TAKSİM KIRMIZISI DİRENİŞİN RUHUNU NASIL ETKİLER?

1 view
Skip to first unread message

Murat Utkucu

unread,
Jun 5, 2013, 3:43:54 AM6/5/13
to mulkiyeistanbul, mülkiyeizmir, Mülkiye Altkantin Postası, utku...@googlegroups.com
Bugün Taraf'ta çıkan Taksim merkezli direnişi anlamaya çalışan yazım

Herhalde hikâye hep böyle başlıyor. Halk suspus, bezgin ve bitkin, herkes böyle gelmiş böyle gider umutsuzluğu içinde günleri tüketirken, iktidar kendini çok ama çok güçlü hissetmenin “sarhoşluğu” içinde tipik bir “ayyaş” özgüveninde sağa sola sataşıp caka satarken bir gün makul hiçbir sebep yokken hükümet bir parkın ağaçlarını kesmeye kalkıyor. “Durun!” diyor bir avuç genç. Durmuyorlar. Yapmayın diyor. Yapıyorlar. İnadına yapıyorlar. Mezalim, katı sıvı ve gaz olup bir avuç insan bedeni üzerinde patlıyor. İnsanlık ayaklar altında. Ama boşuna!  Neruda’nın dediği gibi, bir anda halk, kim olduğunun farkına varıyor. Ezildikçe çoğalıyor. Tükenmiyor tüketilemiyor.

Sarsılmaz gibi görünen hükümetin ayakları, bir ağacın köklerine işte böyle dolanıverdi. Belki dünyanın en güçlü on iktidarı arasında yer alan AKP,  yetmiş iki saat içinde itibarını yitirdi. Bunda, eylemcilerin müthiş direnişi kadar bizzat Başbakan’ın akıl ve izandan nasiplenmemiş sözleri, birinci derecede etkili. Bir ağacın hayat hakkını savunmak gibi eşi benzeri az görülür bir masumiyete karşı estirilen polis terörü, kitlelerin sokağa çıkması ve bir daha evlerine dönmemesinin sebebi oldu. Eylem öylesine saf ve masumdu ki o ağaca sarılmış gence atılan tekmeler AKP’nin apış arasında patlayıverdi bir anda. AKP, bu kez baltayı taşa vurdu. Kendi ayağına sıkmak ne kelime, elleriyle kendini kurşuna diziverdi.

Mesele Gezi Parkı’nın ağaçları değil sadece, biliyoruz. Bir kedinin de sıkıştığı köşeden hasmının üzerine atıldığı bir an var ve bu kez kedi,  farklı olduğu için aşağılanan ve çocuk yerine konulan halktı. (Çok tanıdık geldi değil mi hani bidon kafalar filan) ve  31 Mayıs 2013’te kedi sıçradı. İleride tarihçiler bugünü anlatırken makûs talihi değiştiren bir parktan söz edecek ve ihtimal insanlar anlamakta zorlanacak.

Oysa Erdoğan,  Kasımpaşalı külhanbeyi edasıyla halka güven aşılamıştı. Samimiydi, dobraydı, ağzına geleni söylüyor, tartmıyordu. Hesapsızdı. Ama bir zamanlar hanesine puan yazan bu özellikler,  gün gelip halk ayaklanmasının sebeplerinden biri oluverdi. Çünkü Erdoğan, her muktedir gibi güçlendikçe ilahlaştı ve bir tanrı gibi kendisine herkesin inanması gerektiğine iman etti. Zalimleşirken hâlâ kendini mazlum ilan edebiliyor, bu toprakların kadim mazlumlarını marjinal diye aşağılıyordu. Hâlbuki bir zamanlar Hz. Muhammed de Mekke’nin marjinali değil miydi? Zerdüştler, ateistler, aleviler, içki içenler, sigara tüttürenler, grevci işçiler, taşerona direnenler, muhalif kürtler vesaire ülke çoğunluğunu marjinal ilan edip üstünü çizerken hala yüzde elli oy oranından söz ediyordu Başbakan! Nihayetinde, yüz binlerce eylemciyi ve tencereleriyle sokağa inenleri çapulcu ilan ederek ipleri kopardı. Kaddafi de ayaklanmacılara böcek demiyor muydu? Ve Erdoğan, yüksek aklıyla Kaddafi’yi uyarıp durmuyor muydu? Şimdi dünyada Türk Baharı’ndan söz edilirken mesela kanserli kıza sadaka vermeye kalkan bakanını harcayarak bu işten sıyrılabileceğini sanmıyor herhalde?

Sokaklar hala dolu ve boşalacağa benzemiyor. Birkaç gün sonra tansiyon düşse bile bir zamanlar örgüt evi iddiasıyla yoksul öğrenci evleri basılıp da  gencecik  solcu delikanlı ve kızlar kurşuna dizilirken alkış tutanların çocukları, artık polisi, genzindeki gaz yangısı  sırtındaki cop izinden  tanıyor. Şu ana kadar yüz binlerce insan bu teması yaşadı ve yaşayacak görünüyor. Polis şiddetinin devletin Osmanlı’dan miras tokadı olduğunu çoğu yeni öğrendi. Öğrenmek de devrimcidir bazen. Eski rejimin dışladığı halk adına iktidara geldiğini söyleyen AKP devletin tokadı olduğunu ülkenin bütün meydanlarında bir kez daha  gösterdi.

Erdoğan pervasızlığıyla öyle bir tablo yarattı ki meydanlara akanların sadece niceliği değil niteliği de herkesi hayrete düşürdü. Aynı sokakta, barikatın arkasında komünist devrimci demokrat gençlerle ulusalcılar yan yana görünüyor ve günlerdir İbrahim Kaypakkaya Mahir Çayan gibi devrimci önderlerin posterleri yanında Türk bayraklı eylemciler yan yana gelebiliyor. İlk kez bayrak, “eski rejim”in simgesi olmaktan çıkıp taşıyanın eylem içindeki duruşu ile bütünleşiyor nötralize oluyor. Simgeler önemli olmakla birlikte belirleyici olan eylemin niteliği ve Gezi Parkı Eylemi Taksim üzerinden yüz binlerce insanı bir şekilde sola kaydırıyor. “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganı kim atarsa atsın, atanın angajmanını sarsacak güce sahip bir rota çünkü. Taksim’in kadim kızıl hatırası bugün Gezi Parkı’nın ağaçları üzerine vurdukça katılımcılar da bu renkten nasibini istese de istemese de alıyor. Elbette bir yere kadar!

Meydanlarda yüz binlerin defalarca attığı  “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganı, eylemin rengini koruyan bariyer görevi görüyor aslında. Eyleme katılan ülkücülerin bile herhalde hayatlarında ilk kez attıkları bu slogan şu an için manipüle edilmesi güç siyasi bir tutuma denk düşmekte. Meydanlarda yankılanan faşizm karşıtlığı, AKP’’nin ezilenler yoksullar ve ötekiler üzerindeki tahakkümüne karşı bir yeter çığlığı oldukça meydanların kırmızı rengi parlamaya devam edecek görünüyor!

Sosyal Medya’da çok az da olsa Ordu’yu göreve çağıran ya da “Onların Polisi varsa Bizim de Askerimiz var” minvalinde militarist ahmaklıklar yer alıyor.  Sokakta direnerek dik durmasını öğrenmeye başlayan yüz binlerin kendi kudretini bir kenara bırakıp  başkasını “vazifeye” çağırma  zavallılığı da herhalde Cumhuriyet Mitingleriyle tarihe karıştı. Asker denilenin sıradan erler ya da teğmenler değil Nato’nun emrinde Genelkurmay olduğunu görmezden gelmek başlı başına saçmalık. 

AKP’nin faşizan küstah siyasetine karşı meydanlardaki birlikteliği korumak önemli! Ama özgürlük temelli antifaşist anti otoriter siyasi hattı korumak belki daha önemli. Dört günden bu yana meydanlara hakim olan hava Erdoğan ve Hükümet karşıtlığına endeksli olmakla birlikte mesela açılım siyaseti ve Kürt halkı aleyhine atılan bir slogan henüz sosyal medyada paylaşılmadı. Bununla birlikte geçtik geleneksel  nasyonal sosyalistleri Hepar gibi  siyasi tarihimize yeni arz-ı endam etmiş faşist siyasetlerin de meydanlarda bayrak gösteriyor olması tehlike hakkında fikir veriyor. İzmir’de sınırlı da olsa  BDP binasına yönelik saldırı girişimleri dün akşam itibariyle İzmir’in orta sınıf mahallelerinde İstiklal Marşı okuma pratikleri zeminin kayganlığını gösteriyor. Fakat yine İzmir’de aynı akşam düzenlenen büyük mitingde sol siyasi inisiyatifin etkisiyle atılan “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganı, ilk kez meydanlara inen on binlerce  eylemci için bir ilki temsil ediyor. Sorun da tam burada: Direnişin radikalleştirdiği yüz binler, “ideolojik” bir hattı temsil etmiyorlar. Öfkelerinin ve mutlak masumiyetlerinin peşinden sokaklara dökülen bu kitle pratikte öğrendiklerini henüz teoriyle taçlandırmış değil ve bu teorinin ne olacağı meydanın nabzını kimin tutacağına bağlı…

Ne olursa olsun,  apolitik yüz binlerce insanı meydanlara çeken ve günlerce direnmesini sağlayan başta Sayın Başbakan olmak üzere  polis teşkilatımızın gazlayan coplayan ve su sıkan bütün personelini tek tek kutlamak gerekiyor. Başbakan çok haklı… Kervan yolda düzülüyor, kitleler eylem içinde öğrenip dönüşüyor.

Son olarak , “Türk Baharı”nın siyasi sonuçlarını bugünden kestirmek zor görünse de şu an için Başbakan dahil herkesin öğrendiği bir gerçek var: 1.Taksim bu ülkenin direniş kalesidir. Ezilenin, mazlumun kendini iyi hissettiği bir yerdir. Çünkü direniş iyileştirir. 2. Taksim, 1 Mayıs Meydanıdır. Bu hakikat tescillenmiştir. Aksi beyhude çabadır.  Ülkenin en karizmatik başbakanının yasaktan bir ay sonra düştüğü trajik durum ortadadır. 3. Taksim’e çıkan da çıkana karşı koyan da bir daha iflah olmamaktadır.  Meydana girmek ve orada kalmak için  polis şiddetinin her türlüsüne katlanan yüz binlerin artık eskisi gibi olamayacağı aşikardır. Çünkü cop bilinçlendirir. Kafaya inen her cop darbesi kırk kitaptan daha aydınlatıcıdır. 4. Taksim bütün ülkeyi harekete geçirecek manevi kudrete sahip bir meydan olduğunu kanıtlamıştır. Kudreti, solun kadim ve direnişçi geleneğinden ve meydanda hatıraları yatan ölülerinden gelmekte, halka sirayet etmektedir.

Şimdi sıra Taksim Ruhunun, direnişçileri kardeşlik barikatının arkasına çağırmasında. Belki de bu, Barış’ın tesisi için bir büyük şans olacak!  

Murat UTKUCU

utku...@gmail.com

 

 

 


Herhalde hikâye hep böyle başlıyor.docx
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages