4+4+4 EZİYET REFORMU (BİRGÜN 22 ARALIK 2012)

4 views
Skip to first unread message

Murat Utkucu

unread,
Dec 25, 2012, 6:48:25 AM12/25/12
to mulkiyeistanbul, mülkiyeizmir, Mülkiye Altkantin Postası, Mülkiye Sınıf Postası, utku...@googlegroups.com

4+4+4  EZİYET REFORMU

DİŞLERİM SIZLIYOR ÖĞRETMENİM.  ELLERİM AĞRIYOR!

Artık anlıyorum ki siyaset, insan bedeni üzerinde kurulan tahakkümdür. Neyi, nerede, ne zaman, nasıl yapacağımızı programlamaya kalkan siyasi akıl, biyolojik varlığımız üzerinde sınırsız kontrol anlamına geliyor! Bu hep böyleydi denebilir belki. “Biyopolitika”’nın, aslında başka bir anlama geldiği ve çapı genişleyen bir kavramın açıklama kabiliyetini kaybedeceği de!  Biz de o halde şöyle bir yorum yapalım ve bugüne kadar bedenlerimizi mevcut haliyle kullanan Kapitalist siyasetin, genetik bilimle birlikte canlıları yapboz tahtasına dönüştürme kabiliyeti kazandığını ilan ederek kavramı yeni bir kulvara taşıyalım.  Bu minvalde, en uç biyolojik yorum Ortadoğu dinlerince kelam edildi: Bedenin mülkü Allah’ındır. “Kul”un elinde sadece tasarruf hakkı vardır.  Ama din, insan ruhunu ele geçirmede Kapitalizm kadar başarılı olamayacaktı. Bir açık kapı kaldı çünkü:  Tanrı; insanı, kendi kudretini görmek için yaratmıştı. İlâhî kudret, bizzat “kul”a yani insana ihtiyaç duyuyordu. Dolayısıyla dinin beden üzerindeki mutlak tahakkümü, tüm ihtişamına rağmen bu ters okumayla yara alıyordu. Ama kapitalizm daha akıllı çıktı. Meta-tüketim-sermaye çemberinde ister Allahsız olsun ister dindar her “ölümlü”, sistemin belirsiz ve hissiz hükümranlığına gönüllü girecek, piyasalar “böyle buyurdu diye” kendi genetikleriyle oynanmasına bile rıza gösterecekti. Piyasaların bir bildiği vardı mutlaka. Zaten Kapitalist İlahiyat da bunu vahyediyordu!

Askerlik yaparken hep şunu düşünürdüm. Çatışma anında, hangi manganın mevziden çıkıp en önde “düşman”la boğazlaşacağı bir subayın ağzından çıkacak cümleye bağlıdır. O cümle ki kimin ölüp hayatta kalacağını belirleyecek kudreti içerir. O hiç tanımadığınız subayın bu aptalca kudreti sizin için artık varlık yokluk sorunudur. Ve bu kadere itiraz hakkınız yoktur. Bu ölümcül temas ile militarizm, biyopolitikanın en çıplak yüzü haline gelir. Asgari ücret komisyon kararlarından kamusal sağlık fiyat listesine kadar geniş bir sosyoekonomik alan da bu kapsamda ele alınabilir. Ne yiyip ne içeceğimiz ve nasıl sıhhatli kalabileceğimiz siyasi tercihlerin insafına kalmıştır.

Eğitim de, beden üzerindeki siyasi müdahalenin en sistematik alanlarından biri. Teknolojiyle uyumlu işçi yetiştirmek için, en yoksul sokakların en yoksul evlerindeki en muhtaç çocukları okula kaydeden burjuva ulus-devlet;  sadece kalifiye bir işçi değil sadık bir yurttaş, agresif bir milliyetçi, teslim olmuş bir dindar yetiştirmek adına hiçbir fedakârlıktan kaçınmazken, ekonomi politiğini sosyal devlet adıyla taçlandırarak iktidarına meşruiyet kazandıracaktı.

2012 yılının ilk aylarında Hükümet, yangından mal kaçırır gibi eğitim sisteminde “reform” yaptı.  1997’de yine siyasi bir kararla gündeme gelen sekiz yıllık zorunlu eğitim yasasından yaklaşık 15 yıl sonra bir kez daha siyasi hesaplarla, Hükümet, 4+4+4 Yasasını meclisten geçiriyordu. Bu kanunun, çocuklarımız için daha iyi, kolay ve daha kapsamlı bir eğitime muhatap olmakla ilgisi yoktu tabii. Tıpkı treni çoktan kaçırmış bir siyasi İslam operasyonu olarak imam hatipleri tasfiye etmek amacıyla yürürlüğe konan ancak bunu yaparken Sünni olmayan geniş bir yurttaş kitlesinin çocuklarına zorunlu din dersini dayatmaya devam eden 28 Şubat generallerinin bu meseleleri kafalarına hiç takmadıkları gibi.

Üç Dörtlük Eğitim Yasası’nın iki temel hesabı vardı: Siyasi hesaba göre imam hatipler, orta öğretime açılarak dinsel eğitimin ağırlığı artırılıyor, öte yandan zorunlu ve seçmeli İslam dersleriyle laik okulların Sünnileştirilmesi yönünde ilk adımlar atılıyordu. İktisadi hesap ise yoksulların çocuklarını hızla eğiterek daha on ikisine gelmeden eğitimi işyerlerine taşımak suretiyle çocuk emeğini sömürüye açıyordu. Projeyi hayata geçirmek içinse okula başlama,  beş buçuk yaşa çekiliyordu. İsteyenler için beş yaşa da izin vardı. Hedef ne olursa olsun bu “reform”la ilk hesabı görülen çocuklarımızın çocuklukları olacaktı.

Küçük kızımı bu yıl okula yazdırdık. Yazdırmak zorunda kaldık aslında! Belki doktor raporu ile vaziyeti idare edebilir, süreci durdurabilirdik. Ama bu kez de önümüze okula başlamış arkadaşlarıyla yaşayacağı uyumsuzluk çıkacaktı. Sonuçta anaokuluna gitmesi gereken kızımı ilkokula göndermeye karar verdik. Hem Bakan, ilk yarıyılın sadece eğitime ısınma aşaması olacağını, okuma yazmaya ikinci yarıda geçileceğini söylememiş miydi?  Koca bakan yalan söyleyecek değildi ya. Üstelik okullar, yeniden dizayn edilecek; tuvaletler düzenlenecek; çocuklar doğdukları aya göre sınıflara ayrılacaktı. Bunların hiçbiri olmadı tabii!  İsteseler de bu kadar kısa sürede yapmaları mümkün değildi ya yapmak isteyen var mıydı, şüpheli! Okullar açıldıktan bir ay sonra kızımın öğretmeni velileri toplantıya çağırdı. İzmir’de orta sınıfın ikamet ettiği bir semtte yer alıyordu okul. Veliler, ihtimal, çocuklarıyla ilgili, hayat standartları idare eder seviyedeydi. Gittiğimde toplantı başlamak üzereydi. Neredeyse bütün veliler bir araya gelmiştik. Ama hava sıkıntılı, birkaç kişi dışında herkes sus pustu. Çünkü çocukları sıkıntıdaydı hepimizin. Kapı açıldı. Orta yaşlı sakin yüzlü bir kadın -öğretmenimiz- içeri girdi.  Kısa bir girizgâh sonrası sorunlarımızı dinlemek üzere sözü bize bıraktı. Ve volkan aniden patladı: Kadınlı erkekli veliler, çocuklarının okula karşı nasıl da hoşnutsuz, derslere karşı bıkkın ve ilgisiz olduğunu yana yakıla anlatmaya koyuldular. Henüz gelişmemiş ellerinin çabucak yoruluverdiğini, ders çalışmamak için nasıl da bahaneler uydurduklarını anlattılar. Diş gıcırtıları arasında sabahı edenlerin dışında karın ağrısından muzdarip küçük bedenler ortaya serildi bir bir. Herkes birbirinin halinden anlıyordu çünkü kendi çocukları da, tıpkı diğer ufaklıklar gibi aynı dertten muzdaripti. Okul, onlar için bir eğitim yeri değil zulümhane’ydi! Bu kez, ben söz aldım. Okuma yazma öğretimine neden bu kadar erken başlanıldığını, Hükümet’in ikinci dönemde eğitime geçileceğini TV’de kulaklarımla duyduğumu söyledim. Öğretmen gülümsedi. Ama keyifle değil. “Biz” dedi “Anaokulu öğretmeni değiliz. Bununla ilgili ne müfredat verildi elimize ne de eğitim aldık. Çocukları o sınıflarda ders saati boyunca tutmak için yapabileceğimiz tek şey var: Okuma yazma öğretmek. Bunu yapmazsak durumları çok daha kötü olacak.” “Yalan söylediler!” diyorum o halde. “Düpedüz yalan söylediler! Üstelik mesele sadece eğitim de değil.  Yaşları bu kadar küçük çocuklar aynı sınıfta toplandıklarında doğum tarihlerindeki ay farkı bile önemli oluyor. Ve çocuklar bu fark üzerinden birbirleri üzerinde iktidar kurmaya kalkıyorlar. Kızım da bundan muzdarip.”

Ama sorun ay farkıyla da bitmiyor. Ne tuvaletler bu küçük çocukların bedenlerine uygun ne merdivenler ne de okul düzeni! Buna anaokulu eğitimi almamış öğretmenleri de ekleyin. Onların işi, çocuk oyunları üzerinden okuma yazma öğretmek değil üstelik. Çünkü sistem bu değil. En azından bu yıla kadar değildi. Toplantı iki saate yakın sürüyor. Öğretmen, çocuklar hakkında tek tek bilgi veriyor.  El kasları gelişmemiş çocukların durumu hakkında uyarıyor. İki çocuğun mutlaka okuldan alınması gerektiğini diğer uyumsuz ve yaşı küçük çocuklar içinse “alma”nın olumsuz sonuçlar doğurabileceğini söylüyor. Yani artık çok geç! 

Şunu demiyorum elbette: 66 aylık okula giden çocuk, bu süreçte ruhsal yıkıma uğrar, sağlıksız bir yetişkin olur çıkar! Hakikat bu değil. Çünkü insan tuhaf varlık. Müthiş bir direnme ve uyum gücü var. Sürgünde, savaşta ya da yoksulluk girdabında saadetlerini yitiren çocuklar da her şeye rağmen büyüyorlar. Ama çocukları fabrikalara sürüp yedek işsizler ordusunu çoğaltmak ve Sünni terbiye ile “akıllandırılmış” yurttaşlar yetiştirmek için kotarılan bu eğitim politikası ile zelil olan da bizim çocuklarımız!  Anaokullarında güle oynaya çocukluklarını yaşamak ve en azından kapitalizmin şerrinden okul vesilesiyle birkaç yıl daha kurtulmak varken bir anda kendilerini eğitim baskısının ortasında buluveriyorlar. Her gece  “Tıh”la “Kıh’ın arasına A’yı yerleştirip tazecik belleklerine “TAK” “TAK” çakmak zorunda kalıyorlar.

Peki, ne oldu sonuçta? “Mini mini birler”in hepsi okuyup yazmaya birer ikişer toplamaya başladılar.  Ama bütün bu başlamalar, ana babaların desibeli yüksek sesi ve öfkeden kararmış gözleri eşliğinde gerçekleşiyor. İzmir’in bu semtinde ihtimal çocuklar fiziksel şiddete maruz kalmıyor ama bu psikolojik zor, dayakla mukayese edilmese de çocuk dişleri, gece uykularında keskin gıcırtalarla bu baskıya isyan ediyor!

Birkaç gün önce yine oturmuş  “Yıyy”  ile “Lıll”ı ,  “I” ile birleştirip “Yılmak yok yola devam” sloganı eşliğinde ailece çalışırken kızım bize döndü ve  Kızgın İkizler! Siz ikiniz kızgın ikizlersiniz!” dedi.” Öylece kalakaldık eşimle. Hâlbuki ne sesimiz ayarını yitirmişti ne de bir öğretme krizi yaşıyorduk o an. Demek ki şu sakin ses tonumuz bile “Karakol Şefkati”nden muzdaripti.  Küçük kızın sözüne ve halimizin pürmelâline içimiz burkulsa da Sakin İkizler modunda devam ettik derse.

Tamam, öğrenmek ucundan kıyısından “zor”a dayanır ve sistemik bilginin belli bir sürede kavranması için disiplin gerekiyor. Ama bu süreci, oyun ciddiyetinde gerçekleştirmek de mümkün “Koğuş Kalk” komutuyla da. Milli Eğitim Bakanı, anaokulu tarzında bir eğitimin hâkim olacağını söylemişti.  Dediği çıkmadı. Çocuklarımız, küçük elleri yeterince gelişmeden düşe kalka, yazmayı öğrenmek, her gün, , altı ders saati boyunca kırkar dakika bir odaya hapsedilip okumayı sökmek zorunda kaldılar. Okulun yarı yetişkin çocukları için hazırlanmış tuvaletlerinde altlarını ıslattılar. Daracık merdivenlerde akan çocuk seli içinde hepsi sudan çıkmış balığa döndü. Çünkü yasa, çocukların gün be gün büyüdüğü hakikatini, kimseye sormadan ezip geçti. Ezilen sadece bu hakikat değil çocuklarımızın bedenleri oldu aynı zamanda. Biyopolitika, bu kez çocuklarımızın bedenlerini kendine oyuncak ediyordu.

Gün gelecek bu yasa değişecek, okul binalarının yeniden dizayn edildiği, belki tam gün ama oyun tadında ve fakat doğa ve hayatla iç içe, eleştiri ve merak üzerine kurulu bir eğitimle, önce çocuklar diyen yasaların yol gösterdiği okullarda çocuklarımız okuyacak! Büyük adam değil ama güzel insanlar olmak için!

 

Murat Utkucu

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages