde kalmaya çabaladığını” öne sürdü.

Spencer, üç bakanın istifa etmesinin ardından Erdoğan’ın azimle savunma durumuna geçtiğini, ve hatta bir bakan da dahil olmak üzere kendisine çeşitli kişilerce yöneltilen istifa çağrılarını reddettiğini hatırlatıyor. 

BBC Türkçe’nin haberine göre, Spencer ayrıca savcıların Bilal Erdoğan’ın yönetim kurulu üyesi olduğu TÜRGEV’i incelediğini Erdoğan’ın kabul ettiğini yazıyor. Telegraph’ta yayınlanan haberde TÜRGEV tarafından Fatih Belediyesi’ne kiralanacak bir yurdun inşaat planlarına yapılan değişikliklerin de gözden geçirildiği hatırlatılıyor.

Erdoğan’ın TÜRGEV aracılığıyla kendisine ulaşılmaya çalışıldığını söyleyen Spencer’ın haberi şöyle devam ediyor:

“Yolsuzluk iddiaları hükümetin, emniyet ve yargının işlerini büyük ölçüde askıya aldı. Yargı ve emniyet Erdoğan’ın eski İslamcı müttefiki Fethullah Gülen’in kalesi halinde. Erdoğan büyük miktarda polisi görevlerinden aldı. Bunu yolsuzluk soruşturmasını engellemek için yaptığı iddia ediliyor. Üç bakan istifa ettikten sonra da kabineyi büyük ölçüde değiştirip kendine yakın kişileri hükümete dahil etti. Bunların arasında milletvekili olmayan bir İçişleri Bakanı da var.

Barış görüşmelerine yaklaşıldığı bir dönemde komşusu Suriye’deki muhaliflerin önemli bir müttefiki olan Türkiye’de görülen bu çatlağın ciddi uluslararası etkileri olabilir. Bunun sonucunda Türkiye’nin kuşkulu ilişkileri olan İran da olaylardan ikincil olarak etkilenebilir.”

Güney Sudan’da ölenlerin sayısı bini geçti

Posted: 27 Dec 2013 12:36 AM PST

BM, ülkedeki olaylarda 1000′den fazla kişinin öldüğünü bildirirken, ülkedeki barışgücü misyonuna 48 saat içinde asker ve malzeme takviyesi yapılacağı kaydedildi

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

BM Genel Sekreteri’nin Güney Sudan Özel Temsilcisi Hilde Johnson, dünyanın en genç ülkesi Güney Sudan’da yaşanan olaylarda 11 gün içinde binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Johnson, Güney Sudan’dan videokonferans yoluyla gazetecilere yaptığı açıklamada, 11 gündür devam eden olaylar nedeniyle evlerini terk ederek BM yerleşkelerine sığınan kişi sayısının 50 bine ulaştığını söyledi.

Sivillerin güvenliğini sağlama ve insani yardım ulaştırmak için çalıştıklarını ifade eden Johnson, BM Güvenlik Konseyi’nin onay verdiği asker ve teçhizat takviyesinin 48 saat içinde başlayacağını belirtti. 

Olayların yatışması için başlatılan siyasi müzakerelerde henüz bir ilerleme sağlanamadığını dile getiren Johnson, net rakamları tespit edemediklerini ancak binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini tahmin ettiklerini kaydetti.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, BMGK’dan Güney Sudan’a 5 bin 500 asker, 3 saldırı helikopteri, 3 çok maksatlı helikopter, bir C130 askeri nakliye uçağı ve polis gücünün geçici olarak nakledilmesini istemişti.

Haberin devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.dunyabulteni.net/manset/284494/guney-sudanda-olenlerin-sayisi-bini-gecti

Müsteşardan HSYK’ya: Anayasaya aykırı değil

Posted: 26 Dec 2013 11:15 PM PST

Adalet Bakanlığı Müsteşarı ve HSYK Birinci Daire Üyesi Birol Erdem, 7 sayfalık muhalefet şerhinde Adli Kolluk Yönetmeliği’nin Anayasa’ya aykırı olmadığını savundu.

http://www.haber7.com/ic-politika/haber/1110035-mustesardan-hsykya-anayasaya-aykiri-degil

Erdem“Yönetmelikte yapılan değişiklik soruşturma aşamasına ilişkin olup, mahkemelerce kullanılan yetki alanına bir müdahale söz konusu değildir” dedi.

Kolluk kuvvetlerine adli olaylarda amirlerine bilgi verme zorunluluğuna getirilmesi tartışmalara da değinen Erdem, “Kolluk amiri yada mülki amirler soruşturma konusunda bilgilendirilmeyince, adli kolluk üzerindeki denetimini kaybediyor. Denetimsiz kalan bu alanda kolluk kuvvetleri, istedikleri gibi hareket edebilmekte ve suç işlenmesine müsade ederek kamu düzeninin bozulmasına neden olmaktadır” ifadesini kullandı. 

Erdem muhalefet şerhinde şu ifadelere yer verdi;

Anayasaya aykırılık: Anayasa’nın 9. maddesine göre Yargı Yetkisi Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce sağlanmaktadır. Yönetmelikte yapılan değişiklik soruşturma aşamasına ilişkin olup mahkemelerce kullanılan yetki alanına bir müdahale söz konusu değildir. Bu durumda Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaz. Soruşturma işlemlerinin İçişleri Bakanlığına bağlı adli kolluk birimlerince yapılması hiç bir zaman Anayasaya aykırı bir durum olarak kabul edilmemiştir.

Savcıların başsavcıya bilgi vermesi: Cumhuriyet Başsavcısının yürütülen soruşturmalar hakkında bilgi sahibi olması yasal düzenlemelerin zorunlu birsonucudur. Bu durum soruşturmanın gizliliğini ihlal suçunu oluşturmaz.

Amire bilgi verme zorunluluğu: En üst kolluk teşkilatı amirinin, adli kolluk dahil tüm kolluk kuvvetlerinin amiri olduğu açıktır. Adli kolluk amirinin, önerilen görevi en iyi şekilde yerine getirilebilmesi için görevlipersoneli sevk etme ve yönlendirme ve denetim hakkına sahiptir. Bu durumda en üst kolluk amirinin adli olaylar hakkında bilgilendirilmesi zorunludur.

Denetimsiz kolluk suça müsade ediyor: Kolluk amiri ya da mülki amirler soruşturma konusunda bilgilendirilmeyince, adli kolluk üzerindeki denetim fonksiyonu işlevsiz hale geliyor. Kapalı ve denetimsiz yapının sonucunda kolluk kuvvetleri suçun işlenmesini engellemek yerine, yeni bir suçu ortaya çıkarma veya failleri bulma gerekçesiyle yeni suçların işlenmesine göz yummaktadır.

Denetimsiz kalan bu alanda kolluk kuvvetleri, istedikleri gibi hareket edebilmekte ve suç işlenmesine müsade ederek kamu düzeninin bozulmasına neden olmaktadır.

Erkan Sozen

unread,
Dec 28, 2013, 8:37:45 AM12/28/13
to


---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: Günün Yazıları <gununy...@gmail.com>
Tarih: 28 Aralık 2013 11:29
Konu: Günün Yazıları
Kime: erk...@gmail.com


Günün Yazıları


Yargı darbesi

Posted: 28 Dec 2013 01:22 AM PST

12 Eylül askeri darbe idi. 28 Şubat medya darbesi oldu. Bu defaki farklı… Şimdi yargı darbesi söz konusu…

Tıpkı öncekiler gibi, ülkenin kayıplarını hesaba katmadan, yönetimi devirmek için ekonomiyi ateşe atmaktan çekinmeyen bir darbe…
Bana göre bu defaki darbe 28 Şubat’ı da mumla aratacak. Zira askerin medya üzerinden postmodern tarzı gitmiş, onun yerine Okyanus’un ötesindeki cemaat-neocon ittifakı gelmiş… Bir bakıma 16 yıl öncekinin yeni sürümü; daha iyi çalışılmış.
Öncelikle yargı üzerinden siyasetin ve ekonominin işleyen kurumları felç edilmek istenmiş… Yetmezmiş gibi ülkenin uzun dönemli çıkarları, vicdansızca yabancıların ayaklarına serilmiş…
Çarşamba günü Erbil’deydim. Kuzey Irak Sanayi Bakanı Sinan Çelebi ve Hükümet Sözcüsü Sefin Dizai ile bölge petrolü üzerinden Türkiye ile yürüyen dev projelerinden söz ediyor, Bağdat’ın dayatmalarına rağmen uzun soluklu işbirliklerini konuşuyorduk.
Dün öğreniyoruz ki yargı darbesi aktörlerinin Halkbank infazı işe yaramış(!) ve Bağdat yönetimi, Erbil’in ısrarına rağmen petrol finans koordinasyonunu Federal Rezerv Bank’a verip bizi safdışı bırakmış. Yıllık 11.5 milyar $’lık kayıp bir yana küresel marka iddiasındaki Halkbank’ı feda…
11 günde 105 milyar liralık darbe %4′ten 2 yıllık büyüme kadar kaynağı silip süpürdü. Gezi Parkı’nda yarım kalan hamleleri şimdi yargı üzerinden yeniden deniyorlar. 2023 hedeflerinin köküne dinamit koyuyor, cemaatin ikbali için ülkeyi ateşe atıyorlar.
Mesele sadece yolsuzluk değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?
Hadi artık uyan Türkiye…

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/oguz/2013/12/28/yargi-darbesi

“Yasak sorular” sorulunca…

Posted: 28 Dec 2013 01:19 AM PST

Çok partili hayatımıza dönüp bir bakalım…
2002′ye kadar tek başına ya da koalisyon ortağı olarak on parti iktidara gelmiş.
Daha doğrusu, “hükümet etme” imkânı elde etmiş! Hatta görüntüye aldanmamalı; bazılarına o bile çok görülmüştür.
İktidar olmaksa çok farklı bir şey!
Göreceksiniz ki, on partinin hiçbirinin çizgiyi geçmesine izin verilmemiş!
Buna biraz olsun hamle edenler bazen tank topla al aşağı edildiler; çoğu zaman da yolsuzluk, kaos ortamı, şeriat tehlikesi gibi bahanelerle ayak oyunlarına başvurularak hükümetten uzaklaştırıldılar.
***
Devletin çizgisi dediğim şey yasak sorulardır.
Sorulması yasak konular…
Neden millete yıllarca “Türkiye büyük devlettir” diye anlatıp duruyorsun da, dünya önüne çıktığında pısıyorsun, sorusu mesela…
Bu soru bürokratik-sermaye oligarşisinin yabancı dostlarını hep kızdırmıştır.
Neden büyük sermayeyim diyorsun da, yıllar boyu montajdan öteye gitmeye cesaret edemiyorsun; neden global kalkınmayı değil de, ülkenin orta halli insanının sırtına binmeyi tercih ediyorsun, sorusu ya da…
Delirirler bu soruyu işitince!
Sırf bu soruyu sorduğu için geçmişte bakan veya hükümet devirdikleri olmuştur.
Koskoca devlet olarak bugüne kadar “Kürt diye bir şey yoktur, onlar dağ Türkleridir” demeye hiç utanmadın mı, sorusu mesela…
Bu soru Cumhuriyet tarihi boyunca insanların başına olmadık işler açılmasına, hatta zindanlarda süründürülmelerine yetmiştir.
O korkuyla ki, bugün muhalefet lideri memleketi Dersim’e, hâlâ Dersim diyemiyor. Öyle bir siyasi tarihten geliyoruz.
Hele bağımsızlık meselesi…
Hatta askeri güç meselesi…
Yıllar boyu hamasetle ilkokul çocuklarının bile beyni yıkandı. Fakat basit bir savunma füzesine ihtiyacımız olduğunda hep NATO’nun himmetine, üç beş Hollanda Patriot’una muhtaç kaldık.
Bunu soranın siyasi hayatı oracıkta bitirildi.
***
Yolsuzluk konusuna gelince…
İnsan fıtratı eksiklidir ve iktidar koltuğu çekicidir. Yolsuzluk her zaman bir ihtimaldir ve varsa, mutlaka hesabı sorulmalıdır.
Sormayan suçludur.

Tabii ki bu da geçer ama ya deler de geçerse

Posted: 28 Dec 2013 01:16 AM PST

Düşünün ki hem her gün ne isterseniz onu yazdığınız bir köşeniz, hem de bir televizyon kanalında sizin hazırlayıp sunduğunuz siyasi içerikli bir programınız var.
Bu durumda insan kendi yazdıklarına ve söylediklerine yoğunlaşır.
Ama bunlar yetmiyor olmalı ki, sizden farklı düşünen yazarların neler yazmaları, sizin çalıştığınız televizyon kanalının rakibi olan kanalların nasıl yayın yapmaları gerektiği konusunda da, kendinizi yol gösterici eleştirmen olarak görüyorsunuz.
Patronunuz dışında kimse, eleştirmenliğinizin ve yol göstericiliğinizin kapsamı dışında kalmıyor.
“Olur mu böyle bir şey” demeyin, oluyor işte…
Ya da eğer mevcut iktidara karşı iseniz “Hukukun üstünlüğünü savunuyorum” gerekçesi ile savcıları, yargıyı seçilmişlerin alternatifi ve dizginleyicileri olarak görüyorsanız…

Bu da bir oligarşidir
Bu durumda “Hukukun üstünlüğü” ile “Juristokrasi” diye bilinen yargı bürokrasisinin oluşturduğu oligarşik modeli karıştırmış olabilirsiniz. Ama hukuka aşinalığınız pek olmasa da, kendi yakın tarihinize Fransız bakmanız nasıl kabul edilebilir?
Hüseyin Cahit Yalçın’ın İstiklal Mahkemesi’nde “Burada savcı olmaktansa sanık olmayı yeğ tutarım” dediğini hiç mi duymadınız? Yassıada’daki savcı Ömer Altay Egesel’in iddianamelerinden hiç mi bir şey kalmadı belleğinizde? Anayasa Mahkemesi musluk kapatır gibi siyasi partileri kapatırken, iddianameleri kimler yazdı?
Aslında bunlar iç açıcı konular değil.

Eğlenceli konular
İyisi mi biz pek eğlendirici olan “Beddua” meselesine dönelim.
Ve bilelim ki, “Beddua”yı ya da “Mülaane”yi Fethullah Gülen’inkinden farklı konularda kullananlar da var.
Mesela bu hafta yitirdiğimiz Adnan Şenses’in bir kaydından Suat Sayın’ın Muhayyerkürdi makamında bestelediği, Faruk Nafiz Çamlıbel’in “İntizar”ındaki dizeleri dinleyin.
“Dilerim tanrıdan ki/ Sana açık kucaklar/ Bir daha kapanmadan Kara toprakla dolsun/ Kan tükürsün adını/
Bensiz anan dudaklar/ Sana benim gözümle/ Bakan gözler kör olsun”
Yahut Bülent Ersoy’un icrasından Selami Şahin’in “Artık Ne Duamsın Ne De Bedduam” şarkısını dinlerken de
aradıklarınızı bulabilirsiniz.

Ne dua ne beddua

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/barlas/2013/12/28/tabii-ki-bu-da-gecer-ama-ya-deler-de-gecerse

Eksen değil yörünge değişiyor!

Posted: 27 Dec 2013 11:07 PM PST

www.iyibilgi.com özel

Yeni yörünge ‘Göktürk’ de saklı…

Başbakan Erdoğan’ın Genişletilmiş İl Başkanları toplantısı için dün yaptığı konuşmada sarf ettiği sözler bugün bir çok gazetenin manşetini süslüyor: “Yeni Türkiye’nin istiklal mücadelesi” Peki bu istiklal mücadelesi kime karşı? 

17 Aralık sonrası hükümet için “dahilî ve haricî bedhahların” adı açık açık kondu. “Paralel devlet” ve “emniyet-yargıdaki vesayet” ile kast edilenler bir tarafa, bunlarla ilişkide olan haricilere de spot ışığı tutuldu. Özellikle ABD elçiliği üzerinden dönen tartışmalar, Ankara’nın canını sıkan odakları açıkça işaretliyor. Arada AB’nin “üyelik” tehdidi gümbürtüye gitmiş gibi gözükse de, Gezi olayları sırasındaki gibi AKP’ye karşı ABD ile aynı safta yer aldıkları not edildi. 

Esas soru şu: Ankara’nın kendisine karşı cephe alan haricilerden sıtkı sıyrıldı mı? 

Gözüken o ki, evet. Seneler önce dış politikada milli çıkarlar çerçevesinde batının hoşuna gitmeyen adımlar atıldığında (örneğin İran’ın nükleer enerji politikalarına destek vermek gibi)  Türkiye’nin ekseni kayıyor mu tartışmaları Avrupa ve ABD tarafından hızla gündeme oturtulmuştu. Bu söylemle Türkiye’nin “güncellenen” dış politikası belli odaklar tarafından “fabrika ayarlarına” döndürülmeye çalışılmış ancak Ankara’nın dirayeti oyunu bozmuştu. Bu gün gelinen noktada Erdoğan’ın sarf ettiği “İstiklal mücadelesi” sözleri, yakın zamanda batıda “eksen” kartının tekrar açılmasına sebep olabilir. Bu kez Ankara cevap vermeye tenezzül bile etmeyebilir. Keza bu kez görünen o ki değişen eksen değil yörünge. İkisi arasındaki fark kısaca şu: Eksen değişse dahi, belirli aktörler için çekim gücü değişmez. Ancak yörünge değişirse, uzaklaşan objelerin çekim güçleri azalır, yakınlaşan objelerin güçleri artar. 

17 aralık süreci bu yörünge değişimini engelleme çabası iken, eski yörüngeden ayrılabilmek için gerekli enerjiyi de Ankara’ya ister istemez vermiş olabilir 

Yolsuzluktaki güvenlik riskleri

Posted: 27 Dec 2013 10:47 PM PST

Hükümetten üç bakanın istifası ve bir bakanın azledilmesine yol açan rüşvet ve yolsuzluk operasyonu Türkiye’nin tek gündemi. Aylar öncesinden başlayan skandalda milyar dolarlar havada uçuşuyor.

 Millet şaşkın. Hayal kırıklığı ve şok etkisi büyük. Medyada, kahvehanelerde, evlerde hep bu konuşuluyor.

Kamuoyuna yansıyan belgelere bakılırsa iddialar korkunç: Ayakkabı kutusuna doldurulmuş dolarlar, yatak odalarındaki çelik kasalar, para sayma makineleri, 105 milyon dolara varan rüşvetler, İçişleri Bakanı tarafından rüşvetle devlet koruması verilen karapara tüccarı, şikâyetçi olduğu için yine rüşvetle sürgün edilen emniyet amiri, rüşvetle yasa dışı vatandaşlık işlemleri, emsal değerleri artırılıp talan edilen kamu arazileri, imara açılan SİT alanları, çikolata kutusu ve takım elbiseleri içinde kuryelerin taşıdığı avrolar… Liste uzun. Normal bir ülkede bir tanesi tsunami etkisi yapacak nitelikte vahim suçlamalar. Hükümet, iddiaların açığa çıkmasını, suçlamalar asılsız ise insanların aklanmasını sağlayacak adımlar atmak yerine savcıları baskı altına alarak, yüzlerce polisi görevden alarak, yargı bağımsızlığını bitiren bir tüzük çıkararak şaibeyi daha da büyütüyor. Ama HSYK açıklaması ve Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararıyla soruşturmayı önleme yolları tıkanmış durumda.

Adeta çok asude, güzel kokular içindeki bir çiçek bahçesinin altından geçen fosseptik borusu patlamış gibi. Herkes neye uğradığına şaşkın. Kutuplaştırıcı politikalar nedeniyle zaten kızgınlığı tavan yapmış olan muhalif kitleler AKP’ye öfkeli. Başbakan Erdoğan’a büyük sevgi besleyen, her zor kavşakta destek veren ve yaptığı icraatları takdir eden kitleler, bütün bunların gerçek olmadığını duyup rahat etmek istiyor. Bu duygularla hırsızlığı ortaya çıkaran yargıya, polise kızıyor. Erdoğan ve hâlâ gidişattaki acı sorunları dile getirmek yerine ikbal beklentisi ve diyet baskısıyla gaz vermeyi tercih edenler, vatandaşın gerçeği görmesini önlemek için dakika başı yeni bir komplo teorisi üretiyor. İsrail, ABD, Gezici işadamları, camia, diğer uluslararası güçler olağan günah keçileri. Dün “İyi ki varsınız” diyerek, kolejlerine, Türkçe Olimpiyatları’na katılıp övgüler dizip destek verdiği camiayı örgüt, çete, paralel devlet gibi yaftalayarak, yargı sürecini darbe diye niteleyerek, patlayan yolsuzluğun üzerine yeni bir hukuksuzluk eklemekle meşgul.

Demokratik iktidarları boğan eski vesayetin geriletilmesi için gerekirse ‘mezardan kalkarak’ 12 Eylül referandumuna destek veren, 27 Nisan bildirisi ve AKP’yi kapatma girişimine karşı dimdik duran bir sivil toplum grubunu, “in”lerine girmekle tehdit ederek, KCK’ya benzeterek gündem değiştirilmek isteniyor. Yolsuzluğu örtmeye çalışırken toplumu birbirine karşı getirme, tarihi Ergenekon davalarını kumpas diyerek itibarsızlaştırma bile göze alınmış durumda. Bütün bu çabalar şimdilik bir kısım vatandaşların kafasını karıştırsa da İstanbul belediye başkanlığından beri yanında olan Erdoğan Bayraktar ve İdris Naim Şahin gibi kritik isimler çok düşündürücü çıkışlarla partiden istifa ediyor. Bayraktar, “Suçlama konusu her şeyi talimatınızla yaptım, siz de istifa edin.” derken Şahin, partinin “oligarşik bir yapının” kontrolüne geçtiğini söylüyor. Polislere yapılan operasyonlara itiraz ediyor. AK Parti’nin bir kimlik partisinden çok kitle partisi gibi görülmesini sağlayan Hakan Şükür, Ertuğrul Günay, Haluk Özdalga gibi isimler ayrılıyor.

İç gündemi sarsan bu skandalın dikkatten kaçan ve komplo teorilerine değil belgelere dayanan ve hem dış politika hem milli güvenlik açısından çok kritik iki yönü var: Birincisi, İranlı Reza Zarrab’ın bakanlarımızla giriştiği rüşvet ilişkisinin ortaya koyduğu vahim tablo. İddialar doğruysa yetimin malının yenmesi bir yana bu ilişki bakanları her türlü dış şantaja açık hale getirir. Bu şekilde yakayı kaptırmış bir bakanın şantaj karşısında yapmayacağı hiçbir şey olmaz.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.zaman.com.tr/abdulhamit-bilici/yolsuzluktaki-guvenlik-riskleri_2189961.html

Yolsuzluk operasyonunda Bank Asya’dan 2 milyar dolarlık vurgun!

Posted: 27 Dec 2013 10:37 PM PST

17 Aralık’ta başlayan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının ekonomik boyutu ile ilgili SON.TV muhabiri önemli bilgilere ulaştı.

http://www.son.tv/ozel-haber/yolsuzluk-operasyonunda-bank-asyadan-2-milyar-dolarlik-vurgun/haber-224958

Yolsuzluk operasyonunda Bank Asya'dan 2 milyar dolarlık vurgun! / 17 Aralık'ta başlayan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının ekonomik boyutu ile ilgili SON.TV muhabiri önemli bilgilere ulaştı.

SON TV ÖZEL HABER - Ömer ADIYAMAN 17 Aralık’ta başlayan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının ekonomik boyutu ile ilgili SON.TV Muhabiri önemli bilgilere ulaştı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın her defasında bu operasyonun ekonomik bir operasyon olduğu yönündeki açıklamaları netleşmeye başladı. SON.TV muhabirinin elde ettiği bilgilere göre, 17 Aralık’ta başlayan rüşvet ve yolsuzluk soruşturması başlamadan haftalar önce Bank Asya yetkililerinin operasyondan haberdar oldukları ve piyasada dövize bankanın tüm mevduatını yatırdığı iddia edildi. 

BANK ASYA PİYASADAN DOLARLARI TOPLADI

SON.TV muhabirinine edindiği bilgilere göre, 17 Aralık’ta başlayan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasından önce Bank Asya Genel Müdürlüğü yetkililerine operasyondan haftalar önce bilgi verildiği kaydedildi. Bank Asya ise mevduatında bulunan bütün sermayesini dövize bağladığı iddia edildi. Operasyon başladığında, bakanların istifası, savcıların her açıklaması dövize büyük derecede etki etti. Sadece Bank Asya bu krizde 2 milyar dolar kazanç elde ettiğide iddialar arasında yer alıyor.

CEMAAT’İN PARALEL İMAMI BANK ASYA GENEL MÜDÜRÜNE OPERASYON BİLGİSİ VERMİŞ

Türk İstihbarat birimlerine göre 17 Aralık yolsuzluk operasyonundan önce SABAH Gazetesi Özel İstihbarat Birimi’nin deşifre ettiği Kozanlı Ömer lakaplı ‘Cemaat’in Paralel İmamı Osman Hilmi Özdil’in Ümraniye’de bulunan Bank Asya yerleşkesinde operasyondan önce sık sık bankanın Genel Müdürü Ahmet Beyaz ile görüştüğü de kaydediliyor. Operasyonun yapılacağı bilgisinin paralel savcılar tarafından ‘Cemaat’in Paralel İmamı Osman Hilmi Özdil’e iletildiği, Özdil’in ise Bank Asya Genel Müdürü Ahmet Beyaz’a ilettiği elde edilen bilgiler arasında yer alıyor.

MALİYE BAKANLIĞI DEVREDE

Öte yandan bütün bu gelişmelerden sonra Maliye Bakanlığı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), MASAK, SPK, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın konu ile ilgili inceleme başlattığı da elde edilen bilgiler arasında yer alıyor.

HALKBANK’IN DEĞERİ DÜŞTÜ, BANK ASYA MEVDUATINA DEĞER KATTI

İstanbul merkezli yolsuzluk operasyonun etkilerine bakıldığında son 1 haftada devletin halka açık şirketlerinin değeri tam 20 milyar dolar düştü. Sadece Halk Bankasının değer kaybı ise 1 milyar 625 milyon dolar oldu. Halk Bankasının toplam hisse senedi değeri ise 9 milyar 498 milyon dolardan 7 milyar 873 milyon dolara düştü. Asya Bank ise bu operasyonda 2 milyar dolar kazanç sağladığı iddia edildi.

SAVCI MUAMMER AKKAŞ KONUŞTU, DOLAR REKOR KIRDI

Sözde yolsuzluk operasyonun başlaması ile ekonomide ciddi anlamda hareketlilik olmuş, borsa ve dövizde ciddi anlamda yükseliş sağlanmıştı. İkinci dalga operasyonu yürüten savcı Muammer Akkaş’ın görevinden alınması ve bunun üzerine sert açıklama yapmasının ardından dolar 2,14 TL’ye yükselmiş, doların bir gün içinde rekor üstüne rekor kırması borsayı da sert düşürmüştü. Borsa günlük yüzde 2,40 kayıpla 64 bin 515 puana gerilemişti.İkinci dalga operasyonunun gölgesinde gün içinde 2.1033 TL ile rekor kıran dolar operasyonu yürüten Muammer Akkaş’ın çok sert açıklamalarının ardından dakikalar içinde yükselmişti. Önce 2.1072 ile rekorunu tazeleyen dolar kısa süre içinde 2.14 TL’yi geçti. Dolar açıklamanın yapıldığı dakikalarda 2.1340 TL’den işlem gördü. Dolardaki rekora Euro ve döviz sepeti de eşlik etti. Euro 2.9314 TL ile rekorunu tazelerken döviz sepeti 2.52 TL’yi aştı. Savcı Akkaş’ın açıklamaları öncesi dolar 2.0970 TL’de bulunuyordu. Açıklamaların ardından sadece 25 dakikada dolar 2.14 TL’yi görmüştü.

ERDOĞAN BAYRAKTAR İSTİFASI BORSADA DEPREM ETKİSİ YARATTI

25 Aralık 2013′te Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın istifasının açıklamasının ardından borsa sert düşüş yaşamış, dolar ise yine yükselişe geçmişti. Güne sakin başlayan dolar, üç bakanın istifa etmesi sonrasında yükselişe geçmiş, gün içerisinde 2,0621′e kadar gerileyen dolar, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın istifası sonrasında yükselişe geçerek 2,0868′e çıkmıştı.

TÜRK EKONOMİSİNE 300 MİLYAR KAYBETTİRMİŞTİ

Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizi olan, Türkiye’ye 300 milyar lira kaybettiren, binlerce kişinin işsiz kaldığı, yüzlerce işyerinin kepenk kapattığı 2001 krizinin üzerinden yıllar geçti. Şubat 2001′de Milli Güvenlik Kurulu’nda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Bülent Ecevit arasında ‘Anayasa kitapçığı’ fırlatılmasıyla fitili ateşlenen krizin ekonomide kazananı SABANCI Holding olmuştu. 17 Aralık sözde yolsuzluk operasyonunun da ise 2 milyar dolarlık bir kazanç ile operasyonun kazananı Asya Bank oldu.

 

Protestan İslam

Posted: 27 Dec 2013 10:32 PM PST

Büyük fotoğrafta İslamın/Müslümanların dönüştürülmesi var..

Önce İngilizler Şerif Hüseyin’i Halife ilan edip, o yolla Müslümanları control altında tutmayı düşündüler. Sonra İslamı yasaklama yoluna gittiler.. Tek parti dönemi uygulamaları bunun trafik hikayeleri ile doludur. Harf devrimi de bunun için yapıldı. Tevhidi tedrisat da bunun bir parçası idi. Diyanet, dini vakıflar ve Hilafet, başkasının eline geçmesin, gerektiğinde kullanırız diye derin dondurucuya konuldu.

Bunu başaramadılar. Bu kez zorunlu din eğitimi ve aydın imam yetiştirme gibi bir yolla İslam’ın için boşaltma, bireysel planda vicdanlara, toplumsal planda dini mabedlere mahkum etmeye çalıştılar.

Bu proje de tutmadı..

Son aşama, “İyi İslam-Kötü İslam” diye iki İslam çıkartma, birine havoc ve ötekine sopa gösterme dönemi.. İyi İslam sekülerize edilmiş, liberal bir İslam anlayışı. Bir adım ötesinde Homoseksüel ve Lezbiyen evliliklerine izin veren, alternative camilerin yapılandırıldığı bir anlayış.. İslamı/Müslümanları, atomize, bunun tabii sonucu nötralizasyon sürecine sokacaklar, kitleleri neye inanacaklarını şaşıracakları, agnostik hale getirecekleri çoğulcu bir İslam telakkisi.. Protestan İslam dedikleri de bu. Katolik İslam, ortadoks İslam gibi, Protestan, Evengalist İslam ya da Kalvinist İslam da diyebilirsiniz.

Kuşkusuz İslam’a bir şey eklenemez ve ondan bir şey çıkartılamaz, aksi halde kişi eklediği ve çıkarttığı ile başbaşa kalır ve İslam aradan çekilir.. İslam’ın önüne ve sonuna bir şey ekleyecek olursanız demokratik İslam,Liberal İslam, kültürel İslamSeküler İslam gibi daha bir sürü abuk-subuk İslam çıkar.. Biri çıkar Türk İslam der, ötekisi Euro İslam der, bir başkası Arap İslamKürt İslam, Fars islam der. Der de der! Böyle giderse yeşilKemalistler de çıkar. Anarşist Marksist Müslümanlar da..

Batılıların ılımlı İslam diye paketledikleri paket daha çok Protestan bir karakter gösteriyor..

Cemaata destek veren Uluslararası örgütlere de söyleyecek bir çift sözümüz var!

Sizde planlarınız, hedeflerinizle deşifre oldunuz.. Cemaatin kim tarafından niçin dizayn edildiği ve bu senaryonun arkasındaki siyasi sponsorların planları da ortaya çıktı..

Bu adamlarla yola devam edemezsiniz. Bu saatten sonra işlerin hiç bir zaman eskisi gibi olmayacağını da hesaba katmanız gerek.. Bu düşmanca ve akılsızca komplo ile inandırıcılık ve ciddiyetinizi kaybettiniz.. Bu sonucu hazırlayanlar hala size akıl vermeye devam edecekler mi?

Ya da bu planlarınızla hala İslam dünyasında mazlum halkların gözünde itibar kazanacağınızı düşünüyor musunuz?

İslamofobia ya da terör, hepsi bir yalan değil mi? Tavşana kaç, tazıya tut diyorsunuz. Kontrollü bunalım stratejisi dediğiniz bir yaklaşımla, aynı ülkenin çocuklarını, dini, etnik, mezhebi, ideolojik, politik, felsefi ve vicdani kanaat farklılıkları sebebi ile birbirine kırdırıyorsunuz ve onların kanları ve gözyaşları üzerine kendinize iktidar ve servet üretiyorsunuz değil mi?

Demokrasi, insan hakları ve Hukuk devleti konusunda Mısır’da sınıfta kaldınız..

Suriye sizin için yeni bir Ruanda mı?

Bir daha size hangi aklı başındaki Müslüman inanır..

Zaman gazetesinin Paris temsilcisi Emre Demir gibi isimler, Today’s Zaman’ın Genel Yayın yönetmeni olan kişi, devletin İslami kimlik mücadelesi yapamayacağını, bunun cemaatlerin işi olduğunu söylerken, aslında bu güne kadar devlet eli ile dini dönüştürmek isteyenlerin, şimdi at değiştirerek sivil görüntü altında, Türkiye hükümetinin denetimi dışında ama uluslararası sistemin güdümünde bir ılımlı İslam anlayışının desteklenmesinde bir sorun görmemeleri ilginç.

Aslında birileri İslam’ı sekülerleştirmeye, protestanlaştırmaya, atomizasyon ve nötralizasyon yolu ile dindarları agnostic hale getirmeye, dışarıdan bakanlar için ise İslam’ın diğer inanç sistemleri ile alameti farikası sayılan ayırt edici özelliklerini yokederek, konuyu vicdana ve sembolik ritüellere indirgemeye çalışıyor..

Aslında cemaat adına kimin konuştuğunu, kimin görüşlerinin cemaati ne kadar bağladığını da bilmiyoruz..

Weber’e göre Endüstriyel Kapitalizm’in ruhu “Protestan Ahlâk” tır. Bizde bu anlayış bir şekilde İslam’a yamanmaya çalışılıyor.. Türkiye’de sivil toplum ve siyasal toplum ayrışırken, bireycilik, protestan ahlak yanında seküler bir özgürlük anlayışı pazarlanmaya çalışılıyor.

Hoşgörü, bu güne kadar hep ötekiler için sözkonusu oldu. Kendi paydaşlarına karşı hareketin pek de hoşgörülü olmadığı ortaya çıktı..

Şimdi Gülen Örgütü kendi içinde bu işin hem teorisini, hem uluslararası ilişkiler boyutunu, hem de mali kaynaklarını ve yatırım alanlarını gözden geçirme gereği duyacaktır..

Bu arada 5271 sayılı TCK’nın 13. Maddesinin 2. Fıkrası son operasyon çerçevesinde ne anlama geliyor.. “Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.” Avukat Salih Döğücü’nün bana gönderdiği bilgi notundaki ifadelere göre, operasyonla ilgili ciddi bir hukuk ihlali sözkonusudur. Bakalım bu konuda bir işlem yapılacak mı?

Yine Cemaatin uluslararası ilişkileri, para ilişkileri, bölgedeki bazı faaliyetleri mercek altına alınırsa o zaman neyin ne olduğu daha iyi anlaşılacak.. Yine klonlanan istihbari mahiyetteki devlete ait belgeler, birilerinin başını yakabilir.. Çünki derin plan büyük ölçüde deşifre oldu! Bakalım zaman daha neler gösterecek.. Selam ve dua ile..

Bu kirli operasyon, her yönüyle sırıtıyor!

Posted: 27 Dec 2013 10:25 PM PST

“17 Aralık Operasyonu”nun başlamasından bu yana hep söylediğim gibi, ben; bu operasyonun, “yolsuzluk ve rüşvetle mücadele” operasyonu olduğuna kesinlikle inanmadım…

Hâlâ da inanmıyorum.

Niye inanmıyorum?..

Çünkü bu operasyon;

“Seçim ayarlı bir operasyon”dur!..

Çünkü bu operasyon;

“Başbakan Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin şahsında Türkiye’ye ihanet operasyonu”dur!..

Çünkü bu operasyon;

“Yerli bir operasyon” değildir… İçinde İsrail vardır, ABD vardır, İngiltere ve Almanya vardır.

Çünkü bu operasyon;

“IMF, ABD ve AB desteği olmadan kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan Türkiye”ye, “diz çöktürme” operasyonudur!..

Bu operasyonun içinde yer alanlar da, “Türkiye’nin hayrı”na değil, “ABD, İsrail ve AB’nin menfaati”ne hareket etmektedirler… Alın işte, son on günde, “Türkiye ekonomisinin zararı 75 milyar lira”dır!..

NİYE HALKBANK?

Gelin, şimdi de bu iddialarımızı örnekleriyle kanıtlayalım:

Diyorlar ki;

“Bu operasyonun İsrail ve ABD ile ne ilgisi olabilir ki?”

Ben de derim ki;

Türkiye’nin, İran’dan ithal ettiği petrol ve doğalgaz işlemlerini Halkbank üzerinden yürüttüğü bilindiği halde, bu operasyona Halkbank niye dahil edildi?.

Madem ABD ve İsrail’le ilgisi yok, o halde 2013 Nisan’ında, Musevi lobisi AIPAC üyesi 47 milletvekili, niye ABD’nin duruma müdahil olmasını istedi ve niye Halkbank’a yaptırım talep etti?..

Madem ABD ve İsrail’le ilgisi yok; 15 Mayıs 2013’te, ABD Hazine Müsteşarı David Cohen başkanlığında yapılan toplantıda, niye “Halkbank’a yaptırım” kararı görüşüldü… Ve, niye David Cohen, İstanbul’a “gizlice”gelip, “banka müdürleri” ile yaptığı toplantıda “İran’a ambargo devam ediyor, sakın yanlış yapmayın!” uyarısı yaptı?..

BU, NASIL SAVCI?

Diyorlar ki;

“Her şey hukuka uygun yürütülüyor… Yasadışı bir durum yok!”

Nah yok!..

Böyle diyenler, herhalde bizi “salak” zannediyor, “zekâmızla dalga geçiyor” olmalı!..

Gelin, “Savcı Muammer Akkaş” adlı “yetkileri alınmış savcı”nın yaptığı açıklamaya bir bakalım…

Ne diyor “Savcı Abi”miz;

“Bu soruşturma, Başsavcılığımız tarafından yürütülen bir soruşturmadır!”

Tamam, “metin” öyle de, o metnin altında “kimin imzası” var?..

“Savcı Muammer Akkaş’ın!!!”

Hoppalaaa!..

Hani, “Başsavcı” nerede?..

Yok!..

Evet, “yok”, çünkü; İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı’nın bu “gizli(!) soruşturma”dan haberi yok!..

“Gizli” kelimesinin sonuna özellikle “ünlem” işareti koydum… Zira, Başsavcı’nın haberinin olmadığı bu “gizli”(!) soruşturmadan, her nasılsa; Hürriyet’inden Zaman’ına, Bugün’ünden Taraf’ına, Samanyolu’ndan CNN Türk ve Kanal D’sine kadar “Yandaş Medya”nın hepsinin haberi var!..

Yani, soruşturma;

Evet “gizli” ama,

“Başsavcı’dan gizli!”

Yoksa, soruşturma metni çok çok önce dağıtılmış “Yandaş Medya”ya!..

Ne “hukuk” ama!..

HSYK’NIN YETKİSİ YOK!

Diyorlar ki;

“HSYK, bir basın açıklaması yaparak Adli Kolluk Yönetmeliği’nin değiştirilmesine karşı çıktı… Demek ki, yönetmelik hukuk dışı!”

Bana, hiç kimse “kanun”dan ve “hukuk”tan bahsetmesin… Çünkü, sadece bu açıklama bile, “hukuki değil, siyasi bir tavır”dır!..

Zira, “hukukçular”ın da dediği gibi;

Hukuk, “meşruiyet”in yanındadır… HSYK’nın; “idare ve yürütme organının tasarruflarını denetleme yetkisi” yoktur. Yetki idari yargıdadır.

Hatta, HSYK’nın tayin, terfi gibi bir takım yetkileri sebebiyle, sürmekte olan soruşturma ve dâvâlar hakkında açıklama yapması, “yargıya müdahale” anlamına gelmektedir.

HSYK’nın açıklaması;

“Anayasa’nın 138’inci Maddesi’nin de açık ihlali”dir!..

138. Madde diyor ki;

“Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.”

Bu amir hükümde, istisna yoktur. Herkesten önce HSYK’yı bağlar!..

Yapılan “suç”tur…

HSYK, “yetkisini aşmış” ve gündemin ortasına, “pimi çekilmiş bir bomba” bırakıp kaçmıştır!..

Hadi, “kaçmıştır” demeyelim de;

“Noel Tatili’ne çıkmıştır” diyelim…

Zaten;

25 Aralık tarihinde “püskürtülen” ikinci dalga operasyonunun tarihi de, şu tevafuka bakın ki, Hıristiyanlarca kutsal sayılan “Noel Tatili”nin başladığı güne denk getirilmiştir. Yani, bir “Noel Operasyonu” ya da “Noel Darbesi” yapılmak istenmiştir!..

Sizce de ilginç değil mi?..

EMRE USLU’NUN TWEET’İ!

Diyorlar ki;

“Bu operasyonun arkasında başka şeyler aramayın!.. Operasyon, yolsuzluk ve rüşvetlere karşı yapılmıştır!”

Yok ya!..

Essahtan mı?..

Biz “keriz” miyiz,

“Geri zekâlı” mıyız?..

Kimse yemez bu “terane”leri!..

Buyrun, size, dün akşam saatlerinde atılan bir “tweet”ten söz edeyim…

“Cemaat’in baştacı” ettiği ve “Muammer Güler’e yönelik bir operasyon” yapılacağının işaret fişeğini “taa 12 Ağustos”ta çakan Emre Uslu, dün akşam saatlerinde bir “tweet” atıp, demiş ki; “RTE, birilerinin gazıyla Cemaat’i bitirme kararı almasaydı, tasfiyeler, dershaneler, okullar için bitirme plânı yapmasaydı, bunlar olur muydu?”

Bu “tweet”in, “CIA ile bağlantılı Jamestown Vakfı’nda çalışmış biri” tarafından atılmış olması hayli enteresan!..

Gördünüz ya;

“Cemaat’in gözde elemanı” Emre Uslu diyor ki; pardon “itiraf” ediyor ki;

“Bu operasyon yolsuzluk veya rüşvetle mücadele amaçlı değil, Hükümet’e karşı bir darbe girişimidir!”

Demek oluyor ki;

“Erdoğan’ı bitirme” kararı alan İsrail’dir, ABD’dir, Cemaat’tir!

7 Şubat 2012’de “MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a darbe plânı” bunun kanıtıdır!.. “Gezi Terörü” bunun kanıtıdır!.. “17 Aralık ve 25 Aralık darbe girişimi” bunun kanıtıdır!..

Ne diyor Emre Uslu;

“İşin içinde yolsuzluk ve rüşvet yok, dershaneler var, okullar var, Emniyet’teki tasfiyeler var!”

Yeter mi?..

Gördünüz mü “kumpas”ı?..

JANDARMA’YA TEHDİT!

Yazılacak “detay” çok… Ama, daha fazlasını yazıp da, sizleri sıkmak istemem… Bugün, bir “son bomba” ile bitirmek istiyorum yazımı.

Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, “kendisinden gizli soruşturma yürüttüğü” için Savcı Muammer Akkaş’tan dosyayı aldı ya, “soruşturma için Başsavcı’nın talimatı olmadığı” için, polisler de baskınlara “Hayır”dedi ya; “Cemaatçi Abi’lerimiz” ne yapmış biliyor musunuz?..

Gitmişler “Jandarma”ya…

Çıkmışlar “Komutan”a…

Demişler ki;

“Polisin yapmadığını siz yapın!.. Polis bölgesi filan demeyip, tek tek basın evleri/şirketleri!.. Dosyada adı geçen kişileri polis gözaltına almıyorsa, siz alın!.. Biz de sizi, çok iyi yerlere getirelim!..”

Komutan demiş ki;

“Ben haddimi bilirim… Polis bölgesinde jandarma operasyon yapamaz!”

Vaayy sen misin bunu diyen!..

Hemen başlamışlar “tehdit”lere;

“Elimizde görüntülerin var, kasetlerin var!.. Eğer bu operasyona evet demezsen, kasetlerini internete verir, seni bitiririz!”

Sonuç ne mi olmuş?..

Komutan demiş ki;

“Elinizden geleni yapın,

Ben bu işte yokum!”

Anlayacağınız, elleri boş dönmüşler…

Şu hale bakın;

Adamlar güya “yolsuzluk ve rüşvetle mücadele” için “Hükümete isyan” başlatmışlar ama, “yolsuzluk” yapan, “rüşvet” teklif eden, “tehdit” savuran bizzat kendileri!..

Hep demedim mi ben size;

Bu operasyonların “yolsuzluk ve rüşvet”le hiç ilgisi yok!..

“Delil”lere bakın ve söyleyin;

Var mı?..

 

Hüseyin Gülerce’nin başına taş mı düştü?

“Cemaat’in büyük abilerinden biri” olan Hüseyin Gülerce; ya “başına taş düşmüş”, ya “iyi polis-kötü polis” oyununda “iyi polis”liğe soyunmuş ya da gerçekten “uluslararası tezgâh”ın farkına varmış olmalı ki, dün “3 tweet” atıp, demiş ki;

• “1- Başbakan gidecekse ya AK Parti Kongresi’nde delegenin iradesiyle gider ya da sandıkta seçmen iradesiyle gider… • 2- Başbakan Erdoğan hakkında içeriden ve dışarıdan tertip yapılmasını bir millet evlâdı olarak hazmedemiyorum, kabullenemiyorum… • 3- Yargıdaki direncin hukuk ve adalet adına yapıldığına inanmıyorum… Savcılar, ellerinde kağıtla inip, bildiri okuyorsa, bu, militanlıktır.”

Ben demiyorum, Gülerce diyor;

“Savcının yaptığı militanlıktır.”

Bu satırları yazan Hüseyin Gülerce, eğer bu ifadelerinde “samimi” ise, korkarım ki “Cemaat’ten ihraç edilmesi yakın”dır!.. Eğer “iyi polis”i oynuyorsa da, Zaman gazetesinin, “Hükümet’e yönelik kirli operasyon”da başı çekmesini izah etmelidir. Çünkü biz, “Cemaat’teki Abiler”in; “işlerine gelmediği” zaman, “adam harcar gibi!” yapıp, “Bizden değil” dediklerine çok şahit olduk!..

http://www.habervaktim.com/yazar/62919/bu-kirli-operasyon-her-yonuyle-siritiyor.html

İngiltere nire, Türkiye nire…

Posted: 27 Dec 2013 10:22 PM PST

Bizim gazetenin internet sitesi iktibas etmiş, edindiği izlenimi bir dostum soru olarak yöneltti:‘’İngilizler ‘darbe’ işinden anlar mı?’’

Güldüm. İngiltere’nin kendisi ‘darbe’ tehdidi altına düşmüştür…

İngiltere’ye 1970’li yılların başlarında iki kez uğradım, 1977-78’de Londra’da yaşadım. Doğal olarak ülkenin politik yapısıyla da ilgilendim. Okuduğum alternatif dergilerden, ülkeyi iki kez (1964-1970 ve 1974-1976), sekiz yıl başbakan olarak yönetmiş Harold Wilson’un ‘devlet içinde devlet’yapılanması ve basın işbirliğiyle devrildiğini öğrendiğimde ne kadar şaşırdığımı tahmin edersiniz…

Nasıl yani? ‘Demokrasinin beşiği’ diye bilinen İngiltere’de halkın oyuyla seçilmiş bir başbakana‘siyasi komplo’ mu yapılmış? MI5 istihbarat örgütü mü ‘komplo’yu planlamış? Saygın gazeteler çıkaran yayıncılar, gazete yöneticileri mi onlara destek vermiş? Amaç Wilson’u devirip yerine Prens Charles’ın büyük amcası Lord Mountbatten’i getirmek miymiş? Komplocular bu işi başarmak için orduyu da mı planları içerisine katmışlar? Wilson‘komplo’ tezgâhını ancak istifa ederek mi aşabilmiş?

“Hadi canım sen de” dediğimi hatırlıyorum…

Oysa iddiaların gerçek olduğunu bugün biliyorum. Sadece ben değil İngiliz halkı da biliyor… 2006 yılında, Wilson’un istifasının 30. yıldönümü vesilesiyle BBC ve ITV1 televizyonlarının ayrı ayrı hazırladıkları ‘Harold Wilson’a yönelik komplo’ (‘The plot against Harold Wilson’) belgesellerinde açık edilen yeni belgeler ve tanıklıklar kaçınılmaz biçimde gerçeğe işaret ediyor:Wilson kendiliğinden gitmemiş… Gitmesi sağlanmış… Gitmeseymiş, başına daha büyük işler açılacağından endişeliymiş…

Nasıl mı? Şöyle:

Wilson’a ‘gizli komünist’, hatta ‘KGB ajanı’ diye takmış İngiliz derin devleti… Anatoly Golitsyn adlı Sovyetler Birliği kaçkını bir eski ajan, sırf Wilson başına geçip başbakan olabilsin diye İşçi Partisi’nin eski başkanı Hugh Gaitskell’in KGB tarafından zehirlendiği hikâyesini anlatıp uyuyan sistemi uyandırmış…

MI5’ta ‘Soğuk Savaş’ nöbeti tutan ajanlar “Başbakanımız komünist ve Rus ajanı” diye inanmakta ve onu yerinden etmek için çareler aramaktaymış… Daily Mirror gazetesiyle çok sayıda dergiyi çıkaran bir yayın grubunun başındaki Cecil King ile yazarlarından Hugh Cudlipp onlara çıkış yolunu göstermiş: ‘Darbe-i hükümet’

Toplantı yapmışlar. Saray’ın bilim danışmanı Sir Solly Zuckerman ile Kraliçe’nin dayısı Lord Mountbatten’i de çağırmışlar… Cecil King önce başbakanın vahim hatalarını sıralamış ve ardından hükümetin hâkimiyetini yitirdiği, sokaklarda kan gövdeyi götürdüğü, askerlerin müdahale etmek zorunda kaldığı bir kara tablo çizivermiş… Sonra “Görev sizin gibi halkın güvendiği birine düşecek Lordum” deyivermiş…

Zuckerman“Bu yapacağınız, vatana ihanetten farksız” deyip odayı terk edince Mountbatten de onu takip etmiş…

Ancak 1968’deki bu ilk darbe niyeti 1974’te yeniden canlanmış… İşi bir tatbikat bahanesiyleHeathrow Havaalanı’nı işgale kadar götürmüş darbe planlayıcıları…

Havaalanı işgalini de içine alan kapsamlı tatbikattan hükümetin ve başbakanın haberi bile yokmuş…

Başbakanlık o günlerde her şeye ‘komplo’ gözüyle bakanlarla doluymuş… Wilson içine kapanmış, çok sadık dostları dışında kimselerle görüşmemeye, görüşse de onların uyarılarına kulak asmamaya başlamış… Kendisine getirilen çözüm önerilerini önemsememiş, elinin tersiyle itmiş…

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haberler.stargazete.com/yazar/ingiltere-nire-turkiye-nire/yazi-822076

FED tamam da hâlâ inşallah noktasındayız

Posted: 27 Dec 2013 10:12 PM PST

ABD ekonomisine olanlar ve olacaklar konusuna aşırı duyarlı bir dünya algısı oluştu. Olumlu ya da olumsuz dalgaların kaynağı ABD ve FED gibi görülüyor… Aslında Euro bölgesi, Japonya ve Çin de en az ABD kadar önemli kavşaklardalar. Buralardan gelecek doğru ya da yanlış adımlar da küresel çalkantı yaratacak boyutta. Ama şimdilik öncelik ABD.

ABD’ye bakarsak: FED kararından sonra her geçen gün piyasa biraz daha oturuyor. FED’den rahatsızlık yok. Bu iyi başlangıç. ABD’de en rahatsız edici gelişme, bono-tahvil faizinin tırmanması olur. Bu konuda henüz fazla bir hareket yok, ancak yılsonu tamamlandıktan, bilançolar kapandıktan sonra ocakta ile asıl sınav başlayacak.

ABD 10 yıllık faizde yüzde 2.95 ve yüzde 3.00 borsaya -Sat- işareti verecek dönemeçler. Faizin 2014 içinde 3.00-3.50 arasında oynaması bekleniyor. Ve bu banta ne kadar geç gidilirse, o kadar iyi… -Yükselen faiz. 

Faizi beklerken, FED’de hâlâ yeni başkan ataması resmileşmedi. Bayan Yellen’in atamasının Senato’da onaylanması bu aralar olup bitmeliydi, ama ocak ayına ertelendi. 6 Ocak haftasında oylama bekleniyor. Yellen’in kaç oyla onaylanacağı, kredibilitesi açısından önemli. Geçen hafta Yellen hakkındaki usul oylaması 100 üyeli Senato’da 65 oyla geçti. Bu düşük bir sayı. Bernanke’nin başkanlığı 70 oyla kabul edilmişti. O da -düşük- bir skordu. FED Başkanı’nın ehliyeti konusunda bir tartışma yok, ancak onay sayısı önemli. Çünkü Kongre, FED’in patronu sayılıyor.

Kongre deyince… Önümüzdeki haftalarda ABD borç tavanı yeniden gündeme gelecek. ABD Hazinesi, Kongre’den aldığı yetkiyle borçlanma yapıyor. Bu yetkide borçlanma miktarı sınırlı. Bu sınıra-tavana 7 Şubat’ta varılacak… Bu tarihten sonra ABD Hazinesi’nin borçlanma yetkisi yok. O zaman da ABD Hazinesi için borcunu ödeyememe-temerrüt riski başlıyor. Bu çıkmaza ekimde de gelmiştik ve sorun son anda aşılmıştı. Bu kez muhalefetteki Cumhuriyetçi parti arıza işareti veriyor ve Obama yönetimine yol verilmeyeceğini söylüyor. Başkan Obama’ya da geçen gün sordular ve -Bu konuda pazarlık yapmam. Kendi yaptıkları harcamaya kendileri izin vermezlerse, olacaklardan sorumlu olurlar- dedi. Şimdilik karşılıklı tehditler sürüyor ve bekleniyor.

ABD Hazinesi’nin önceden nakit biriktirip dayanma süresini uzatması sözkonusuydu. Ancak Hazine Bakanı geçen hafta -7 Şubat’ta gerçekten tavandayız ve bu süreyi uzatma gücüm yok- dedi. Temerrüt halinde olacakları konuşmak için şimdilik erken, ama şunu söyleyebiliriz: ABD temerrüte düşerse, FED de çaresiz kalır.

Olumlu tarafta, herkes ABD’den daha iyi büyüme bekliyor. En son IMF Başkanı Bayan Lagarde da 2014’te ABD büyümesinin hızlanacağını söyledi. Büyümeyi de işsizliği azaltacağı için istiyorlar. Ancak ABD istihdamında şöyle sorun var: İşsizliğin azalması, iş aramaktan umudunu kesenlerin sayısının artmasından kaynaklanıyor. Yani iş bulmaktan umudunu kesenler, istatistik dışı kaldıkları için işsizlik rakamı düşüyor. FED de bunun farkında.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haberler.stargazete.com/yazar/fed-tamam-da-hala-insallah-noktasindayiz/yazi-822067

Erkan Sozen

unread,
Dec 30, 2013, 9:52:18 AM12/30/13
to




Günün Yazıları


ŞOK! Ocak ayında paralel devlet yapılanması davası geliyor!

Posted: 30 Dec 2013 01:21 AM PST

Abdurrahman Dilipak “Oyun deşifre oldu!” makalesinde; Gülen’in yerine gelmesi sözkonusu isimlerden birisinin, cemaat yapısı içindeki kriptoları yakın takibe aldığını ve ipin ucu MOSSAD ve CIA’ya kadar gittiğini tespit ettiğini, bunu fark ettiği anlaşılınca görevden uzaklaştırıldığını yazdı. Bu şahıs, elde ettiği bilgilerle Başbakanın kapısını çalmış.

Ordu, Polis ve istihbarat örgütü içindeki yapılanmada görev alan yeşil kabuki, aktif profesyonel ve kripto isimler ve bağlantı kurdukları, Media, Sermaye, dış kanalları hepsi ortaya çıkartılmış..

Bu bilgilerin çoğu istihbarat kaynaklı arşiv bilgileri değil, Cemaatin kendi içinden gelen aktüel bilgiler ve belgeler. Her gün bunlara yenileri ekleniyor..

Abdurrahman Dilipak’a göre, bu bilgi ve belgelerin tasnif işi tamamlanınca Ocak içinde dava açılacak.

 

Kuzey Irak’tan Türkiye’ye ucuz doğalgaz jesti

Posted: 30 Dec 2013 01:11 AM PST

Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetimi’nin Türkiye’ye 250 dolar gibi bir fiyata doğalgaz satacağı iddia edildi.

Kuzey Irak'tan Türkiye'ye ucuz doğalgaz jesti

http://www.ensonhaber.com/kuzey-iraktan-turkiyeye-ucuz-dogalgaz-jesti-2013-12-30.html

Habertürk’ten Olcay Aydilek’in haberine göre, Kürt Yönetimi’ne yakın iş çevrelerinde, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye gelecek doğalgazla ilgili 20-25 yıllık dönemi kapsayacak biçimde ‘sabit fiyata’ denk gelecek alım ve satım kontratı yapıldığı konuşuluyor.

Bu aşamada, taraflar arasında anlaşmaya varılan doğalgaz fiyatı konusunda rakam verilmiyor. Ancak, her bin metreküp doğalgaz için 250 dolar düzeyi konuşuluyor.

TÜRKİYE’YE 2017′DE İHRAÇ EDİLECEK

Kürt bölgesinde çok ciddi bir doğalgaz rezervi bulunuyor. Türkiye’nin yıllık doğalgaz tüketimi 45-50 milyar metreküp. Kuzey Irak’ta üretilecek doğalgaz, 2017 yılından itibaren Türkiye’ye ihraç edilecek. 4 milyar metreküp ile başlayacak ihracatın, zaman içinde 20 milyar metreküpe kadar çıkması hedefleniyor.

RUSYA VE İRAN’DAN DAHA UCUZA GELECEK

Edinilen bilgiye göre, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye gelecek doğalgazla ilgili 20-25 yıllık dönemi kapsayacak ‘sabit fiyata’ denk düşecek doğalgaz alım ve satım kontratı yapıldı. Fiyat, kontrat döneminde değişmeyecek. Kuzey Irak’tan ithal edilecek gazın fiyatı, rakip ülkelerden (Rusya ve İran gibi) alınanlardan daha ucuz olacak. Bu aşamada taraflar arasında anlaşmaya varılan doğalgaz fiyatı konusunda rakam verilmezken, bin metreküp doğalgaz için 250 dolar düzeyi telaffuz ediliyor.

İngiltere’nin ırkçı kararı zorba yönetimlere hizmet ediyor / Abdulbari Atwan-Dünya Bülteni

Posted: 30 Dec 2013 01:06 AM PST

Herhangi bir durumda Müslümanların hakları söz konusu olduğunda batılı ülkeler eşitlik ve adalet gibi değerleri bir yana bırakıp, 3. dünya ülkeleri gibi ya da muz cumhuriyetleri gibi hareket etmeye başlıyorlar. Bunu yaparken de daha çok ikna edici olmayan fabrikasyon güvenlik bahanelerini öne sürüyorlar.

İngiliz The Independent gazetesi iki gün önceki sayısında “Suriye’de savaşa katılan İngilizler için dönüş yok!” başlıklı uzunca bir rapora yer verdi. Raporda içişleri bakanı Theresa May’ın, Suriye’ye savaşa giden İngilizlerin ülkelerine dönüşlerini gizlice engellediğine ve vatandaşlıktan çıkardığına dair bilgiler var. Theresa May, İngiliz vatandaşı olsun olmasın, Müslümanlara karşı garip bir nefret besliyor. Mescid-i Aksa’nın en önemli savunucularından şeyh Raid Salah’ın sınır dışı edilmesini isteyen de, İngiliz Yahudilerin başlattığı ırkçı kampanyalar gibi şeyhi terörist ilan edip İngiltere’deki üniversitelerde ders vermesini engelleyen de yine aynı isim. Burada olayın siyasi boyutunu tartışmıyoruz. Daha çok insani boyut söz konusu. Çünkü doğup büyüdükleri ve yasal olarak kazandıkları vatandaşlık haklarından ülkeden ayrıldıkları için mahrum olan insanların bazı özellikleri var. Onlar beyaz değiller. Daha da kötüsü, Müslümandırlar. Bu yüzden burada batılı ülkelere büyük imtiyazlar kazandıran eşitlik ve adalet ilkelerinin büyük bir çelişkiye düştüğünü görüyoruz. Halbuki, Avrupa, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan baskı ve zorbalıklardan açan insanların sığınağı haline gelmişti. İngiltere de Araplara ve Arap olmayan hükümetlerin demokrasi ve insan hakları alanında değişimine katkıda bulunan ülkelerden biriydi.

Cesur ve profesyonel gazetecilik örneğinin biri olan bu raporun verdiği bilgiye göre, sağcı muhafazakar partinin liderlindeki İngiliz koalisyon hükümeti, 2010’dan bu yana 37 İngiliz vatandaşının haklarını ellerinden aldı. Bunların hepsi tabi ki Müslüman. Bundan daha da önemlisi, Suriye’ye savaşmaya giden İngilizlerin vatandaşlığını ellerinden alan aynı İngiliz hükümetinin, BM güvenlik konseyinde Suriye halkını korumak için askeri müdahalenin şart olduğunu yüksek sesle ifade etmiş olmasıydı. Aslında bu durum ülkedeki İngiliz vatandaşlarının Suriye’ye savaşa gitmesini de teşvik etmişti. Savaşa katılanlar, Suriye halkını korumanın hükümetlerinin siyasetleriyle uyumlu bir hedef olduğunu düşünüyorlardı. Bu insanların ülkelerine dönmelerini engellemek için vatandaşlıklarını ellerinden almak ise aslında Avrupa ülkelerinin İslamcıları Suriye’ye savaşa yönlendirerek onlardan kurtulmayı hedeflediğini gösteriyor. Yani ortada Suriye halkının korunması gibi bir amaç yok.    

İngiliz dışişlerinin savunmasına göre, Suriye’ye savaşa giden bu insanlar döndüklerinde İngiltere’nin güvenliği için birer tehdit olabilirler. Çünkü bunlar başka bir ülkenin vatandaşlığına da sahipler. Bu yüzden vatandaşlıkları düşürülerek ülkeye girişleri engellenmelidir. Sayın içişleri bakanına göre İngiltere vatandaşlığı bir ayrıcalıktır ve herkesin hakkı değildir. Ancak bu girişim kesinlikle yasal değil. Çünkü bu insanlara karşı sadece kişisel yargılarda bulunuluyor. Şimdiye kadar İngiltere’de hiçbir suça karışmamış olan bu vatandaşların bundan sonra bir suç işlemeyeceklerini kimse iddia edemez.

Aslında Suriye’ye savaşmaya gidenler İngiliz hükümetinin bu konuda yaktıkları yeşil ışığa aldanarak gittiler. Çünkü hükümet hem Suriyeli muhaliflerin silahlandırılması konusunda ısrarcı davranıyor hem de Avrupa birliğinin bu konudaki dayatmalarına şiddetle karşı çıkıyordu. O kadar ki, dışişleri bakanı William Hague, iki yıl önce Avrupa Birliği tarafından düzenlenen Suriye konferansında muhaliflerin silahlandırılması konusunda kanun çıkması için neredeyse tehtide varan konuşmalar yapmıştı.

İngiltere Irak’a müdahale eden ülkelerden biriydi. Binlerce kişiyi öldürdü. Aynı şekilde Libya’ya da saldırdı. Orada da binlerce kişinin ölümüne sebep oldu. Şu an hala Afganistan’da savaşmaya ve insanları öldürmeye devam ediyor. Öyleyse İngiltere’nin müdahalesiyle, Suriye’ye savaşmaya giden İngiliz vatandaşlarının müdahalesi arasında ne fark var? Fark şu: eğer İngiltere en başından planladığı gibi Suriye’ye askeri müdahalede bulunursa, Suriye topraklarında savaşan bu insanlar, bir zamanlar Sovyetlere karşı Afganistan’da savaşan askerler gibi birer kahramana dönüşecekler.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.dunyabulteni.net/yazar/abdulbari-atwan/19458/ingilterenin-irkci-karari-zorba-yonetimlere-hizmet-ediyor

 

Hiçbir yere gitmeyen Yeni İpek Yolu

Posted: 30 Dec 2013 01:03 AM PST

Kaynak: The Diplomat
Dünya Bülteni için çeviren Arif Kaya

Amerika Birleşik Devletleri, 2014 sonuna kadar Orta Asya’dan ayrılacak. Askerler, para ve malzemelerin yanı sıra ABD’nin bölgeye ilgisi de geri çekilecek. ABD geri çekilirken Dışişleri Bakanlığı, Orta Asya’nın Doğu ve Batı arasında geçiş yeri olarak tarihi rolüne dönüş çabalarını kolaylaştırmayı amaçlayan “Yeni İpek Yolu” olarak adlandırılan bir projenin üzerinde duruyor.

Girişimin püf noktası, 759 mil boyunca uzanan ve Kırgızistan ve Tacikistan’da yazın artan hidroelektriği elektriğe aç Afganistan ve Pakistan’a bağlayan yaklaşık 1 milyar dolarlık Orta Asya-Güney Asya ya da CASA-1000 elektrik nakil hattı inşaatıdır. Maalesef, Amerika’nın Orta Asya’da olumlu bir miras bırakmak üzere iyi niyetli, son çare çabaları, sonunda bu projenin gerçekleşmesini tehlikeye düşürecek daha geniş çaplı bölgesel sorunları pas geçmeye kalkışıyor.

CASA-1000’i elde etmek önemlidir. Burada hedef, bölge için “iyi işler, modern altyapı, uygun sosyal hizmetler ve kapsamlı büyümeyle kuvvetli bir ekonominin gelişmesine yardım edebilecek” çalışır bir elektrik sistemi oluşturulmasına katkı yapmaktır. CASA-1000 projesi, Sovyetlerden kalan Rus altyapısına bağımlılıklarını kırmak üzere Sovyet sonrası ülkeleri için alternatif enerji koridorları oluşturulmasına yönelik ABD liderliğindeki çabalarla da tutarlıdır.

Projenin göz ardı ettiği en temel hususlardan biri, CASA-1000 projesinin gerekli enerjiyi temin etmek üzere dayandığı iç arz taraflı altyapının harap halidir. Hem Kırgızistan hem Tacikistan, Sovyetler döneminin çökmek üzere olan sistemine yatırım yapma, sistemi koruma ve geliştirme kabiliyetlerinin olmaması dolayısıyla düzenli aksaklıklar ve elektrik kesintileriyle boğuşuyor. Bunun sonucu olarak, devam eden iç aksaklıklar enerji sevkiyatındaki güvensizliklerden dolayı bir bütün olarak projeyi tehlikeye düşürecektir.

Buna ilaveten, ne şimdi ne de ABD’nin çekilmesinden sonra altyapının güvenliğini sağlamaya dair bir strateji var. CASA-1000 hattı, bölgede en istikrarsız dört ülkeden geçiyor ve 2014 sonrasında oluşacak güvenlik boşluğu muhtemelen durumu daha da kötü yapacak. Gerçekte, finansmanın yüzde 40’ını sağlaması kararlaştırılan Asya Kalkınma Bankası, gayriresmi olarak Afganistan’da güvenliğe dair korkularını aktararak projeden çekildi.

Projenin iyi bilinen yapısı, onu bölgeyi istikrarsızlaştırmaya çalışanlar için hedef haline getirecektir. Mahalli kuvvetlerin tek başına 759 millik altyapıyı koordine edebilme ve hattın güvenliğini sağlayabilmeleri son derece zor olacaktır. Her şeyden önce, Orta Asya rejimleri arasındaki rekabet ve aralarında iş birliğine dair çok az kayıt olması da Taliban, mahalli savaş ağaları ve uyuşturucu kaçakçıları gibi sistemli olmayan tehditlerdense proje için daha büyük risk teşkil edebilir.

Özbekistan kuvvetle CASA-1000’in karşısına geçti. Taşkent, sırasıyla kaynak ülkeler Kırgızistan ve Tacikistan tarafından planlanan Kambarata-1 ve Rogun barajları inşaı dolayısıyla projeyle ilgilidir. Özbekistan, barajların suya erişimi konusunda tehditlerde bulunularak siyasi bir araç olarak kullanılacağına inanıyor. Katılımcılar tarafından imzalanan belgelerle CASA-1000’in sadece mevcut fazla miktarı kullanacağına dair Taşkent’e teminat verilmesine rağmen Tacik Devlet Başkanı İmamali Rahman açık bir şekilde projeyi Rogun barajı inşaıyla irtibatlandırdı. Aslında Kırgızistan ve Tacikistan’ın Afganistan ve Pakistan’ın ötesine bakacaklarına ve Çin ve Hindistan gibi neredeyse sınırsız piyasalar için daha fazla enerji üretmeyi düşüneceklerine inanmak zor değildir.

Özbekistan dışında, Orta Asya hidroelektrik gelişimi ortak çıkarlarda karşılıklı faydaya dayalı bir bağlantı noktasıdır. Bölgedeki ülkelerin çoğu geliştikçe elektrik enerjisine olan talep artacak. Aynı zamanda büyük bir hidroelektrik güç olan Rusya da enerjiye susamış Hindistan ve Çin’e bağlanmaktan büyük fayda sağlar. Aslında zaten Kırgızistan’ın Kambarata-1 barajı için yaklaşık 2 milyar dolar taahhütte bulunan Rusya, Tacikistan’ın Rogun’unu desteklemeye de ilgi gösterdi.

Rusya’nın ilgisi, Rusya’nın Inter RAO-Birleşik Elektrik Sistemleri, geçenlerde Çin’le 25 yıllık anlaşma imzaladığında doğrulandı. Rusya’nın Orta Asya’da daimi çıkarları var ve bölgede büyük mali ve siyasi riskler almaya istekli olduğunu gösterdi. Kırgızistan ve Tacikistan, daha büyük bir enerji piyasasına bağlanmaktan ve sadece enerji ihracatçısı olarak değil transit ülke olmaktan da fayda sağlar. Rusya’nın Orta Asya elektrik sistemleriyle olan tecrübesi ve kendi büyük hidroelektrik potansiyeli Rusya’yı Orta Asya hidroelektrik devrimini kolaylaştırmak üzere en iyi konumdaki ülke yapıyor.

Ama ABD (ve genel olarak bölge), Rusya’nın her düzenlemeyi kontrol edeceğinden ve Washington’un Orta Asya’yı Moskova’nın etkisinden koparma çabalarının altını oyacağından korkarak CASA-1000’e Rus ilgisine temkinle yaklaşıyor. Yine de proje, Rusya’nın dahil edilmesi ve CASA-1000’in gayelerinin genişletilmesiyle daha geniş çaplı meselelerinin çoğunun çözümünü yakın hale getirebilir. Buna ilaveten, Rusya CASA-1000 anlaşması çerçevesi içinde daha sorumlu bir aktör olur. ABD, CASA-1000’in kapsamını kasıtlı olarak sınırlandırmaya devam ederse proje, daha büyük bir ağda önemli bir halka olmak yerine tecrit olma riski ile karşı karşıya kalır.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.dunyabulteni.net/yazar/eugene-imas/19464/hicbir-yere-gitmeyen-yeni-ipek-yolu

Putin’den İsrail’e ‘süpriz destek’

Posted: 30 Dec 2013 12:56 AM PST

Netanyahu bile şaşırmış!

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=313409

İsrail basını, Başkan Putin’in, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile görüşmesinin ayrıntılarını masaya yatırdı. Maarif gazetesi, Netanyahu’nun Moskova’dan “istediğini elde ettiğini” yazdı.

İsrail gazetesi, Netanyahu’nun, Putin’den, Ortadoğu’da kitle imha silahlarından arındırılmış bölge oluşturulmasına yönelik konferans düzenlenmesi fikrini desteklememesi çağrısında bulunduğu öne sürdü. Mısır’ın ortaya attığı bu fikre Moskova da destek vermişti. 
  
Putin’in “konferansla ilgili çabaları yavaşlatma” sözü vererek Netanyahu’yu şaşırttığı iddia edilen haberde, Putin’in, “Rusya, zor durumda kalması halinde İsrail’in yanında yer alacak ve bu ülkenin zarar görmesine izin vermeyecek” dediği iddiasına yer verildi. 
  
ABD lideri Obama’nın politikalarından hoşnut olmayan Netanyahu’nun, Rusya ve Çin’e yaklaşma gayreti içerisinde olduğu yorumları yapılıyor. 
  
Netanyahu’nun aniden Moskova’ya gitmesinin, İsrail’in değişen dış politikasının işareti olduğu, kısa süre öncesine kadar Ortadoğu ile ilgili konularda Moskova’ya uzak durma gayretinde olan İsrail yönetiminin bu tutumundan vazgeçtiği iddia ediliyor.

Oyun deşifre oldu!

Posted: 29 Dec 2013 11:43 PM PST

Bu sabah Fatih’te bir basın açıklamamız olacak, son gelişmelerle ilgili..

Cemaat hala direniyor ama, Liberal dostları ile birlikte deşifre oldular.. Oyun bitti! Graham Fuller’in 25 yıllık hayalleri de buharlaşıverdi bir anda..

İçeride birileri olayların sıcaklığından hala ne olup bittiğinin farkında değil sanırım. Ama onlar da görecekler gerçeği..

Cemaatin bu ani atağının aslında bir çok sebebi var.. Tamam kötü bir zamanlamaydı, ama sıkışmışlardı.. Çünki, Gülen’in yerine gelmesi sözkonusu isimlerden biri, cemaat yapısı içindeki kriptoları yakın takibe aldı. İpin ucu MOSSAD ve CIA’ya kadar gidiyordu. Oynanan oyunun farkına varınca görevden uzaklaştırıldı. O da bu işin izini sürdü. Sonunda elde ettiği bilgilerle Başbakanın kapısını çaldı..

Arınç’ın “bizi uyutmuşlar” dediği kirli oyun bu!

İşin içinde yok yok, Cemaat dedikleri yapı bir Truva atı..

Şunu da söyleyeyim, sızdıkları yönlendirdikleri tek “Cemaat” yapısı da bu değil! Bildik derin yapı işte; Media Mafia, Sermaye, Siyaset, Bürokrasi, STK, tekmili birden işin içinde..

Peki, madem bunlar biliniyor, ne bekleniyor..?

Söyleyeyim: Elde o kadar çok belge ve bilgi var ki, bunların gözden geçirilip, yapının efradına cami, ağyarına mani bir şekilde tasnif edilmesi gerekiyor.. Ordu, Polis ve istihbarat örgütü içindeki yapılanmada görev alan yeşil kabuki, aktif profesyonel ve kripto isimler ve bağlantı kurdukları, Media, Sermaye, dış kanalları hepsi ortaya çıkartılmış..

Bu bilgilerin çoğu istihbarat kaynaklı arşiv bilgileri değil, Cemaatin kendi içinden gelen aktüel bilgiler ve belgeler. Her gün bunlara yenileri ekleniyor.. Bu tasnif işi tamamlanınca, Ocak içinde dava açılır sanırım. Bu ultra modern darbe girişimi ve paralel devlet yapılanması davası Ergenekon ve Balyoz’dan daha ilginç olacağa benziyor.. Ergenekon ve Balyoz’da, kripto isimler dışında profesyonel ve 3. dereceden konuyla ilgili, yukarıdaki adamların büyük patronun adamıyla anlaşmaları halinde günah keçisi olarak kurban edilecek, suçların üzerine yükleneceği bir takım isimler için bu yeni dava bir umut olabilir..

Bakarsınız bu ara birileri ülkeyi terketmek zorunda kalabilir..

Cemaat bu bilgileri Başbakan’a aktaran ismi biliyor. Başbakan üzerlerine yürümeden acele ile ve panik içinde operasyonu başlatmaya karar verdiler.. Yarın geç olabilir diye düşünmüş olmalılar.. Erdoğan da onların harekete geçmesini bekledi.. Ben 6 aydır yazıyordum bu konuyu.. Bu iş bir yıldır masada bekletiliyor.. İsrail İHH konusunda bastırıp duruyor. İsrail’in derdi Mavi Marmara’nın intikamını almak. Dosya zaten masada bekletiliyordu.. Bir türlü uygun zaman bulamadılar. “Tamam başlıyoruz” dediklerinde bir başka sorun çıktı. Hep ertelendi.. Zaten bu süreçte, işin içinde birileri, Cemaatle paralel çalışan bazı kişiler bu gelişmeler sırasında İsrail ve Amerikalı bazı karanlık kişilerin ısrarlı ve kaba müdahalelerinden rahatsız oldukları için, “ne oluyor” sorusuna cevap bulamayan bu kişilerin çevresindekilerle bu sırrı paylaşmaları sonucu gelişmelerden sürekli olarak bilgi aktarıldı..

Cemaatin paralel istihbarat yapılanması ve klonlanan dosyaların arşivlendiği yere kadar hepsi istihbarat kaynaklarının yakın takibine alınmış. Cemaatin niçin ısrarla MİT’i istediği şimdi daha iyi anlaşılıyor..

Ne mübarek bir gemiymiş şu Mavi Marmara yahu! Bu gün İsrail bir kez daha suçüstü oldu ve komplo ile.. İngiltere’nin Türkiye’deki finansal operasyonu da deşifre oldu..

Birileri İran’a da derin bir ayar çekmeye çalışıyordu, şimdi o ekip de deşifre oldu.. Bu işin Irak ve Suriye ayağı da deşifre olacak daha. Hizbullah ayağı da. Kara para ilişkileri, eroin para, silah takası, hepsi.. Ahmedi Necat dönemi de mercek altına alınacak.. Reformist mollalar, Uğur Mumcu’nun son kitabında anlattığı olayların İran versiyonu hepsi gündeme gelecek!

Kirli oyun deşifre oldu. Bu oyun sadece Erdoğan ve AK Parti’ye yönelik değil. Mısır, Filistin, Suriye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Malezya, Hindistan, Körfez ülkeleri, yok yok yani anlayacağınız.. İşin içinde Mavi Marmara da var, diğer İslami oluşumlar da.. 110 ülkedeki İHH, TİKA faaliyetleri, Cemaat okulları hepsi bu tartışma dosyasının içinde yer alıyor!

Sahi Cemaat Şam da Halep de ne yapıyor?

ABD, İngiltere, Fransa, Vatikan, Almanya, İsrail herkes bu senaryoda rol almış.. Gelinen noktada bu olay, doğu da, batı da, Afrika da, Latin Amerika da adı geçen ülkelerin yasama, yürütme ve yargılarında da fırtınalı tartışmalara sebeb olacak.. Gülen ve arkadaşlarının daha fazla Amerika’da kalması da zorlaşacak.. Yeni bir ülke bulmak da kolay olmayacak! İsrail’e ya da Vatikan’a yerleşecek halleri de yok herhalde.. Avustralya, Yeni Zelanda ya da küçük bir ada satın almak olabilir mi acaba!

Aslında Cemaatin tabanı tedirgin. Orta kademe, 2 ay içinde bu işi bitireceklerini ve iktidardan hesap soracakları umudunu taşıyor.. Hatta AK Parti’ye karşı dosya savaşları ile, milletvekillerini baskı altına alarak istifa ettirecekleri ümidini taşıyorlar.. Yolsuzluk iddiası ile hakkında dava açılan belediye başkan adaylarına pres uyguluyorlar.. Bir çok kişi tedirgin bir bekleyiş içinde. Çoğu kimse kaybedecek tarafa oynamak istemiyor. Çünki yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalleri var.. Ve Erdoğan’dan korkuyorlar. Onun elinde de dosyaların olmasından kaygı duyuyorlar sanki!

Yarın bu işin Hilafet ve Mehdiyet konusunu, Aytunç Altındal’ın hilafetle ilgili açıklamalarının arka planını yazacağım inşallah.

Selam ve dua ile..

http://www.habervaktim.com/yazar/62947/oyun-desifre-oldu.html

Emniyet İmamı’nın “Zaman” ayarlı ziyareti

Posted: 29 Dec 2013 11:21 PM PST

SABAH, dün Türk basınında ilk kez fotoğraflarını yayımladığı paralel devletin imamı Osman Hilmi Özdil’in 17 Aralık operasyonundan bir gün önce, 16 Aralık’ta Zaman gazetesini ziyaret ettiğini belgeledi

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/12/30/zaman-ayarli-ziyaret

Zaman ayarlı ziyaret

SABAH, Türk basınında ilk kez bulup görüntülediği paralel devletin imamı Kozanlı Ömer lakaplı Osman Hilmi Özdil‘in yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun başladığı17 Aralık 2013 tarihinden bir gün önce, 16 Aralık’ta Zaman gazetesini ziyaret ettiğini belgeledi. Özdil’in, Zaman Gazetesi’ni sadece ziyaret etmiş olması değil, bu ziyaretin Türkiye’yi sarsan 17 Aralık operasyonundan yalnızca bir gün önce gerçekleşmiş olması anlamlı. Yanındaki arkadaşı ile birlikte Volkswagen Passat marka aracıyla Zaman Gazetesi’nin Yenibosna’daki binasına giden Özdil, burada iki saat kaldı. Binaya saat 13:40 sularında protokol kapısından giriş yaptı, saat 15:47 sularında yine protokol kapısından çıktı. Özdil’in, içeride gazetenin üst yönetimi ile görüştüğü tahmin ediliyor. SABAH Özel İstihbarat Bölümü‘nün edindiği bilgilere göre Osman Hilmi Özdil, ayrıca 17 Aralık operasyonundan sonra Emniyet Teşkilatı’nda görevden almalar olunca Emniyet mensupları ile de buluştu. Osman Hilmi Özdil’in, Zaman Gazetesi başta olmak üzere basınla temasında aracı isim ise cemaatin medya imamı H.S. Medya imamı H.S.’nin en önemli görevi, cemaatin yürüttüğü operasyonların başlamasından sonra emniyet ve yargıdan bilgi/belge alıp gazetelere, kimisi virgülüne kadar yazılmış metinler ya da bilgi servis etmek. Çok gizli bilgi/belgeler teknik takibe takılmasın diye mail yoluyla değil, flash belleklerle adresine ulaştırılıyor. 

MART AYINDA DUBAİ’YE GİTMİŞ 
Osman Hilmi Özdil, zaman zaman yurtdışına da çıkıyor. SABAH‘ın edindiği bilgilere göre Osman Hilmi Özdil, 14 Mart 2013′te Atatürk Havalimanı’ndan çıkmış ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Dubai’ye gitmiş. Dubai’nin Körfez bölgesinde önemli bir finans merkezi olduğu düşünüldüğünde Osman Hilmi Özdil’in yapmış olduğu bu seyahati anlam kazanıyor. Özdil’in cemaat içinde de bir paralel yapılanmaya gittiği ve kimi ‘abi’leri dinlemeden tasarruflarda bulunduğu da ileri sürülüyor. Bir önceki polis imamı Kemalettin Özdemir’in ayrılmasından sonra cemaatin devletteki kadrolarının çizgisinde değişim yaşanmasının temel sebebinin de bu olduğu belirtiliyor. Hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen Özdil, Ergenekon soruşturması ve davasından başlayarak son altı yıla damgasını vuran bütün dava ve soruşturmaları etkileyen isimlerden biri. 

HANEFİ AVCI KAVGANIN KURBANI 
Eski polis şefi Hanefi Avcı ve gazeteciler Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın tutuklanmasının hem hükümetle cemaat arasındaki çatışma, hem de cemaat içi çatışmayla ilgili olduğu biliniyor. Hanefi Avcı’yı bu çatışmada hedef haline getiren Haliç’te Yaşayan Simonlar / Dün Devlet, Bugün Cemaat adlı kitaptı. Şener’i hedef haline getiren sadece Dink Cinayetinde İstihbarat Yalanları kitabı değil aynı zamanda Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat kitabıydı. Ahmet Şık’ı hedef haline getiren de İmamın Ordusu adlı basılmamış kitaptı. 

KOZMİK BİLGİLERİ ULUORTA PAYLAŞIYOR
Osman Hilmi Özdil’in adını ilk açıklayan kişi olan Hanefi Avcı’nın Haliç’te Yaşayan Simonlar / Dün Devlet, Bugün Cemaat başlıklı kitabında Özdil’in en kozmik bilgileri uluorta paylaşan biri olduğu belirtiliyor. Kitapta, cemaatin kendi içinde hazırladığı bir değerlendirme raporuna atfen Özdil’in bu özelliği şöyle anlatılıyor. “1- Ömer Bey ve ekibinin büyük çoğunluğunda Kur’an-ı Kerim, Sünnet ve eserlere ilişkin müktesebat resmi arkadaşlarımızı tatmin etmekten uzaktır. Ekibin zaman zaman ABD’ye büyüğümüzü (Fethullah Gülen‘i kast ediyor.) ziyaret dışında herhangi bir beslenme mekanizması bulunmamaktadır. Kendilerini kabul ettirme büyük ölçüde çok mahrem bilgilerin uluorta arkadaşlarla paylaşılması ile sağlanılmaya çalışılmaktadır. Hatta bazı arkadaşlarımız manevi boşluklarını telafi etme adına çeşitli dini gruplar ile Emniyet Hizmeti dışındaki birimler ile irtibata geçmiştir. 2- Tayin, terfi atamalarda hizmetin rolü arkadaşlar üzerinde bir baskı ve korku aracı olarak kullanılmaktadır. Arkadaşlara adil davranılmamakta ve teşkilat teamüllerine aykırı tayinler yapılmaktadır. 3- Resmi arkadaşların maaşlarından toplanan himmetlerinin kullanımında gerekli özen gösterilmemektedir. Örneğin Ömer Bey ve ekibinin Makedonya ve Almanya programlarından yapılan harcamalar kullanılan lüks telefonlar ve laptoplar. 4- Büyümüzün büyük ağabeylerle ilgili tasarruflarının ‘…ilgili operasyon tamamlandı, işleri bitirildi’ gibi ifadeler ile anlatılması ve durumun arkadaşlar nezdinde ağabeylerle ilgili su-i zanna sebebiyet vermesi… (H.T., M.Ö., A.K. gibi) 5- Çeşitli dönemlerde teşkilatta vazife yapmış ve önemli hizmetleri olmuş kişilerle düşmanca uğraşılmakta ve haklarında iftiralar atılarak sürekli yıpratılmakta ve bu hususlar en alt seviyedeki gruplara kadar konuşulmaktadır.” 

Operasyonun hedefinde diğer cemaatler de var

Posted: 29 Dec 2013 11:18 PM PST

Savcı Muammer Akkaş’ın hukuksuz gözaltı girişiminin hedefinde Erenköy cemaatine yakın önemli bir işadamının da olduğu bildirildi.

Timetürk

Türkiye’yi hedef alan kirli operasyon önemli siyasi ve ekonomik hedeflerin yanı sıra İslami cemaat ve kurumları da hedef alıyor. TÜRGEV’in şahsında İmam Hatiplere yönelik kirli bir kampanyaya dönüşen operasyon Türkiye’deki İslami geleneğin köklü temsilcilerine de saldırıyor. Seçim ayarlı operasyonun ikinci hamlesi olduğu belirtilen ve 25 Aralık’ta başsavcıdan habersiz yaptırılmak istenen hukuksuz operasyonun hedefinde bazı cemaatler olduğu belirtildi. Savcı Muammer Akkaş’ın korsan operasyonla gözaltına almak istediği isimler arasında Erenköy cemaatine yakın önemli işadamlarıının bulunması saldırıların hedef ve niteliğini bir kez daha ortaya çıkardı. Operasyonun hedef aldığı Erenköy cemaati Türkiye’deki tasavvuf geleneğinin öncülerinden şehit Esat Erbili ve Ramazanoğlu Mahmut Sami hazretlerinin de takipçilerinden oluşuyor.

70 tutuklama hedefi

Esad Erbili, Menemen hadisesi bahane edilerek İstanbul’da gözaltına alınarak 84 yaşında idamla yargılanan Nakşibendi şeyhidir. Erenköy cemaatinin lideri Ramazanoğlu Mahmut Sami ise 1979 yılında yerleştiği Medine’de 12 Şubat 1984′te vefat etmiştir. Kamuoyunun ‘darbe girişimi’ olarak nitelendirdiği ve yaklaşık 70 kişiyi tutuklamayı hedefleyen operasyonda başka cemaat ve grupların mensupları da bulunuyor.

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.timeturk.com/tr/2013/12/30/operasyonun-hedefinde-diger-cemaatler-de-var.html#.UsEd4ZL7qy4

Doğu Türkistan’da yeni katliam

Posted: 29 Dec 2013 11:15 PM PST

Uygur Özerk Bölgesi’nde güvenlik güçleri sekiz Uyguru katletti

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

Doğu Türkistan'da yeni katliam

Çin’in batısındaki Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan)’nin Kaşgar vilayetinde, güvenlik güçleri sekiz kişiyi katletti.

Bölgenin resmi haber portalı Tienşan, “9 kişinin, yerel saatle 06:30 sularında Şaçı kasabasında polis karakoluna bıçaklarla saldırdığı ve bir polis aracını ateşe verdiğini” öne sürdü. Bunun üzerine emniyet güçlerinin açtığı ateş sonucu 8 kişinin öldürüldüğü, 1 şüphelinin ise gözaltına alındığı kaydedildi.

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.dunyabulteni.net/manset/284732/dogu-turkistanda-yeni-katliam

Irak’ta Allavi’den bakanlara çekilin talimatı

Posted: 29 Dec 2013 11:13 PM PST

Irak’ta El-Irakiye Bloku lideri Allavi, milletvekili Alvani’nin gözaltına alınması nedeniyle bloka mensup bakanlara hükümetten çekilme çağrısı yaptı

dunyabulteni.net

Irak'ta Allavi'den bakanlara çekilin talimatı

El-Irakiye Bloku lideri İyad Allavi, Irak Başbakanı Nuri el-Maliki hükümetine yönelik protestoların önemli isimlerinden milletvekili Ahmed el-Alvani’nin gözaltına alınmasının ardından bloka mensup bakanlara hükümetten çekilme çağrısı yaptı.

Allavi, Irakiye Bloku’na mensup bazı bakanlarla başkent Bağdat’ta düzenlediği basın toplantısında, Alvani’nin kanlı bir baskınla gözaltına alınmasını anımsatarak “Alvani’nin gözaltına alınmasından sonra bloka bağlı tüm bakanların hükümetten çekilmesi gerekir. Çünkü bakanların hepsi omuzlarında yasal, ahlaki, tarihi sorumluluklar taşıyor” dedi. 

Açıklamada emniyet güçlerinin milletvekilinin evine gitme sebebini sorgulayan Allavi, “Eğer suçlu ise dokunulmazlığı iptal edilir. Bunun dışında hiçbir güvenlik birimi bir milletvekilinin evine saldırı düzenleyemez” diye konuştu.  

Allavi, güvenlik ve kendilerine sağlanan devlet hizmetinden umutsuz olan Enbar halkının son günlerde sıkıntılara maruz bırakılmasını hükümetin “seçim yatırımı” olarak değerlendirdi.

Enbar’da yaşanan olaylar nedeniyle Başbakan Nuri el-Maliki ile yapılan görüşmenin ardından bir komisyon oluşturulduğunu belirten Allavi, “Bu heyet, Enbar’da yaşananlar hakkındaki gözlemlerini Başbakan Maliki’ye sunacak. Başbakan’a sunulacak tavsiyeler, genelde Irak, özelde ise Enbar’daki silahlanma olgusunun bitirilmesinin yanı sıra Alvani’nin yaşadıklarından dolayı özür dilenerek serbest bırakılması çerçevesinde olacak” ifadesini kullandı.

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

http://www.dunyabulteni.net/manset/284713/irakta-allaviden-bakanlara-cekilin-talimati

Erkan Sozen

unread,
Dec 31, 2013, 9:47:39 AM12/31/13
to
---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: Günün Yazıları <gununy...@gmail.com>
Tarih: 31 Aralık 2013 11:52

Konu: Günün Yazıları
Kime: erk...@gmail.com


Günün Yazıları


Kaset kaset yumurta / Ali Atıf Bir-Bugün

Posted: 31 Dec 2013 01:48 AM PST

Bu başlığı anlamadınız değil mi? Aynen böyle son birkaç yıldır gözlerimizin önünde olan olaylarda benim de anlamadığım konular var. Bunlardan en önemlisi Baykal’ın ve MHP milletvekillerinin internete konan kasetleri. Bu zamana kadar TC’yi yönetenler, güvenlik güçleri; yani elinde güç olanlar bu kasetlere hiçbir açıklama getiremediler. TC’nin, muhalefet partilerinin altına birileri dinamit koydu öylece hepimiz baktık. İnsanlar istifa etti, diğerleri hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Hâlâ da bu kasetleri kim çekti, nasıl çekti, nasıl servis edildi bilmiyoruz. Oysa ortada çok fazla iz olması, bu izin de takibinin mümkün olması gerekir. Ama nedense bu kasetler takipsizliğe bırakıldı. Ama içerikleri hâlâ ana muhalefet partilerinin aleyhine siyaset meydanlarında kullanılmaya devam ediyor. Son yolsuzluk operasyonunun ilk günlerinde de AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ve köşe yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’nın sözde kasetleri sosyal medyaya düştü. İzleyenler kısa süre içinde ilk kaset içeriğinin Numan Kurtulmuş’la ilgili olmadığını öğrendiler. Rasim Ozan Kütahyalı’nın kasetini de uzman olarak izledim, söyleyeyim o değil. Zaten Kütahyalı’nın kaseti gerçek olsa ne olacak? O bir köşe yazarı ve özel yaşamının içine böylesine dalmak daha büyük bir rezillik. Hesap vereceği tek kişi de eşi. Size ne oluyor? (Bu arada ‘sen Kütahyalı uzmanı mısın‘ diye sorabilirsiniz. Değilim de Rasim’i yakından görmüşlüğüm var. O kadar yağlı olsa Nagehan onunla asla evlenmezdi.) Bir de o surat ve yatak örtüsü! Kesin Meksika kaynaklı bir film o.

Kasetler çakma diye peşi bırakılacak mı? Bırakılmaması lazım. Ortalığı karıştıranların peşine düşülecekse bu görüntülerin kimin tarafından internete konduğunun saptanması önemli. Kamuoyunun kafasını karıştıranlar teşhir edilirse o zaman bu “düşman” kimmiş hep birlikte görürüz. Tekrar ediyorum: Türkiye Cumhuriyeti önüne gelenin, (ya da art amacı olanın) birinin kasetini internete koyduğu ya da koyuyormuş gibi yaptığı ve insanların güvenilirlikleri ile oynadığı bir ülke olmamalı. Bu olayların failleri bir an önce bulunmalı ve kamuoyuna açıklanmalı. Açıklanmadığı sürece bize son dönemlerde yapıştırılan “Muz Cumhuriyeti” yakıştırmalarını hak ederiz.

İş adamlarına itibarları geri verilmeli

Geçen hafta “2′nci dalga” adı altında savcılıkça gözaltına alınması istenen 40′a yakın iş adamının isimleri liste halinde gazetelerde, internet sitelerinde yayımlandı. Daha sonra bildiğiniz süreç yaşandı. Söz konusu “gözaltı” kararlarının ne olacağını savcılar dahil olmak üzere bilen yok.

Birkaç gazetede söz konusu iş adamlarının “hiçbir bilgimiz yok, yasa dışı işimiz olamaz”açıklamaları yer aldı ama bu iş adamlarını çevrelerine, ailelerine ve müşterilerine karşı böylesine bir töhmet altında bırakamayız. Üstelik o listeler hâlâ dijital sabıka kaydı gibi internette ve bundan on yıl sonra bile birileri alır önlerine koyar ve hesap sorar ya da ikna hatta şantaj malzemesi olarak kullanılabilir. Söz konusu isimlerden bazılarını şahsen tanıyorum. Bırakalım suç işlemeyi; bir insana sözel olarak bile kötü söz söylemeyi kendine yakıştıramayan insanlar. Bu insanların temize çıkması lazım. Nasıl bilmiyorum ama onları temize çıkarmak siyasetten bağımsız olarak bu devletin boynunun borcu olmalı. Savcılar ‘yanlışlık mı yaptık’ der, tüm kanıtlar topluma mı açıklanır, yurtdışından savcı mı getirilir onu bilemem. Bildiğim ortada bir adaletsizlik olduğu.Bu arada medya savaşları nedeniyle gazeteci eliyle itibarı yerle bir edilmeye çalışan iş adamlarının itibarlarının nasıl geri verileceğine hiç girmiyorum. Gazetecilik onları gerçekten affetmeyecek. Ve bu dönem geçince sistem dışına çıkacaklar göreceksiniz.

Taşgetiren’e sitem

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

Hanefi Avcı derhal serbest kalmalıdır! / Sevilay Yükselir-Sabah

Posted: 31 Dec 2013 01:39 AM PST

“Gördüğüm manzara korkunç; kadrolu devlet adamları devleti yönetemiyor, Emniyet Genel Müdürü, hatta İçişleri Bakanı haklı olduğunu bildiği bir kişiyi, doğruluğundan emin olduğu bir olayı ya da davayı savunamıyor,güvendiği ve inandığı adamları tuzağa düşürülüyor, haysiyetleri ile oynanıyor amaonlar bu kişilere sahip çıkamıyor! Kozanlı Ömer kod adlı Osman Hilmi Özdil mi yoksa Emniyet Genel Müdürü, Daire Başkanları mı polis teşkilatını yönetiyor?”

Bu satırların sahibi şu anda Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan ünlü polis şefi Hanefi Avcı. Daha, “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adını verdiği kitabı yayına çıkar çıkmaz okumuştum ama hafta sonu bir kez daha elime aldım. Özellikle, “CEMAAT” başlığı altında kaleme aldığı bölümü satır satır okumak için. Ve gördüm ki bir kez daha bugün yaşanacakların neler olabileceğini tek tek anlatmış Avcı o kitabında. Ve en acısı da hükümete, Başbakan Erdoğan’a, açık açık o gün kendisine ve arkadaşlarına kumpas kuran bu paralel yapının bir gün mutlaka aynı yöntem ve taktiklerle onların da başına çorap öreceğinin mesajını vermiş. Demiş ki 586.sayfada: “Bugün bu olaylara mani olma makamında olmasına rağmen yeterince müdahil olmayanlar şunu bilmelidir ki kendileri hakkında da şu an cemaat tarafından arşivlenen bilgiler bir gün aynı şekilde basına servis edilecektir!”

Şimdi yine bazıları çıkıp; “Madem Avcı haklıydı yazdıklarında… O halde neden adamı içeri tıktıklarında sesini çıkarıp, itiraz etmedin?” diyecek. Valla bunu hükümet yanlısı birçok gazeteci, yazar ve siyasi için diyebilirler ama bana kimse böyle bir şey di-ye-mezzzz! Allah’ıma şükürler olsun ki bu konuda vicdanım çok rahat. Çünkü Avcı’nın tutuklanması ile ilgili görüşlerimi daha ilk anda, üstelik de yine, “yandaş, yalaka” falan şeklinde yaftalandığım daha o günlerde;

“Acaba Hükümet ne der? Hükümet nasıl bakar bu söylediklerime?” telaşına düşmeden, “Avcı’ya yapılan bir
komplodur” diyerek bangır bangır haykırdım. O nedenle kimse höykürmesin, bugün Avcı’yı ve yazdıklarını referans gösterdiğim için. Aksine hayatımda bir kez bile görmediğim ve bendeki algısı sadece, “solculara geçmişte kötü muamelelerde bulunan bir adam” olan bir insana daha o gün, ilk anda sahip çıktığım için bugün referans gösterme hakkım var. İşte bu haktan hareketle şimdi bu ülkenin yönetenlerine seslenmek istiyorum değerli okurlarım. En başta da tutukluyu affetme yetkisine sahip olan Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e!

Sayın Cumhurbaşkanım… Türkiye’nin başına bela olan ve önü alınmaz ise sonsuza değin de bela olarak kalacak paralel devletin ipinin çekilmesi ve Emniyet’e, Yargı’ya, daha birçok kurum ve kuruluşa sızıp devletin en kilit noktalarını teslim alıp kendilerine gizli bir imparatorluk kuran bu derin yapının sonunun getirilmesi için Hanefi Avcı’nın serbest kalması şarttır artık! 

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yukselir/2013/12/31/hanefi-avci-derhal-serbest-kalmalidir

Ak Parti’den bir istifa daha geliyor

Posted: 31 Dec 2013 01:28 AM PST

Savcıya destek veren milletvekili istifa ediyor

Milliyet / Önder YILMAZ/Ankara

http://siyaset.milliyet.com.tr/ak-parti-den-bir-istifa-daha/siyaset/detay/1815565/default.htm

Ak Parti'den bir istifa daha geliyor

Ankara İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü yolsuzluk operasyonunun siyasi sarsıntılarının Ak Parti’de neden olduğu dalgalanma sürüyor. Hükümet ile cemaat arasındaki gerilimin de etkisiyle Ak Parti’de yaşanan isitfalara bugün bir yenisi eklenecek.

Ak Parti Burdur milletvekili Hami Yıldırım, bugün partisinden istifa edecek. Yıldırım, isitfasını Meclis’te düzenleyeceği basın toplantısı ile açıklayacak. Yıldırım Savcı Muammer Akkaş’ın elinden dosyanın alınmasını eleştirmiş ve yargıya baskı yapıldığını dile getirmişti. Yıldırım, dershanelerin kapatılacak olması konusunda da, parti yönetimi ile ters düşmüştü.

Yıldırım’ın biyografisi şöyle:

H. Hami Yıldırım, 1963′te Burdur Bucak’ta doğdu. Baba adı Arif, anne adı Melahat’tır.

Şehir Plancısı Dr.; ODTÜ MF Şehir ve Bölge Planlama Bölümünü bitirdi. Aynı üniversiteden yüksek lisans, SÜ’den doktora derecesini aldı. Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama (ŞBP) Bölümüne araştırma görevlisi olarak başladı. Başbakanlık Çevre Müsteşarlığında uzman yardımcılığı ile Çevre Bakanlığında Şube Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Serbest olarak şehir plancılığı ve yöneticilik yaptı. Selçuk Üniversitesi ŞBP Bölümü öğretim görevlisi ve Başkan Yardımcısı oldu. Bayındırlık ve İskân Bakanlığında Genel Müdür ve Müsteşar Yardımcısı olarak görev yaptı. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma (KTVK) Yüksek Kurulu Üyeliği, İzmir 1. KTVK Bölge Kurulu Başkanlığı, YOİKK ve İDKK Üyeliği, Yatırım Yeri Teknik Komite Başkanlığı, AB Odak Noktası görevlerinde bulundu. OECD tarafından basılan Türkiye’nin Çevre Politikaları kitabının danışmanlığını yaptı. İmar, çevre ve ulaşım konularında yurt içi ve dışında çalışmalarda bulundu. Ulus Tarihi Kent Merkezi yarışmasında ekiple birlikte 2. oldu. Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Yıldırım, evli ve 3 çocuk babasıdır.

Cemaat hükümete karşı pozisyonunda kararlı ve ısrarcı / Ruşen Çakır-Vatan

Posted: 31 Dec 2013 01:24 AM PST

Daha perşembe günü, Başbakan Erdoğan’ın siyasi danışmanı, Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan Yeni Şafak’ta “Yasin Doğan” müstearıyla çıkan “İstihbarat oyunlarının vardığı nokta” (http://yenisafak.com.tr/yazarlar/YasinDogan/istihbarat-oyunlarinin-vardigi-nokta/45130) başlıklı yazısında, adını vermeden Fethullah Gülen hareketinin amiral gemisi olarak niteleyebileceğimiz Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) hakkında şu soruyu sormuştu: “Diyalogculukla nam bulan bir vakıf, geçmişte TÜSİAD’ın yaptığı gibi her hafta racon kesiyor, dini cemaatler veya STK’larla işbirliğine gitmek yerine yabancı ülkelerin misyon şefleriyle hükümete karşı lobicilik faaliyetlerine girişiyorsa bu nasıl bir sivilliktir, nasıl bir vatanseverliktir?”

Cevap gecikmedi. GYV dün, cemaat ile hükümet arasındaki gerginliğin gelmiş olduğu son nokta hakkında önemli açıklamalar (http://gyv.org.tr/Aciklamalar/Detay/112) yaptı. Önce isim zikredilmeden Akdoğan’a verilen cevaba bakalım: “Vakfımızın hem Türkiye’yi hem de Hizmet Gönüllülerinin yapmış oldukları faaliyetleri tüm dünyaya anlatma amaçlı yaptığı şeffaf toplantıların bile hükümete yakın bir kısım medya organlarınca çarpıtılarak ‘vatana ihanet’, ‘casusluk’, ‘uluslararası odaklarla işbirliği’ gibi akıl almaz komplo teorileri ve ithamlarla haberleştirilmesi insafla bağdaşmaz. Aksi takdirde bu tip faaliyetleri yapan herkesi ajanlıkla suçlamak ülkeyi içinden çıkılmaz bir cinnet haline sürükleyecektir.”

Geri adım yok

Zaman yazarı Hüseyin Gülerce’nin mesajları, ama daha önemlisi Fethullah Gülen’in konuşmalarına ara vermesiyle beraber “sulh havası”nın hâkim olmaya başladığı bir anda gelen bu açıklamanın, cemaatin geri adımı olduğu sanıldı veya böyle olması beklendi. Ancak titiz bir okuma yapılması hâlinde cemaatin tartışmalı herhangi bir konuda herhangi bir şekilde görüşlerini değiştirmesinin, bazı ısrarlardan vazgeçmesinin söz konusu olmadığı anlaşılacaktır. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, Başbakan’ın iyice popülerleştirdiği “diklenmeden dik durmak“ tanımlaması geliyor akla, ancak cemaatin dik durduğu kesin olmakla birlikte diklenip diklenmediği tartışılır.

Örneğin “Yürütülen soruşturmaların ardında ‘Hizmet’ olduğu iddiası çirkin bir iftiradır” sözü geri adım filan değil. Her şeyden önce yeni değil. Cemaatin medyası ilk andan itibaren sonuna kadar sahip çıktığı 17 Aralık operasyonu için hep “bizimle ilgisi yok” kaydını düşmüştü. GYV açıklamasında da operasyonlar aleyhine herhangi bir cümle bulunmazken, hükümetin bunları engellemek, örtbas etmek için attığı adımlar açık ve kararlı (ve bana göre isabetli) bir şekilde eleştiriliyor. Başbakan’ın tamamen komplo olarak görüp göstermek istediği bu soruşturmalara desteğini sürdüren cemaatin dolayısıyla, hükümete doğru adım attığını söylemenin hiçbir inandırıcı tarafı yok.

Otoriterleşme uyarısı

Açıklamada “Hizmet Hareketi’nin AK Parti’ye husumeti yoktur ve olamaz” cümlesinin altı çizilmiş olduğu için bir yakınlaşma gayreti bekliyorsunuz ancak karşınıza cemaatin Erdoğan ve AKP’ye yönelik eleştirilerinin en kristalleşmiş hâli çıkıyor: “Sayın Erdoğan’ın ve partisinin yönetiminde, eylemlerinde ve eylemsizliklerinde 2011 genel seçimlerinden bu yana ciddi bir farklılık oluştuğu açıktır. AB sürecinin yavaşlaması, kuvvetler ayrılığını erozyona uğratan şekli ile başkanlık teklifi, medya özgürlüklerinin giderek daralması, parlamenter denetimin zayıflaması, Sayıştay’ın görevini yapamaz hâle gelmesi ve otoriterleşme emarelerinin artması, son olarak yargıya bile müdahale edilmesi AK Parti’yi destekleyen sağduyulu kesimleri ülkenin geleceği ile ilgili derin endişelere sevk etmiştir.”

Cemaat bu tespitle AKP ve özellikle Erdoğan’la yollarını iyice ayırırken, kendisi gibi, daha önce AKP’ye destek vermiş ama yakın dönemlerde bunu sonlandırmış kişi ve çevrelerle yeni bir ittifakın teorik temelini de atmış oluyor.

Sokak eylemleri ve provokasyon endişesi

Açıklamada en dikkat çekici cümle şu: “Sokak eylemlerinin birtakım provokasyonlara sebebiyet verebileceği endişesini taşımaktayız.” Cuma akşamı için Taksim Dayanışması’nın çağrısı üzerine cemaate yakın bazı kişiler provokasyon uyarısı yapmıştı. GYV de “Yolsuzluğun protesto edilmesi için ortaya çıkmış barışçıl protestoların sabote edilmesinin yolsuzluk gündeminin değişmesine sebebiyet verebilme ihtimali, amaçlananın tam tersi bir sonuç verecektir. Bu çerçevede, hükümeti basiretli ve serinkanlı yönetime ve protesto eylemlerinde bulunanlar da dâhil olmak üzere 76 milyonun hükümeti olarak davranmaya, aynı şekilde eylemcileri de barışçıl yöntemler ile sınırlı kalmaya davet ediyoruz” diyerek benzer bir tutum takınıyor. Burada esas uyarının göstericilere değil de hükümete yapılmış olduğuna özellikle dikkat çekmek gerekir.

Son olarak, açıklamadaki “Demokratik bir ülkede paralel devlet kabul edilemez. Varsa böyle bir yapı hükümetin bunu delilleri ile ortaya koyması gerekir” yaklaşımının yıllardır cemaat tarafından seslendirilmekte olduğunu hatırlatalım.

“İnsanların Hizmet Hareketi’ne nispet edilerek anayasal bir suç olan fişlenmeye tabi tutulması ve sonra da kriterleri belirsiz istihbari bilgilere dayanılarak hukuka aykırı bir şekilde tasfiye edilmesi demokratik olmadığı gibi en temel insan haklarına da aykırıdır” cümlesini de hükümetten gelmesi beklenen operasyonlara karşı takınılacak tutumun ipucu olarak kayda geçelim.

Sanıyorum GYV önümüzdeki günlerde de benzer açıklamalar yapacak ve cemaatin her şeye rağmen özgüvenli bir şekilde doğru bildiği yolda yürümeye devam ettiğini göstermeye çalışacak.
***

2014 barış, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik adına güzel bir yıl olsun.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

http://haber.gazetevatan.com/cemaat-hukumete-karsi-pozisyonunda-kararli-ve-israrci/596783/4/yazarlar

Paralel istihbarat mı?

Posted: 31 Dec 2013 01:18 AM PST

Savcılar, Başbakan hakkında suç duyurusunda bulundu ancak ülkenin başbakanı ‘Suç duyurusunda bulunuyorum’ diye bangır bangır bağırmasına rağmen bir tek savcı çıkıp harekete geçmedi.

Hani bizim Başbakan diktatördü…

Diktatör dediğiniz Başbakan’ın oğlunu gece yarısı yatağından almaya kalkışıyorsunuz.

Size kimse bir şey yapmıyor.

Sadece Başbakan çıkıyor, ‘Asıl hedef benim’ diyor.

Dünya çok çeşit diktatörler gördü.

‘Asıl hedef benim’ diye kanunsuzluğu halkına şikayet edenini ilk kez gördü.

‘Oğlum Bilal, kızım Esra’nın yönetiminde bulunduğu TÜRGEV üzerinden bana ulaşmaya çalışıyorlar’ diyeni ise hiç çıkmadı herhalde.

Siz gidin de bir diktatörün ülkesinde, uydurma iddialar üzerinden Başbakan’ın çocuğunu gözaltına almaya kalkışın.

Operasyon yapıp, gözaltına aldığınız bürokratlara, belediye başkanlarına,

‘Başbakan talimat verdi yaptık deyin serbest bırakalım’ deyin.

Yetinmeyin Başbakana ulaşabilmek için, deliller üretin.

Diktatörün ülkesinde bunu yapana ne yaparlar düşünmek bile istemiyorum.

Ama bizim ülkede, o savcıların bir tek heykelini dikmedikleri kalıyor.

Dürüstlük abidesi kesildiler.

Herkes hırsız bir tek bunlar dürüst.

Hani Başbakanın iş takibi yapıyor dediği savcı vardı ya.

Hatırladınız mı?

Başka yerde aramayın.

Fatih Belediyesi’ne giriş çıkış görüntülerine bakın.

Sonra onun üzerine Fatih Belediye Başkanı’nın gözaltına alınmasını bunun üzerine ekleyin, tablo ortaya çıkıyor.

Ama yetinmeyin.

Üzerine 7 yıldızlı otel sosları serpiştirin.

Ergenekon’un Erzincan ayağında İlhan Cihaner ne yapmıştı? 2 yıl boyunca sürdürdüğü soruşturmayı bakanlığa bildirmemişti.

Bunlar ne yaptı?

1-Operasyon UYAP’a girilmedi. Adalet Bakanlığı’nı bırakın Başsavcılığa dahi bilgi verilmedi.

2- UYAP’a başka isimler hakkında dosyalar açılıp, soruşturma yürütüldü.

3-Operasyon kayıtları POL-NET’e yüklenmek yerine ayrı bir yerde muhafaza edildi.

Böylece devlette olmayan bilgiler, paralel devletin elinde oldu. Bir noktaya gelindi, paralel devlet, devlete karşı operasyon yapmaya kalkıştı.

Bunun dünyanın her köşesindeki adı, ‘cunta’dır. Bunu yapanlara da cunta faaliyeti içinde olmaktan dolayı hesap sorulur.

İçişleri Bakanı Efkan Ala, katıldığı bir programda cevabını bildiği anlaşılan bazı sorular ortaya attı.

Efkan Ala, devlet içindeki çetenin güneydeki bir şehrimizde vali, emniyet müdürü ve siyasi partileri dinlediği açıkladı.

İçişleri Bakanı’nın sözlerinin mürekkebi kurumadan Mersin İstihbarat Şube Müdürü Ali İhsan Kaya görevden alındı.

Bu ne tesadüf?

4 partinin eşit durumda olduğu, Suriye sınırına yakın olması, Kıbrıs’a en yakın çıkış noktasında bulunması ve sürekli göç alması nedeniyle kozmopolit bir şehir Mersin.

Mersin’de kim hangi yetkiyle dinleme yaptı?

Yasadışı dinlemelerde elde edilen bilgiler hangi amaçla kullanıldı?

İstanbul operasyonu ile oğlu tutuklanan Ekonomi eski Bakanı Zafer Çağlayan’ın Mersin milletvekili olmasının bunda etkisi var mıydı?

Bütün bunların ortaya çıkarılması lazım.

AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, Gaziantep Emniyetindeki bir yapının kendisini dinlediğini dile getirmişti.

Cesur bir gazeteciydi Şamil Tayyar. Ergenekon’a karşı yürekli bir mücadele verdi. Kendisinin dinlendiği bilgisine ulaşınca olayı hem kamuoyunun bilgisine taşıdı, hem de Başbakan’la paylaştı.

Şamil Tayyar’ı dinleyenlere bir şey yapıldı mı? Yapılmadı.

Ben şimdi bir soru sormak istiyorum.

Paralel devlet, Mersin ve Gaziantep dışında hangi illerimizde, dinleme yapıyor, kanunsuz bir şekilde elde edilen bilgiler nerede depolanıyor ve hangi amaçla kullanılıyor.

Bu soru çok masum oldu.

Yeni bir soru daha sorayım.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/AbdulkadirSelvi/paralel-istihbarat-mi/45581

Nereden koşuyorlar?

Posted: 31 Dec 2013 01:16 AM PST

Gezi Kalkışması günlerinde (5 Haziran 2013) Taksim Platformu, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’la görüşmüş, taleplerini şöyle sıralamıştı:

-Kanal İstanbul yapılmasın…

-Üçüncü Köprü yapılmasın…

-Üçüncü Havaalanı yapılmasın…

-Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi yıkılmasın…

-Ankara, dış politikasını değiştirsin!

*

Zurnanın zırt dediği yer, son şıktaydı:

Çevreci maskesi takmış Taksim Platformu, Ankara’nın bağımsız dış politikasından rahatsızdı!

Türkiye’nin ABD ve İsrail’den bağımsızlaşmış olması bu cenah için çok ciddi bir sorundu!

Taksim Platformu Derin Baronlar’ın dublajını yapıyordu.

*

Gezi Kalkışması’nın senaryosu da…

Taksim Platformu’nun, Gezi eylemlerinde hangi rolde ve nasıl oynayacağının planları da…

Ekim 2012′de Atlantik’in Öte Tarafı’nda yapıldı!

Derin Neo-Con taifesiyle ABD’de gizlice bir araya gelen bazı Baronlar ve onların içerideki işbirlikçileriydi.

*

17 Aralık’taki sivil darbe girişiminin ikinci ayağı olarak tasarlanan 25 Aralık’taki ikinci operasyon hayata geçirilebilseydi…

Taksim Platformu’nun (bir tür derebeylik) seslendirdiği Kanal İstanbul, Üçüncü Köprü, Üçüncü Havaalanı ile ilgili o talepler ‘Yargı Darbesi’ ile gerçekleştirilmiş olacaktı!

*

Yolsuzlukla mücadele maskesi takarak Halkbank’a ateş eden 17 Aralık operasyonu…

Türkiye’nin İran’la ve Kuzey Irak’la ticari ilişkilerini vurmaya kast ettiğine göre, burada Ankara’nın ‘ABD ve İsrail’den bağımsız’ dış politikası hedef alınmıştır.

Ankara’nın Tahran’la yakınlaşmasından rahatsızlık duyan, Tel Aviv’le ilişkilerinin dibe vurmuş olmasından dolayı da feveran eden ‘İçerideki Neo-Concular’ın, İsrail Muhipleri’nin iliştirilmiş ve işbirlikçi konumları tastamam açığa çıkmıştır.

Foyaları ortaya dökülmüştür.

ABD’nin ve Terör Devleti İsrail’in yanında…

Türkiye’nin karşısındadırlar!

*

17 Aralık sivil darbe girişiminden bu yana eş zamanlı olarak yaşanan enteresan olaylar zincirine şöyle bir bakalım:

- ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı David Cohen İstanbul’a geldi; buluştuğu bankacılara ‘İran’a Ambargo Bitmedi’ diyerek baskı yaptı!

-Mustafa Balbay’ı tahliye ettiren Anayasa Mahkemesi kararı, ‘Diyarbakır’daki mahkeme eliyle’ aynı konumdaki BDP’li milletvekilleri için işletilmedi!

-28 Şubat Davası’nda Çevik Bir tahliye edildi, tutuklu sanık kalmadı!

(Tutuklanmadan hemen önce İsrail’e sığınma talebinde bulunan Çevik Bir, 28 Şubat sürecinde İsrail’i adeta suyolu yapmıştı.)

-İsrail komandolarının Mavi Marmara Gemisi’ne yönelik terör eyleminde hayatını kaybeden Furkan Doğan için açılmış manevi tazminat davasının ilk duruşmasında Kayseri’deki mahkeme ‘İsrail’in yargılanamayacağı’ iddiasıyla davanın reddine karar verdi!

-25 Aralık’taki ikinci operasyon elde kalınca, Danıştay Adli Kolluk Yönetmeliği ile ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdi!

-Malum Savcı, bildiri dağıttı!

-Paralel HSYK, deklarasyon yayınladı!

-Anayasa Mahkemesi’nden çıkan karar Mehmet Ağar’ı cezaevine dönmekten kurtardı!

-Yargıtay 9. Ceza Dairesi, HDP Eşbaşkanı İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’e verilen hapis cezasını onadı!

*

Yani? Yine ‘dehşet tesadüfler zinciri’ etrafımızı sarmış durumda!

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/TamerKorkmaz/nereden-kosuyorlar/45580

Sivil toplum, cemaatler ve demokratik meşruiyet

Posted: 31 Dec 2013 01:14 AM PST

Sivil toplum kavramına ilgi ve kavramın itibarı sosyalist totaliter sistemlerin çöküşüyle birlikte artmaya başladı. Tabiri caizse, sol entelektüeller sivil toplumu adeta yeniden keşfetti, fakat, şaşırtıcı olmayacak şekilde, sivil toplumun ekonomik sistem ayağını ya anlamadı ya da ihmâl etti. Serbest piyasanın mevcut olmadığı veya ekonominin büyük ölçüde devlet tarafından güdüldüğü bir ekonomik modelle sivil toplumu bağdaştırmaya çalıştı.

Sivil topluma ilgili tartışmalarda Alman filozof Hegel’e çok sık atıf yapılır. Bu yanlış ve haksız sayılmaz. Ancak, düşünce tarihinde sivil toplumun teorisini ilk yapan düşünür, aynı zamanda modern tarih felsefesinin de kurucusu olan, İskoç Aydınlanması’nın önemli ismi Adam Ferguson’dur. Son zamanlarda iki başarılı akademisyen de sivil toplum hakkındaki açıklamalarıyla dikkat çekti: 2008′de vefat eden Norman P. Barry (‘Modern Siyaset Teorisi’ kitabı Türkçe yayımlandı – Liberte Yayınları) ve hâlen LSE’de siyaset felsefesi profesörü olarak görev yapan Chandran Kukathas. Bu akademisyenlere göre, sivil toplumu açıklamaya yönelik sofistike teoriler geliştirmek bir bakıma gereksizdir. Sivil toplum gayet basit bir olgudur: Kendi hâline bırakılmış toplum. Böyle bir toplumda hayatın her alanında kendiliğinden büyük bir çeşitlilik gelişir. İnsanlar beşerî problemleri çözmek için kurumlar ve regülasyonlar oluşturur. Herkese hayat alanı açan zengin bir amaç, değer ve tarz çoğulculuğu ortaya çıkar.

Sivil toplum içinde bireyler gönüllü olarak bir araya gelip çeşitli biçimlerde birlikler oluştururlar. Kendilerine bir veya birden çok konu/amaç seçip onlarla ilgili faaliyetler yürütürler. Bunlara genel olarak sivil toplum kuruluşları (örgütleri) (STK) veya hükümet (devlet) dışı organizasyonlar (NGO) adı verilir.

Sivil toplum kuruluşları daha ziyade sosyal – toplumsal sorunlarla ilgilenirler. Sivil toplum geleneği güçlü toplumlar, Tocqueville’in Amerika üzerindeki analizlerinde işaret ettiği üzere, çok sayıda ve hemen hemen akla gelen her konuyla ilgili STK’lar ortaya çıkartırlar. STK’lar faaliyet alanlarıyla ilgili olarak bir taraftan toplumsal bilinci ve gönüllülüğü geliştirmeye, diğer taraftan devleti etkilemeye çalışır. Ancak, bir STK yalnızca devleti etkilemeye yöneldikçe STK olma vasfı zayıflar, gitgide bir menfaat grubuna dönüşür.

STK’ların siyaseti etkilemeye çalışması meşrudur. Bunun için yayın faaliyeti yürütebilir, araştırmalar yapabilir/yaptırabilir, destek ve protesto gösterileri düzenleyebilir, lobi faaliyetleri gerçekleştirebilirler. Ancak, alanlarında ne kadar başarılı ve etkili başarılı olursa olsunlar, STK’lar siyasette siyasî partilerinki kadar geniş ve derin bir meşruiyete sahip olamazlar. Bu yüzden, siyasî partilerin yerlerini alma, fonksiyonlarını üstlenme talebinde ve iddiasında bulunamazlar.

Son günlerde yaşanmakta olan olaylar sebebiyle, dinî grupların sivil toplum içindeki yeri ve bu grupların STK sayılıp sayılamayacağı tartışılıyor. Radikal laisistlerin bir zamanlar iddia ettiği, dinî olan şeyler ve dinle ilgili bireyler – birey grupları sivil toplumun dışında sayılamaz. Tersine, dinî oluşumlar sivil toplumda önemli bir yer işgal eder. Dolayısıyla, söz gelişi, cemaatler sivil toplumun bir parçasıdır. Ancak, cemaatler otomatikman birer STK teşkil etmezler. STK olmak için resmen kayıtlı olmak; üyeleri, gelirleri, faaliyetleri, harcamaları bakımından şeffaf olmak; giriş ve çıkışın serbest olacağı şekilde yapılanmak gerekir. Üyelerini bilmediğimiz, faaliyetlerini gözlemleyemediğimiz oluşumlara STK diyemeyiz. Bu yüzden, STK bile olmayan otonom yapılanmaların meşruiyeti olan siyasî iddialar öne sürebileceğini kabul edemeyiz.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/atillayayla/sivil-toplum-cemaatler-ve-demokratik-mesruiyet/45579

CHP-Cemaat prodüksiyonu sunar!

Posted: 31 Dec 2013 01:10 AM PST

Dershane tartışması başladığından beri meselenin bu olmadığını, asıl amacın Cemaat tabanını çok sevip hayır dualar ettiği Başbakan Erdoğan’dan soğutmak olduğunu yazıp söylemekteyim.

Böylelikle Cemaat tabanının, işaretin verildiği o gün geldiğinde ne günahı kadar sevdiği ne de ünsiyet hissettiği CHP’ye kerhen de olsa oy verebilecek kıvama gelmesi umulmaktaydı.

Sonraki “zaman ayarlı” istifa hamleleri de, yolsuzluk dosyaları ve gerçek ya da imal edilmiş mahrem alan görüntüleri de hep aynı amaca matuf tasarruflardı ve genelde tüm kamuoyunda iddiaların hükme dönüşmesi, özelde ise Cemaat tabanında duygusal kopuşun sağlanması isteniyordu.

Öte yandan CHP tabanı da elbette hiç hazzetmiyor Cemaatten. Ne lideri ne tabanı için olumlu kanaat bildirecek durumda değiller. Belki en fazla, daha önce tiksinerek ve yüksek sesle söyledikleri “ıyygh badem bıyıklılar” vurgusunu bir müddet fısıldayabilirler.

Sevgide ve inançta bir araya gelmesi mümkün olmayan, gelecek de vaat etmeyen CHP ile Cemaat arasında görünen o ki sadece AK Parti nefreti üzerine bir muta nikâhı kıyılmakta. Temellerin dualarla değil beddualarla atılıyor olması da bu birliktelikten hayır beklenip beklenmeyeceğinin açık kriteri.

Büyük çaresizlik!

Bütün bu büyük prodüksiyonlar, kurulan ittifaklar, girilen zahmetler, edilen ihanetler, havada uçuşan iddialar, atılan manşetler, her şey ama her şey AK Parti’nin erimesi, CHP’nin iktidarı için.

İktidar açlığı vitrinin dahi ekleme ulama isimlerle oluşturulmasını zorunlu kılmış görünüyor. Yolsuzluk iddialarıyla CHP’den ihraç edilmiş Mustafa Sarıgül’ün İstanbul’dan, MHP’yi CHP’lileşmekle eleştiren Mansur Yavaş’ın Ankara’dan ve AK Parti yeniden aday göstermedi diye soluğu CHP’de alan Lütfü Savaş’ın Hatay’dan hem de büyük iddialarla seçime girecek olması CHP teşkilatını da rahatsız ediyor olmalı. Ama elbette bu hesabın Cemaat tabanının oyunu daha kolay almak gibi bir amacı olsa da CHP için öncelikli olan halk desteği yerine cari vesayet gücünü arkasına almak.

Bir siyasi parti ile bir toplumsal hareketin (en azından bir zamanlar) seçim ittifakına girmesi normal şartlarda normal bir şeydir elbette. Lakin bir kez daha normal bir dönemde değiliz.

Halk iradesiyle baş edemeyen ve sandıkta bükemediği eli sandığa gitmeden kırmak isteyen hastalıklı zihniyet yine hortlamış ve eski-yeni mümessilleriyle güç birliğine gitmiş görünüyor.

Üstelik tarafların sicilleri hayli kirli.

Biri, her darbe döneminin gayretli ama beceriksiz müdavimi, diğeri sinsi olduğu kadar kirli olduğu da anlaşılan bir türedi vesayetçi.

Birinin adında “halk” var ama hem kendisi “bu” halkı bir türlü beğenip benimseyemediği hem de halk tarafından benimsenip teveccüh görmediği için ağır çelişkiler içinde. Tarihi, bir sandıktan çıkamama ve vesayetçi yapılar arkasına saklanma tarihi.

Diğeri, devleti değiştiren, asırlık sorunları aşma iradesi gösteren ve toplumsal çoğulculuğun devlete de yansıması gerektiği ilkesince kendilerine de yol açmış, en azından engel olmamış meşru hükümete siyaset dayatmaya kalkınca destur yemiş pozisyon değiştirmiş bir yapı.

Ve Cemaat kaybetti!

Bu destur nedeniyledir ki kendi sonunu hızlandıran bir dizi hatayı işlemekten kendini alamadı Cemaat. Verdiği zararın en büyüğü de kendine oldu.

En başta gizlilik üzerine kurulu yapısını deşifre etti, inandırıcılığını kaybetti, geleceğini geri döndürülemez şekilde tüketti.

Dini değil siyasi bir örgütlenme olduğu, bunu da sinsice ve kirli işlerle yaptığını kendi eliyle ilan etti.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/chpcemaat-produksiyonu-sunar/yazi-823153

Cemaat-Sen’in amacı ne?

Posted: 31 Dec 2013 01:05 AM PST

Hemen herkesin ittifak ettiği üzere, Türkiye tuhaf bir ülke. Gerçekten de öyle. Hemen her gün yeni bir tuhaflıkla karşılaşmanız mümkün.

Bir gün uyanırsınız, bakarsınız ki, kendini sol diye tanımlayan bir eğitim sendikası, çoğunluğu işçi sınıfının çocuklarının gittiği meslek liselerine üniversiteye girişte uygulanan katsayının savunuculuğunu yapar. Kendi kendinize sorarsınız: Bu, statüko savunuculuğu değil mi, sol bu işin neresinde?

Başka bir gün uyanırsınız bakarsınız, bazı sendikalar, eğitim çalışanlarının kılık kıyafet ve başörtüsü serbestliğine karşı çıkıyorlar! Sorarsınız: Sendikaların varlık nedeni, çalışanların haklarını ve özgürlüklerini savunmak değil miydi?

Bunların hepsi tuhaf. Bir o kadar da kanıksadığımız şeyler. Ancak son olarak, cemaat yani Gülen hareketine yakınlığı aşikâr bir sendikanın yeniden kurulması ve geçen hafta yönetiminin belirlenmesi, bunlardan farklı. Hatırlatacak olursak, Aktif Eğitimciler Sendikası yani Aktif-Eğitim-Sen, 2012’de kurulup, kuruluşundan dokuz ay sonra kendi kendini feshetmişti. Aktif-Eğitim-Sen, bu süre zarfında 35 bin üyeye ulaşmıştı.

Türkiye’de konuyla ilgili hemen herkesin Gülen cemaatiyle ilişkili olarak gördüğü, göreceği ve üye olup olmamayı bu çerçevede değerlendireceği bir sendikadan beklenen fayda nedir? Tanınma ve tedbir yapma konusunda bu kadar hassas olan bu cemaat, neden sendikalaşarak kendini ve kendisine yakın olan insanları açığa çıkarsın? Söz konusu sendika neden kuruldu ve daha sonra kendini feshetti? Cevap bekleyen sorular çok.

Gülen cemaati ve sendika

Lafı uzatmadan söyleyecek olursam, sendika, sendikal faaliyet yapmak için kurulmadı. Çünkü şayet amaç, sendikal faaliyet olmuş olsaydı, o zaman kimden nasıl bir tavır ya da söz gelirse gelsin, sendikanın faaliyetlerine devam etmesi beklenirdi. Oysa öyle olmadı. 2012’de ciddi bir şekilde gündeme gelen dershanelerin kapatılmasına ilişkin tartışmaların ardından kuruldu. Kurulan sendikadan beklenen fayda ise, yetkili sendikanın kim olacağını belirlemede etkin olmasıydı.

Öteden beri üye sayıları birbirine nispeten yakın Eğitim-Bir-Sen (Memur-Sen) ile Türk-Eğitim-Sen (Türkiye Kamu-Sen) arasındaki dengeyi belirlemek hedeflendi. Geçen yıl 35 bin üyeye ulaşan Aktif-Eğitim-Sen, bu sendikalar arasındaki üye dengesini değiştiremedi ama değiştirmeye bayağı yaklaştı. Ancak o dönemki iddialara göre, cemaat ile hükümet arasındaki yumuşama dolayısıyla sendika, kendi kendini feshetti.

Bundan sonra?

2013 itibariyle, Eğitim-Bir-Sen’in 251.250, Türk-Eğitim-Sen’in ise 225.250 kayıtlı üyesi var. Aktif-Eğitim-Sen’in 35 bin üyeyi Eğitim-Bir-Sen’den çekebilmesi durumunda, yetkinin Eğitim-Bir-Sen’den Türk-Eğitim-Sen’e geçmesi söz konusu. Ancak geçen yılki durum, bu kaba hesabın gerçekçi olmadığını gösteriyor. Geçen yıl Eğitim-Bir-Sen’den yaklaşık 23 bin, Türk-Eğitim-Sen’den ise yaklaşık 7 bin üyenin Aktif-Eğitim-Sen’e geçtiği tahmin ediliyor. Geriye kalan yaklaşık 5 bin üyesinin ise daha önce sendikalı olmayanlardan oluştuğu düşünülüyor.

Geçen yıl yaşanan duruma benzer bir senaryoda, Eğitim-Bir-Sen’in bu yıl da yetkili sendika olarak devam etmesi muhtemel. Ancak söz konusu kritik durumdan dolayı, dengeleri değiştirmek amacıyla bütün sendikaların çok yoğun çalışmaları da olası.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz

http://haber.stargazete.com/yazar/cemaatsenin-amaci-ne/yazi-823154

Siyaset-cemaat ilişkisi ve Selçuklu örneği

Posted: 31 Dec 2013 01:03 AM PST

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile bırakın röportaj yapan gazetecileri, ayak üstü sohbet edenlerin ortak kanaati, sıkı bir medeniyet tarihi dersi aldıklarını anlatırlar.

Bu duyguyu hafta sonu Dışişleri Konutu’ndaki sohbetimizden sonra daha güçlü hissettim. Sanırım, boyutu ne olursa olsun, kriz algısı içindeyken alınan ders daha etkili oluyor.

Davutoğlu’nun röportaja sığmayan derslerinin arasından bir konuyu, ‘medeniyetlerin püf noktası’ olarak müktesebatıma ekledim. Özetleyebildiğim hali şöyle:

- “Anadolu’da 11 ila 13. yüzyılda Selçuklu Devleti bir siyasi güç olarak doğarken, tasavvufi cemaatler, Ahilik gibi sosyal örgütler de doğdu. Ahilik toplumsal hayatın ekonomik temelini oluşturdu.

- Devlette sosyal, ekonomik ve bilimsel yapılar kendilerini doğru analiz ederek doğru yerde konumlandırdığında, siyasal hareketlilikle bir tamamlayıcılık ilişkisi kurarlar. Bu da büyük medeniyet sıçramaları için en uygun zemini oluşturur. Ama bu yapılar kendilerini doğru tanımlamamışsa, siyasi yapıyla ilişkileri doğru kurulmamışsa, birbirinin yerine geçme veya diğeriyle kendini özdeşleştirme çabası ortaya çıkarsa iç çatışmalara ve enerjiyi içeride tüketmeye yönelik yapılar haline gelirler.

- Selçuklu medeniyetini yükselten bu yapı, daha sonra Osmanlı’ya da temel oldu. Aynı tablo 14 ila 16. yüzyıllar arasında Katolikliğin yükselmesi ve İspanyol-Portekiz yayılmacılığı sırasında Cizvit papazlarla İspanyol hanedanı arasında yaşandı. Daha sonra ABD’nin kuruluş yıllarında Protestanlar’ın getirdiği dini kültürle siyasi yapı arasındaki ilişkiler de buna örnektir.

- Şimdi Türkiye, son 10 yıl içinde, önümüzdeki yüzyılı da belirleyecek şekilde büyük bir dinamizm yaşıyor. Yapılması gereken, bu tarihi örnekleri soğukkanlılıkla değerlendirdikten sonra, herkesin kendi konumunu doğru tanımlaması ve o çerçevede faaliyetlerini yürütmesidir. Bunun ötesine taşan her hareket sadece diğer mekanizmaları tehlikeye atmaz, bütün bir toplumsal enerjiyi tüketen bir kaosa yöneltir.

- Siyaset doğası gereği karşıtlık üretir. Siz bir politika teklif edersiniz, diğer parti başka politikayı teklif eder ve o farklılıktan bir sinerji doğacağı ümit edilir. Yanlış giderse alternatifini halk seçer. Ama cemaatler karşıtlık ürettiklerinde sosyal karşıtlıklara yol açar ki bu bir kaos doğurur. Karşıya kimseyi almayan, devleti ikame eden veya devletle özdeşleşen bir görüntü cemaat yapılarına en büyük zararı verir. Cemaatlerin tarihte derin ve olumlu izler bıraktığı dönemler, karşıtlık üretmediği dönemlerdir. Ahiliği, Mevleviliği düşünün; eğer onlar toplumun harcını karmamış olsalardı bizim medeniyetimiz yükselişe geçebilir miydi? Bir medeniyet yükselişe sadece siyasi güçle geçmez, ama siyasi güç olmadan hiç geçmez.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/yazar/siyasetcemaat-iliskisi-ve-selcuklu-ornegi/yazi-823152

Erkan Sozen

unread,
Jan 1, 2014, 5:05:20 AM1/1/14
to
---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Kimden: Günün Yazıları <gununy...@gmail.com>
Tarih: 1 Ocak 2014 11:07

Konu: Günün Yazıları
Kime: erk...@gmail.com


Günün Yazıları


Paralel devletten ‘paralel’ dinleme

Posted: 01 Jan 2014 01:01 AM PST

Timetürk

Paralel devletin yasadışı dinlemeleri nasıl yaptığına ilişkin şok iddia: TİB’in kuruluşunda Emniyet İstihbarat Dairesi’ne yasal fiber optik hatlara paralel gizli bir hat daha çekilerek hedefteki kişiler hukuka aykırı dinlendi. 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yargı ve emniyet gibi kiritik kamu kurumlarında paralel devlet olduğunu yönündeki açıklaması dikkatleri bu tartışmaya çevirirken Ankara şok edici bir iddiayı mercek altına aldı. 23 Temmuz 2006′ya kadar MİT, Emniyet ve Jandarma her birim kendi merkezinde ayrı ayrı dinleme yaparken bir takım suiistimaller nedeniyle Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) kurularak yasal dinlemelere tek bir merkezden uç verilmesi sağlanmıştı. TİB’in kuruluş aşamasında, yasal dinlemeler için MİT, Emniyet ve Jandarma’ya çekilen fiber optik hatların dışında Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na gizi olarak bir başka paralel hat çekildiği ihbarı yapıldı. Gelen ihbar üzerine hemen çalışma başlatıldı.

KİMLER DİNLENDİ?

Tüm istihbarat birimleri ve emniyet çalışmalarında dinleme yapabilmek için yargı (hâkim/savcı) izni gerekirken paralel hat ile son 7 yıldır izinsiz yapılan yasa dışı dinlemelerin, kimleri hedef aldığının inceleme yapılarak ortaya çıkarılması hedefleniyor. TİB’deki değişimle kurumun hem teknik kapasitesi, veri aktarım sistemi, sisteme bağlantı kurma esasları, daha önce izin verilen dosyalar, emniyet ve istihbarat birimlerindeki yetkili personel ve faaliyetler yeniden gözden geçiriliyor. Emniyet İstihbarat Dairesi’nde sisteme giriş-çıkışları belirleyen 2 milyon civarında kaydın silindiği iddiası da araştırılıyor.

HATTA KİMİN HABERİ VAR?

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.timeturk.com/tr/2014/01/01/paralel-devletten-paralel-dinleme.html#.UsPZR5L7qy4

Erdoğan’dan çok sert sözler!

Posted: 31 Dec 2013 12:14 PM PST

Başbakan Erdoğan, Millete Hizmet Yolu’nda konuştu 17 Aralık ve Gezi olaylarını suikast olarak nitelendirdi.

Erdoğan'dan çok sert sözler!

Başbakan Erdoğan, televizyonlarda yayınlanan “Millete Hizmet Yolunda” konuşmasında, gündemdeki konularla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. 17 Aralık’ta yapılan ‘yolsuzluk operasyonlarına’ değinen Başbakan Erdoğan, hem Gezi’yi hem de 17 Aralık operasyonunu komplo olarak değerlendirdi. Erdoğan’ın “bize görev verdiğiniz sürece buradayız” sözleri, üç dönem şartının kaldırılacağı yorumuna neden oldu.

         http://www.internethaber.com
 Başbakan Erdoğan’ın Millete Hizmet Yolunda yaptığı konuşmada öne çıkan satır başlıkları şu şekilde:

 “90 yıllık Cumhuriyet tarihimizin en parlak, en umut verici yılını yaşarken, işte bu başarılara, yani milletimizin umuduna, yani ülkemizin istikbaline ve istiklaline yönelik maalesef yıl içinde 2 büyük saldırıya maruz kaldık. Mayıs ve haziran ayında yapılan sokak gösterileri ile 17 Aralık’ta kurulan komplo, Türkiye’nin bu en parlak, en başarılı yılını doğrudan hedef aldı. Türkiye’nin başarılarından, büyüyen ekonomisinden, aktif dış politikasından, küresel ölçekli projelerden rahatsız olan çevreler, Türkiye’ye karşı kurdukları yeni bir tuzağı uygulama planına geçirdiler. Gezi olayları nasıl ağaç, park, çevre kılıfına saklandıysa, 17 Aralık komplosu da, yolsuzluk kılıfına saklandı.

 “17 ARALIK KOMPLOSU, YOLSUZLUK AMBALAJINA GİZLENMİŞ BİR SUİKAST GİRİŞİMİDİR”

 17 Aralık komplosu, yolsuzluk ambalajına gizlenmiş bir suikast girişimidir. 17 Aralık komplosu, milletin hükümetini hedef almıştır. 17 Aralık komplosu, bunun da ötesinde, milli iradeyi, demokrasiyi, sandığı hedef almıştır. Yargı ve emniyet başta olmak üzere, devlet kurumları içine yerleşmiş bir örgüt, dışarıdan aldığı talimatlarla, Türkiye’nin istikrarına, güven ortamına, Türkiye’nin büyüyen ekonomisine ve kardeşliğine suikast girişiminde bulunmuştur. Yargı içinde, örgütlü olarak hareket eden bazıları, egemenliği milletten alıp yargıya devretmek için bu kirli tuzakta piyon olmuş, adeta bir yargı darbesi gerçekleştirmek için sorumsuzca ve militanca hareket etmişlerdir. 76 milyonun her bir ferdini, kendi iradesine sahip çıkmaya, demokrasiyi savunmaya, ülkesine yönelik bu çirkin saldırılara karşı tek yürek olmaya davet ediyorum. 

 “DUANIN YÜREĞİMİZDE AÇTIĞI İNŞİRAHTAN ASLA VAZGEÇMEDİK”

 Tarihte, en çaresiz zamanlarda, elimizle, dilimizle bir şey yapamaz hale geldiğimiz dönemlerde, kalbimizle ettiğimiz samimi dualar işte bunun sayesinde aydınlık şafaklarla kucaklaştık. Sarıkamış’ta on binlerce yiğidimizi kaybetsek de Çanakkale’de bir o kadar zayiat versek de onlarca cephede nice Mehmet’i yitirsek de topraklarımızın neredeyse yarısı işgal edilse de dualardan ve duanın yüreğimizde açtığı inşirahtan asla vazgeçmedik.

 “DİYARBAKIR’DA TARİHİ BİR BULUŞMAYA ŞAHİT OLDUK”

 Enerji noktasında, Türkiye’ye çok büyük kazanımlar sağlayacak adımlar atıldı. ‘Marmaray’ adını verdiğimiz, Türkiye’nin 153 yıllık hayali, küresel ölçekte bir proje tamamlandı ve İstanbul’a, Türkiye’ye hizmet vermeye başladı. Asya-Avrupa kıtaları böylece birbirine bağlandı. Ankara İstanbul Hızlı Tren Projesi tamamlanma ve açılma aşamasına geldi. Diyarbakır’da tarihi bir buluşmayı gerçekleşti. Terörün sona erdiği, artık şehirlerimize şehitlerin gelmediği, silahların sustuğu, siyasetin süreçlere egemen olmaya başladığı bir anda Diyarbakır’da, Sayın Barzani’nin, 38 yıldır ülkesinden uzak kalan Şivan Perver’in, değerli sanatçımız İbrahim Tatlıses’in ve on binlerce Diyarbakırlının bulunduğu tarihi bir buluşmaya şahit olduk. Diyarbakır’da da diğer 80 vilayette de insanlar sevinç gözyaşları döktüler. 76 milyon, Diyarbakır’daki buluşmayı, Yeni Türkiye’nin, güçlü, büyük ve kardeşlik içindeki Türkiye’nin buluşması, kucaklaşmasıdır.

 “YARGI VE EMNİYET BAŞTA OLMAK ÜZERE, DEVLET KURUMLARI İÇİNE YERLEŞMİŞ BİR ÖRGÜT”

Türkiye’nin aktif, onurlu dış politikasını hedef almıştır. Düşünebiliyor musunuz? 10 yıl önce biz iktidara gelmeden Halk Bankasının ederi 1 milyar doların çok altındaydı. Ama şimdi Halk Bankasının ederi 25 milyar dolar. Acaba Halk Bankasına karşı yapılan bu komplo ne ile izah edilecek?

Bu komplo, hangi partiye oy verirseniz verin, hangi partinin gönüldaşı olursanız olun, ayrım yapmaksızın sizleri, sizin sofranızdaki ekmeği, sizin cebinizdeki parayı, sizin alın terinizi hedef almıştır. En önemlisi de bu komplo, Diyarbakır’da oluşan kardeşlik tablosunu, 1 yıldır susan silahları, çözüm sürecini, kardeşliğimizi, artık güç kazanan siyaseti hedef almıştır. Yargı ve emniyet başta olmak üzere, devlet kurumları içine yerleşmiş bir örgüt, dışarıdan aldığı talimatlarla, Türkiye’nin istikrarına, güven ortamına, Türkiye’nin büyüyen ekonomisine ve kardeşliğine suikast girişiminde bulunmuştur. Tabii ki dürüst davranan gerek yargı mensuplarını gerekse emniyet teşkilatımızdaki mensuplarımızı tenzih ederim.

 “YARGI İÇİNDE, ÖRGÜTLÜ OLARAK HAREKET EDEN BAZILARI MİLİTANCA HAREKET ETMİŞLERDİR”

 Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.internethaber.com/erdogandan-cok-sert-sozler-625326h.htm

‘Kürt Parlamenterler Federasyonu’ kuruluyor

Posted: 31 Dec 2013 12:10 PM PST

Türkiye, İran, Irak ve Suriye ve Avrupa ülkelerinde partilerde faaliyet gösteren Kürt parlamenterlerin içinde yer alacağı “Kürt Parlamenterler Federasyonu” adıyla özel bir federasyon kuruluyor.

http://www.haber7.com/ic-politika/haber/1111446-kurt-parlamenterler-federasyonu-kuruluyor

BDP milletvekillerinin federasyona üye olmalarıdurumunda, yeni bir tartışma gündeme gelebilecek.

Kürt Parlamenterler Federasyonu” oluşumunu Basnews’e değerlendiren Irak Kürdistan Bölgesi Parlamenterler Yüksek Kurulu Üyesi Halil İbrahim, Kürt parlamenterlerini biraraya getirmeyi amaçladıklarını söyledi. Bu kapsamda kurul olarakyakın zamanda Diyarbakır’a ziyarette bulunduklarını belirten İbrahim, “Kürd parlamenterleri ortak bir çatıaltında buluşturmak için Avrupa ve İran’daki Kürd parlamenterler kardeşlerimize de teklif götürüldü ve onlar da bu teklife çok sıcak baktı” dedi.

Federasyon oluşumuna BDP ve HDP‘li milletvekillerinin de sıcak yaklaştığını ifade eden İbrahim, “Her türlü desteği sunacaklarını açıkça belirttiler. Bu şekilde ortak bir federasyonda Kürd parlamenterlerin buluşması dört parçadaki Kürdlerin iradelerinin bir olması adına önemli bir adımdır. Böyle bir yapılanma bütün Kürd partilerinin ortak karar mercii olarakdünyada Kürdlerin haklı davasının savunuculuğunu yapabilir” diye konuştu.

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.haber7.com/ic-politika/haber/1111446-kurt-parlamenterler-federasyonu-kuruluyor

Fransa Afrika stratejisini değiştirmek istiyor / Serge Michel – Dünya Bülteni

Posted: 31 Dec 2013 11:42 AM PST

İlk soruya –Neden İngilizce konuşan (anglophone) Afrika, Fransızca konuşan (francophone) Afrika’dan daha dinamik?– cevap olan bol miktarda ve herkesçe kabul görmüş bir literatür var. İkinci ve sonraki sorular işi karmaşıklaştırıyor: Fransa ne yapıyor? Neden büyük ölçüde İngilizce konuşan ülkelerde yok? “Afrika konusunda yanıldı” mı?

Konu hassas. Hatta tabu gibi görülüyor. Hükümet kanadında yadsınıyor üstelik. Güney Afrika’dan dönen François Hollande’ın yakın çevresinden duyduğumuza göre “Fransa her yerde ve İngilizce konuşan tarafla da aynı derecede güçlü ilişkilere sahibiz”. Cumhurbaşkanı’nın Abuja ve Lagos’a seyahati sırasında ifade ettiğine göre, Nijeryalı mevkidaşı Goodluck Jonathan ile ilişkileri son derece iyi.

Fakat bu, on yıllardır Fransa’nın Afrika’daki mevcudiyetini Fransızca konuşan arka bahçesinin, bugün hala “Fransa-Afrikası bileşenlerinin havzası” olarak nitelendirilen, De Gaullecü ifadeyle “pays du champ”ın [Fransa’nın “arka bahçesi “ veya “operasyon bölgesi” olarak bilinen ülkeler yani Mali, Cezayir, Nijer, Moritanya], Fransız elitleriyle siyasi yakınlığı muhafaza edip “feryat” ede ede kalkınma desteği almayı sürdüren “bakiye” toprağın ötesine taşımaya çalışmakta olan onca diplomatı ikna etmiyor.

“Sömürge mirasımız ve duygusal ilişkilerimiz ile Fransa’nın 21.yüzyıldaki stratejik zorunluluklarını birbirine karıştırmamalıyız. Fransa’nın esas olarak Güney Afrika, Nijerya, Gana ve Etiyopya’daki işlek ekonomilerle bağ kurması gerekiyor. Şu parası ve ihtiyaçları olan ülkelerle.”

Aslına bakılırsa, Afrika’daki Fransız maşaları bilhassa berbat yerler gibi görünüyorlar. Fransa, yapının hantal, gelişmenin çok yavaş ve piyasa gövdesinin değersiz olduğu Fransızca konuşan ülkelerde (pazar payının yüzde %30’dan fazlası 1,5 milyonluk Gabon’da) var. Parıldamaya başlayan İngilizce konuşan ülkelerde ve sıçrama halindeki Portekizce konuşan (lusophone) ülkelerde (pazar payının %3,5’inden azı 160 milyonluk Nijerya’da) yok.

Bu makale için kendileriyle görüştüğümüz diplomatlar açıklamalarını isimsiz yapmayı tercih ediyorlar. Yine de kim olduklarını anlamamızı sağlayacak bazı ipuçları var: Bu diplomatların çoğu, Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Enstitüsü’nde (Inalco veya Langues’O) öğretilmesine otuz yıl önce (Dışişleri Bakanlığı ile işbirliği halinde) onay verilen Swahili lisanı [Sevahil-ce] üzerinde çalışmışlar. Mesela son olarak 2013’te, yani bu sene, “Afrikalı sorunlara Afrikalı çözümler: Slogan mı, zorunluluk mu?” başlıklı, beş saatlik tartışmaya, etraflıca konuşmak üzere, “Sevahilliler” davet edildiler.

Batı Afrika “işbirliği”ne duyulan nefret

Bundan sonra Quai d’Orsay’de (Fransa Dışişleri Bakanlığı), Laurent Fabius kadrosunda ve bölgede, bazıları önemli pozisyonlarda olmak üzere, otuz kadar Sevahilli yer alacak. Doğu Afrika ahalisi ve Batı Afrika “işbirliği”nden (1999’da Dışişleri Bakanlığı’na ilave edilen ve uzun süre “Fransa Afrikası”nın payandalarından biri olarak görülen İşbirliği Bakanlığı’nın faaliyeti) nefret edenler tarafından beslenen bu gayrı resmi dayanışma derneğinin görüşlerinin ağır basmasını sağladığı varsayılıyor. Ekonomik diplomasiyi büyükelçilerinin önceliği haline getiren Dışişleri Bakanlığı’nın ardından, Sevahilliler de uzun zamandan beri Fransa’nın Afrika’daki stratejisini güncellemesinin reklamını yapmakta olan özel sektörle uyum içindeler.

Ayrıca kıtada birçoğu CAC 40 (Paris Borsası) endeksinden türeyen yaklaşık üç yüz yatırımcıyı yeniden organize eden Afrika’daki Fransız Yatırımcıları Konseyi’nin (CIAN) yönetimi, Yönetim Kurulu Başkanı Anthony Bouthelier’e göre, uyuşukluk ve frankofon bakış açısı yüzünden “kopuk” vaziyette. “Bana Afrika’da nereye yatırım yapmalı diye soranlara, Fransa’nın ekonomik misyonunu sonlandırdığı yerlere hücum etmelisiniz diye haincesine cevap veriyorum.” diyor. En güncel örnekleri, on yıldan beri Afrika “kaplanı” olarak görülen Gana ve doğal gaz yatakları keşfedildikten beri cennet gibi görülen Mozambik. Ekonomi ve Finans Bakanlığı’nın “Gana” sayfasında, biri 2012 Temmuz tarihli ve tarımla ilgili, diğeri 2011 Ekim tarihli ve dış ticaretle ilgili iki rapor bulunuyor sadece. Daha da önemlisi bunlardan birinde yer alan ifade şu: “Bu ülke sınırdaşı olan ülkenin, Nijerya’nın, rekabet bölgesine bağlı.”

Anthony Bouthelier çileden çıkarak, “Fransa İhracat Yatırımlarını Destekleme Kurumu (Ubifrance) Kamerun’da veya Fildişi Sahili’nde, yani zaten çalışma gruplarımızın olduğu bu Fransızca konuşan ülkelerde, faaliyet başlatmak anlamsız.” diyor.Diğer taraftan, Fransa, Nijerya’nın, Afrika’nın hem en büyük kenti hem şüphesiz Bollywood’dan sonra dünyanın ikinci büyük sinema sektörünün sahibi [Nollywood] ve müziği, gelişen edebiyatı ile de başkent olan Lagos’taki kültür merkezini yakın zamanda kapattı. Fakat Burkina Faso’da iki Fransız Enstitüsü faaliyetlerine devam ediyor.

Lisan karmaşası

Kırk beş Afrika ülkesinde şubeleri olan ve dünya çapında her yıl yüz binden fazla insan taşıyan Londra merkezli AGS Mobilitas’ın patronu Alain Taieb’e göre, “öncü” olmaktan ziyade “köstek” olmakla suçlansa da, tek sorumlu Fransız hükümeti değil. “Karmaşık lisan, konfor ve alışkanlıktan ötürü Fransızca konuşan Afrika’daki yatırımcılarımız burunlarının ucunda, sınırın öbür yanında olup biteni görmüyorlar”, diyor. Total veya Bollore gibi devler küresel vizyona sahipler, ama asıl farkı oluşturacak küçük ve orta büyüklükteki işletmelerimiz mücadeleden geri duruyorlar, ürkekler.”

Fransa Kalkınma Ajansı (AFD) eski başkanı Jean Michel Severino yatırımcılardan özür dileyerek, “Kendilerinden tanımadıkları bir bölgeyi ele geçirmelerini, üstelik Fransa büyük oranda tüm kıtadan, hem de iyi bildiği bir yerden, yatırımlarını çekmiş olduğu halde nasıl bekleyebilirsiniz?” diye soruyor. Ona göre Fransızca konuşan ve İngilizce konuşan ülkelerde Fransa’nın varlığının tutarsızlığı “çok ciddi bir değerlendirme hatası, dermansızlığın, çöküntünün” göstergesi ve Fransa’nın 1990’lardan itibaren Afrika’yı toptan terk etme hamlesinin “alt başlığı”dır.“Afrika ihracatı son on yıllık süreçte yıl başına %16 oranında büyümüşken, Fransa’nın Afrika pazarındaki payının 10 ila 20 puanlık bölümünü kaybetmesi sinir bozucu. Bununla beraber, eğer aktif pazar payımızı istikrara kavuşturmayı başarabilirsek, Afrika’nın gelişimi Fransa’da dört yüz bin kişilik istihdam oluşturacak!”

Afrikalı küçük ve orta büyüklükteki işletmelere yönelik yatırım fonu başkanı Jean Michel Severino, Ekonomi Bakanı Pierre Moscovici tarafından, diğer üç yetkili ile birlikte Elysee’de 6-7 Aralık tarihlerinde gerçekleştirilen Afrika zirvesinde Fransa ve Afrika’nın ekonomik potansiyeline ilişkin etkili bir anlaşma imzalamak üzere görevlendirildi. Cumhurbaşkanlığı kadrosuna göre, bu zirvede İngilizce konuşan ülkeler ağırlıklı olarak temsil edilecekler.

Halbuki Fransa’nın Afrika’daki İngilizce konuşan ülkelere yeltenmesi ne dün ne de Dış Ticaret Bakanı Nicole Bricq’in Eylül ayında Nijerya’ya yaptığı ve iş çevreleri tarafından beklendiği gibi olumlu karşılanan ziyaretle başladı. Daha önce tıpkı Jacques Chirac gibi Nicolas Sarkozy de buna yeltenmişti. AFD’nin finansmanına gelince, artık daha çok İngilizce konuşan ülkelere yani en büyük iki bölge olan Güney Afrika ve Kenya’ya yöneliyor.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.dunyabulteni.net/yazar/serge-michel/19466/fransa-afrika-stratejisini-degistirmek-istiyor

Türkiye’nin ABD ile bozulan ilişkileri /Paul R. Pillar-Dünya Bülteni

Posted: 31 Dec 2013 11:37 AM PST

Kaynak: The National Interest 
Dünya Bülteni için çeviren: Mehmet Şeyhoğlu

Türkiye’nin çok sayıda meselede aldığı mühim görevlerle uzun süredir ABD dış politikası için önemli olmasının gerekçeleri halen geçerlidir. O, zor bir muhitte güçlü devletlerden biridir. Avrupa ve Orta Doğu’nun kesişme noktasında bulunan, diğer ülkelerin yanı sıra Suriye, Irak ve İran’la sınırı olan bir Kuzey Atlantik ittifakı üyesidir. Bir zamanlar etrafındaki bölgenin çoğunu içine alan bir imparatorluğun mirasçısıdır. Genelde güneyinde itidal ve istikrar eksikliği çeken ülkeler için değerli bir itidal ve istikrar modeli olarak bakılan, “ılımlı” İslamcı diye tanımlanan hükümetiyle çoğunluğu Müslüman bir ülkedir.

Bu yüzden, son olaylarda olduğu gibi Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkilerin sert kayalara çarpması önemlidir. Geçen hafta durum, Başbakan Recep Erdoğan kendi yönetiminden üyeleri de içeren yolsuzluk olaylarıyla uğraşmak yerine taktik icabı açık bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’ni iç siyasi sıkıntılar için günah keçisi yapmayı tercih edince daha da çirkin hale geldi. Erdoğan “yabancı büyükelçilerin” meseleye karışmasıyla ilgili olarak üstü kapalı uyarılarda bulundu. Hükümet yanlısı gazeteler ise özellikle ABD büyükelçiliğine karşı daha belirgin bir şekilde suçlamalarda bulundular. ABD büyükelçiliği önünde de gösteriler yapıldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin hiç ilgisi olmayan birçok olayda günah keçisi yapılmış olmasının yanı sıra hükümetin yurt içindeki destekçilerinin bu tür suçlamaları makul bulacağı düşüncesine temel, ABD’de ikamet eden, geçmişte Erdoğan’la ittifak yapmış ama yıllar önce ittifakı bozulan Müslüman din adamı Fethullah Gülen’dir. Şimdi yolsuzluk soruşturmalarının arkasında, bunun polis ve savcılar arasındaki takipçilerinin olduğu görülüyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin, bugün Ankara’yla ilişkilerine öncelikle Türkiye’nin bazı meselelerde ortak olacağı ama diğer konularda farklı görüşlere sahip olacağı kabulüyle (bu, ABD’nin bölgedeki diğer güçlerle ilişkilerinde de uygulanabilir) yaklaşması gerekiyor. Görüşler farklı olduğunda bu, anlaşılabilir ve mazur görülebilir gerekçelerle olacaktır ve ayrı fikirde olmayı kabul etmek uygun olacaktır. Erdoğan’ın hükümetin yolsuzluk problemini izah etmek için Amerika Birleşik Devletleri’ni kullanmaya çalıştığı kumar, böyle zamanlardan değil. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu olayda ilişkilerde halkın ateşini yükseltmesi gerekmiyor ama o, kamuya açık olmayan temaslarda dik durmakta ve bu kumarın affedilmez olduğunu açık etmekte kesinlikle haklıdır.

Ankara’nın, Suriye’de silahlı isyancıların daha aktif bir şekilde desteklenmesinden yana olduğu savaş konusunda ABD-Türkiye farklılıkları, aynı fikirde olmamayı kabul kategorisine daha uygundur. Savaşın bazı etkilerini kendi topraklarında doğrudan hisseden bir kapı komşusu olarak Türkiye, (tamamen tutarlı olmasa da) ihtilafa verdiği tepki konusunda bir hüküm verilirken bir nebze indirimi hak ediyor. Ama yine de bu, Suriye’deki olaylar giderek daha bariz hale gelirken Amerika Birleşik Devletleri için daha doğrudan müdahil olmayı hata yapacaktır.

Ankara’yla Washington’un görüş ayrılığı içinde olduğu konulardan biri, Türkiye’nin (Bağdat’ta merkezi hükümet üzerinden gitmek yerine) Kuzey Irak’taki Kürt hükümetiyle petrol anlaşmaları imzalamasına dair ABD’nin endişeleridir. Türkiye’nin yaklaşımı, Irak’ın birliğine ilmihal gibi bağlanmaktansa Kuzey Irak’ta 20 yıllık Kürt özerkliği realitesine daha gerçekçi bir cevaptır. Türkiye’nin mevcut politikası, onun uzun süredir genelde Kürt milliyetçiliğine karşı miyopça ve paranoyakça tutumunda büyük bir gelişmeyi de temsil ediyor.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.dunyabulteni.net/yazar/paul-r-pillar/19469/turkiyenin-abd-ile-bozulan-iliskileri

Para trafiğinde Irak kavşağı / Meliha Okur-Sabah

Posted: 31 Dec 2013 02:19 AM PST

Yeni yılınız kutlu olsun. Ankara’nın yeni yılda ilk önemli ziyaretçisi Irak Başbakanı Maliki olacak. Bir aksilik olmazsa Maliki, 15 ya da 17 Ocak’ta gelecek. Irak Başbakanı’nın çantasında daha önce yazdığımız gibi Yumurtalık-Kerkük‘e paralel yeni boru hattı ve Nabucco projesi var. Ama asıl hesap Erbil’in petrol paralarının Halkbank’ta tutulup tutulamayacağı.

Türkiye, Irak Merkezi Hükümeti ve Kürt Bölgesel Yönetimi sürekli kart açıyor. ABD izlemede. 15 Aralık‘ta Kürt Boru Hattı’na basılan Erbil petrolü 12 Ocak‘ta Yumurtalık’a geliyor. İlk etapta 35 bin varil petrol akacak. Erbil, bu hattan 16 milyar dolar gelir bekliyor. Dış politikanın göbeğinde enerji yatıyor. İç siyasetteki gerilimin ana nedeni, bölgede petrol, iktidar ve para gücü paylaşımı. AdresIrak. Tartışma henüz bitmedi.

***
Irak Kürdistanı Irak’ın eyaleti. Bağımsız merkez bankası yok. Petrol parası Irak Merkezi Bankası‘na mı gidecek, yoksa farklı bir seçenek mi devreye girecek? Para tabii ki Irak Merkez Bankası’na gider. Fakat Irak Anayasası‘na rağmen Erbil, merkezi hükümetten petrol gelirinden payına düşen yüzde 17‘lik kısmı bir türlü alamıyor. Erbil çoğu Türk olan müteahhitlere 4 milyar dolar borçlu. Üç yıldır Genel Enerji de dahil 38 petrol şirketiüzerinden petrol satıyor.
Bunun karşılığı olan 1.2 milyar doları alamıyor.

***
Irak Hükümeti’nin tek gelir kalemi petrol. Bütçeyi petrol geliri belirliyor. 140 milyar dolarlık 2014 bütçesi parlamentoda kabul edildi. Bütçe, “Irak bütçesi” ama kaynak trafiğini ABD’li Federal Bank yönetiyor. ABD’nin 2003′te Irak’ı işgaliyle oluşturulan Irak Kalkınma Fonu’nun parası da bu bankada. Banka geçici bütçeyi onaylıyor, sonra da uygulama başlıyor. Banka bu fondan altı ayda bir para transfer ediyor. Ayrıca bütçeden her yıl yüzde 5 savaş tazminatı alıyor. Özellikle savunma harcamalarını inceliyor. 15 Ocak’ta bitecek Noel tatili sonrası görüşünü açıklayacak.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/okur/2013/12/31/para-trafiginde-irak-kavsagi

Irak’ta 40 milletvekili istifa etti

Posted: 31 Dec 2013 02:04 AM PST

Meclis Başkanı Nuceyfi’nin liderliğini yaptığı “Muttehidun Bloku” üyesi milletvekilleri, güvenlik güçlerinin Enbar’daki gösterilere müdahalesini protesto amacıyla istifa etti

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Irak’ta Meclis Başkanı Usame en-Nuceyfi’nin liderliğini yaptığı “Muttehidun Bloku” üyesi milletvekillerinin, güvenlik güçlerinin Enbar’daki gösterilere müdahalesini protesto amacıyla istifa ettiği bildirildi

Blok Sözcüsü Zafir el-Ani, düzenlediği basın toplantısında, güvenlik güçlerinin gösterilere müdahalesini protesto amacıyla istifalarını Meclis Başkanı Nuceyfi’ye sunduklarını belirtti.

Müdahaleyi eleştiren Ani, gösterilere müdahalenin “Başbakan Nuri el-Maliki’nin şahsi çıkarlarına hizmet ettiğini” ileri sürdü.

Irak Meclisi’nde Muttehidun Bloku’na üye 40′tan fazla milletvekilinin bulunduğu belirtiliyor.

Irak’ta Başbakan Nuri el-Maliki karşıtı protesto eylemlerine verdiği destekle bilinen milletvekili Ahmed el-Alvani’nin, Enbar ilinin merkezi Ramadi’deki evine yapılan kanlı baskınla gözaltına alınmış, çıkan çatışmada Alvani’nin kardeşi ile 5 koruması öldürülmüştü. Baskının ardından bölgede yükselen gerilim nedeniyle El-Enbar’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.

Söz konusu gelişmelerden sonra gerginliğin yaşandığı bölgede, Başbakan Maliki, gösteri alanlarının boşaltılmaması halinde, eylemcileri “çadırlarını başlarına yıkmakla” tehdit etmesinin ardından hükümete bağlı birlikler, Ramadi’deki İzzet ve Onur Meydanı’na müdahale etmiş ve Enbar genelinde iletişim ağını kesmişti.

AŞİRETLER AYAKLANDI

Irak’ta Başbakan Nuri el-Maliki karşıtı milletvekili Ahmed el-Alvani’nin Enbar vilayetinde kanlı bir baskınla gözaltına alınması sonrası patlak veren gerginlik giderek tırmanıyor. Hükümete bağlı askeri güçlerin, Enbar ilinin Ramadi kentinde Başbakan Nuri el-Maliki karşıtı gösterilerin düzenlendiği İzzet ve Onur Meydanı’na müdahale ettiği, müdahale sonucu ölü ve yaralılar olduğu bildirildi. Enbar’daki camilerden bölge sakinlerine yapılan direniş çağrısı cevap buldu.

Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz

http://www.dunyabulteni.net/manset/284838/irakta-40-milletvekili-istifa-etti

Mahmut temizoglu

unread,
Jan 2, 2014, 5:48:54 AM1/2/14
to yeni...@googlegroups.com, Aydın ASLAN, bilgine...@gmail.com, fikret, Halil ÖZ, hasan alhas, ibrahim_...@hotmail.com, Mahmut BAKAN, Mehmet Emin Kılıç, mehmet seyit gözübüyükler, mehmetali subaşı, Murat Avşar, omersalih ünlü, Sait Özgür, Salih elmas, Selami YILDIZ, Şahin Osmanoğlu, yaşar fırat, yorgun demokrat TEMİZOĞLU, yusuf demir
--
Bu grupta, inançlara saygı; ahlakı ve erdemi esas alıp şahsi çıkarı değil, insanlığa hizmeti ön plana çıkarma; karşılıklı anlayış ve hoşgörü; tartışma adabına uygun bir dil; ezber bozmaya hazır bir psikoloji ile yaklaşmak esastır.
 
Başkalarının özgürlük alanlarına müdahale etmeden fikir ve düşünceler hür bir şekilde ifade edilebilir. Gurup kurallarını ihlal edenler kendini bu gurubun sınırları dışında bulurlar.
moderatör
 
Bu mesajı şu gruba üye olduğunuz için aldınız: Google
Grupları "yeniurfa" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın : yeni...@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin:
yeniurfa+u...@googlegroups.com
---
Bu e-postayı Google Grupları'ndaki "yeniurfa" adlı gruba abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için yeniurfa+u...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Daha fazla seçenek için, https://groups.google.com/groups/opt_out adresiniz ziyaret edin.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages