FW: DENİZ GEZMİŞ SOYTARILIĞI VE UNUTTURULANLAR

0 views
Skip to first unread message

ALİ GENÇER

unread,
May 1, 2009, 1:19:34 PM5/1/09
to serhaty...@hotmail.com, umutd...@googlegroups.com


-ENSEVGİLİ-




 

From: u-ka...@hotmail.com
To: agah_o...@hotmail.com; in...@trkim.com; ahme...@hotmail.com; alba...@hotmail.com; ali_yi...@hotmail.com; alia...@hotmail.com; ankar...@hotmail.com; arabu...@hotmail.com; aydin_e...@hotmail.com; ayhana...@hotmail.com; balkan_...@sevdamiztr.com; baskan_...@hotmail.com; baygu...@hotmail.com; bedirh...@hotmail.com; beyb...@hotmail.com; bozku...@hotmail.com; bozkur...@hotmail.com; bozkurt.m...@hotmail.com; caag...@aicaweb.com; db...@hotmail.com; derin_...@hotmail.com; deta...@hotmail.com; dj_l...@hotmail.com; drm...@hotmail.com; en_sev...@hotmail.com; enes...@hotmail.com; ergeneko...@hotmail.com; fenerb...@hotmail.com; firat...@hotmail.com; gazie...@hotmail.com; gurbu...@hotmail.com; gursoy...@hotmail.com; halil...@hotmail.com; hikmett...@hotmail.com; huzun...@hotmail.com; hyusu...@hotmail.com; idikut...@hotmail.com; il_teris...@hotmail.com; ilg...@hotmail.com; k_sol...@hotmail.com; gari...@hotmail.com
Subject: FW: DENİZ GEZMİŞ SOYTARILIĞI VE UNUTTURULANLAR
Date: Sun, 22 Mar 2009 01:52:51 +0200



SÖZÜN BİTTİĞİYERDEYİZ....?



 

                                 DENİZ GEZMİŞ SOYTARILIĞI VE UNUTTURULANLAR


                 Yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ denilmiş. Söz konusu bu ‘yatsı’ vakti geçti mi, geçmedi mi bilinmez. Ama bizim memleketimizde birçok değişik kesimden insan, yalan söylemeyi vazgeçemedikleri bir alışkanlık haline getirmiş durumdadır.
Siyasetçisi, sporcusu, sanatçısı vesaire alıştık. Şimdi bu yalancı meslek korosuna televizyoncular ve yapımcılarda eklendi. Denilebilir ki, ‘daha yeni mi öğreniyorsun televizyon yapımcılarının da yalancı olduğunu’? Hayır! Elbette yeni öğrenmiyorum. Yalnız bu kadar kolay, ucuz ve pişkince yalan söylenemez, insanlar aldatılamaz diyorum.
                       Bunu niçin söylüyorum. Her şeyden evvel televizyon; artısı ve eksisi ile insanlığın vazgeçemediği bir teknoloji ürünüdür. İnsanların karşısında vakit geçirdiği, eğlendiği, hüzünlendiği ve dünyanın öbür ucunda yaşanan gelişmeleri bile en kısa zamanda öğrenebildiği bir kitle iletişim aracıdır.....

Onun içindir ki, bugün dünya genelinde televizyon kuruluşları sayısı binleri aşmıştır. Şimdi buradan hareketle, bizim ülkemizde televizyonlar nasıl yayın yapıyor ayrıntılarına uzun uzun girmeyeceğim. Hoş, zaten girilecek de çok fazla bir şey yok! Her şey ayan beyan ortada!
Ancak burada unutulmaması gereken bir husus var. O da, televizyonun insanlar üzerinde sosyal etkileri fazla olacağından, yapımcılarımızın doğru, dürüst, ilkeli, bilgilendirici ve yararlı programları televizyon ekranlarına getirmeleri gerekmektedir. Bütün bunları yaparken hiç değilse biraz olsun ‘hakkaniyetli’ davranmaları da ayrıca gerekmektedir.
Hakkaniyet dedik, insanlar aldatılamaz dedik. Bütün bunları niçin söyledik? Elbet bir sebebi var. İşbu yazımıza konu olan ve sinir kat sayılarımızın artmasına vesile olan hadise, bir televizyon dizisidir. Memleketimizin sınırlarında yayın yapmakta olan büyük televizyon kanallarımızdan birisinde, yaklaşık bir yıldan bu yana devam etmekte olan haftalık bir dizi var:

                Hatırla Sevgili… Daha yalan yolun başında başlıyor. Dizinin sevgili ile sevda ile alakası yalnızca isminden ibaret. Evet, ortada başrol oyuncuları diye nitelendireceğimiz iki sevgili var. Ancak işin, daha doğrusu projenin ‘daha derini de’ var. İşte burada sergilenen haksızlık, ikiyüzlülük ve yalan insanın beynini zıvanadan çıkarıyor.
Yaşı bir hayli ilerlemiş olan büyüklerimizin daha iyi bildiği, sevdiği ve dinlediği, dinlerken de, kendinden geçtiği çok güzel bir eserdir hatırla sevgili adlı şarkı. Öyle ki, nice insanlar yaşadıkları muhteşem sevdalarının ve tanışıklıklarının ilk günlerini bu ölümsüz ve manidar şarkıyla yâd etmektedirler. Ancak gelin görün ki, dizide birbirine bir türlü kavuşamayan iki aşığın hikâyesinden daha ziyade; bir dönemi, hem de karanlık bir dönemi ve o dönemi karartan sözüm ona ‘özgürlük budalalarını’
36 yıl sonra aklamaya yönelik çabalar, artık can sıkıcı bir hale gelmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yalan, dizinin adı ile başlıyor. Yalan üzerine kurgulanmış söz konusu başka bir durum ise, her türlü insanı seyirci olarak televizyonları başına çekebilmek adına yapılan sahtekârlıklardır.
Yine gözlerden kaçmayan başka bir hususta sahtekârlıkla birlikte seyirciye karşı yapılmakta olan tuzaklardır. Niye? Diye soracak olursanız, cevabımız şu şekilde olacaktır: Birtakım aşk-meşk görüntüleri ile birbirini çok seven iki gencin alışılmış kavuşamama hikâyesi tamamı ile bir kandırmacadır. Amaç kesinlikle kendilerini, yani devrimci tayfayı haklı çıkarmaya yöneliktir. Aynı zamanda gerçekte cüce olan birtakım kişileri de kahramanmış (!) gibi göstermek suretiyle, halkımıza özellikle gençliğimize ‘ideal insan’ olarak sunmaktır.
Tabii birde o yıllarda yaptıkları rezillikleri marifetmiş gibi göstererek, aklıselim, muhafazakâr ve vicdan sahibi vatandaşlarımızın gönlünde ve beyninde yer edinebilmeyi isteme duygusu da ayrıca yatmaktadır. Evet, şimdi dizide saf ve temiz bir o kadar da yürekli olan devrimci tayfanın önde gelen ismi Deniz Gezmiş beş yıllık zaman zarfında neler yapmış bakalım?


                  1966 ile 1971 yılları arasında, sözde devrim adına, sözde halk adına sayısız şekilde üniversite işgal ederek, yüksek tahsil amacı ile gelen binlerce öğrenciyi öğrenim hakkından mahrum bırakmış, banka soymuş ve zorla insan kaçırmıştır. Birçok kanlı eylemin planlayıcısı olmakla beraber bizatihi kendiside bu eylemlere katılarak, masum insanların canının yanmasına sebep olmuştur.
“Devrim kanla yazılırsa hükmünü verir!” düşüncesi ile Filistin’e giderek her türlü silah eğitimi almış ve aldığı silah eğitimi ile şerefli Türk askerine, polisine kurşun sıkmıştır. İşte böylesine Faşist bir yaklaşımla sözde devrim adına ülke huzurunu kaçırmış bir hayalperesti, deyim yerindeyse bir soytarıyı; aklından özürlü bir grup şimdiki soytarılar, minik zekâlarınca insanımıza kahraman diye yutturacaklar.
Kahramanlığın ne olduğu noktasında dünyaya parmak ısırtacak şekilde bir tecrübeye sahip olan Türk ırkı, böyle ucuz kimselere kahraman diye bakmaz! Aklı ve vicdanı olan her insan ve tarih bilmektedir ki, geçtiğimiz yüzyılın en büyük kahramanları Çanakkale’de huşu içinde yatmaktadır. Kahramanlar; mukaddesatları için, milletleri için, vatanları için yaşarlar. Çünkü tarih bize yine göstermektedir ki, en büyük kahramanlar, Allah rızası için, peygamber aşkı için, millet için, vatan için, bayrak için, kültür için, edebiyat için amansız mücadele etmiş, cefa çekmiş ve ömrünü seve seve vermiş insanlardan müteşekkil.
Ayrıca Deniz Gezmiş ve tayfasının sözde mücadelesi neydi? Türk milletinin mutluluğunu, refahını mı düşünüyorlardı? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilimde, teknikte ve endüstride ilerlemesini mi istiyorlardı? Ya da, Mevla’sı bir, Peygamberi bir, dini, dili, kültürü ve tarihi bir (o zamanlar) esir Türk illerinde yaşayan soydaşlarımızın bağımsızlığını mı hayal ediyorlardı?

              Buna evet diyebilmek çok zor. Hatta hayır! Onların kafalarında böyle bir düşünceye yer vermeyi bir kenara bırakın, dilleriyle bile söylemeye niyetleri yoktu. Çünkü onlar, yani Deniz Gezmiş ve tayfası birer komünisttiler. Ne demekti komünist? En kısa tabirle, “Din insanı uyuşturan bir afyondur” teorisini benimsemiş, Allah’ı önemsemeyen, peygamberi tanımayan, Türklük nedir, vatan nedir bilmeyen bir görüşün temsilcisiydi.

                 Deniz Gezmiş 1972 yılında idam edildi. Yalnız 1968 kuşağı olarak anılan birçok Deniz Gezmiş taraftarının ve hayranının hep bir kuyruk acısı kalmıştır. Çünkü devrim diye diye memleketi böleceklerdi ama muratlarına eremediler. Onlar hesapta Amerikan emperyalizmine karşıydılar ancak, Marksizm, Leninizm çağrıları altında Sovyet emperyalizminin Türkiye’yi nasıl bir uçurumun eşiğine getireceklerinin de farkında bile değildiler.

           Çünkü şahıs idam sehpasında canını teslim ederken bile sarf ettiği son sözleri, ‘hakkınızı helal edin’ olmamıştır. Tutanaklara geçen resmi bilgilere göre, “Yaşasın Marksizm, Yaşasın Leninizm!” demiştir. Bu ne perhiz, bu ne lahana? Onun için diyoruz, onlar birer hayalperestti diye.

            Peki, hal böyle iken niçin Deniz Gezmiş ve tayfasını Türkiye’nin büyük televizyon kanallarından birisi bir dizi film olarak ekranlara taşıdı. Acaba sebebi ne olabilir? Aslında sebebi çok açık ve nettir. Bu ülkede maalesef televizyon, sinema, tiyatro, müzik ve sanat kolları sol zihniyetin egemenliğindedir. Nasıl oldu? Diye soracak olursanız, onun da cevabı yine çok açık ve nettir.

             Mesela, bir CHP vardır ki, ‘Mustafa Kemal’in partisidir’ diyerek, Cumhuriyetin bütün kurum ve kuruluşlarından rahatlıkla her türlü istifade edebilmeyi bilmiş, maddi olarak yükselmiş ve elde ettiği kazanımlarla da memleketin aleyhinde çalışacak ne kadar insan varsa hepsini bir şekilde sosyal ve kültürel alanlara yerleştirerek, başımıza musallat etmiştir. İşte bunların sonucudur ki, bugün televizyon dünyası da bu köhnemiş zihniyetin kontrolündedir.

               Son olarak da ‘Hatırla Sevgili’ adlı diziyi ekranlara getirerek karşımıza çıkan bu egemen sol zihniyet, yine bildik senaryolara başvurdular. Dizi filmde, Deniz Gezmiş ve tayfasını, iyi kalpli, dürüst, ne yapıyorsa sözde devrim adına, sözde halkın kurtuluşu adına yapan, cesaret timsali, yiğitlik abidesi, haksızlığa uğrayan, mücadeleci, sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz gösterme çabaları artık, akıl sahibi her Türk insanını çileden çıkartacak seviyeye getirmiştir. Nedir bu Deniz Gezmiş hayranlığı? Nedir bu aşağılık duygusu diye hayıflanmaktan alamıyoruz kendimizi. Aşağılık duygusu diyorum. Çünkü bu ülkede artık öyle bir hale geldik ki,
            Deniz Gezmiş’i bilmeyen, Nazım Hikmet’i sevmeyen, solcu olmayan hatta Türklüğe hakaret etmeyen adamdan sayılmıyor. Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Can Dündar, Berhan Şimşek, Bedri Baykam, Orhan Pamuk hatta Yaşar Kemal bu konuda örnek teşkil etmektedir. Bu isimler Türkiye’de, televizyonların, gazetelerin, sanat dünyasının köşelerini tutmuşlar, adeta tekelleri haline getirmişlerdir. O bakımdan yeni kuşak, söz konusu bu meslek kollarında ilerleyebilmesi ve başarılı olabilmesi için bu soytarılarla mecburen karşılaşıyor ve ister istemez etkilenip, başkalaşıyorlar.

            Daha açık olarak ifade etmek gerekirse, baskı altına alınıyorlar. Aynı şekilde bu güruh televizyon ekranlarından, gazete köşelerinden, sinema, tiyatro salonlarından, müzik piyasasından ve genel olarak sahip oldukları kitle iletişim araçları ile toplumun genelini de etki altına almaktadırlar. Özellikle de Türk gençliğini! İşte onun içindir ki, bugün üniversitelerimizde okumakta olan gençlerde doğal olarak, Deniz Gezmiş hayranlığı, Nazım Hikmet sevdası ve solcu olma, devrimci olma isteği baş gösteriyor.

          Birazda dizinin kamera arkasında yer alan ve senaryo danışmanlığı gibi aktif ve etkin bir sorumluluk üstlenen isimlere dikkatle bakalım. Birisi ülkemizin damgalı hırsızlarından Mesut Yılmaz’ın da bir dönem siyasi danışmanlığını yapmış, eski Devlet Bakanlarından Yılmaz Karakoyunlu. Kimdir bu Yılmaz Karakoyunlu? Yılmaz Karakoyunlu kendisini pek mühim edebiyatçı ve yazar sanan 68 kuşağı bir dönmedir. “Salkım Hanımın Taneleri” adlı romanı ve aynı romanın sinema filmi olarak gösterime girmesiyle, gündemi epeyce meşgul eden bu fikir özürlüsü adam, şimdide bu dizinin mutfağında yer almaktadır.

          Diğeri ise, Mümtaz’er Türköne. Bakmayın adının ‘mümtaz’ olduğuna. Yani adının anlamına layık olamayanlardandır. Mümtaz’er Türköne’de, dünüyle ve her haliyle çelişkili olan bir fikir budalasıdır! ‘Eskiden şöyleydim, böyleydim’ diyen, fakat eskiden gerçekten de ne olduğu pek bilinmeyen ama kendisini bir anlayışa mutlaka aitmiş gibi de algılatarak hayatına yeni bir biçim kazandırma telaşında olan adam konumundadır.

          Daha doğrusu sırf ‘entelektüel aydın’ sıfatını alabilmek için -alıp ta ne olacaksa- ‘zaman köşelerinden’, -zamanlı zamansız- hezeyanlarıyla adeta bir garip adam durumundadır. Bakınız işte böyle ruh ve manevi açıdan sıkıntılı olan şahıslar, akıllarınca Deniz Gezmiş ve devrimci tayfalarını seneler sonra temizleyip, süsleyip, topluma masum insanlarmış gibi sunacaklar. Yanılıyorsunuz beyler! Hem de büyük bir şekilde yanılıyorsunuz!

          1- Kahramanlar aklanmaz! Çünkü kahramanlar asil soylu, dik başlı, yiğit insanlardır. Bir de, edepsizlik yapmayacak kadar dürüst insanlardır, hayâ sahibidirler! O bakımdan aklanmayı gerektirecek ufacık bir yanlışın veyahut pisliğin içinde olmazlar!
2- Ayrıca kahramanmış (!) gibi göstermeye çalıştığınız insan, cezaevinde kaldığı sürece ve idam sehpasında sürekli korkunun bir yansıması olarak, isyan etmiş, her türlü huysuzluğu yapmış, zorluk çıkarmış ve küfüre başvurmuştur. Unutmayın ki, kahramanlar ölüm karşısında bile küfüre başvurmayıp, ölümü ulu yaradana kavuşmak gibi benimseyip, korkusuzca canını hak sahibine teslim edenlerdir!
Kahramanların kim oldukları konusunda bir sıkıntınız varsa, alın size istemediğiniz kadar örnek!
Abdullah Çatlı
Ruhi Kılıçkıran
Süleyman Özmen
Ertuğrul Dursun Önkuzu
Yusuf İmamoğlu
Ercüment Yahnici
Suat Kürşat
Recep Haşatlı
Erol Türkmen
Gün Sazak
Mustafa Pehlivanoğlu
Ali Bülent Orkan
Cengiz Baktemur
İsmet Şahin
Fikri Arıkan
Selçuk Duracık
Halil Esendağ
Velican Oduncu ve daha sayamayacağımız nice şehitlerimiz...

Yunus Meral
Erdem Karakoç
İhsan Barutçu
Oğuzhan Cengiz
Erdal Kabakum
Kadir Mahir Damatlar
Atilla Kaya
Yılma Durak
Alişan Satılmış
Efendi Barutçu
Mehmet Ekici
Şefkat Çetin
Sertif Parlak

          Tayyar Ağlayan ve daha sayamayacağımız nice gazilerimiz…

Şehitlerimizden hiçbiri idam sehpasında küfüre başvurmamış, en ufak bir korkuya kapılmamışlardır Aynı şekilde gazilerimiz de cezaevlerini imanlarıyla, inançlarıyla, edepleriyle ve sabırlarıyla yusufiyelere dönüştürmüştürler. Hele hele bir Halil Esendağ ağabeyimiz vardır ki, ölüm karşısındaki metaneti ile imanı ile Mevla’ya olan sarsılmaz inancı ile idam sehpasına başı dik olarak yürüyüp, cellata da : “ Hakkınız bize geçti, hakkınızı sizde helal edin” diyerek, o cellata hatta tüm cellâtlara hem insanlık dersi, hem de yiğitlik dersi veriyordu.
             Eksiklik bizlerdedir. Oysa şehitlerimizin ve gazilerimizin haysiyetli mücadelelerini ve yiğitçe hallerini romanlaştırabilsek, belgeselleştirebilsek, sinemaya, tiyatroya taşıyabilsek ve adlarına türküler yapabilsek, biliniz ki, bu memlekette sanat patlaması olur! Yine ağabeylerin sözde değil, özde kahramanlıklarını dizi film olarak ekranlara getirebilsek, biliniz ki, bu memlekette yerel kanallar da dâhil, bütün televizyon kanalları yayın akışı noktasında tıkanma yaşar!
                 Zira onlar yani bizim ışık bakışlı, altın kalpli ağabeylerimiz, devrimci tayfalar gibi dağlarda gezmedi, şerefli Türk askerine, polisine kurşun sıkmadı, huzur bozmadı! Şanlı Türk Devletinin bekası, necip Türk Milletinin var olması, asil Türk gençliğinin bozulmaması ve ay yıldızlı bayrağımızın hür olarak dalgalanması için amansız ve kesintisiz mücadele verdiler. Çünkü kavgaları sadece sol bir örgütle sınırlı değildi. Dört bir taraftan yurdumuza girmiş, dünya emperyalizmine karşıydı.
              Şimdi hal böyle iken akıl, ahlak ve vicdan yoksunu birtakım kimseler, çıkıyor televizyon ekranlarında milyonlara karşı yalan ve yanlışlıklar içinde iş yaptıklarını, daha doğrusu bir halt yediklerini sanıyorlar. Sansınlar! Hatta övünsünler kendileriyle! Neticede kahramanları da anlayacak, hatırlayacak, alkışlayacak ve selam duracak yine kahramanlar olacaktır! Kimler mi? Tabiî ki genç Özmenler, Önkuzular, İmamoğlular, Pehlivanoğlular, Duracıklar ve Esendağlardır!
Yaşasın Tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın büyük Türk Milleti!
Ve selam olsun, ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene’ dedikleri için can vermiş şehitlerimize…
Ve selam olsun onca eziyete ve baskılara rağmen “Nerede kalmıştık?” diyerek, kaldıkları yerden Kızıl Elma’ya doğru at salan gazilerimize…

Allah (cc) Türk’ü Korusun!



Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak

Windows Live™ Photos ile fotoğraflarınızı kolayca paylaşımı. Sürükle bırak
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages