Vicdanlı Sosyoloji ya da #direnleylaipekçi
Bir arkadaşımla Gezi Direnişi üzerine konuşuyorduk. Birden, “Bak!” dedi. “Bütün o siyasi analizleri boşver şimdi. Bu direniş var ya; dindar, laik alevi, Sünni fark etmez, insanları yeniden sınıflandırdı: Vicdanlılar ve diğerleri. İşin özü budur. Gerisi hikaye!”
Gerisini hala tartışıyoruz ya, Zaman’dan Leyla İpekçi’nin yazıları vicdan meselesinde benim için fena halde aydınlatıcı oluyor. Seküler dünyanın içinden çıkmış, dindar dünyaya kaydını yaptırmış bir kalem! Her iki tarafı da biliyor yani. Mistik bir üslup “edebi ahenk”le yazılarından süzülüyor sanki. Ama o da ne, “canhıraş biçimde başkalarının hakları için” didinen Leyla Hanım, iş, Gezi Direnişine geldiğinde mazlumun ahını almayı tercih ediyor. Çünkü vicdan, son tahlilde bir tercihtir: “Gezi’de değilim, evet. Salt kendi adına direnmenin bir tür tahakküm olduğunu kriterleri konulmamış hürriyetin ölçüsüzlük ve işgalcilik olduğunu gördüm.” İnanılmaz ama böyle diyor! Haksızlık etmeyelim yine de: Direnişçiler, “kriterleri belli” manifestoyu barikatın üstüne bıraksalar, dövülerek atıldıkları parkı, inatla almak yerine, Vali huzurunda el pençe divan dursalar mesele kalmayacak yani. Tabii o zaman direniş mi kalır geriye yoksa komedi dükkânı mı orası belli değil.
Zaman yazarı, direnişçileri dayatmacılıkla suçlarken aslında kendisi talimatla özgürlük dersi veriyor. Ah şu insanın dibine kadar bencil kibir kuyusu ruhu! “Yıllardır ‘oradaydım’ oysa. Sen yoktun. Hayat tarzına müdahale edilen ama hayat tarzları bana hiç benzemeyen insanlar adına bedel ödemeyi göze aldığımda sen yoktun.” İpekçi’nin ne bedel ödediğini bilmiyoruz. Mesela hiç kör oldu mu? Bir kez olsun gaz soludu mu? Ama şunu biliyoruz ki tarihin bütün mazlumlarını, bir kalemde mütehakkim ilan edebiliyor. Köleler, işçiler, kadınlar, eşcinseller hatta ilk Müslümanlar. Geziye muhalif akıl, mazlumiyetten hiyerarşi çıkartıp sınıflandırıyor. Bir mazlumu, diğerinin karşısına koymak bir tür gaddarlıktır. Kaldı ki direniş için sokağa dökülenleri “daha önce aklın neredeydi” diye suçlamak direnişin meşruiyetini ortadan kaldırmıyor. Birey, en çok eylerken öğreniyor. İsyan, temas edeni değiştiriyor.
Zaman yazarı, sürekli mukayese ediyor. Amacı, Gezi’nin mağduriyetini sorgulayıp meşruiyetini tartışmaya açmak! Bunun için türbanlı kadınla duranadamı “ringe” çıkartıyor: “ duran adam ‘direnişini' başörtülü kadının ‘direniş öyküsüyle vicdanen denkleştirebil(mek), çok sorunlu. ” derken iki haksızlığı yarıştırmak adına mukayeseli mağduriyetler atlası hazırlamaya kalkıyor! Üstelik on yıldır tüm haşmetiyle muktedir olan Sünni muhafazakâr parti, mecliste türbanlı vekile bile geçit vermez iken!
Bu zihniyet, mütemadiyen yargılıyor: Ergenekon ya da dış mihraklardan bahsetmiyor ama direnişin “bugünlerde hiç ihtiyacımız olmayan kutuplaşmayı daha da derinleştirdiğinden “, “dahası, demokrat ve çoğulcu olan bu kişilerin fiilde ne kadar tahammülsüz ve tanımadıkları muhafazakâr kişilere karşı ne kadar orantısız biçimde öfkeli olduklarından” dem vuruyor. Duyan da Gezi’de, Kızılay’da vurulan, kör edilen direnişçilerin iktidar, Sağ Sünni muhafazakârların muhalefet olduğunu sanır. Sanki direnenler, cumartesi, sinemaya gitmek yerine, Tomaların önünde eğlence olsun diye durdular. Sanki İsveç sükûnetinde yaşıyorduk. Oysa Başbakan hâlâ gençleri yeterince eğitemediklerinden dert yanıyor! Yurttaşları arzuladığı ideolojik kalıba dökemediği için şikayetçi muhafazakâr ideolojinin tek tip insan yaratma programına karşı İpekçi, tek satır yazmış mı bugüne kadar? Sünni sağ kapitalizmin hoyrat ve gaddar siyasetine direnmiş mi?
Direnmek için anlamak, anlamak için bilmek kadar vicdan gerek. Ve vicdan, şöyle bir cümle kurmadan kırk kez düşünür: “Gezi'deki haklı söylem, toplu nefret diliyle çoğaltılan bu dilin direnişten saldırganlığa geçen sınırlarını hızla ortadan kaldırıyor.” Düşünür çünkü “saldırgan ve tahammülsüz” yüzbinlerin “Kahrolsun bağzı şeyler, Slogan Bulamadım, Gaza Gelme Taksim’e Gel! Fark ettirmeden Sık Kanka” gibi sosyolojinin “oyununa” gelmeyen, large bir kitle olduğunu anlar. Mustafa Kemal’in askerlerine karşı Başkumandan Mustafa Keser esprisi, meydanın renkliliği hakkında fikir verir. Çünkü bu kadar mizah daha önce hiçbir isyanda görülmedi. Sanki Şarlo, Taksim’de paytak adımlarıyla koşuyor. Küfür de vardı evet. Dile sirayet eden tahakküm de… Ama mizahçı direnişçiler, ellerinde boya fırçalarıyla, duvarlardaki ayrımcı dili temizlemediler mi? Biri kalkmış sürekli öfke nöbetinden dem vurup direnişçileri özür dilemeye çağırıyor. “Polis şiddetini kınamaları için durmadan ayar veriyor ama paylaştığı nefret ve kışkırtma söylemleriyle dolu haberlerin mütemadiyen yalan çıkması karşısında gazeteci olarak bir özür dahi dilemiyorsanız...” Bireysel çabalarla filme alınıp paylaşılan onca resmi sadist marifet, orta yerde dururken kimlerin ürettiği belli olmayan sahte haberler üzerinden yazar, Gezi’ye vurmaya devam ediyor ama Hükümet’in gerçek dışı beyan ve aşağılamalarını köşesine taşımaya gerek duymuyor. Oysa iktidarın kindar dili, Sünni otoriter sağın tezahürü ve isyan da bu baskının ürünü değil mi!
Gezi karşıtlığı öyle bir hal alıyor ki muhalif Müslümanlar da yazarın hedefi olmaktan kurtulamıyor. Gezi’ye katılan İslami direnişçiler “çeşni” olarak küçümseniyor, “norma uygun” oldukları için kabul gördükleri iddia ediliyor. Peki, norm ne? Anti otoriterizm ve özgürlük talebi:“ Zalim”e karşı direniş, “diktatör”e karşı eylem gibi kavramlar içinde (Gezi’deki dindarlar) kendilerine bir yer bulabildiği ölçüde meşru addedildiler.” İyi de otoriteye direnmek neden baskıcı bir norm olsun? Burada amaç, muhalif dindarları dünya görüşü olmayan iradesiz özneler gibi göstermek. Gezi, AKP’nin Sünni, kapitalist otoriter siyasetine karşı, yeter artık diyen milyonların çığlığı. İpekçiye göre bu çığlık aslında din karşıtlığı. Oysa din de sosyolojiye dâhil ve hayata müdahil! Türkiye’de ilk kez Sünni dindarlar kendi yazdıkları sol manifestoyla ayağa kalkıyor ve meydanda biz de varız dediklerinde alkışlarla karşılanıyorlar. Direniş karşıtı cephe, bu durumu “norma uygun dindarlar” diye aşağılarken bizzat dindarların bu normu inşa ettikleri görmezden geliniyor.
Artık, kendiliğinden sokağa dökülen, muktedire mizahla dersini veren acı çekerken eğlenebilen yüzbinlerin yeni direniş kültürü var. Birileri içinse bu, yok hükmünde. Oysa meydanı bir de ezilenlerin “metafiziğinden” direnişin sol penceresinden görseler; ah bir görebilseler, hayat hepimiz için nasıl da değişecek. O halde, #direnleylaipekçi diyoruz. İlahiyatın sağcılığına diren! Muktedirin diline, zorbanın kudretine diren! Ezilenlerin safına gel. Varsa hataları ki herhalde var, çizginin bu tarafından söyle. Bunu yapabilirsin. Çünkü başka bir dünya mümkün! Vicdan da!
Murat UTKUCU