Ali Ulvi Kurucu: SEVDİM SENI MABUDUMA, CANAN DİYE SEVDİM!

530 views
Skip to first unread message

zeki kentel

unread,
May 24, 2021, 3:46:02 PM5/24/21
to zeki kentel
Ali Ulvi Kurucu: SEVDİM SENI MABUDUMA, CANAN DİYE SEVDİM!
Ali Ulvi Kurucu 3 Mart 1922 yılında babasının imamlık yaptığı
Konya’nın Sakyatan köyünde doğdu. Babası İbrahim Efendi annesi Sare
hanımdır. Konya’nın meşhur âlimlerinden Hacı Veyis Efendi’nin torunu,
Hacıveyiszade Mustafa Efendi’nin ise yeğenidir. Bir buçuk yaşındayken
annesi vefat eder. Babası teyzesi ile evlenir ve teyzesi ona öz annesi
gibi bakar.

18 yaşına kadar kaldığı Konya’da okul zamanı kimi zaman dayısının kimi
zaman da dedesinin evinde kalır. İlkokul çağlarındayken harf inkılabı
olmuş ve eğitim öğretim başka bir şekil almıştır. Bir gün dedesi onun
okuduğu ilkokulun önünden geçerken öğretmen ve öğrencilerin kızlı
erkekli top oynadıklarını görür ve üzülür. Torununa okulda hangi
derslerin okutulduğunu sorar. Kur’an dersleri olmadığını öğrenince
daha da fazla üzülür.

O yanından ayrıldıktan sonra hanımına ağlayarak şöyle der:

“Muhsine, bu çocuk pınarın başında susuzluktan ölecek… Yazık yahu, ben
neslimden, hafız-ı Kur’an’lığın bu kadar çabuk kesileceğini tahmin
etmezdim. Çok erken oldu. Yahu Muhsine, sinesinde Kur’an olmayan bir
insan kabirde gibi karanlıktadır. Kur’an nurdur, ışıktır, feyizdir. Kur’an’sız bir okul zulmettir, karanlıktır, bu karanlık mektep çocuğa ne verecek?”

Oğlu İbrahim Efendi’ye de mektepte torunun ahlakına zarar geleceğinden
endişelendiğini, onun açıktan okumasını istediğini bir mektupla
bildirir. Bir hafta sonra küçük Ali kendi isteği ile babasının
bulunduğu köye gider ve babasından hafızlık dersi almaya başlar.

Babası bu süreçte; “Oğlum sen inşallah Konya’nın Kapı Camii’nde baş
hafızlık yapacaksın, mahşer günü anana babana nurdan taçlar
giydirilecek” gibi sözlerle sürekli onu motive eder. Konya’daki Hafız
Zekai Efendi’yi ve İstanbul’daki Hafız Sami Efendi’yi ona örnek
gösterir. Teşvik olsun diye ona şöyle der: “Oğlum Hafız Sami’nin öyle
sesi varmış ki ağlayan çocuk susarmış. Uyuyan bülbüller o okumaya
başlayınca uyanır, akşamdan ötmeye başlarmış.”

1930 yılında hafızlığın sonlarına doğru yaklaşırken babası onu
Konya’daki meşhur Hafız Zekeriya Efendi’nin yanına götürür. Zekeriya
Efendi “Şuradan oku, buradan oku” diyerek onu küçük bir imtihan eder.
Hepsini okuduğunu görünce ona üç kere “aferin” der. Akşama onları
Pastırmacı Tahsin Efendi’nin bahçesindeki sohbete davet eder. Akşamki
sohbet meclisinde Hafız Cevdet Soydanses muhayyer makamında Kur’an
okur. Hep birlikte uşşak makamında bir ilahi okurlar.

O sıralarda on yaşında olan Ali Ulvi kasidelerden bir tanesini dinlerken duygulanır
ve gözleri yaşarır. Babasının teşvik ve yönlendirmeleri, hafızların
meclisinde yaşadığı bu unutulmaz anlar, hepsi birbirine eklenince
artık onun kalbinde büyük bir Kur’an sevdası oluşur.

İnsan bazen bir kitabı ilk defa okuduğunda bir şeyleri fark edemiyor.
Bu satırları yazmak için Ertuğrul Düzdağ Bey’in kaleme aldığı Ali Ulvi
Kurucu Hatıratını ikinci kez okuduğumda şunu fark ettim ki onun bu
yola girmesi ve sonunda büyük bir şahsiyet olmasının başlangıcında
hafızlardan duyduğu Kur’an tilaveti ve ilahilerin büyük etkisi
olmuştur.

Demek ki güzel sesler ve güzel okuyuşlar insanları
etkileyebilmekte ve onları hayırlı bir yola sevk edebilmektedir. Hele
ki bir çocuk için güzel ses, onun masum yüreğine atılmış bir kement
gibidir. Çocuk belki büyük manaların farkında değildir ama bu sesler
onun ruhunda bir kapı aralar, yüreğinde bir kıpırdanmaya sebep olur.
Kalp devriminin başlangıcı belki de ona başka bir âlemin duyuşlarını
hissettiren bu seslerdir.

Ali Ulvi Bey Hatıratında diyor ki: “1930’lu yıllarda Konya’da bulunan
meşhur okuyucuların Nakiboğlu camiinde okudukları bir mevlidi
unutamam. Sivaslı Derviş Ahmed’in okuduğu birkaç kaside ve bilhassa
Ehl-i Beyt’e ve Kerbela’ya dair bir kasidesi hiç aklımdan çıkmamıştır.

O günkü mevlid hayatımda gördüğüm nadir mevlidlerden birisidir.”
Babasının İbrahim Efendi’nin vazifeli olduğu köyde yaşadığı unutulmaz
sahnelerden birisi de jandarmanın sürekli köydeki mektebi basmasıdır.

Babası hem mescidde imamlık yapmakta hem de köyün çocuklarına bu
mektepte okuma yazmayı, dört işlemi vs. öğretmektedir. İşin acı tarafı
ise şudur ki harf inkılabına riayet ediliyor mu diyerek baskın yapan
jandarmaya köyün muhtarı olan dayısı her gelmesinde ikramlar
yapmaktadır. Evine davet eder, yemekler yedirir, giderken de atlarının
heybelerine sepet ve bakraçlarla yağlar, ballar, yumurtalar konur.

Jandarmanın baskısı neticesinde artık İbrahim Efendi köyün çocuklarına
Kur’an öğretememektedir. Bunun üzerine 1930 yılında Konya’ya
taşınırlar. Ali Ulvi 11 yaşına geldiğinde “demir hafız” dedikleri
şekilde kuvvetli bir hafız olur. Hafızlığını biraz daha geliştirmek
için Diyanet’in Hafız Mektebi’nde Kadiri Şeyhizade Hafız Ali
Efendi’den ders alır. Ali Kemal Belviranlı ve Mustafa Runyun o
yıllardaki talebe arkadaşlarından ikisidir. 1931 yılında ezan Türkçe
haline getirilir ve on sekiz sene böyle okunur.

1931 yılında İstanbul’un meşhur hocaları olan Abdurrahman Gürses ve
Gönenli Mehmed Efendi Konya’ya gelir ve mukabele okurlar. Henüz bir
çocuk olan Ali Ulvi’nin zihninde bu da unutulmaz bir hatıra olur.

1933 senesinde Hafız Ali Efendi, Müftü Bey’e; “benim fidanlarım var,
bu fidanları büyütmek lazım. Bu fidanlar bugün hafızdır, dilerim yarın
âlim olsunlar. Bunları teşvik etmek lazımdır. Bugün büyük hafızlar
Kapı Camii’nde ikindiden sonra mukabele okuyorlar. Bunlar da öğleden
sonra okusunlar” der.

Müftü Bey bu teklife sıcak bakar. Bunun üzerine
Ali Ulvi baş hafız olarak Kapı Camii’nde mukabele okur ve böylece
babasının yıllar önce kurduğu hayal gerçekleşmiş olur.

Konya’nın önemli âlimlerinden Hacı Veyis Efendi de diğer aile fertleri
gibi torununun kapı Camii’nde mukabele okumasına çok sevinir.
Mutluluğunu, sevincini biraz da teşvik olsun için sürekli sesli bir
şekilde ifade eder. “Böyle hafız-ı Kur’anları ben medhetmişim ne
çıkar? Onları İslam Peygamberi metheder. Bu ümmetin en şereflileri
kimlerdir biliyor musunuz? Kur’an hafızı olanlardır.”

Hafız Ali Efendi bir gün, Ali Ulvi’nin dersini dinledikten sonra ona
şöyle der. “Kapı Camiii’nde hafızlara baş hafızlık yapabiliyorsun. Ah
pederin razı olsa da İstanbul’da okuyuşunu ilerletebilsen… İstanbul
şehrine Cenab-ı Hak her şeyin güzelini vermiş. Manzaranın, denizin,
caminin, iklimin, suyun güzeli orada olduğu gibi, insanların güzeli de
oradadır, okuyuşun güzeli de, hafızların güzeli de oradadır.

Bakınız İstanbul’dan gelen Abdurrahman Gürses Efendi nasıl güzel okuyor. Üç
dört sayfada birkaç makam yapıyor, kendisi dinlendiği gibi,
dinleyenleri de yormuyor.”

Fakat kaderde İstanbul değil Medine vardır. 1939 yılında babasının
kararıyla ailecek Medine’ye taşınırlar. Hac ve umre dolayısıyla
Medine’ye gelen İstanbul’un en meşhur hafızları ile tanışmak ve onları
dinlemek orada müyesser olur.

Sevdim seni Mabuduma, canan diye sevdim
Bir ben değil alem sana hayran diye sevdim
Evladı ıyalden geçerek ben ravzana geldim
Ahlakını methetmede Kur'an diye sevdim
Kurbanın olam şahı resul, kovma kapından
Didarına müştak olan yezdan diye sevdim
Mahşerde nebiler bile senden medet ister
Gül yüzlü melekler sana hayran diye sevdim..

Ali Ulvi Kurucu: SEVDİM SENİ MABUDUMA, CANAN DİYE SEVDİM!
Ali Ulvi Kurucu’nun Hafızlık Yılları Aydın BAŞAR






Virüs bulunmuyor. www.avast.com
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages