MUSTAFA YULUĞ ADINDA BİRİ!
Yaşlı bir adam şiir okuyor. Takım elbisesi eskilerden ama tiril tiril. Yüzü tıraşlı, her daim bakımlı. Memuriyetle geçen ömrün rutini gibi dursa da aslında hayata sıkı sıkı tutunduğunun bir işareti sanki. Belki de sadece sevdiğinden… Hepsi bu. Yine de bu grand tuvalet haller şaşırtıyor şiiri. Adamın dudaklarından doğar doğmaz dönüp bakıyor bir adama bir kılığına. Çünkü okuyuşu da tehlikeli, okuduğu şiirler de. Çünkü hamaset yok bu şiirlerde, kuş yuvalarını bozmak yok, bayrakları halkların böğrüne saplamak yok. Ama zalimin sarayını yerle bir etmek için yazıldığı belli. Hem ortakçı hem insanın kainattaki derin yalnızlığına ağıt yakıyor bu dizeler. Kalabalıklar içinde nasıl da tek başına olduğumuzu söylerken o kalabalıkların içinde nefer olup barikatın üstünden aşıyor. Mısralar işte buna şaşıyor. Takım elbiselilere hizmet etmem diyor. O halde ben neredeyim? Bu adam kim?
Yaşlı bir adam şiir okuyor. Bir disk video’dan izliyorum suretinin sesini. Diski durdurup kabını elime alıyorum. Üzerinde bir ithaf ve fotoğraf:”Prof. Dr. Nuran Yuluğ’a”. Bir kadın profili gözlerini hafiften yere eğmiş dalgın bakıyor. Yüzünden duygusu anlaşılmıyorsa da gözlerine yedirilmiş hüznü hissetmemek mümkün mü? Daha önce tanışmak kısmet olmadı Nuran Hanım’la. Şiir okuyan adamla tanıştığımda o öleli iki ay oluyordu. 24 Eylül 2007 saat 03:00. Nereden mi biliyorum? Çünkü şiir okuyan adamın da aynı anda kendi deyimiyle “ruh ölümü” gerçekleşiyordu. Şiirlerin ithaf edildiği kadın şiir okuyan adamın karısı sevgilisi, efendisi ve cariyesiydi çünkü. Ve adamın dediğine göre öyle bir kadındı ki;
“Yeşil gözleri düzen değiştirir
Daha bir içten öper yoksulları
Gülüşleri duyulur seralardan
Solgun gözleri çiçekler parmakları
O varsa hiç kimse işkence görmez
Üstelik açılır zindan kapıları
Herkese iş herkese mutluluk
Diye konuşur sanki görkemli dudakları”.
Ben bu adamın ölüsünü tanıdım ve sevdim. Dirisi nasıldır diye hiç merak etmedim. “Ölüsü” öylesine hayata bağlı öylesine şiir dolu öylesine umudu ellerinde taşıyordu ki öncesini hiç merak etmedim.
Tarifler hakikati nasıl da perdeliyor. Ben bu adamı hiç ihtiyar kabul etmedim. O da etmedi. Çünkü insan tarifleri, zamanı dondurmaya yarar. Ve o tarifleri hep dışarıdakiler dışarıdan bakarak yapar. Çocuk olmak ya da genç ya da ihtiyar hep başkalarının bir lahzaya sıkıştırılmış, donmuş zamanın tespitleridir. Aynadaki yüz size ihtiyarlamış baksa bile siz kendinizi böyle görmezsiniz. Çünkü zamanın nehrinde, nehirle birlikte doğumdan ölüme hiç durmadan arkaya dönüp bakmadan akar gideriz. Yani sadece akış hali... O yüzden ne çocukluktan çıktığınızı hissedersiniz ne ihtiyarlığa girdiğinizi. Aynı anda hem çocuk hem genç hem de ihtiyar olmanızın sebebi budur.
Ama ben, yani dışarıdan bakan göz, bu yaşlı adamın ihtiyarlığını hiç bilemedim. Belki daha önceki hallerini bilme imkânım olmadığı için. Ama, sebep bu değil biliyorum. Sebep onu her gördüğümde, yanaklarını sıkarak kucaklamak için engellenemez bir istek duymam. Sebep, onu her gördüğümde dersi kırmış bir talebenin düzen dışı heyecanını duyumsamam. Tuhaf değil mi? Dr. Mustafa Yuluğ’dan söz ediyoruz. Devletin en soğukları dahil, bin bir kurumunda çalışmış bir bürokrat, Resmiyet içinde geçen bir ömür. Ama ben karşımda her defasında komşunun camını kırmak için beni ayartan bir çocuk görüyorum. Gördüğüm belki de onun bir ömre sığdırılmış agnostik çelişkisi. Bu hayatta bir terslik mi var ne?
Şiirleri dinlemeye devam ediyorum. Sunum, Aydın Gün’ün Naciye adlı şiiri ile başlıyor. Ne şairini tanıyorum ne de daha önce şiir duymuşluğum var. Ama nasıl da güzel bir şiir bu! İnşat mı şairi mi bu güzelliği hâlk eden? Her ikisi de! Mısralar, sanki okuyanın ağzında yeniden yazılıyor! İnternete girip bakıyorum. Meğer Aydın Gün, İstanbul ve Ankara Operası’nın kurucusuymuş. Ne tuhaf: Birbirine bu kadar uzak iki dünya: Şiirin anlattığı sokak ve opera. Demek şairin içinde yoksul bir ırmak akıyormuş. Ne güzel! Ama Naciye hiçbir köşeden ses vermiyor. Sanal alemde yaşamıyor. Anlaşılan şiir de ölür insanlar gibi. Ve gün gelir biri elinden tuttuğu gibi kaldırıp mezarından hayatın ortasına atıverir işte. Çünkü verba volant scripta manent! Yazıya ölüm yok yani!
Boşuna uğraşıp durma öyle Naciye
Rita Hayworth'a benzeyeceğim diye
O kim sen kimsin
Hem ne diye
O boy aynalarında süsler kendini
Sen pencere camlarında Naciye
Kokuların en alası onda kokar
En belalısı sende Naciye
Onu ağırlığınca altın çeken han oğlu sever
Seni ağırlığınca dert çeken Naciye
Sen bir reji kızısın
Ben bir garip boyacı
Kendine acı Naciye
Olmazsa bana acı
Çık akşamları pencereye
Alacakaranlıkta dursun zaman
Seyret gelip geçeni
Söyle benim türkümü Naciye
Boyacının alları alları
Kırdı geçti camları
Kahpenin kızı gâvurun kızı Naciye
Bizim Mustafa, tutmuş elinden Naciye’nin, cumbalı evin penceresine çıkarıvermiş. Vurup sırtına boyacı sandığını “Etme” diyor “Naciye”. “Ben sana yetişemem bırak yakamı!” “Gâvurun kızı” hiç oralı değil ama. Olmasın! Artık Naciye bu video diskte yaşayacak nasıl olsa. Şiir pencereden çekildi! Yuluğ koltuğundan kalktı. Şimdi bir resmin önündedir. Ve “Kar” yağmaya başladı odaya. Ahmet Muhip Dranas’ın bir yalnızlık şiiri bu. Melankolinin şiddeti ile şiir kan revan yere serilmiş yatıyor. Yuluğ’un sesi, mısraların şiddetine hayran, vurdukça vuruyor şiirdeki gizli özneye, yani kendine. Ama ölümcül kılıç darbesi son dizeye bırakılmış.
Ne sabahtır bu
mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram
Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır -tek, tenha- bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.
Sonra Necati Cumalı’nın iki şiiri. Bir lahzada başlayıp biten, ve belki güzelliği burada saklı ihtimal herkesin başından geçen kelebek ömürlü aşklara ağıt. Romana sığacak bir hikayeyi böyle üç mısrada damıtmak şairliğin kudretinden.
İçip içip bana bakıyordu
omuzu üstünden kocasının
saçlarından ışıklar geçiyor
gülüyor etrafında her söylenene
yalnız iri siyah gözlerinde
gölgesi yer etmişti yalnızlığının
daha görür görmez anladım
aşksız beklediğim oydu senelerce
uykularım arasında bütün gece
ılık sesi, kahkahaları çınladı durdu
yanıp söndü göz kapaklarımda
aydınlıklar içinde beyaz vücudu
bu dünyaya insanlar eş gelir
karanlıkta akan nehirler gibi
kalpleri birbirinin çağrısını duyar
olsa olsa mutluluktan bütün nasibi
macerası onunla bana benzeyenlerin
bir gün bir tesadüfle karşılaşır, ayrılırlar
Evet! On sekiz mısrada tarifsiz bir sızıyla yürekleri vurmak şairlik işi! Zamansız ve mekansız sızıları bulup çıkarmak da… Mustafa, bu sızıyı sanki biraz önce ayrılmış gibi yaşayarak anlatıyor. Bunun için çaba harcamadan. Olduğu gibi…
Necati Cumalı henüz gitmedi. Sırada uzun ve şaşırtan bir eşitlik türküsü... “Sen var ya!” diyor Cumalı “Sen!” şu milyonlar ne hissediyorsa kendileri için senin kalbinden de aynı şeyler geçiyor. Sen onlarda onlar sende mevcut! Farklısınız ama aynı acılarla kederlenir aynı sebeplere gülersiniz. Yapma diyor yazmadığı mısrasında eziyet etme yekdiğerine. Aynısınız işte!
…
Sen ki bir âlem bile olsan tek başına
Sonunda o kalabalıktan bir kişisin
Şu kalabalıkta gördüğün herkesin
Bir kalbi var senin gibi, ya da düşünür
Herbiri bir can taşır
Sen onları tanısan da tanımasan da
Sonunda her biri ne senden iyi
Ne senden daha fena
Senin gibi bir insandır bütün kusurlarıyla
Şiirler birbirini kovalıyor. Tümünü ezberden okuyor Yuluğ. Bu kadar dizeyi nasıl olup da aklında tutuyor bilemiyorum. Ne arka fonda bir müzik ne bir ön anlatı, ne bir şairin resmi ne de bir süsleme. Bir gün Mustafa kalkmış. İçinden şiir okumak gelmiş. Her zamanki günlük takım elbisesini çekmiş üzerine ve evinin odalarını dolanarak başlamış şiir söylemeye. Burası iki katlı müstakil bir ev olmalı. Eşyalar eski değil ama eskilerden kalma. Zeminler seramik fayans… Belli ki İzmir’in sayfiyesinde… Duvarlarda yağlı boya resimler konsolun üzerinde el işi ahşap eserler evi yazlık havasından çıkarıyor ama çıkarıp orada bırakıyor. Mustafa Yuluğ şimdi bir koltukta oturmuş söyleceği şiiri anons etmekte: “Lorca, Atlının Türküsü” İspanya İç Savaşında faşizme karşı yakılmış belki en güzel türkü. Bu türkünün resmini Picasso çizdi Guernica’da…
…Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin karaBilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya
Ovadan geçtim yel geçtimAy kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumuKurtuba surlarında
…
Şiir bitiyor. Ne bir alkış ne bir takdir nidası. Kulaklarda sadece Yuluğ’un sesi ve yüreğimizin orta yerinde Lorca’nın kurşuna dizilmiş bedeni. Yahya Kemal alıyor sırayı. Lorca ile Beyatlı yan yana gelmeyi kendileri de istemeyecek iki şahıs. Birinin hayatı eylem içinde geçiyor. Öteki noter. Birinin ölümü bile eylem olup tarihe nakşoluyor. Öteki Nazımın anasına olan aşkını bile yaşamaktan aciz bir korkak. Ama ikisi de şiir mektebinde talebe. 1930’ların başında İspanya iç savaş öncesinde kaynarken o, Madrid Sefiri sıfatıyla bin yüz yıl öncesinde Endülüs’ü yaşayacak kadar hayattan bihaber ve zalimin etekleri altına sığınmış bir zavallı olsa da Yahya Kemal şiir yazarken başka bir şeye dönüşüyor. Bütün sağcı muhafazakâr kimliğine rağmen ölüm karşısında nasıl yalnız nasıl çıplak nasıl biçare nasıl masum ve nasıl da hiç olduğumuzu iki şiirle Türkçe üzerinden insanlığa anlatmayı bilmiş. Sessiz Gemi ve Rindlerin akşamı, bildik adıyla “Dönülmez Akşamın Ufkundayız.” Her geçen günün kendi mutlak sonumuza bizi yaklaştırdığını, günlük hayatın hay huyu içinde ve sığ ruhlar arasında pek hissedilmese de bir idam mahkumu için infaz öncesi son gece yarısı neyse hayatın da bize sunacağı son eğlencenin bu tören olacağı bilgisi bu şiirlerden sızar. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Cahit Sıtkı vesaire sağcı, mistik ve muhafazakar şairlerin ölüm karşısında neden bir nihilist gibi davrandıkları muamma gibi duruyor değil mi? Ama değil! “Merdivenleri ağır ağır çıkarken semaya bakıp ağlayan” ve sonra “cihana bir daha gelmek hayal edilse bile böyle bir teselli ile avunmak istemeyen geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan geçince başlayacak, bitmeyen sükûnlu gece’nin” acısını ruhunun derinliklerinde yaşayıp bu son fasıl için artık hiçbir ümit ve heyecan hissetmeyen ve “musalla taşındaki tek rekatlık saltanatla” nihayet bulacak bir ömür için ah eden bu şairler topluluğu bu insanlar, şiirin dilini konuşmaya başladıklarında üzerlerine kıyafet gibi örttükleri inançlarını bir kenara bırakıp gönüllerindeki acıyı dillendiriyorlar çünkü. O yüzden Yahya Kemal de Dranas da Ahmet Haşim de şairdir. Onların dili ısmarlama değildir. Onların şiirleri, resmi günler için yazılmış mısrası üç kuruşa şiirler değildir. Hele ölüm mevzubahisse hiçbir cemaatin iltifatına mazhar olmak için kaleme alınmış gibi değildir. Rindlerin Akşamı ölüme bir ağıttır. Bireysel yok oluşuna insanın akıttığı kanlı gözyaşı.
Mustafa Yuluğ şimdi ayakta. Ne zaman kalktı? Bu arada su içip bir çift kelam etti mi kameramanla bilmiyoruz. Kesik kesik bir film bu. Kurgusu yok, hikayesi yok. Şiir var sadece. Bir ev ve bir de şiire ses veren. Mustafa’nın arkasında belli belirsiz bir resim. Şans eseri denk gelmiş olmalı . Şiirden başka hiçbir şey şiirin önüne geçmesin istemiş Mustafa. O yüzden eşyaların bir önemi yok. Ama göz bakıyor. Göz gözlemci ve hayatla şiir arasındaki bağlantıyı sorguluyor. Ataol Behramoğlu şimdi sahnede. “Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim.” İyi günler sevgilim derken elveda hareketi yapacak kadar eliyle şiirle hemhal. Revolver ise cebinde değil ama aklında ve dünyanın bütün çirkinliğine zalimine zulmüne sömürgecisine sömürüsüne çevrilmiş. Onun her şiir okuyuşu Kışlık Saraya hücumu gibidir Rus İşçi Sınıfının! Her yazısı bir ayaklanma bildirgesi! Eyvah ki eyvah aklımdaki o sorgucu işte yine ayağa kalkıyor ve Yuluğ’u işaret ediyor: “Anlat o halde! Bu ülkede en kanlı rejimin hüküm sürdüğü bir dönemde, 1981-83 yılları arasında nasıl oldu da YÖK üyeliği yapabildi? Nasıl oldu da Devlet Denetleme Kurulu üyeliğine atanabildi? Hangi ayaklanma çağrısı insana bu kurumların kapılarını açabilir” Sorgucu susuyor. Yaşlı adam şiir okumaya devam ediyor. Soruları duymadı. Ben konuşmaya başlıyorum. Bu kurumlarda görev yaparken sessiz kalma hakkını kullandığını hiç düşünmüyorum Yuluğ’un. Ama nasıl oldu da böyle bir şiir ve isyan adamı YÖK üyeliğine seçildi? Doktor Mustafa Recep Yuluğ’un bilim insanı ve düşünen aklından yararlanmak istediklerini söylesek mahpuslara atılmış yüzbinlerce sosyalist aklı nereye koyacağız? Üstelik 1985 yılında Devlet Denetleme Kurulu Üyeliği’ne atanır Yuluğ ve 91’de kendi isteğiyle çekilinceye kadar bu görevde kalır. Yani General Kenan Evren ve Turgut Özal’ın Cumhurbaşlanlığı dönemlerinde. Hiç sormadım nasıl oldu diye. Ama bir anısını anlatmıştı bir keresinde. YÖK toplantılarında sıklıkla İhsan Doğramacı ile birbirlerine girdiklerini ve çoğunlukla diğer üyelerin derin bir sukut halinde onları izlediğini, dışarıda herkesin saygıyla eğildiği bu ünvanları kocaman adamların toplantıda süt dökmüş kedi gibi sustuklarını… Yine böyle bir kavgalı bir toplantı sonrası Doğramacı, Yuluğ’u kenara çekip şöyle söylemiş. “Mustafa Bey şu gruptaki en nitelikli adamın siz olduğunu biliyorum. Bunu herkes biliyor. Benden sonra buraya başkan olacak kişi siz olmalısınız. Ama yapmazlar. Siz hak ediyorsunuz ama dönemi biliyorsunuz der.“ Devlet Denetleme Kurulu üyeliğinden ise gazetelere yansıyan ifadesiyle verimli olmadığını düşündüğü için 1991’de ayrılır. Sonradan Susurluk Çetesiyle ilgili kendisiyle yapılan 97 tarihli mülakatta bu kurulun geniş bir ekiple olayı çözebilecek güçte olduğunu, kendisine yüz ikiyüz kişilik bir ekip verilirse bu görevi seve seve kabul edeceğini söyler. Sahiden buna inanmakta mıdır? Yazılarında devletlerin silah şirketleri mafya ve üç kuruşa ruhunu satan okumuşlar ittifakınca yönetildiğini yazan bir aklın bir devlet kurumuna yüklediği misyon şaşırtıcı. Belki de her şeyin aslında ortada olduğunu söylemek istemiştir..
Ama soru hala orada duruyor. Cunta nasıl oldu da bu adamın aklındaki Sakallı’yı görmedi? Şiire, sola eşitliğe ve özgürlüğe düşman faşist bir askeri rejimin ruhunu şiirle yıkamış bir adama yer açması bir gözden kaçma hali olabilir mi? Darbe gibi büyük operasyonlar kimseyi gözden kaçırmaz ve kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Cunta Yuluğ’un kim olduğunu biliyordu ve bilerek görev verdi. Sanırım bunun birbiriyle ilintili iki sebebi var: Mustafa Yuluğ örgütsüzdü. Legal yarı legal ya da illegal hiçbir siyasi teşkilatta yer almıyordu. Anlaşılan Ülkenin sosyalist devrime en yakın olduğu günlerde Doktor Mustafa Yuluğ ortaya konan devrimci çözümlerin hiçbirine kendini yakın hissetmedi? Bir arafta kalmışlık haliydi belki onunkisi! Belki de bu araf, cunta için tercih edilmesinin önünü açtı. İç savaş döneminde ülkede neredeyse herkes örgütlüydü. Yasa dışı ya da değil “okumuş” okumamış büyük bir kitle kendini bir şekilde bir örgütle ifade ediyordu. Cunta, anti kapitalist muhalefeti bu sol örgütler üzerinden ezdi. Muhalif örgütlü irade rejim için birinci derece tehditti.. Örgütsüzler ya da dönemin bir boya markasına atfen ÇizgisiBelirsizSosyalist’ler yani ÇBS’ler ikincil plandaydı. Örgüt ve üyelerinin işi bitirilince gerisi zaten avuçta demekti. İhtimal Yuluğ’un bu mevcut durumu tercih edilmesinde ön ayak oldu! İkinci sebep ülkenin en yetkin maliyecilerinden birisi olmasıydı herhalde. Yetmişli yıllarda kendisine Çalışma Bakanlığı teklif edilmiş herkesin saygı duyduğu bir bürokrattı. Tecrübeli ve üretken bir akıl. Cunta bu akıldan bir şekilde faydalanmayı düşündü ihtimal. Bütün bu belkiler ve ihtimaller, onun aldığı görevleri biyografisinden silmiyor. Ama bu görevlerinde inandığı değerlere, yoksulların çıkarına aykırı hiçbir kararın altına imza atmadığını da biliyorum. Bu bilgi değil aslında bir his. Ama içtenlikle inanıyorum.
Mustafa Recep Yuluğ, hiçbir anlam ifade etmeyen insan soyutlamasından yola çıkmaz. Tek tek bütün insanların saadetini kurgular. Tek tek bütün insanların iyi evlerde oturmasını ister. Bütün insanların sofralarından tok kalkması için düşünür. Aya giden insan değildir hedefi, aya giderken dağın arkasında kaybolmuş bir köydeki çocuğa aya gitmek hayali ve imkanını sunar. Komünal bir dünyanın hayalidir bu. Bu dünyada ne din ne dil farkı tanır. Tüm bunların yoksulları ayartmak için varsılların ayarladığı yalan dolan olduğunu düşünür. Sanki bir anadan doğmuş gençleri devrime çağırır kısa yazılarında. O kadar kategorik bir arzudur ki bu ülkenin yüz yıllık ulusal meselesini göz ardı eder. İnançlar üzerindeki ayrımcılığı, asıl hedeften ayrılmamak için es geçer. Halkı yeni bir dünyaya çağırırken o dünyanın hakikatlerine uygun bir siyasi dil kurmayı da… Bu noktada kurtarmaya çalıştığı insanlık hakikati yara alır. Saf bir teori halidir bu. Hakikate tek boyutlu baksa da, haksızlıkların bir bölümüne suskun kalsa da vicdandan yana bir teori. Yazılarında tek kelime Kürt geçmez ama Türk de yoktur en azından. Zaten ne sünni ne alevi din ve mezhep kesinlikle yoktur. Kapitalizmin merkezlerinde üretilen ekonomi teorilerinin halkı kandırmaktan başka bir işe yaramadığını düşünür. Matematik bulamacına bandırılmış iktisat teorilerinin Nobele layık görülmesi ise bu halk karşıtlığının bir ödülüdür ona göre ve nasıl da haklıdır. Yeryüzündeki milyonlarca mimarın nasıl olur da ucuz konut sorununu çözemediğine şaşarak güler. Çünkü insanlara pahalı konut satmak ister sistem. Ve mimarlar da sistemin kölesi değil midir? Bir Cumhuriyet aydını olarak yoksul ve kendine yön arayan halka karşı aydınların ilahi bir vazifesi olduğunu düşünür. Aydın ancak karşılıksız bu vazifesini yerine getirirse aydındır. Ne yazık ki okumuşlar bir tür yozlaşmışlar topluluğuna dönüşmüştür. Aydınların ve düzene karşı gelip bu düzen tarafından ayartılamayanların sayısı azaldıkça dünyanın kurtuluşu da gecikmektedir. Parsadan pay almak için okumuşlar sıraya girmektedir. Ama umut gençliktedir. Bu düzenin alternatifi vardır. Yazılarında adı anılmasa da sakallı bir adam kocaman ağzıyla gülümsemektedir bize.
Disk dönmeye devam ediyor. Şimdi şiir okuyan adamın sesinden Sezai Karakoç’un balkon şiiri bize önyargılı olmamayı öğretiyor. Evet; muhafazakâr bir dünya görüşünü savunanlar da iyi şiir yazabilir.
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde
İçimde ve evlerde balkon
Bir tabut kadar yer tutar
Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen
Şezlongunuza uzanır ölü
Gelecek zamanlarda
Ölüleri balkonlara gömecekler
İnsan rahat etmeyecek
Öldükten sonra da
Bana sormayın böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeye gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarların
Ama şurası açık ki şiirin ruhuna dokunmak için o muhafazakârlık gömleğini çıkarıp atmak gerekiyor. Belki Sezai Karakoç, şiir yazarken, -belki sadece iyi şiirlerini- yazarken bunu hep yaptı. Tıpkı Yahya Kemal’in Rindlerin Akşamı’nı yazarken klasik inanç formunu bir köşeye koyması gibi. Çünkü şiir için iki şart vardır. Samimiyet ve Hürriyet. Dil gönlün dili olacak ve hiçbir otorite bu dile kelepçe vurmayacak. O yüzden mesela ilahî şiirlerin çoğu ruhsuz kelimeler çöplüğüdür. İnsan korktuğuna güzel ve içten konuşabilir mi? Yuluğ’un okuduğu şu Cemal Süreya şiirindeki aşk, ahlak zabıtasını kapının önüne koymamış mı?
Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların
Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzünün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dört nala sevişmek lazım
Mustafa Yuluğ; Sezai Karakoç ve Cemal Süreya ile aynı okuldan ve arkadaşlar. Okulu bitirdikten sonra üçü de Maliye müfettişliği sınavını kazanıp -yıl 1959- aynı binada çalışmaya başlar. Sezai ile Cemal aynı odada, Mustafa iki kat üstte… Sezai İslami görüşleriyle biliniyor. Cemal Sosyalist. Yuluğ onları odalarında ziyaret ettiğinde ikisini de sürekli tartışırken bulur. “Ama,” der “O kadar nazik ve zarif tartışıyorlardı ki izlemek ayrı bir keyifti. Cemal Süreya aynı günlerde ilk şiir kitabı Üverncika’yı yayımlar ve Mustafa’dan, şiir kitabını amir pozisyonundaki bir üstadlarına vermesini rica eder. Üstad dedikleri şahıs, şahsına münhasır herkesin çekindiği bir bürokrat. Yuluğ, Müfettiş üstadına kitabı takdim eder. Adam kitabı alır. Yuluğ’un deyimiyle “kocaman göbeğini bir rahle gibi kullanarak” kitabı göbeğinin üstüne koyup kapağını açar ve ilk sayfadaki – yukarıda yazılı-i şiire gözlerini diker. Tek kelime etmeden yirmi dakika şiirin üzerinde kalır. Mustafa büyük saygı ve merakla beklemektedir. Nihayetinde adam başını kaldırır ve şöyle der: “Arkadaşın bekar mı?” Bir şiir hakkında hayatımda duyduğum en ilginç yorum bu olacaktır der sonrasında Yuluğ. Bu arada merak edenler için, Cemal o sırada evlidir.
Pir Sultan Abdal’ın bir aşk şiiri tercih edilmiş sunumda. Bir de Yunus Emre var. Mistik şairin ölüm üzerine düpedüz materyalist dizeleri bize sesleniyor. Neden Divan edebiyatı yok şaşırdım. Ondan en güzel örneklerini dinlemek nasip olmuştu bana. Belki dinleyicisine temas edememekten çekinmiştir. Bana sorsaydı üç şiir daha dilerdim şiirin delikanlısından. Biri Aragon’dan Elsa’nın Gözleri. Eğer dinlemediyseniz hâlâ, yazık size. İkincisi Özcan Yalım’ın o muhteşem şiiri “Hiçbirin yerin yerlisi değilim!” Ve son olarak Acem’in yüce soluğu Füruğ’dan “İnanalım soğuk mevsimin başlangıcına”! Bu üç şiir de Mustafa Yuluğ’’un sesinden geleceğe, miras bırakılmayı bekliyorlar. Tabii, Türkçenin güzel dilinde…
…
Ben bu “ölü” adamla tanışalı beş yıl oldu. Dirisi nasıldı bilmiyorum. Ama “ölü”sü bana yetti.
Sonsuzluğa uçarken bu içinden şiir geçen çocuğu da yanında götüren Nuran Hanım’a aşk olsun.
Üstadım Ağabeyim Sevgili dostum, benim afacan çocukluk arkadaşım Mustafa Yuluğ; bunca yıllık ömrünü şiirle ve adaletle yaşadın. Sana da aşk olsun.
Murat Utkucu
Kitap odası İlahiyat 10:16 10 Şubat 2013 Pazari
Mustafa Yuluğ hakkında resmi bilgidir.
ÜNİVERSİTE ÖĞRENİMİ
|
1953-1957 |
Lisans: Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyasi Şube |
|
|
|
1963-1965 |
M.Sc.: A.B.D. Wisconsin Üniversitesi, İktisat Bölümü |
||
|
1966-1968 |
İktisat Doktoru: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi |
||
|
1968-1969 |
(Public Service Fellow), M.PA.: A.B.D. Harvard Üniversitesi, JFK School of Government |
||
|
MESLEKİ YAŞAM |
|||
|
1957-1961 |
Maliye Müfettiş Yardımcısı, Maliye Bakanlığı |
||
|
1961-1963 |
Askerlik hizmeti, M.S.B. Bütçe Dairesi |
||
|
1963-1967 |
Maliye Müfettişi, Maliye Bakanlığı |
||
|
1967-1972 |
Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdür Yardımcısı, Maliye Bakanlığı |
||
|
1972-1973 |
Müsteşar Yardımcısı, Çalışma Bakanlığı |
||
|
1973-1974 |
Uzman, Dünya Bankası (World Bank) |
||
|
1974-1976 |
T.C. (Kıbrıs) Yardım Kurulu Başkanı, Başbakanlık |
||
|
1976-1981 |
Bakanlık Danışmanı, Çalışma ve Maliye Bakanlıkları |
||
|
1978-1979 |
Maliye Meslek Yüksek Okulu Müdürü, Maliye Bakanlığı |
||
|
1981-1983 |
Yükseköğretim Kurulu Üyesi |
||
|
1984-1985 |
Bakanlık Danışmanı, Maliye Bakanlığı |
||
|
1985-1991 |
Devlet Denetleme Kurulu Üyesi, Cumhurbaşkanlığı |
||
|
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Üyeliği görevinden çekildi ve Eylül 1991’de emekli oldu. 1993 - ….. İşletme Danışmanı, Yeminli Mali Müşavir |
|||
|
ÖĞRETİM |
|||
|
1968-1979 |
İktisat, maliye, muhasebe ve kamu yönetimi öğretimi: Hacettepe Üniversitesi, TODAİE, Kara Harp Okulu, Ankara İk. Tic. Bil. Ak., Maliye Okulu ve Maliye Meslek Yüksek Okulu
|
||
|
YAYINLAR |
9 kitap (ikisi ingilizce) ve 150 dolayında bilimsel makale |
||