Dünyayı algılayan "ben" ve "benim dışımdaki şeyler" ayrımına (özne/nesne) dayanan düşünsel paradigmaya köken aldığı kabul edilen Descartes felsefesine atfen Kartezyen düşünce adı verilmektedir.Gerçi "ben ve sen/diğerleri" şeklinde yerleşik dünya görüşü Descartes'ten öncesine uzanır.Batı düşüncesi için bu görüşün izlerini antik yunana kadar takip edebilsek de batı düşünce tarihine bu paradigmayı köklü biçimde yerleştiren unsurun Hıristiyan dini ve kilisesi olduğunun altını çizmek gerekir.
Önce bölünmenin iki yönlü olduğunu;insanın dışında yer alan nesneleştirilmiş tanrı/kilise ve dinin öznesi (kul) şeklinde işleyen bir bölünmeyi,insanın iç dünyasında iyi ve kötü niteliklerinin birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşen ikinci bölünmenin takip ettiğini ifade eldim.Sonra,iyi ve kötü nitelikleriyle bir ve bütün olan insanın "önce Musevi sonra Hıristiyan dininin etkisiyle" nasıl ortadan ikiye bölündüğünü ve bu bölünmenin gerçekleşmesi esnasında hasıl olan şeytan fikrinin işlevine bir bakalım.
Birinci bölünme:Nesneleştirilmiş "tanrı-doğa" ve kul -özne
Musevi ve Hıristiyan tanrısı antropomorfik (insan benzeri) özellikleriyle ;kendisine hizmet edilmesini ve saygı gösterilmesini bekleyen (kulluk), seven,kullarına bazen kızan,öğüt veren, ahit (anlaşma) yapan,anlaşmaya uymayınca lanet yağdıran, cezalandıran sonra bağışlayan ,fikrini değiştirebilen, hayal kırıklığına uğrayan bir tanrı (ve aslında baba figürü ) olarak tasavvur edilmiştir.Doğu düşünce ve inanç geleneğinin insan ruhuna ve doğaya "immanent-içkin" tanrısına tezat , açıkça nesneleştirilmiş bir tanrıdır bu.
Ünlü Mitolog Joseph Campbell, İslamı, Hıristiyan ve Musevi dinleriyle aynı kategoriye,batı mitolojisi içerisine koyarak ele alıyor.Zira üç din , dinin öznesinin(kul) nesneleştirilen tanrı ile ilişkisi bakımından birbirine benzemektedir.Hepsi, insan/kul(özne) karşısında , tanrıyı nesneleştirmiştir. İslam ve Hıristiyan düşüncesinin tüm batı felsefe geleneğini etkilediği aşikardır .Tanrı algısı esasen doğanın ve toplumun algısından soyutlanmış değildir .Dolayısıyla böyle bir paradigma ile hareket eden insan tanrıya olduğu kadar doğa ve diğer insanlara da nesne gibi davranacaktır.
Esasında , "özne-nesne" paradigmasının hayat bulmasında, insanın biyolojik kökenli hayatta kalma güdüsü,doğa ile mücadelesi, üretim ilişkileri ,türdeşlerine yönelik orientasyonu (ebeveynlik yapma, arkadaşlık kurma-yakınlaşma,toplumsal yaşam eğilimi) etkili olmuş olmalıdır.Ancak din olgusu ve geleneksel değerler insanların kabile düzeyinden başlayarak oluşturdukları toplulukların hemen ardından devreye girmekte ve paradigmayı yaygınlaştırıp ,sağlamlaştırmakta , gelecek kuşaklara aktarmaktadır.
Tanrı kadar doğa ,kültürel kurumlar ve insan toplulukları insanın içine girip çıkabildiği "insanın dışında yapılar" olarak algılanır.İnsan,tanrıdan olduğu gibi doğa ve toplumdan da soyutlanmıştır.Bu algının doğal sonucu yalnızlık,derin bir yalıtım hissi , Tanrı ve toplum tarafından dışlanma korkularıdır.
İkinci bölünme:İyi ve kötü nitelikleriyle kendi içinde bölünmüş özne
Diğer yandan Hıristiyan düşüncesi ,"tanrı ve onu temsil eden kilise ile bireyi" keskin mevcudiyet sınırlarıyla ayırır.Mümin (ve ortalama insan), günah sayılan insani niteliklerini bilinçdışına bastırıp,böylesi niteliklerin olsa olsa kendi dışındaki dünyaya ait olduğunu iddia ederek (bu bir projeksiyondur) kendi içinde iyi ve kötü nitelikleri bakımından bölünmüş olur.
İnsandan dışlanan kötü nitelikler Hıristiyan dünyasında etkin biçimde,İslam dünyasında ise kısmen şeytana atfedilir.Bu yüzden İslam şeytanının kudreti ,hıristiyan şeytanının kudretinden azdır. Hıristiyan düşüncesi şeytanı fazlasıyla önemser, dünyayı ele geçirme tehlikesi ile inananları korkutur,hatta insanın tinsel başarısını şeytana karşı tanrı saflarında yer alarak kazanacağı ilahi bir zafere indirger.Hıristiyan şeytanı insanın ruhsal kötücül niteliklerinin projeksiyonudur.İslam'ın varla yok arası şeytanı ise yadsımanın gölgesinde yaşamını sürdürmeye çabalayan hayali bir varlıktır.Tümüyle ortadan kaldırılması dinlerin genel olarak "iyi ve kötünün dünyadaki varlığının somut ve anlaşılır biçimde izahı " yükümlülüğünü üstlerinde taşıdıklarından mümkün olmaz.İnanan sorar:Kötülüklerin müsebbibi kimdir? O yüzden İslam'da şeytana "ismen" ihtiyaç duyulur ama fiilen yadsınır,yok sayılır.
İslam ülkelerinde bu yüzden; satanist fanteziler,okültist öğretiler,hatta günümüz roman-sinema geleneğinde sık örneklerine rastlanan "karanlıklar imparatorluğundan dünyaya hükmetmek üzere dönen şeytanın" başrolünü oynadığı korku roman ve filmleri batı dünyasında yaptığı kadar iş yapmaz.İslam şeytandan korkmaz.Kulağına fısıldadıklarından,içine saldığı vesveselerden, günahla teşviklerinden sakınan insan İslamın şeytan handikabından kolayca sakınmış demektir.
Geleneksel doğu düşüncesi özne-nesne dualitesine yer vermez…
Musevi,Hıristiyan ve İslam kültürünü yaygın olduğu coğrafyalardan uzağa orta ve güney asyaya doğru yöneldiğimizde ,tanrıyı nesneleştiren ve kurumsallaştıran bir geleneğe rastlamıyoruz. İlk kez Budizm,Taoizm gibi mistik doğ düşüncelerini keşfeden batılı önce bir şaşkınlık geçirir. Zira, o güne dek bakmadığı,aklına gelmeyen bir bakış açısıyla doğaya,insanlara ve tanrıya bakılabildiğini görür ve afallar. Daha sonra analitik çalışmaya alışmış batılı "anlağı",doğu düşüncesine karşı şaşkınlığını giderip,kafa karışıklığına son verecek bir anlam şeması ve etiket bulur ,gerektiğinde referans vermek üzere zihnindeki boş anlam kutucuklarından birisinin içine saklayıverir(yaşamaya kalkmaz) Böyle yapmak zorundadır,zira bir batılının kafası karışık olmamalıdır,kavramlar yerli yerine oturmuş, "tüm şeyler" kategorilerine göre tasnif edilmiş olmalıdır Doğu düşüncesiyle bir batılı olarak bizlerin bağlantısı organik değildir,olamaz da.Bakış açımız ,sadece Amerikalı ve Batı Avrupalıların sahip olduğunu düşündüğümüzün tersine basbayağı orientalist veya benzeri bir şeydir
Psikanalizin Hıristiyan düşüncesinin böldüğü insanın yeniden bütünlenmesindeki rolü:
Psikanalizin yaptığı en önemli şey,batı inanç ve düşüncesinde bastırılan ve dışsallaştırılan şeytanı alıp ait olduğu yere insan ruhuna yerleştirmesi olmuştur.Melek de biziz,şeytan da.Bu bölünen özneyi birleştirmek üzere atılan bir adımdır.Jungian terapi,insan ruhunun kendini gerçekleştirmesini sağlamaya çalışırken bilinçdışı ile bilinç arasındaki bölünmüşlüğü giderecek şekilde "pandoranın kutusunu" açmaya çalışır.İnsan kötülük ve günahlarıyla yüzleşmeli ve kendini aşmalıdır.Bölünmüşlüğü bu anlamda giderilen insan diğer insanlara "kendisine uzak yabancı insanlar" ,doğaya da "içine girilip kullanılacak bir yapı" olarak bakmaz.Yaşamın gerçek yüzünü görmek insanı değiştirir.
O halde psikanaliz için doğu düşüncesine ait bütünleşik özneyi batı düşüncesi adına gerçekleştirmeye çalışan devrimci bir harekettir diyebiliriz.
Varoluşçu felsefe akımı ve psikoterapi özne-nesne dualitesi hakkında ne düşünür?
Dilthey ve Heidegger gibi düşünürler ve varoluşçuluk akımından etkilenen psikoterapi akımı kökeninde "ben-onlar" ayrımını kartezyen düşünce geleneğinin bir ürünü ,yapay bir paradigma bularak karşı çıkar.Doğu düşüncesinde yer bulamayan,batı düşüncesinin ise sımsıkı sarıldığı "özne-nesne ayrımı" yerine "biz ve birlik" kavramları ön plana çıkarılır."Bana karşı sen","bize karşı onlar" sorunlu bakış açılarıdır. Kimi çevrelerce seslendirilen bu bakış açısının kapitalist sistemce üretildiği,sistem değişince bakış açısının değişeceği söylemi, bu gün değişebilecek kimi şeyler için sorumluluk almaktan kaçınmanın mazareti olabileceği söylenebilir.
Peki varoluşçu psikoterapi özne-nesne dualitesi karşısında ne öneriyor.Tao yolunun öğrencisi ,Budist bir keşiş olmayı önermiyor doğrusu.Doğu bilgeliğinden,deneyiminden faydalanmayı öneriyor sadece.İnsan ilişkilerine sonuna dek nüfuz etmiş,"aşırı bireyci-çıkarcı" "ben-sen ayrımını" geride bırakmayı,onun yerine biz demeyi öneriyor..
İnsanın parçalarıyla değil ,bütünüyle ilişki kurmayı,bir nesne değil bir insan olarak görüp duygularına empatik olmayı,her şeyin bir ve bütünün parçaları olduğuna dair doğu bilgisini olay ve insanları olduğu halde kabullenici olmaya yönelik bir erdeme dönüştürmeyi öneriyor.Otantik bir yaşamın ,hayatın bazı anlarında gerçekleştirilebileceğini ve ben sen ayrımının insanı bazen koruyucu bir kalkan olabileceğini unutmadan, Otantik bir yaşam sürmek için gayret etmeyi öneriyor.
Bu önerilerin polyanacı bir tarafı var diyen olabilir ancak Polyana 'nın da bir batı edebiyatı ürünü olduğunu unutmamak gerekir .Doğu sanat ve düşüncesinde Polyana öyküsü,öyküleri bulunmaz.?.Polyana, iyilik ve kötülük yargıları böylesine yerleşik olmadığı birbirinden ayrı tutulmadığı Budist-Taoist doğuda üretilmez,üretilemez.Düşünce her an aldanabileceği hayal kırıklığı zemini üzerinde oturmuyordur.Orada ders çıkarılmak üzere "koanlar" vardır sadece ve koanlar hayal kırıklığına uğrayan iyimser küçük kızların dramatik öyküsünü anlatmazlar.
Yazının ilk bölümünde ,nesnenin pozitif varlığını özneye içsel travmatik boşluğun gizlenmesine yönelik manipülasyonun sonucu olarak alıyorsun.Yani anladığım, "simgesel özne"nin tutarlılığı adına dışlanan şeyler nesneler dünyasını oluşturuyor.
Bu savla birlikte özne-nesne ayrımın ,öznenin senin anlatmaya çalıştığın biçimde öznenin içinde gerçekleşen bölünmüşlüğünü maskelediğini söylüyorsun.
Dışımızdaki gerçekliğin özü nedir ve bizimle (öznel dünyamızla) ilişkisi nasıldır?Ontolojik bir sorun, "varlık sorunu" içersinde hareket ediyoruz şu anda.
Matematikte kümeler terorisi var, bilirsiniz.Bir küme bazı elemanları içerir bazılarını dışarıda bırakır.Dışarıda bıraktıkları sayesinde o küme özgündür ve bu özgünlüğe atfen bir isim alır.A-B-C kümesi gibi. Tutarlılığın sağlanması için bazı olanakların(bütün diğer olanakların) dışlanması mantığı psikolojiden,felsefeye,siyasete kadar pek çok disipline uygulanabilir.Bu pek çok olguyu açıklayan yapısalcı bir yaklaşım mantığı gibi geliyor bana….
Varoluşçuluk , bir takım imkanların dışlanması pahasına seçimlerin yapıldığının altını çizerek buradaki mantığa uygun bir yaklaşım gösterir..Kendini yaratmanın (Lacan'cı anlamda kaçınılmaz biçimde "simgesel özne" olmanın) sorumluluğu bu yüzden bu kadar büyüktür.
Soru şu ki,dışarıda bırakılan elemanların nesnel varlıklarını yaratan kümenin içindeki elemanların varlığımıdır? (o yüzden mi pozitif ontolojiye sahiptir) Sonuçta öznenin bilincine göre dışsal gerçeklik belirleniyorsa. bu fazlasıyla solipsistik(tekbenci) bir açıklama olacaktır.
İkinci bölümde gerçekte bölünmenin yerinin hakikaten zor anlaşılan ve soyutlama yeteneği gerektiren Lacan'cı görüşün gösterdiği yerde olduğunu söylüyorsun.Aslında zihinde gerçekleşen birden çok bölünmeden söz edilebilir.Psikanalizin üzerinde çalıştığı iddia edilen bölünme zihinde yatay düzlemde(bilinç-bilinçdışı) gerçekleşen bir bölünmedir.Lacan'ın bölünen öznesi (ya da zihni) dikey düzlemde(simgesel ve imgesel) bölünmüştür diyebiliriz.
Bahsedilen iki tür (yatay ve dikey) zihinsel(psikolojik) bölünmelerin nesne dünyası ile doğrudan değil dolayımlı ilişkileri olabilir.O ilişki de zihnin duyum organları ile "anlağına" aldığı ve anlamlandırdığı dışsal uyarıların zihinsel temsilcileri dolayısıyladır.Nesne ilişkileri teorisi bu zihinsel temsilcilerden hem kendilikle ilgili hem de nesnelerle ilgili olanlardan "iyi ve kötü olarak anlamlandırılanlarının" da ayrı kompartımanlarda tutulduğunu söyleyerek yeni bir bölünmeden bahseder.Bu bölünme psikanalizin bilinç ve bilinçdışı bölünme anlayışından öte,farklı bir analitik yaklaşım gerektiren bir bölünmedir.
İnsanın kendini doğadan ayrı hissetmesi ,tanrıyı nesneleştiren bir dinsel anlayışa takılması diğer insanları kullanacağı nesneler olarak görerek kendi işine yarayacak parçalarıyla uğraşması insanın-diğer insanlar –doğa ve tanrıya yabancılaşmasına neden olur.Bu bölünmeye ya da yabancılaşmaya temelde intrapsişik değil kültürel bir olgu olarak bakıyorum.Birey olarak yabancılaşmanın ya da otistik bir içsel dünyaya çekilecek ölçüde dünyadan kendini soyutlamanın psikopatolojik yönü ve sebepleri olabilir.Ancak eğer bu yabancılaşma evrensel olarak yaşanıyorsa,geniş insan topluluklarına özgü ise bunu bir kültürel olgu olarak düşünme eğilimindeyim.Bu kültürel olgunun,güncel ekonomipolitik ile ilgili yönleri olabileceği gibi (kapitalizmin yarattığı metafetişizmi olgusu gibi) kültürel olgularda görülen zamanla kolektif bilinçdışına yerleşme eğilimi gösteren tradisyonel kökenleri olabilir kanaatindeyim.
Son olarak benlik bütünlüğüne ulaşmanın ne anlama geldiğini ve mümkün olup olmadığı sorusu üzerinde duralım.Bütünsel bir benliğe sahip oluşu simgeleyen ihtiyar,beyaz uzun saçlı bilge adam arketipi evrensel olarak mitoslarda ,masallarda,şiir ve öykülerde geçer.İnsanoğlu eksiktir,ölümlüdür,gerçeği gören gözlere sahip değildir ve acı çekmektedir.Aynı mitoslar bunları da yazar.Herşeyi bilen ,yaşamın gizini çözmüş,ermiş-yarı tanrı bilge adam motifi insanın bir tesellisi,eksikliğini gidermeye çalışan Lacan'cı ötekinin arzusunun nesnesidir.
Eksikliği çok yönlüdür insanın.Psikanalitik olarak bakıldığında çocukken sandığı gibi "tümgüçlü-omnipotent" değildir en başta.Sürekli arzuları gerçek engeline toslar.Früstre olur."Arkaik-narsistik büyüklenmeci ihtiyaçları" yetişme sürecinde sağlıklı biçimde "aynalanmaz" ise psikotik büyüklenmeci sanrılarla ruhsal gerçekliğini yeniden inşa etmeye kalkar.Psikotik regresyonun sonucu ,büyüklenmeci özellikler atfedilmiş zalim nesne(makina) hayali veya mistik özelliklere sahip büyüklenmeci sanrısal kendilik ortaya çıkabilir.
Lacan, çocuktaki eksiği,psikanalitik yaklaşıma benzer biçimde annenin tüm ihtiyacını karşılayacak durumda olmadığının (onun için bir fallus olamayacağının) nihai idraki olarak tasarımlar.O yüzden ötekinin arzusu (annenin arzusu) umutsuzca peşinden koşulacak bir arzudur.Bu tasarımda çocuğun arzularını gerçekleştirebilecek tümgüçlülüğe sahip olamayışını "eksik" nosyonunun temelinde görüyoruz.
O halde,"bilge-bütün-eksiksiz-ihtiyar adam" imagosuna tam anlamıyla ulaşmak imkan dahilinde değildir.Zira dünyanın gizemi çözülemez.İnsan arzularını gerçekleştiremez , hayat sonsuz değildir,zihin kendisini bilince olanca açıklığıyla sunamaz,lisan gerçeği tamamen simgeselleştiremez.Ama söylediğine katılıyorum insan bu gerçeklerle yaşamayı öğrenebilir.Psikanaliz de hayatta kendisini yeterince eğitemeyen haylaz öğrencilerin öğrenciliklerinin geçeceği bir fakültedir olsa olsa.
Saygı ve sevgilerimle…8.9.2008
Dr Can Güngen
Yazının ilk bölümünde ,nesnenin pozitif varlığını özneye içsel travmatik boşluğun gizlenmesine yönelik manipülasyonun sonucu olarak alıyorsun.Yani anladığım, "simgesel özne"nin tutarlılığı adına dışlanan şeyler nesneler dünyasını oluşturuyor.
Bu savla birlikte özne-nesne ayrımın ,öznenin senin anlatmaya çalıştığın biçimde öznenin içinde gerçekleşen bölünmüşlüğünü maskelediğini söylüyorsun.
Dışımızdaki gerçekliğin özü nedir ve bizimle (öznel dünyamızla) ilişkisi nasıldır?Ontolojik bir sorun, "varlık sorunu" içersinde hareket ediyoruz şu anda.
Matematikte kümeler terorisi var, bilirsiniz.Bir küme bazı elemanları içerir bazılarını dışarıda bırakır.Dışarıda bıraktıkları sayesinde o küme özgündür ve bu özgünlüğe atfen bir isim alır.A-B-C kümesi gibi. Tutarlılığın sağlanması için bazı olanakların(bütün diğer olanakların) dışlanması mantığı psikolojiden,felsefeye,siyasete kadar pek çok disipline uygulanabilir.Bu pek çok olguyu açıklayan yapısalcı bir yaklaşım mantığı gibi geliyor bana….
Varoluşçuluk , bir takım imkanların dışlanması pahasına seçimlerin yapıldığının altını çizerek buradaki mantığa uygun bir yaklaşım gösterir..Kendini yaratmanın (Lacan'cı anlamda kaçınılmaz biçimde "simgesel özne" olmanın) sorumluluğu bu yüzden bu kadar büyüktür.
Soru şu ki,dışarıda bırakılan elemanların nesnel varlıklarını yaratan kümenin içindeki elemanların varlığımıdır? (o yüzden mi pozitif ontolojiye sahiptir) Sonuçta öznenin bilincine göre dışsal gerçeklik belirleniyorsa. bu fazlasıyla solipsistik(tekbenci) bir açıklama olacaktır.
İkinci bölümde gerçekte bölünmenin yerinin hakikaten zor anlaşılan ve soyutlama yeteneği gerektiren Lacan'cı görüşün gösterdiği yerde olduğunu söylüyorsun.Aslında zihinde gerçekleşen birden çok bölünmeden söz edilebilir.Psikanalizin üzerinde çalıştığı iddia edilen bölünme zihinde yatay düzlemde(bilinç-bilinçdışı) gerçekleşen bir bölünmedir.Lacan'ın bölünen öznesi (ya da zihni) dikey düzlemde(simgesel ve imgesel) bölünmüştür diyebiliriz.
Bilindışını pozitif 'simgesel' düzen tarafından belirlenen bilincin/bilinçlenmenin , bir tür 'katlanılması gereken' 'fazla'sı ya da 'artık'ı olarak düşünebilir miyiz? Zira bilinç ontolojik statüsünü bilinçten dışlanana borçludur hala.İmgeseli ya da fantazilerimizi de bir tür bastırılan/dışlanan gerçeğin geri dönüşü olarak düşünebilir miyiz?Bireysel psikoloji de 'semptom' olarak,sosyal psikoloji de ideolojik manüplasyon olarak karşımıza çıkan şey 'Gerçek'i maskeleyen İ'mgesel' değil midir?Böylece Lacanın o ünlü üçlemesini belirlemiş olduk: Simgesel-İmgesel-Gerçek.
Bahsedilen iki tür (yatay ve dikey) zihinsel(psikolojik) bölünmelerin nesne dünyası ile doğrudan değil dolayımlı ilişkileri olabilir.O ilişki de zihnin duyum organları ile "anlağına" aldığı ve anlamlandırdığı dışsal uyarıların zihinsel temsilcileri dolayısıyladır.Nesne ilişkileri teorisi bu zihinsel temsilcilerden hem kendilikle ilgili hem de nesnelerle ilgili olanlardan "iyi ve kötü olarak anlamlandırılanlarının" da ayrı kompartımanlarda tutulduğunu söyleyerek yeni bir bölünmeden bahseder.Bu bölünme psikanalizin bilinç ve bilinçdışı bölünme anlayışından öte,farklı bir analitik yaklaşım gerektiren bir bölünmedir.
Elbette bu böyledir.Ama ben psikanalizin bize sunduğu perspektifin bugün tıkanan ve inandırcılığını yitiren sosyalist-demokratik politikanın postmodern dezenfermasyona karşı hala ve kararlılıkla savunalabileceğini gösteren bir ufuk açtığına inanmaktayım.Böylece sosyalist bir dünyada psikanalize daha az gerek duyulacaktır.Ya da belki de psikanaliz gerçek potansiyelini sosyalist bir yaşam tarzında gerçekleştirecektir.Zira sosyal eşitsizlikler ve ekonomik bağımlılık sürdükçe psikanaliz nihai amacına ulaşamayacaktır.Zira terapiden hemen sonra hasta yine bu sosyal düzenin içine girecektir.Fakat psikanaliz toplumsal düzeni de bireyin psiklojisi gibi ele alabileceğimizi ve böylece ideolojik manüplasyonlar karşısında daha uyanık olabileceğimizi sağlayabilir.
İnsanın kendini doğadan ayrı hissetmesi ,tanrıyı nesneleştiren bir dinsel anlayışa takılması diğer insanları kullanacağı nesneler olarak görerek kendi işine yarayacak parçalarıyla uğraşması insanın-diğer insanlar –doğa ve tanrıya yabancılaşmasına neden olur.Bu bölünmeye ya da yabancılaşmaya temelde intrapsişik değil kültürel bir olgu olarak bakıyorum.Birey olarak yabancılaşmanın ya da otistik bir içsel dünyaya çekilecek ölçüde dünyadan kendini soyutlamanın psikopatolojik yönü ve sebepleri olabilir.Ancak eğer bu yabancılaşma evrensel olarak yaşanıyorsa,geniş insan topluluklarına özgü ise bunu bir kültürel olgu olarak düşünme eğilimindeyim.Bu kültürel olgunun,güncel ekonomipolitik ile ilgili yönleri olabileceği gibi (kapitalizmin yarattığı metafetişizmi olgusu gibi) kültürel olgularda görülen zamanla kolektif bilinçdışına yerleşme eğilimi gösteren tradisyonel kökenleri olabilir kanaatindeyim.
Son olarak benlik bütünlüğüne ulaşmanın ne anlama geldiğini ve mümkün olup olmadığı sorusu üzerinde duralım.Bütünsel bir benliğe sahip oluşu simgeleyen ihtiyar,beyaz uzun saçlı bilge adam arketipi evrensel olarak mitoslarda ,masallarda,şiir ve öykülerde geçer.İnsanoğlu eksiktir,ölümlüdür,gerçeği gören gözlere sahip değildir ve acı çekmektedir.Aynı mitoslar bunları da yazar.Herşeyi bilen ,yaşamın gizini çözmüş,ermiş-yarı tanrı bilge adam motifi insanın bir tesellisi,eksikliğini gidermeye çalışan Lacan'cı ötekinin arzusunun nesnesidir.
Daha güzel ifade edilemezdi...
Eksikliği çok yönlüdür insanın.Psikanalitik olarak bakıldığında çocukken sandığı gibi "tümgüçlü-omnipotent" değildir en başta.Sürekli arzuları gerçek engeline toslar.Früstre olur."Arkaik-narsistik büyüklenmeci ihtiyaçları" yetişme sürecinde sağlıklı biçimde "aynalanmaz" ise psikotik büyüklenmeci sanrılarla ruhsal gerçekliğini yeniden inşa etmeye kalkar.Psikotik regresyonun sonucu ,büyüklenmeci özellikler atfedilmiş zalim nesne(makina) hayali veya mistik özelliklere sahip büyüklenmeci sanrısal kendilik ortaya çıkabilir.
Bu senin uzmanlık alanın artık :-)
Lacan, çocuktaki eksiği,psikanalitik yaklaşıma benzer biçimde annenin tüm ihtiyacını karşılayacak durumda olmadığının (onun için bir fallus olamayacağının) nihai idraki olarak tasarımlar.O yüzden ötekinin arzusu (annenin arzusu) umutsuzca peşinden koşulacak bir arzudur.Bu tasarımda çocuğun arzularını gerçekleştirebilecek tümgüçlülüğe sahip olamayışını "eksik" nosyonunun temelinde görüyoruz.
Yanlış bilmiyorsam bu Freud'ta da var olan bir argüman.
O halde,"bilge-bütün-eksiksiz-ihtiyar adam" imagosuna tam anlamıyla ulaşmak imkan dahilinde değildir.Zira dünyanın gizemi çözülemez.İnsan arzularını gerçekleştiremez , hayat sonsuz değildir,zihin kendisini bilince olanca açıklığıyla sunamaz,lisan gerçeği tamamen simgeselleştiremez.Ama söylediğine katılıyorum insan bu gerçeklerle yaşamayı öğrenebilir.Psikanaliz de hayatta kendisini yeterince eğitemeyen haylaz öğrencilerin öğrenciliklerinin geçeceği bir fakültedir olsa olsa.
'Zira dünyanın gizemi çözülemez' mi,yoksa gizem ya da gizemleştirme denen şey Gerçek'i maskeleyen imgesel-simgesel bir manüplasyon mu? Ben 'gizem' denen şeyin bu türden manüplasyon olduğundan kuşkulanıyorum.Gizemi kendimce 'doğru' yere oturttuktan sonra diyebilirim ki,'dünyanın gizemi çözülebilir'.Gerçek gizem değildir.Dilde kaydını tutamayabiliriz,her türlü tanımlamaya direniyor olabilir.Ama bu onun gizem olduğu anlamına gelmez.Bilakis 'Gerçek' her türlü gizemleştirmeye direnen şeydir.Aynı zamanda 'gerçek' kendini bu gizemleştirme sayesinde (bir tür ima olarak) açığa vuran şeydir.
Gökyüzü64 Yazdı:
Değerli dostum deli,yukarıda Lacan'ın görüşlerini güzelce ortaya koymuşsun Böylece ben de gerçek,simgesel-imgesel ve "simgesel fazlanın/aşırı simgeselleştirmenin"- ürünü olarak bilinçdışı- gibi kavram ve kavramlar arası ilişkileri gözden geçirme fırsatı buldum.
Bilinçdışı ve sevgi nesnesi (eksik nesne) konularında, Freud ve Lacan'ın düşüncelerini karşılaştırarak konuya biraz daha açıklık getirmeye çalışmak istiyorum.
Bilinçdışının varlığı konusunda Freud'yen ve Lacan'cı psikanaliz uzlaşmış görünüyor.İçeriği konusunda anlaşmazlık var mı emin değilim. Simgeselleştirmenin fazlasının (bilincin tutarlılığını koruyabilmesi için dışlaması gereken anlamı) Lacan ve Zizek'çe bilinçdışı malzeme olarak görüldüğünü anlıyoruz.Freud ise bilinçdışı içeriğin hayal/fantezi/imge, düşünce,arzu, impuls,(cinsel)dürtü gibi değişik malzemelerden oluştuğunu düşünüyor.Freud semptomu bilinçdışı çatışmanın bir ürünü, "uzlaşı oluşumu-compromise formation" olarak görür..Semptom sayesinde cinsel enerji yükünün (libido) bastırılan düşünce içeriğinden ayrılarak organ üzerinden akışkanlık kazandığını söyler.Diğer bir deyişle semptom aşırı libido ile yüklenmiş organ veya bedensel bölgedir.Lacan'ın "semptomatik imgesi" enerji yükü vurgusu içermez ama Freud'yen konsepte aykırı değildir.Lacan'ın enerji vurguları içeren ruhsal yaşamın ekonomik kuramına ve (muhtemelen) intrapsişik çatışma olgusuna özellikle girmediğini Nasio'nun kitabını okurken gördüm.
Sevgili dostum ,Freud hakkında senin kadar derin bilgiye sahip değilim.Eğer Freud bilinçdışını 'hayal/fantezi/imge',dürtü,düşünce ,arzu olarak tanımlıyorsa,anladığım kadarıyla Lacan bu geniş alanı 'imgesel' ve 'gerçek' olarak ayrımlar koyup tanımlıyor.Dediğin gibi aşırı simgeleştirmenin (bilincin oluşturulduğu alan diyelim buna) fazlası/artığı olarak, dilde kaydı olmayan ve dile direnen,bilinçle arasında antagonistik/paralaksal bir ilişki olan 'bilinçdışı' ya da 'Gerçek'dediğimiz bir alan oluşmaktadır.Bu hem Freud'ta hem e Lacan'da olan bir argümandır.Aralarındaki fark ,sanırım Freud'un, Lacan'ın terimleriyle söylersek imgesel ile Gerçek'i tek bir terimde,'bilinçdışı' teriminde tanımlamış olmasıdır.Lacan'ın imgesel ve Gerçek tanımlarına daha yakından bakarsak Freud'un 'bilinçdışı' ve 'semptom' tanımlarına tıpatıp uyduğunu görürüz. 'Bilinçdışı'nı Gerçek'le,'semptom'u imgeselle karşılamak mümkündür.Bilinçdışı zaten lacan'ın da 'objet petit a' (Gerçek) dediği 'dışlanan fazla'ya tekabül ettiği noktasında anlaşılmayan bir şey yok.Lacan imgeseli dışlanan Gerçek'in simgesel gerçekliğe geri dönerek onu kastre (kastrasyon) etmesi olarak tanımlar.Freud da semptomu senin de dediğin gibi bir tür 'bilinçdışı çatışma' olarak ,'kastrasyon' olarak tanımlamaz mı?
"Enjoy your symptom"
Semptomun tadını çıkar.Zira o ,kendi varlığını tutarlılığa kavuşturmak için dışladığın gerçeğin geri dönen imgesel yansımasıdır diyor Lacan.Semptom tadı çıkarılabilecek bir şey değil öte yandan,acı verici bir şey.Bu bakış açısının handikaplarından birisi de "senin gerçeğin olanın" zorunlu olarak (belirlenimci bir şekilde) ortaya çıkışını kabullenmeni beklemesi.Bu esnada semptomunun üzerindeki yükünü ,dil ve kültüre havale ederek Freud'yen tabirle ikincil kazanç denen(secondary gain) türde bir rahatlama sağlandığını görüyoruz... Konversiyon histerisinde ki "la bella indifferance" denilen "felcine duyarsız bir gülümseme ile bakan" hastanın imgesini canlandırıyor zihnimde "enjoy your symptom" tümcesi…
Lacan'ın, Zizek'in benim de katıldığım seminirinde,'enjoy your symptom' sözünü sadece bir kez telafuz ettiğini iddia eder.Türkçede Lacan çevirisi hiç denecek kadar az olduğundan bu iddiayı test edemedim.Ancak yine de Lacan'ın 'tadının çıkarılması gereken semptom'dan kastının psikanalize direnen 'sinthome' olduğunu düşünmekteyim.Zira semptom ile sinthome terimleri farklı anlamda kullanılır.Semptom psikanaliz yoluyla, 'fantazinin katedilmesi' sayesinde aşılabildiği halde,sinthome aşıldığı varsayılan semptomun tekrar tekrar ve obsesif bir biçimde geri dönüşüdür.Semptomun psikianalize direnen ve kendini obsesif bir şekilde yineleyen halini sinthome olarak düşünelim.Anladığım kadarıyla Lacan semptomun psikanaliz yoluyla sadeleştirilmiş bu son kertesi olan sinthome'yi aklın sınırı olarak görmektedir.Zira sinthome 'benlik'in son kalesidir.Sinthome'yi yıktığın 05;zda benliği vareden tüm simgesel temeller de yıkılmış olacaktır.Ve yine anladığım kadarıyla Lacan aradığı öznenin simgesel bağlarından tamamen kopmuş bir özne de olamayacağı hükmünü verir.Oysa onun aradığı özne içinde yaşadığı toplumla şizoid bir ilişkiden ziyade,oysal-simgesel ilişkiye belli bir mesafeden de olsa aktif olarak katılan,her türlü risk ve sorumluluğu üstlenecek cesarette bir öznedir.Oysa sinthome'yi yıktığınızda anksiyetenin derinliklerinde tüm yaşamsal bağlarından koparılmış bir insanlık durumuyla karşılaşırız.İşte belki de bu yüzden lacan 'enjoy your symptom' demiştir.Ama bu sözden 'hayatın tadını çıkar' ya da 'arzularının (yüreğinin) sesini dinle' türünden anlamlar çıkarılmasından kaçılmalıdır diye düşünüyorum.
Ama Lacan'cı psikanalizin hastaya bu rahatlığı verme ile sınırlı kalmadığını, "Büyük ötekinin hastanın hayatında kişisel temsilcisinin kim/kimler olduğunu ve taleplerine neden hemen cevap verilmesi gerektiğini" düşünmeye doğru sürüklediğini biliyoruz.
Psikanalizin en temelde hastaya sağladığı fayda,semptomuna/imgesel dünyasına takılıp kalmış hastayı, bunun Tanrı'nın laneti,işlediği günahların bedeli gibi kendine özel bir deneyim olmayıp,insanlığın evrensel sorununun bir tür tersyüz olmuş kişisel versiyonu olduğunu göstermesidir.(kişiye özgü çok çeşitliliğin ortak zemini) Bu şekilde hasta kendi tutum ve davranışlarının yarattığı sonuçların sorumluluğundan muaf tutulmaz;bilakis kendisini bu noktaya getiren şartlar karşısında takındığı pasifist tavrın müsebbibi olan tek 'teselli'siyle yüzleştirir.Elbette bu teselli öncelikle kendi egosudur,daha sonra bu egonun yaratıldığı kültürel-sosyal koşullardır.Yani psikanaliz sayesinde hastanın farketmesi beklenen şey yaşadığı hayatın özgür iradesinin değil,zorunlu seçim olarak karşısına konanın özgür bir şekilde seçtiğinin inandırılabildiği simgesel dünyanın gerçekliğidir.Yani sıradan simgesel bir nesne olduğudur.Elbette psikanaliz hastasına bu açık seçik bir iddia ile yaklaşmaz.Simgeselin ona yaptığına benzer bir şekilde bunun hastanın kendi keşfi olarak fark etmesini bekler.Yani bir nevi psikanalist hasta karşısında 'büyük Öteki'nin/simgeselin yerini alır.Hasta için analist 'bildiği varsayılan özne'dir.Yani bir tür otoritedir.Zira hastanın zaten Büyük öteki'ye olan inancı zayıflamıştır.Dolayısıyla hastanın ihtiyacı olan bu inancın onarılmasıdır.Daha doğrusu yeni bir otorite arayışıdır;'Babanın yeri'ni dolduracak bir temsildir.Analistin hastayı gerçekle yüzleştirmesini sağlayan ilksel minimal koşul da budur diye düşünüyorum.Yani İrvin Yalom'un 'Nietzsche Ağladığında' adlı kitabındaki gibi analistin hasta karşısındaki hiyeraşinin yıkılması adına hasta karşısında hastayı oynamak,bu yolla hastanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamak adına başarısız ve gereksiz bir çabadır.Zaten kitapta da analiz hiçbir sonuca ulaşmamış,başladığ 5; konuma geri dönmüştür.İki taraf da analizin sonunda en baştaki konumlarına olan zorunlu güvenlerini tazelemişlerdir.Niçe 'yalnızlığını',Brauer&# 8217;se 'sıkıcı hayat'ını seçmiştir.Sonuçta analiz tarafların inançlarını sarsmak şöyle dursun daha da pekiştirmiştir.