Konuşmak
istemiyorsun. Gerginsin. Bunalımdasın. Ağlıyorsun. Yalnızsın.
Kederlisin. Mutsuzsun. Kimse seni anlamıyor. Sen kimseyi
anlamıyorsun.
Kıyıda köşede kalmış gibisin. Durgunsun. Öfkelisin. Ne yapacağını
bilmiyorsun. Ne yapmayacağını biliyorsun. Güçsüzsün. İçinde kötü
şeyler
olacak korkusu var. Kaygılısın. Heyacan basıyor. Tedirginlik bedenini
uyuşturuyor.
Yabani
sarılgan bir sarmaşığın hayat ipine sarılması gibi hem kendi
benliğinin
hem de kötücül benliklerin bencil arzuları ruhuna ve bedenine
sarılmış
hissediyorsun.
İçimi
rahatlasan ise şu: Herşeye rağmen hayatını yeniden ele geçirmek
istiyorsun. Farklı canlılık veren bir şeyin meydana gelmesini
istiyorsun. Tıkanıp kalmışlığın biteceğine dair umudun sönmemesi ne
güzel. Bu ölüm bile olsa.
Dayanmak
istiyorsun. Dayanıyorsun. Zamanın akışı içinde yıpranmış ve gevşemiş
varlığın aynı zamanda rüzgalarla bilenmiş kaya gibi seni güçlü
kılıyor.
Bugün
de mi aynı soruları sordun? Dur sen söyleme. Biliyorum o ünlü
sorularını: Ben neye açım diye soruyorsun. Özlemini çektiğim nedir?
Ben
ne arıyorum? Neyi çok istiyorum? Neyi çok arzuluyorum?
Tam
düşündüğün gibi. Kalbini çokluk yordu. Onun dışındaki herşey kalbine
tutunmaya, kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Kalbin dünyanın
mahzeni
gibi. Odanda fazla eşyalar her zaman seni boğar biliyorsun. Bu yüzden
sık sık temizlikler yaparsın. Kalbindeki herşeyi de arkanda bırakmak
ne
güzel olurdu. Ama aynı anda hem kalmanın hem gitmenin bir yolu
yoktur.
Bir çok şeyi nasıl bırakabilirsin arkanda? Kalbinin kapılarını açıp
içindekilerin dışarı uçmasını nasıl başarabilirsin? Bunun için
geceler
uykusuz mu kalmalı, yemeden içmeden mi kesilmeli, bırakıp gitmeli mi?
Önce
tek başına olma görevini üstlenmek istemelisin. Hani konuşmuştuk ya.
İnsan kendi kendine, kendi için uyanık olmalı bu zamanda. Senin için
uyanık olan insanların devri geçti artık. Onun için bir hayatı
yaşamak
için tek başınasın.
Yalnız başına ölmeden önce yalnız başına yaşamalısın. Kendi tekliğini
hissetmeden Onun tekliğine varamayacağını biliyorsun değil mi?
Hemfikir olmamıza sevindim.
Herşeyi
arkanda bırakmak ve tekbaşınalığı yaşamanın bir yolu olmalı . Kalbin
ancak çokluktan kurtulunca serinliyor. Kalbin o zaman karmaşadan
kurtulup bir düzene giriyor.
Kalbini ne düzene sokacak?
96: 19 Secde et ve yaklaş
Allahın bu sözü ruhuna nefes aldırıyor.
Secdeye
varmalı diyorsun. Her secde Ondan başka her varlığı arkanda bırakmak
değil mi? Bütün çoklar geride. Önünde teklik var. Önce kendinin
tekliğı. Yalnız ölmeden önce yalnızca secdeye kapanmalısın.
Başkasıyla
birlikte secdeye kapansan da her secde yine de biriciktir.
Melekler
kalbine dokunacak secdede. Yenilenme, yeniden hayat bulma secdede
gerçekleşecek. Kalbinin önündeki varlıklar arkaya çekilecek. Sen ve
O.
İkiniz aranızda bir ilişki anı olacak. Sen ve O. O ve sen. Ne
büyüleyici bir an olmalı. Tüm dünyaya bedel bir an olmalı bu. Tüm
evren
secdedeki tek bir anda yaşanan sen ve O ilişkisi bile edemiyor değil
mi?
Bedenin,
ruhun, duyguların ve benliğin secdede olacak birazdan. Duygularını
rahat bırakacaksın ama. Bırakacaksın kalbin ne yaşayacaksa yaşayacak.
Yakınlaşayım diye çabalamayacaksın . Kalbini yöneltmeye
kalkmayacaksın.
Secdede ne hissediyorum diye kendini yoklamayacaksın.
Bunu
nasıl yapabilirim diye endişe mi duyuyorsun? Sen yapmayacaksın ki
zaten. Kalbin yapacak. Sen Kalbinle oynama yeter. Tüm iradeni alnını
secdeye koymak için toplayacaksın. Kalbinin yaklaşması için değil.
İnsan kalbini kurcalamamalı.
Günde kırk kere secde etmek demek, kırk kere Ona yaklaşmak demek. Bu
fırsatı insan nasıl kaçırabilir?