From: Salim Koçak <salim...@gmail.com>
Date: 7 January 2020 20:29:43 GMT+3
Subject: Vatanlarını Nasıl Sevdiler: Albert Camus
Vatanlarını Nasıl Sevdiler: Albert Camus
“FRANSA’NIN YORULMAYA HAKKI YOKTUR” (*)
Albert Camus umutsuzluğun yazarı olarak bilinir ama umutsuzluğu aşabilmiş de bir yazardır. Nitekim bu, en açık şekilde Denemeler’inde görülür.
Kaldı ki umutsuz olmaya en az sanatçıların hakkı vardır. Çünkü yaratmak isterler. O nedenle özgür ve bağımsız hareket etmeye en çok onların ihtiyacı vardır. Yine o nedenle en çok onlar severler vatanlarını. En çok onlar cesaret gösterirler vatan için. O nedenle de vatanlarının zarar görmesi ya da vatansız kalmaları hâlinde en büyük acıları çekenler onlar olurlar.
Ancak onlardaki vatanseverlik sıradan bir vatanseverlik değildir. Yurdunu bilinçsizce sevmek, canını körükörüne vermeye hazır olmak demek değildi. Nitekim son derece derin hümanist ve evrensel duygu ve düşüncelere sahip olmasına karşın Camus da zamanı gelince ülkesi için ayağa kalkmasını bilmiş, ama bunu hiçbir zaman herhangi bir politik ya da ideolojik amaçla değil, daha saygıdeğer olan metafizik bir ahlâk anlayışıyla yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşının sonunda ülkesinin Alman işgâlinden kurtularak yeniden özgürlüğüne kavuştuğu günlerde yazdığı ve Olanlar Üstüne adlı kitabına da aldığı yazılarından birinde şöyle diyordu:
“Bizim kuşağımızın insanları haksızlık karşısında irkilince; “Bu da geçer yahu!” diyorlardı. Böylece işin kolayına kaçan ve dünyaya küsen bir ahlâk anlayışı yayıldı insandan insana. Oysa onur duygusu kendine ve başkalarına karşı yüksek bir sorumluluğu gerektirir her zaman. Bu işte bir de ince bir duyarlılık, her türlü dalavereden iğrenen bir dürüstlük, burjuvaların kusur saydığı bir gurur, kısacası, ‘Hayır’ deme gücü gerekiyordu. İşte bugün Fransa’da ve toplumun her basamağında yeniden kurulması, yeniden uyandırılması gereken duygu, bu bükülmezlik ve boyuneğmezlik duygusudur. Şunu bilmeliyiz ki, her bayağılığa katlanma, her vazgeçme, her kolaya kaçma bize düşman tüfekleri kadar zararlıdır. Fransa’nın artık yorulmaya, yorgun bir Fransa olmaya hakkı yoktur. Yeniden kalkınmamızın tek koşulu budur. Bizi kurtaracak şey, “Hayır” demesini bilmiş olan insanlarımızın yarın aynı sarsılmazlıkla ve çıkarını düşünmeden “Evet” demesini de bilmeleridir.”
Yine aynı dönemde kaleme aldığı Bir Alman Dosta Mektuplar’ın ilkine “Uluslarının gücünde bir anlam bulanlar her şeyi ona feda etmelidirler,” diyen Alman dostuna katılmadığını belirterek başlıyor, ama onurlu ve hümanist bir vatanseverlik dersi de veriyordu:
“Size olamaz diyordum. İnsanın güttüğü amaca her şeyi feda etmesi gerektiğine inanmam. Kimi yollar vardır ki bağışlanamaz onlara başvurmak. Örneğin yurdumu sevdiğim kadar adaleti de sevmek isterim. Yurdum için herhangi bir büyüklüğü, hele kana ve yalana dayanan bir büyüklüğü istemem. Yurdumu, adaleti yaşatarak yaşatmak isterim. Bizi ne çeşit büyüklük coşturur, hemen söyleyeyim size. Yani sizde olmayan ve bizim alkışladığımız gözüpeklik ne türlü bir gözüpekliktir, onu söyleyeyim size. Çünkü içine atıldığımız ateş, çoktandır hazırlandığımız ve düşünmekten daha kolay üstüne yürüdüğümüz bir ateşse, büyük bir şey değildir bu. Oysa kinin, kaba gücün boş şeyler olduğunu bile bile ölüme, işkenceye doğru ilerlemek büyük bir şeydir. Savaştan nefret ede ede savaşmak, mutluluğun ne olduğunu bile bile her şeyi yitirmeye razı olmak, yüksek bir uygarlık düşüncesiyle yakıp yıkmaya koşmamak büyük bir şeydir. İşte biz bunda sizlerden fazlasını yapıyoruz. Çünkü bizler kendi kendimizi yenmek zorundayız. Sizlerin ne yüreklerinizde yenecek bir şeyiniz var, ne de kafanızda. Bizim iki düşmanımız vardı ve silahla kazanılacak zafer yetmiyordu bize. Bizim yenecek çok şeyimiz vardı, belki bunların başında da; öteden beri size benzeme heveslerimiz geliyordu.
(…)
“Bu bozgun öğretti ki bize; düşünce kılıca karşı güçsüzdür. Ama düşünce kılıçla birleşti mi tek başına çekilen kılıcı her zaman yenecektir. İşte onun için biz bugün, düşüncenin bizden yana olduğuna inandıktan sonra kılıca sarılmış bulunuyoruz. Buna ulaşmak için ölenleri görmek, ölmeyi göze almak, sabah karanlığı giyotine giden, hapishane koridorlarından geçerken kapıdan kapıya arkadaşlarını yüreklendiren bir Fransız işçisinin hissettiklerini hissetmemiz gerekti. Düşüncelerimizi kurtarmak için bedenlerimizin işkencelere katlanması gerekti. Ancak o zaman ödediğimiz şey tam anlamıyla bizim olurdu. Biz büyük bedel ödedik ve daha da ödeyeceğiz. Ama buna karşılık inancımızı, aklımızı, doğruluk duygumuzu güçlendirdik. Artık gün, sizin yenileceğiniz gündür.”
Bütün bunları yeterli bulmamış olmalıydı ki haykırışını ikinci mektubunda da sürdürüyordu:
“Üç yıldır kentlerimizi ve yüreklerimizi karanlıklar içinde bıraktınız. Üç yıldır bugün silahlı bir güç hâline gelen düşüncenin ardındaydık. Ama artık şimdi size akıldan söz edebilirim. Çünkü bugün vardığımız kesinlik, her şeyin ödeşilip aydınlandığı, aklın yürekle elele verdiği bir kesinliktir. Siz ki aklı hafife alıyordunuz. Aklın bu kadar geç kendine gelip birden tarihe girmeye karar verdiğini görünce şaşırıyorsunuzdur herhâlde. İşte bu nedenle size yeniden seslenmek istiyorum:
“Biz doğruyu eğriyi açıkça görebilmek için sabırla bekledik. Yoksulluklar ve acılar içinde sevdiğimiz her şey için savaşabilme sevincini elde ettik. Sizse tam tersine, insanlığın bütün değerlerine karşı savaştınız. Çünkü sizin değer ölçüleriniz yanlış. Çünkü değerleriniz yerli yerinde değil. Sizde ihanete uğrayan yalnız yürek değil, akıl da olmuştur. O nedenle akıl da öcünü alıyor sizden. Bizim bozgunumuzun derinlerinden diyebilirim ki size; bu yüzden yıkılacaksınız.”
Ve nihayet son mektubunda da şöyle diyordu:
“Haklı olduğumuzu biliyoruz. Yurdumuzu seviyoruz. Mutluluk isteği ile özveri arasında, akılla kılıç arasında tam bir denge kurmuşuz. Size bir kez daha söylüyorum bunu. Söylemeliyim. Doğru olduğu için söylemeliyim. Sizinle dost olduğumuz günlerden bu yana yurdumun ve benim hangi yoldan geçtiğimizi göstermek için söylemeliyim: Bundan böyle sizden üstünüz ve bu üstünlüğümüz yıkacak sizi.”
Salim Koçak
(*) Camus’nun Denemeler kitabından derlenmiştir.
--