26 EYLÜL 2011 DİL BAYRAMI ve TÜRKÇE'NİN YAYGINLAŞMASI İÇİN NELER
YAPILABİLİR ?
KERİM ÖZBEKLER
GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR
İstanbul'da Dolmabahçe Sarayında toplanan Birinci Türk Dil
Kurultayının açılış günü olan 26 Eylül, her yıl ''Dil Bayramı'' olarak
kutlanmaktadır. Gerçi son yıllarda dilimiz batı dillerinin de etkisi
altına girmiş, bazı kelimeler batı dilleri ile söylenir ve yazılır
olmuştur ama Türkçe hala dünya yüzeyinde en çok konuşulan dillerden
birisidir. Bana kalırsa dünya'da ki herkese Türkçe öğretilmelidir, bu
ticareti (ithalat ve ihracatı) olumlu yönde etkileyecektir, diğer
avantajları sayılamayacak kadar çoktur.
TÜRKÇE YAZANLAR İÇİN KÜÇÜK ANIMSATMALAR;
Cümle büyük harfle başlar, nokta ile biter.
Noktadan sonra boşluk bırakılır, yeni cümle başlar.
"Bende" yazılmaz, "Ben de" yazılır.
"gelcem, gidiyom" denmez "geleceğim, gidiyorum" denir.
"herkez" yazılmaz "herkes" yazılır.
"yanlız" değil "yalnız" denir.
"Geldimi?" yazılmaz "Geldi mi?" yazılır. Soru takıları ayrı yazılır.
"aylin, izmir, türkiye" yazılmaz. "Aylin, İzmir, Türkiye" yazılır.
Özel isimlerin, illerin, ülkelerin ilk harfleri daima büyük yazılır.
"ki" eki, bağlaç olarak kullanılıyorsa ayrı, ilgi zamiri ve yapım eki
olarak kullanıyorsa birleşik yazılır. Ayşe'ninki, evdeki; bir de
baktım ki.. gibi.
"ğ" harfi "g" şeklinde yazılmaz.
"x" harfi Türkçe'de kullanılmaz, "fax" yanlıştır, doğrusu "faks"tır.
"w" harfi Türkçe'de kullanılmaz, "v" harfi kullanılır.
"OKmi?" değil, "Tamam mı?" denir.
"bU şEkiLDE" yazmak sadece okuyanı yorar.
TÜRKÇE'NİN YAYGINLAŞMASI İÇİN NELER YAPILABİLİR ?
1-Dünyada ki bütün ülkeler için vize tek taraflı kaldırılabilir,
cebinde en az 10.000 Dolar'ı olanın Türkiye'ye girmesine izin
verilebilir. Türkiye'ye gelecek kişiler sokakta gezerken bile Türkçe
öğrenebilirler, ülkeye hem döviz girer. Hem ticaret artar, hemde gelen
yabancılar Türkçe öğrenmiş olurlar.
2-Hem resmi, hemde özel okullar Türkçe'nin gelişmesi için dünyada ki
bütün insanlar için ''TÜRKÇE'Yİ TÜRKİYE'DE ÖĞRENİN...'' sloganı ile
Türkiye'de ki resmi ve özel okullara çekilebilir, 1 aylık yatacak-
yemek-okul ücreti hesap edilerek 1 yıllık veya 2-3-4 yıllık Türkçe
öğretme proğramı uygulanabilir. Ülkeye hem döviz girmiş olur, hemde
gelecekte Türkiye ile Türkçe öğrenen yabancıların Türkiye'ye faydası
olur.
3-Her ülkede Türkçe öğreten okullar açılabilir veya her ülke ile
ilgili ''Türk kültür Merkezi'' açılarak Türkçe'ye ilgi duyan herkese
ücreti karşılığında Türkçe kursu verilebilir, bunu devlet yaptığı gibi
özel şahıslarda yapabilir.
4-Kültür ve Turizm Bakanlığı veya özel yayınevleri her ülkenin en
büyük 1 sözlüğünü alarak Türkiye'ye getirebilir, bunları o ülke
sözlüğü ile Türkçelerini yan yana vererek hem Türkiye. Hemde sözlük
hangi ülke için basılmışsa, o ülkelerdeki yayınevi-kitabevi-kitap
fuarı vb.gibi yerlere dağıtılarak Türkçe'ye olan ilgi artırılabilir.
Türkiye'nin bu büyük çalışmayı yapması lazımdır, ileride her ülkenin
dilini en iyi bilenleri Dış İşleri Bakanlığı bünyesine alarak daha
başarılı dış politika yürütebilirsiniz. Bu konu turizmcileri-ihracat
ithalat yapanları, yurt dışı bağlantılı olan herkesi
ilgilendirmektedir ve faydalı olur.
5-Dünyanın her ülkesinin sözlüğü ile Türkçe arasında yapılacak sözlük
sonuçları aynı zamanda bilgisayar yazılımı olarakta ortaya konmalı ve
bilgisayara yüklenmelidir, böylece Türkçe kısa sürede ilgi duyanların
öğrenebileceği bir dil olacaktır.
DÜNYA'DA TÜRKÇE KONUŞAN ÜLKELER ?
Pakistan'da çok sayıda Orta Asya Türkü vardır, bunların 1 kısmı Çin
zulmü altında bulunan Uygur Türkleridir. Bir kısmıda Rus İdaresi'nin
zulmünden kaçan Türklerdir. Türkçe konuşmaktadırlar, sayıları kesin
olarak belli değildir.
İran'ın kuzeyinde, Azeri Türkleri vardır. Türkçe konuşmaktadırlar,
sayıları 20-25 milyon civarındadır.
Afganistan'ın yarısı Türktür, Rus ve Çin zulmünden kaçanların çoğu
buradadır. Orta Asya şivesi ile Türkçe konuşmaktadırlar, dünya'nın
diğer ülkelerine bu ülkede ki Türkler dağılmışlardır.
Kanada'da l50.000, Avustralya'da 150.000. ABD'de 2 milyon kişi Türkçe
konuşmaktadır, tabi bunlar bu ülkelerde bulunan Türklerdir.
Suudi Arabistan'da, özellikle Orta Asya ve Türkiye'den çok sayıda
esnaf ve tüccar Türkçe konuşmaktadır. Sayıları belli değildir,
çoğunluk Mekke ve Medine'de bulunmaktadır.
Irak-Suriye-Lübnan-İsrail gibi ülkelerde Türkçe bilen çok sayıda kişi
vardır.
Çin'in esareti altında bulunan Uygur Bölgesi'nde 15 milyon Uygur
Türk'ü şive farkı ile Türkçe konuşmaktadırlar.
Rusya'da şive farkı ile 20.000 kişi Türkçe konuşmaktadır, bunlar
genellikle Türk kökenli kişilerdir. Her ne kadar bağımsız devlet gibi
görünüyorlarsa da hala Rusların hegomonyasından kurtulamamışlardır,
tam Türkçe öğrenmeleri ve yazmaları bağımsız devlet başkanları
tarafından bile yasaklanmaktadır ve Türkiye'ye geliş gidişleri
yasaklanabilmektedir. Türkiye'de yaşayanların bu yasakları bilmesi,
aşması luzumludur.
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
MUHSİN AKTAŞ, BURSA'DA ÇARŞAMBA GÜNLERİ ''ŞİİR DİNLETİSİ'' YAPACAK...
KERİM ÖZBEKLER
GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR
HER ÇARŞAMBA AKŞAMI, SAAT.19.30-22.30 ARASI'NDA;MERİNOS KÜLTÜR PARKI,
GÖL KAFE RESTAURANT-BURSA'' ADRESİ'NDE, ESPİYELİ MUHSİN AKTAŞ (MİZABİ)
TARAFINDAN ''HECELERİN RAKSI ŞİİR DİNLETİSİ ETKİNLİĞİ'' YAPILACAKTIR,
ŞİİR OKUMAK VE DİNLEMEK İSTEYENLER PROĞRAMA DAVETLİDİR. İRTİBAT KURMAK
İSTEYENLER AŞAĞIDA Kİ BİLGİLERİ KULLANABİLİRLER;
ESPİYELİ MUHSİN AKTAŞ (MİZABİ)
GSM.0-533-5162295
E MAİ
L.m....@muhsinaktas.com
WEB.www.muhsinaktas.com
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ORDU VE POLİS VAZİFESİNİ YAPMIYOR...
KERİM ÖZBEKLER
GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR
12 Eylül 1980 harekatından 1 süre sonra Kenan Evren halka karşı
konuşma yaparken yakalanan silah miktarının 850.000 olduğunu
açıklamıştı, kimse kalkıpta o günlerde sormadı. Bu güne kadar soranda
olmadı, bu ülkeye bu kadar silah nasıl girmişti ? Girdiyse sınırlardan
sorumlu ordu bunların içeriye girmesine nasıl müsaade etmişti ? Yurt
içinde imal edilmişse, polis ile jandarma teşkilatı bu kadar silah
imal edilirken ve il-ilçe-kasaba-köylere kadar ulaştırılırken
neredeydi ? Diyeceğim, ülkenin güvenliği için her türlü imkana sahip
olan MİT-JANDARMA-POLİS-ORDU vb.diğer istihbarat kuruluşları ne ile
meşguldü ? Aradan geçen 40 yılda PKK ve yan kuruluşları çok güçlü olan
Türkiye ile nasıl başa baş mücadele edebildi de
onlardan giden 40.000 kişi ile bizden giden 40.000 kişilik rakam hemen
hemen aynı oluyor ? Kısaca söylemek gerekirse Türk İstihbarat
Teşkilatları çalışmıyor, bunu 5. Oslo gorusmesinden edindiğimiz küçük
1 dialoğla öne çıkaralım;
Afet Güneş (MiT):
Orada yerleşik bir kadro değil, geçmişi olan bir yer değil. Reşadiye o
kadar gelme geçme noktası bir yer ki, ne zaman organize oldular da
hemen böyle birden bire aşka gelip eylem yapacak gücü buldular.
Sabri Ok:
Bizim güçler her tarafta var, onu söyleyelim. Türkiyenin her tarafında
var, Karadeniz'de de var, Toroslar'da da var.
Afet Güneş (MiT):
Biliyoruz, metropolleri de doldurdunuz. Bu arada patlayıcılarla
doldurdunuz.
Sabri Ok:
Yok canım.
Afet Güneş (MiT):
Hepsini biliyoruz.
Sabri Ok:
Onlar bir tarafa, biz bu süreci ilerletelim. Önemli olan o.
Bu kısa konuşma metninden çıkan sonuç ne ? Bence MİT çalışanının
dünyadan haberi yok, Reşadiye'de şehit edilen askerlerin vurulduğu
yeri gördüm. Reşadiye'den 15 km.uzaklıkta rampa bir yer, dönemeç.
Karakola da 1 km.uzaklıkta, hava o gün kapalı ve sağnak yağışlı imiş.
Belediye Başkanına ''Askerlerin alış veriş yaptığı bir esnafın PKK'li
olduğunu, onların dönüş saatini haber vermiş olabileceğini ifade
ettim.'' kentte 1 esnafın böyle olduğunu söyledi, 1 yardım için oraya
30 dakikadan önce kimse ulaşamaz. PKK'nin vurucu timi işi bitirip,
çekip gitmiş.
Bizim güçler her tarafta var diyen PKK'lıya gelince, doğru söylemiş.
Yıllardır, Ermeniler'in desteği ile bir çok yere silah-patlayıcı
vb.gibi vurucu aletleri Van ve Diyarbakır'dan kalkan yolcu otobüsleri
ile bile taşıyorlar. Bunu gazeteleri dikkatli bir şekilde okuyan
sıradan bir vatandaş bile tesbit edebilir, PKK güneydoğu'da devlet
kurmaktan ziyade Türkiye'yi paramparça etmek istiyor. Arkasında artık
Ermenistan-Fransa-Rusya-ABD-İsrail-Yunanistan-İngiltere vb.ülkeler
olduğunu bilmeyen yok, kısacası istihbarat teşkilatları içeride
sandalye başında oturmaktan kalkmalıdır. Batılı ülke emniyet
teşkilatları gibi sokakta vazife yapmalıdırlar, yoksa MİT mensubunun
''Metropolleri patlayıcılarla doldurdunuz...'' dediği gibi PKK onları
patlatmaya başlarsa o zaman aldığınız maaşı ve içinde bulunduğunuz
rahatı hak etmiyorsunuz demektir.
Bu arada özellikle İsrail tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü'ne
dağıtılan suikast silahı uzi'nin bir çoğunun kimin elinde olduğu
bilinmiyormuş, bu nasıl oluyor da bilinmiyor ? Doğrusu ben çok merak
ediyorum, en küçük 1 kayışı bile imza karşılığı verip arşivleyen
devlet. Elinde bulunana avantaj sağlayacak ve suç işlemesini
kolaylaştıracak polise bu silahları gelişigüzel dağıtabilir mi ?
İsrail geçtiğimiz günlerde İsrail'li yerleşimcilere (Yani halka)
kendilerini korumaları için silah dağıttı, Filistin Devleti'nin
kuruluşu aşamasında olay çıkarsa kendilerini korumaları için. ABD'de
bir müddet önce İstanbul'da bulunan azınlık mensuplarına (Yahudi-
Ermeni ve Rumlara)silah eğitimi verdiğini beyan etti, kime verildiği
bilinmeyen uzi'ler polis eli ile bu Yahudi-Ermeni-Rumlara ulaştı ise
ne yapacağız ? Ben artık ''Milliyetçi'' geçinen polislere de
inanmıyorum, siz inanıyor musunuz ?
40 yıldır anarşiyi bitiremeyip, Silivri'ye kapatılanlara da
acımıyorum. Çünkü 40 yıldır, vurulan-soyulan-rahatsız edilen-işkence
edilen-haksızlığa uğrayan vb.acıları yaşayan halk için de hiç bir şey
yapmadıklarını biliyorum ve düşünüyorum, zaten yalnız kalmalarının
sebebi de budur. Dibinde ki PKK'nin ne yaptığını öğrenmek için
km.lerce ötede ki 1 devletten (ABD'den) yardım aldığını söyleyen bir
Genel Kurmay Başkanı ve istihbarat teşkilatı için ''Çok iyi
çalışıyor.'' diyebilir misiniz ? Hele alınan her istihbarat,
Türkiye'nin aleyhine gelişiyorsa. Demek ki yanlış istihbarat
alıyorsunuz, demek ki içinizde PKK'ya çalışanlar var. Yoksa 40 yıldır
bu kadar maddi ve manevi zarar olur mu ? Bazı anlar kendinizi bile
koruyamıyorsunuz, ülkeyi ve insanını nasıl koruyacaksınız ?
Uzun lafın kısası;PKK ülkeyi parçalamaya muvaffak olursa ''Bir çakıl
taşı vermemek üzerine'' yemin eden ordu ve polis teşkilatı bundan
sorumludur.
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ORTAKLAR ÖĞRETMEN OKULU (ADABELENLİLER) DERNEĞİ YÖNETİCİLERİ;MİLAS'A
KÜLTÜR GEZİSİ DÜZENLEDİ, GEZİYE KATILANLAR MİLAS BELEDİYESİ OZAN
MAKSUT DOĞAN'I ANMA PROĞRAMINI DA İZLEYECEKLER...
KERİM ÖZBEKLER
GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR
Merkezi İzmir'de bulunan ORTAKLAR ÖĞRETMEN OKULU (ADABELENLİLER)
DERNEĞİ yöneticileri Muğla'nın Milas İlçesi'ne kültür gezisi
düzenledi, bilgiler aşağıda ki şekilde;
GEZİ TARİHİ:7 EKİM 2011 CUMA GÜNÜ,
HAREKET SAATİ:8.OO (İZMİR)
GÜZERGAH:İZMİR-SELÇUK-ORTAKLAR-SÖKE-BAFA GÖLÜ-SELİMİYE-MİLAS
BİLGİ:Milas'ta gün boyu önemli tarihi ve turistik yerler gezildikten
sonra akşam saat 20.00 de Milas Belediyesinin düzenlediği Ortaklar Köy
Enstitüsü mezunu Adabelenli Ozan MAKSUT DOĞAN'ı anma etkinliklerine
katılacağız.
İZMİR'E DÖNÜŞ SAATİ:24.00
İLETİŞİM:
Ortaklar Öğretmen Okullular(Adabelenliler) Derneği İZMİR
TEL.0.232.3477874
GSM.0.538.8204676-0.505.4970493
E MAİ
L.adabe...@hotmail.com
MİLAS BELEDİYESİ EDEBİYAT GÜNLERİ 7-8 EKİM 2011 TARİHLERİ ARASINDA
MUĞLA'NIN MİLAS İLÇESİ'NDE YAPILACAK, BU YIL Kİ PROĞRAM'DA OZAN MAKSUT
DOĞAN ANILACAK VE ANLATILACAK...
Şair Maksut DOĞAN ,1932'de Milas'a bağlı Ağaçlıhöyük Köyü'nde doğdu.
1951'de Ortaklar Köy Enstitüsü'nü bitirdi, bir süre öğretmenlik
yaptıktan sonra Ankara gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü'ne girdi.
İlköğretim müfettişi oldu. Şiire 1953'te başladı, Aydın'da Özlem
dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. Hürriyet gazetesinin Kıbrıs
Destanı Yarışması'nda bir şiiri ikincilik kazandı. 27 Aralık 1990
yılında aramızdan ayrıldı.
Başlıca eserleri:
Yağmura Durmuş Üç Kişi (1960)
Bırak Büyüsün (1975)
Korkulmasın (1982)
KORKULMASIN...
Korkulmasın, işler kötü,gün solgun diye
Güneşli günlere kapalı kalmaz pencereler
İstemese de ağzın o türküyü söyler
Bir yaprak düşer dalından
Sular köpürür gider
El sallamam yetmez mi sana ötelerden.
GÜRLEYEN DAĞ RÜZGARI: MAKSUT DOĞAN
1.GÜN;07 EKİM 2011 CUMA GÜNÜ;
Hacı Ali Ağa Konağı Bahçesi MİLAS-MUĞLA
20.00 Açılış Programı
Maksut Doğan'ın Hayatı;
KONUŞMACILAR;
Muhammet TOKAT (Belediye Başkanı)
Naime Doğan (Maksut Doğan'ın eşi- onur konuğu)
Aydın Doğan (Maksut Doğan'ın oğlu)
M.Bahattin Atçı (Kaymakam)
21.00-22.20 BİRİNCİ OTURUM;
Mehmet Emin Berber- Arkadaşım Maksut Doğan
Hüseyin Yurttaş- Yirmi Bir Yıl Olmuş; Öyle mi?
Mehmet Genç-Saygı ve Rahmetle Maksut Doğan
2.GÜN;08 EKİM 2011 CUMARTESİ GÜNÜ;
Hacı Ali Ağa Konağı Bahçesi MİLAS-MUĞLA
15.00-18.00 Ağaçlıyük Köyü gezisi
20.00-20.15 İlk güne dair görüntülerin sunumu
20.30-21.30 İKİNCİ OTURUM;
Ahmet Günbaş- Maksut Doğan'ın Şiiri
Muzaffer Kale- EDEBİYATTA BİR SIRA NEFERİ OLARAK MAKSUT DOĞAN
-1970'LERDE MAKSUT DOĞAN OLMAK
Ahmet Zeki Muslu-Başı Dik Gezen Adam:Maksut Doğan
21.30-22.00 MAKSUT DOĞAN'IN TOPLU ŞİİRLERİ KİTABININ TANITIMI- ARMAĞAN
SUNUMU- CANLI MÜZİK DİNLETİSİ-KOKTEYL- ŞAİRLER KİTAPLARINI İMZALIYOR
Moderatör: Halim Şafak Şanlıdağ
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
CENGİZ DAĞCI'NIN KAYBI, EDEBİYAT'IN ÖLÜMÜ...
Aslan TEKİN
Yeniçağ Gazetesi
Cengiz Dağcı'yı kaybettik...
Benim nazarımda Cengiz Dağcı 20. yüzyılın edebiyat dünyasına damgasını
vurmuş en büyük birkaç yazarından biridir.
Hüzünlü üslûbu ruhuma hitap ettiği için mi?
Turan'ın parçası Kırım'ın bir evlâdı olduğu için mi?
Hepsinden önce, o bir "yazar" ve gerçek anlamda bir "yazar"dı. Zaten
ismini ilk duyduğumda belki 15, belki 16 yaşımdaydım. Daha "temyiz"
edecek bir yaşta değildim. Üslûbunu çok sevmiştim.
***
Her varlık ölümü tadacaktır... Acı olan ölümü duyuş şekli...
İsa Kocakaplan'a Cengiz Dağcı'nın damadı meyil atıyor... İsa, Zafer
Karatay'ı arıyor, Zafer Karatay meyilleri her tarafa ulaştırıyor.
Ne olmalıydı?
Ajanslar "Flaş!.. Flaş!.. Flaş!.." demeliydi...
Televizyon kanalları alt yazı geçmeliydi...
Ne zaman olmalıydı bunlar?
Önceki gün. Dağcı perşembe günü hayatını kaybediyor ve biz ancak cuma
günü öğreniyoruz.
İsa Kocakaplan Kültür Üniversitesinde edebiyat dersleri veriyor, Zafer
Karatay Kırım davasına kendisini adamış bir gazeteci... TRT'de
çalışıyor. Cengiz Dağcı'nın "belgesel"ini TRT ekranlarından yayınlayan
Zafer Karatay'dır.
İsa Kocakaplan, Dağcı'nın eserleri üzerine çalışmış ve kitap
yayınlamıştır.
Rahmetli Kemal Çapraz, Cengiz Dağcı'yla görüşen ender
gazetecilerdendi. Kemal, Kırım'ı en iyi bilen arkadaşımızdı aynı
zamanda. (Onu da bu ay içinde, 16 Eylül 2008'de bir elim kazada
kaybettik.) Bir Kırım gazetesini göstermişti bana... Resmini basmışlar
ve altına "Kırım'ga en kop kelgen jurnalist" yazmışlardı.
***
Cengiz Dağcı...
"Yurdunu Kaybeden Adam"dı...
Cengiz Dağcı ve soydaşları...
"Onlar da İnsandı" ama, emperyal güçler hiç bir kıymet
atfetmiyorlardı. Stalin'in Sovyetler'inde Kızıl askerler, 1944'te
Kırım'ı bir gecede boşalttılar. Türkleri Sibirya'ya, Orta Asya'nın
bozkırlarına sürdüler... Ahıskalılar gibi, Karaçaylılar gibi,
Balkarlılar gibi, Çeçenler gibi... Neredeyse yarısı dolduruldukları
hayvan katarlarında kırıldı. Kalanlar dönüş mücadelesini ancak 1980'li
yıllarda kazandılar. Yurtları için öldüler... Yurtları için hapislere
düştüler... Yurtları için mücadeleden hiçbir zaman geri adım
atmadılar.
Stalin'in yok ettiği Özbekistanlı ünlü şair Süleyman Çolpan
(1897-1938) ne diyordu:
"Külgen başkalerdir, yığlegen menmen, / Oynagen başkaler, ingregen,
menmen, / Erk erteklerini eşitken başka, / Kullik koşuğını tinglegen
menmen..."
(Gülen başkalarıdır, ağlayan benim, / Oynayan başkaları, inleyen
benim, / Hürriyet masallarını işiten başka, / Kölelik türküsünü
dinleyen benim...)
***
Cengiz Dağcı 1920'de, İkinci Dünya Savaşı galiplerinin dünyayı
bölüşmek için toplandığı Yalta'nın Gurzuf kasabasında doğdu. İkinci
Dünya Savaşı çıkınca Stalin onu da cepheye sürdü. 1941'de Almanlara
"esir" düştü... Esaret onun için fark etmiyordu... Ha Sovyetler'de
esir ha Almanlarda... Savaşın bitiminde esaretten kurtuldu ve 1946'da
Londra'ya yerleşti... O günden bugüne Londra'dan çıkmadı... Bir yandan
yazdı, bir yandan çalıştı ve bir yandan da hasta karısına baktı.
Yazdıklarını Türkiye'ye Yaşar Nabi Nayır'a (1908-1981) gönderdi. Yaşar
Nabi, Türkiye'nin en uzun soluklu dergilerinden Varlık'ı çıkarıyordu.
Dağcı'nın sıradan bir yazar olmadığını hemen fark etti. Yazıları
düzeltmesi için ünlü şair Ziya Osman Saba'ya (1910-1957) verdi....
Biz, "Korkunç Yıllar"ı, "Yurdunu Kaybeden Adam"ı, "Onlar da
İnsandı"yı, Cengiz Dağcı'nın kaleminden okuduk ama, asıl bize bu
kalemi kazandıran Yaşar Nabi ve Ziya Osman Saba olmuştur.
Dağcı, dünya çapında bir edebiyatçıydı. Herkes bunu kabul etse de, çok
kişi, sırf sırf Stalin'in zulmünü anlattığı ve "insanlığın dramını"
yazdığı için, ilk kitapları Varlık Yayınlarından çıktığı hâlde, yok
saydı.
Hak yerini bulur. Dağcı, kimseyi "düşman" bilerek yazmadı.
Yaşadıkları, hayatın ta kendisiydi ve hayatına tuttuğu ayna hapimize
yansıdı; o yansımanın içinde kendimizden bir şeyler bulduk. Onun için,
onu, çok sevdik.
Allah rahmet eylesin
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
BOYACI REMZİ USTA'DAN;İNSANLIK VE TARİH DERSİ...
HİKMET YAVAŞ
hikme...@gmail.com
Yazlık evin ahşaplarını boyatmak için Remzi usta isminde bir boyacı
çağırdık. Bulgaristan göçmeniymiş. Todor Jivkov yönetiminin zulmüne
dayanamadığı için 1989 yılında Türkiye'ye göç etmiş.
Boyacıya; "Bulgaristan, Avrupa Birliğine girdi. Jivkov döneminde
zorunlu olarak göç edenlere Avrupa Birliği pasaportu veriyorlarmış.
Sen pasaport aldın mı? Bulgaristan'da kalan akrabalarının durumu
senden iyi mi? Şimdi Türkiye'ye göç ettiğine pişman mısın?" diye
sordum. Meğerse Remzi usta çok doluymuş, sözünü kesmeme fırsat
vermeden, birden döküldü ve şunları söyledi:"Bak beyim, Cumhuriyet
dönemimde Türkiye'de doğup büyüyen insanlarımızın dünyadan haberi yok.
Biz, Bulgaristan'da üçüncü sınıf parya muamelesi görüyorduk.
Kucağımızdaki bebelerle birlikte, boğaz tokluğuna eşekler gibi
çalışıyorduk. Sen Belene toplama kampı nedir bilir misin? Belene, Tuna
nehri kenarında, yılanlarla dolu ve domuz çiftliklerinin bulunduğu bir
adadır. En ufak bir muhalefet gösteren Türkleri, bu adada
oluşturdukları toplama kampına atıyorlardı. Bu kampta;Dayak, işkence
ve tecavüz gibi insanlık dışı her türlü eziyete maruz kalıyorduk.
Doğup büyüdüğümüz topraklarda, bizim de bir vatanımız var
diyemiyorduk. Özgürlük bize haramdı. Ailemle birlikte, Türkiye'ye göç
ettim. Şimdi kendime ait bir evim var. İki kızımı okuttum. Bir tanesi,
yüksek hemşire oldu. Küçük kızım üniversiteyi bitirdi, şimdi işletme
mastırı yapıyor. Doğup büyüdüğüm topraklarda vatansızdım. Şimdi bir
vatanım var. Özgürüm. Ciğerlerime çektiğim hava ve çalıştığım toprak
benim vatanımın. Bu ülkede insan muamelesi görüyorum. Ben çocuklarımla
birlikte Çanakkale'ye gittim. Bu topraklar için canını vermiş
şehitlerimize dua ettim. Ankara'ya gittim, Bu Cumhuriyeti bize hediye
ettiği için Atatürk'e dua ettim. Anıtkabirde yürürken, arkamdan iki
yaşlı kadın geliyordu. Birisi diğerine; Atatürk'ün huzuruna gelince,
içimizden ona ne söyleyeceğiz? Diye sordu. Öteki hanım;Bizim Atatürk
üzerinde kul hakkımız yok. Ama O'nun bizim üzerimizde kul hakkı var.
Bu nedenle, Atatürk'ten helallik isteyeceğiz dedi. Sonradan çok
düşündüm. O kadına hak verdim. Atatürk'ün ömrü, bu toprakları bize
vatan yapmak için, canını ortaya koyarak savaşlarda geçmiş. Bize
özgürlüğümüzü kazandırmış. Yunan işgali altında, aynen bizim
Bulgaristan'da çektiğimiz gibi, üçüncü sınıf parya muamelesi görmemizi
engellemiş. Şimdi, özgürce insan gibi yaşadığımız bir vatanımız var.
Atatürk, gökten zembille mi indi? O vefat ettiğinde miras bırakacağı
hiç mi akrabası yoktu? Akrabalarına bir tek kuruş miras bırakmadı.
Bütün varlığını, Türk milletine miras olarak bıraktı. Midesinde, savaş
meydanlarında yediği karavanadan ve birazda Cumhurbaşkanlığında yediği
iki kaşık yemekten başka ne götürdü. Her şeyi boğaz tokluğuna yaptı.
Allahın huzuruna kul hakkıyla çıkmadı. Ama O'nun 70 milyon üzerinde
hakkı var. Bu nedenle, nankörlük yapmamalı ve Atatürk'ten helallik
istemeliyiz. Bana, Avrupa Birliği Pasaportu aldın mı ve Türkiye'ye göç
ettiğine Pişman mısın? Diye soruyorsun. Avrupa birliği pasaportu
almadım. Türkiye'ye göç ettiğime de pişman değilim. Tam tersi, çok
mutluyum. Çünkü Bulgaristan'a akrabalarımı ziyarete gittim. Eskiden,
Bulgaristan'da yabancılara emlak ve toprak satışı yasaktı. Tarım ve
hayvancılığa önem veriliyordu. Avrupa Birliğine girmek istiyorsanız;
köylülükten kurtulmanız şehirleşme oranını arttırmanız lazım, bununun
için tarım ve hayvancılığı desteklemekten vazgeçin, pazarlarınızı
açın, yabancılara emlak ve toprak satışını serbest bırakın demişler.
Bulgaristan'da tarım ve hayvancılığı desteklemekten vazgeçmiş ve
yabancılara emlak ve toprak satışını engelleyen yasağı kaldırmış.
Bulgar pazarını;Avrupa'dan gelen ucuz meyve, sebze ve ithal etle
doldurmuşlar. Tarım ve hayvancılığı öldürüp çiftçiyi iflas
ettirmişler. Bunun arkasından gelerek, büyük paralar bastırıp
toprakları satın almışlar.
Akrabalarım, yine aynı tarlalarda çalışıyor. Ama şimdi o tarlaların
sahibi Almanlar ve İngilizler. Akrabalarımdan bazıları; Almanya,
İngiltere ve Fransa'ya gitmişler. Onlarla da haberleşiyoruz. En
kabadayısı 600-650 Avro maaş alıyor. Verdikleri ev kirası 600 Avro.
Karı koca, çoluk çocuk çalışırlarsa ancak karınlarını
doyurabiliyorlar. Üstelik yabancı düşmanlığı nedeniyle hem ağır
işlerde çalıştırılıyorlar ve hem de aşağılanıyorlar. Şimdi Türkiye'de
de, yabancılara emlak ve toprak satışını gevşetiyorlarmış. Allah
aşkına, şu yakınımızdaki Özdere pazarına bir git. Doğru dürüst Türkçe
konuşan duyamazsınız. Hepsi Almanca ve İngilizce konuşuyor. Hepsi,
beşer veya onar dönüm bahçeli emlak veya arazi almışlar. Böyle
giderse, kendi topraklarımızda vatansız kalacağız diye korkuyorum.
İşte bunun için, Türkiye Cumhuriyeti'nde doğup büyüyen insanlarımızın
dünyadan haberi yok diyorum. Kendi topraklarında vatansız yaşamanın ve
üçüncü sınıf parya muamelesi görmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar.
Bazıları bu Cumhuriyete ve Atatürk'e küfrediyor. Ben bunları anlatınca
da bana kızıyorlar. Nankörlük ediyorlar" dedi.
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İKİYÜZLÜLÜK, UTANMAZLIK, SAMİMİYETSİZLİK...
PROF.DR.NURULLAH AYDIN
na74...@gmail.com
Her üç kelime de toplumda çok sık kullanılır. Herkeste kendine göre
anlam yükler. Ama nedense toplumun çoğunluğunca olumsuz olarak görülen
bu üç kelimeyi kişilik özelliği haline getirenler başarılı olur.
Toplumda bu tipleri takdir eder. İnsanlar; helal olsun be, yiyor,
hırsız, yalancı, sahtekar ama başarılı hizmet ediyor cümlesini de
peşinden söyler.
Şimdi bu durumda dürüst, namuslu, yalan söylemeyen, yetenekli insanlar
ne yapabilirler ki. Halk;Yeteneksiz diktatör eğilimli, hırslı,
makyavelist tipleri seçiyor sonrada pişmanlık duyuyor. Bu nedenle de
patinaj yapıyor.
Kişi; karşıt düşünce sahibi kişilerin gözaltını alkışlıyor, hukukun
egemen olduğunu anlatıyor, kendisi olumsuz duruma düşünce hukukun
iflas ettiğini yazıyor. İkiyüzlülük değil mi?
Kişi; bazı davalarda, adı geçen herkese suçlu damgası yapıştırıp, linç
ediyor. Yandaş aynı durumda olunca masumiyet karinesine vurgu yapıyor.
Utanmazlık değil mi?
Davalara göre; hukuk, adalet, kanun, insanlık konuşuluyor.
Samimiyetsizlik değil mi?
Toplumun ortak değerleri, devlet gelenekleri altüst ediliyor Cesaret
gösterisi değil mi?
Türkiye'yi kökünden sarsan iddialar artıyor, kimse oralı olmuyor.
Kefilim diyorlar, görevini yapmıştır deniliyor. Siyasi irade tak
diyor, şak diye gereği yapılıyor.
Halka şamar oğlanı muamelesi yapılıyor. Kafasına çuval geçiriliyor.
AB'ye uyum adıyla Milli egemenlik Brüksel'e devrediliyor, kanunlar
dikte ettiriliyor, meclis devre dışı bırakılarak çıkarılıyor, IMF
komiserleri, CIA ajanları cirit atıyor, çıt çıkmıyor.
Şehide ceset deniyor, sınırlar delik deşik, ulusal güvenlik evlere
şenlik. Devlet yetkilileri teröristi yakalayıp yoketme görevini
bırakmış pazarlıklar yapmakla görevli. Başkentte bomba patlıyor
insanlar ölüyor, asker sivil insanlar kaçırılıyor, yollar kesiliyor,
Filistin Gazze deniliyor. Birileri 10 Euroluk Hermes çanta taşıyan eşi
ile Almanya'da gezide.
Bakın;
Herkes, evrensel ilkelere duyarlı olsa....
Herkes, kendini temsil edenlere sahip çıksa...
Herkes, her zaman, insan haklarına saygılı olsa...
Herkes, ifade özgürlüğüne saygılı olsa...
Herkes, dik dursa...
Herkes, biraz vefalı olabilse...
Herkes, yalakaların suratına tükürse biraz...
Herkes, sorunlara tuttuğu takım kadar kafa yorsa... Hiç sorun
kalmayacak aslında.
Bunda kuşkusuz akılcı pozitivist anlayışın toplumda yer etmemesi rol
oynamaktadır. Din odaklı düşüncelerle, kitlelerin uyuşturulmasının
sonucudur.
Dini düşünce kaynakları, bilim ve teknolojide 12. yüzyılda durmuştur.
Bugünde ortaya konulan görüşler yüzyıllar öncesinin yorumlarıdır. 21
yüzyıl insanını tatminden uzaktır.
Oysa; İnsanoğlu gelişiyor, değişiyor, dönüşüyor. Yaşama, dünyaya
ilişkin anlayışlar bakışlar da olduğu gibi algılaR da dönüşüme
uğruyor.
Ancak değişmeyen gerçekliklerde vardır. Canlıların biyolojik yapısı
ihtiyaçları duyguları farklılaşabiliyor. Doğum, ölüm, yaratılış,
dünyanın ve evrenin uyduğu kurallar, ilahi irade, değişmez
gerçekliklerdir.
Ancak; tarihsel yorumlar, değişken olduğu için bu değişkenlerin
koyduğu ilkeler kurallar da kesin olamaz, değişebilir.
Kimilerinin doğruları, kimilerinin yanlışları olmuştur. Bugün de yarın
da olacaktır.
Temel sorun yaratılış amacına göre insanının neyi anlayacağı ve nasıl
yaşayacağıdır.
Dün olduğu gibi bugün de tartışmaların temelinde bu yatıyor.
Soruyorlar; hocam ne olacak bu ülkenin hali? Ben de; bakalım, görelim
diyorum. Ya siz?
Günün Sözü: İnsanı yalan söyleyip söylemediğine göre sev ve takdir.
NOT.BİZİM MİLLET AK PARTİ İKTİDARA GELİRSE SAKAL BIRAKIR, AK PARTİLİ
OLUR. BAŞINDA TAKKE, ELİNDE TESBİH NAMAZA BAŞLAR. CHP İKTİDARA GELİRSE
ATATÜRK'ÇÜ VE DEVRİMCİ OLUR, LENİN SAKALI BIRAKIR VE CHP'LİLERLE
GEZMEYE BAŞLAR. ELİNDE CHP'Lİ OLDUĞU ANLAŞILSIN DİYE CUMHURİYET
GAZETESİ'NİN DIŞ YÜZÜNÜ GÖSTERE GÖSTERE GEZER AMA İÇ CEBİNDE ŞOK
GAZETESİ VARDIR. MHP İKTİDARA GELİRSE, AŞAĞI DOĞRU BIYIK BIRAKIR
MHP'Lİ OLUR. BU ''BANA DOKUNMAYAN YILAN, BİN YAŞASIN...'' TAKTİĞİDİR,
KISACASI HALKINDA POLİTİKACILARDAN PEK BİR FARKI YOK.(KERİM ÖZBEKLER)