MİDİLLİ’DE BABAANNEMİ ANARKEN…
Son zamanlarda çok tekrar ettiğim gibi yine söylemek istiyorum ki;Türk
Milleti, tarih ve kendisi ile acil olarak yüzleşmek zorundadır. Tarihin
farkında olmayan bir milletin geleceğinin çok sıkıntılı olacağı şüphe götürmez bir
gerçektir. Ayrıca toplumun yakalandığı ruhsal hastalıklarında bir an önce
teşhis edilmesi ve tedavisine başlanması gerekmektedir. Bunu gidip
gezdiğiniz kaybedilmiş topraklarda daha iyi görüp, anlıyorsunuz… Bende bu
bayramı neredeyse Ege Bölgemizin tamamı ile rahmetli babannemin memleketi
Midilli Adası’na giderek sıla-i rahim ile geçirdim. Midilli Adası’na binlerce
Türk vatandaşı bayram gezmesi için gitmişti. Onlardan duyduklarım, bir Türk
için çıldırtıcı şeylerdi. Ne tarih biliyorlar, ne de bugün yaşadıklarımızın
farkındalar. Hele oldukça eğitimli birisinin “Midilli Adası’nda Türkler hiçbir zaman olmamıştı. Siz en iyisi bir
kiliseye uğrayın. Kiliseninin kayıtları sağlamdır. Bakarsınız
babaannenizin akrabalarına ulaşırsınız.
Zaten Fatih’te Ortodokstu.Vatikan izin verdiği için İstanbul’u aldı. Türk diye
bir şey yoktur …” demesi, beni iyice zıvanadan çıkarttı. Bu arada
babaannemin köyü Fila’ya da gittim. Yazı
ile yayınladığım fotoğraf, bu köye ait. Arkamda köyün ayakta kalan camisi
var. Köyde gezdim. Asimile olmuş Türkleri gördüm ve bana “Midilli’de adlarını ve dinlerini bilerek değiştiren 10 Türk köyü var
ve Türk olduklarını biliyorlar” diyen Nevval Konuk dostumun kulaklarını
çınlattım. Fila Köyü’nde ellerimi semaya açtım, ölen ve katledilen bütün
akrabalarım ve tüm müslüman Türklerin ruhuna dualar ettim, Fatihalar okudum.
Gözlerimden yaş gelmedi desem yalan olur. Erkek
adam ağlamaz derler ama ağlar işte… Çünkü bu topraklarda da Kurban Bayramı
oluyor, Hacca gidiliyor, camiler Kuran ile şenleniyor, mevlidler okunuyor,
ezanlar arş-ı aleme yükseliyor, selalar veriliyor, sünnet alayları
düzenleniyor, düğünler oluyor, kınalı kuzular askere uğurlanıyordu. Bütün
bunları, o toprakları seyrederken gözünün önüne getiripte ağlamayacak, tek bir
Türk düşünemiyorum… Bu gün ise, bahsettiğim topraklar; yıkık minareleri ve
tek tük kalmış tarihi mirasımız ile Müslüman Türk’ün yeniden dirilişini
bekliyor… Onun için sizlerle üç yılı
aşkın bir süre önce kaleme aldığım “MİDİLLİ’NİN İŞGALİ” başlıklı yazımı yeniden
paylaşmayı düşündüm. Yazıyı yazalı üç yılı geçmiş ama, Türk düşmanları
başta iktidar olmak üzere, Türk’e karşı giderek daha da fazla azgınlaşmış
durumda… Midilli Mutasarrıfı Faik Ali
beyin çabalarının sonuçsuz kalması gibi benim ikazlarımında yerini bulamamış
olduğu endişesi benim için çok can sıkıcıdır… Okuyun bakalım üç yıl önce
neler demişim, sonra da kararı siz verin!
“Hani şu Ayvalık’tan bakıp “yahu
burası Midilli mi?” diye konuştuğunuz, Midilli’nin 1912 yılındaki
işgalinden size biraz bahsetmek istiyorum. Bunun kendimce özel bir nedeni de
var. Benim yaşamımda büyük emeği olan babaannem Midilli’li.
Midilli adasının Yunanistan tarafından 1912 yılında işgal edilmesi, askeri
ve tarihi açıdan incelenmesi ve Türk kamuoyunun önüne konulması gereken önemli
bir konudur.
Atlas Dergisi Eylül sayısını “Ege’deki Yunanistan” ve Para
Dergisi’de son sayısını Bosna – Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Karadağ, Makedonya,
Kosova ve Sırbistanı sayarak “İş yapılacak 7 ülke” diye çıkartınca
içimdeki duygular bir kez daha gün yüzüne çıktı ve bazı şeyleri sizlerle
paylaşmak istedim.
Midilli’nin işgali, adada yaşayan müslüman Türklere çok pahalıya mal
olmuştur. Çatışmalar sırasında ve bilhassa Osmanlı – Türk askerinin teslim
olmasından sonra yerli rumlar çeteler kurarak Midilli’de pek çok taşkınlık
yapmış ve savunmasız halka ve camilere saldırarak masum canlara kıymıştır.
Bu kıyımdan babaannemin, anne ve
babası da öldürülmek suretiyle nasibini almış ve iki yaşlarındaki babaannem,
kahraman bir Türk subayının kucağında Ayvalık’a geçirilerek ölümden
kurtarılmıştır.
Daha sonra bu kahraman subayımız
babaannemi evlatlık alarak, Karşıyaka Alaybey’de (İzmir) bulunan ailesine
teslim etmiş ve kendiside Kurtuluş Savaşına katılmıştır.
Babaannem, kendisinden büyük
abisi ve ablasıyla 40 yıl sonra tesadüfler sonucu buluşmuştur. Velhasıl
yüzbinlerce dramdan biri işte.
Ancak Atlas Dergisi’nin Rodos, İstanköy,
Santorini, Sisam ve Midilli’yi sayarak “Ege’deki
Yunanistan” başlığını atması ve bize Türk adalarını, Yunan Adaları olarak
yutturmaya çalışması, nereden nereye gelindiğinin en bariz göstergesidir. Tıpkı
Türk şehri Diyarbakır’ın, Musul’un, Kerkük’ün düştüğü durum gibi.
19. yüzyıl sonlarında Midilli’de 61 cami, 38 hamam, 7 tekke, 4 medrese
ve 147 okul bulunuyordu. Buna karşılık günümüze intikal eden Osmanlı – Türk
eseri son derece azdır. ( Adada Türk yoktu diyenlere en müşahhas cevaplar
tarihte kayıtlı bu eserlerdir.)
Burnumuzun dibinde Ege’de bulunan Türk adalarını, Yunan kuvvetlerinin
ikibuçuk ay gibi kısa bir sürede işgal etmesi, o dönem, içinde bulunduğumuz
gaflet, delalet ve ihanet çemberinin boyutlarını göstermesi bakımından çok
ilginçtir. (Ege’de son iki yıldır Yunanistan tarafından işgal edilen 18 adaya
ses çıkarmayışımız gibi !)
Telgraf memurlarının büyük fedakarlıklarla çektikleri telgraflardaki
yardım feryatları başkent İstanbul’da karşılıksız kalmıştır. ( Bugün Ankara’nın
Ege’de işgal edilen adalarımızla ilgili feryatlara karşılıksız kalması büyük
benzerlik içermektedir.)
Halbuki Yunan tarafının hedefi; Ege Denizindeki bizim bugün Yunan Adaları
dediğimiz Taşöz’den Ahikerya’ya kadar uzanan onbir Türk Adasını kuzeyden
güneye ele geçirmek ve Anadolu sahillerini Ege’ye kapatmaktı. Ve bu
işgaller jet hızıyla 21 Ekim 1912 – 03 Ocak 1913 tarihleri arasında
gerçekleşti. Yani Yunan hedefi tutmuş oldu.
Tabii bu işler, hemen öyle pat
diye olmuyor. Midilli’yi işgale
hazırlanan Yunanistan, iki savaş gemisini beş ay önce Midilli kıyılarına
göndererek hazırlık yaptırıyor. Bunu gören Midilli mutasarrıfı Faik Ali bey, Türk
karasularında adeta alay edercesine dolaşan bu savaş gemilerine karşı gerekli
tedbirlerin alınmasını, Osmanlı donanmasının ilgisizliğine de dikkat çekerek
Dahiliye Nezaretine gönderdiği telgrafta özellikle talep eder. Ancak bu
çağrılar cevapsız kalır ve adalarımız işgal edilir.
Bu gün başımıza gelebilecek olan
şeyleri anlatanlara karşı takındığımız duyarsız tavırları bu ilgisizliğe
benzetiyorum. Size bunları İdris Bostan tarafından yayınlanmış bulunan “Midilli’nin İşgal Günlüğü – 1912”
(Küre Yayınları – 2010) adlı kitabından aktarıyorum.
Son misalim ise onca zulüm, katliam
arasında Yalı camii imamı Hafız Niyazi Efendi’nin seksenbeş yaşındaki yaşlı
babasının yerli rumlar tarafından, tenasül uzvu ve bilekleri kesilmiş, sağ gözü
testereli bir bağ bıçağı ile ayrılmış olarak öldürülmesine ait. Bu yüzlerce
birbirine benzer olaydan sadece biri. (Günümüzde bazı gafillerin ve hainlerin,
pazarlık masasına oturduğu pkk’nın yaptıklarına, ne kadar benziyor değilmi?)
Adayı işgal eden Yunanlıların, işgal’de İngiliz botlarını kullanması, Midilli’deki
Yunan kuvvetlerinin Girit ve buraya dikkat edin! Amerikalı gönüllülerle
desteklenmesi geçmişte olduğu gibi bugün de nelerle karşı karşıya olduğumuzun
bir delilidir.
Bu gün sözde Türk basının
hakikatte Türk toprağı olan ve zorla elimizden koparılmış vatan parçalarımızla
ilgili olarak,sanki oralar bizim değilmiş yada bizden değilmiş gibi yayın
yapması içimi acıtıyor.( Medyanın, Türkiye ve Türk Milletine ait gerçekleri
karartması, herşey için geçerlidir.)
Ve ister istemez, günümüzde yaşananlarla mukayese yapmak zorunda
kalıyorum. Anadolu’ya saldığımız barış gönüllüleri, debreşen bölücülük ve
aldığı mesafe, Türk milletinin derin sessizliği ve çözülme emareleri;
hatıraların yeniden gözümde canlanmasına sebep oluyor.
Bu gün başkasının olarak gördüğümüz
fakat aslında bizim olan topraklarımızı, Midilli örneğinde olduğu gibi gaflet
ve ihanetin buluşması ile kaybettik. İnşallah yeni Midilli faciaları yaşamayız.” Gördünüz değilmi? Ne yüzbir yıldan ne
de benim bu yazıyı yazdığım üç yıldan bu yana değişen bir şey yok. Ümid ederim
ibret alır ve ders çıkartırsınız…
Özcan PEHLİVANOĞLU