İnsan; kendini, içinde yaşadığı toplumu, tabiatı, dünyayı,
kâinatı okuyarak tanır. Okudukça bilgisi, görgüsü artar,
düşünce ufku genişler, kendisini daha kolay ifade eder, okuma
eyleminin insan olmanın bir gereği olduğunu, insanlık görevi
olduğunu fark etmeye başlar; geniş kültürüyle toplumda saygın
bir yer kazanır. Okumayı kendisi için temel ihtiyaçlardan biri
olarak değerlendirir. İşte bütün bu özellikleriyle “okuma,
tutkuların en asilidir.”
Kişilerin zevkleri, anlayışları düşünceleri birbirinden farklı
olduğu için okunacak eserler konusunda çeşitli tavsiyeler
yapılabilir. Ancak okumaya, türünün başarılı örnekleri olan
klâsik eserlerle başlamakta yarar vardır. Türk ve dünya
edebiyatından seçilecek bu tarz eserlerden belli başlı örnekler
okunduktan sonra yelpaze kişisel zevklere göre genişletilebilir.
Okumadan yukarıda sayılan yararların sağlanabilmesi; dikkatli bir
şekilde okumaya, okurken düşünmeye, sorgulamaya, eleştirmeye,
karşılaştırmaya ve not almaya bağlıdır.
Edebiyat ve düşünce dünyasıyla ilgili kitapların incelenmesi,
değerlendirilmesi (bir uzman kadar olunmasa da) hemen her aydın
tarafından yapılabilmelidir. Esasen ilköğretimdeki Türkçe; orta
öğretimdeki Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin bir amacı da
seviyeye göre öğrenciyi güzel örneklerle karşı karşıya
getirerek okuma alışkanlığı ve zevki edindirmenin yanında edebî
eserleri inceleme, değerlendirme becerisi de kazandırmaktır. Bugün
ne yazık ki öğrenciler, çoğunlukla ezber bilgilerle yetinmeye
çalışıyorlar. Düşünmek ve yorumlamak onlara biraz zor geliyor.
Bilgi birikimi az olunca etraflı düşünemiyor, farklı yorumlar
getiremiyor, incelikleri, güzellikleri fark edemiyorlar. Böylelikle
hedeflenen amaçlara tam ulaşılamıyor. Yüksek öğretim
çağındaki gençlerden bazıları da okuma alışkanlığı ve
zevkini henüz kazanamadığı için konunun bu yönü eksik
kalmaktadır.
İncelemenin, değerlendirmenin nasıl yapılacağı konusunda
birtakım farklı anlayışlar olsa da bir edebî eser genellikle
biçim ve içerik yönünden değerlendirilir. Biçim yönüyle
değerlendirmede eserin manzum veya mensur olmasına göre farklı
özellikler aranır: İncelenecek eser şiir ise; ölçüsü, kafiyesi,
nazım birimi, nazım şekli gibi özellikleri araştırılır. Mensur
bir eser ise edebî türlerden hangisi olduğu tespit edilir.
İçerik yönüyle değerlendirmede ise konu ve ana düşünce tespit
edilir. Dil ve anlatım özellikleri üzerinde durulur. Metindeki duygu
ve hayâl unsurları, olay unsurları, zaman ve mekân unsurları,
kahramanların ve yazarın üslûbu, plânı gibi hususlar
değerlendirilir.
Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri 1, 2, Hikâye Tahlilleri; Şerif
Aktaş’ın Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş kitabı ile R.
Bourneur, R. Qellet’in Roman Dünyası ve İncelemesi (Çev. Hüseyin
Gümüş) kitabı bu konu için incelenmeye değer nitelikteki
kitaplardan sadece birkaçıdır.
“Metin incelemelerinin ne kadar üstüne düşsek de azdır; her
türlü bilgiye ulaşmak için en kısa, en zevkli yol budur; her şeyi
ilk elden alın, kaynağa gidin; metni evirin çevirin, ezberleyin,
fırsat düştükçe kullanın; hele anlamını bütün genişliğiyle
incelikleriyle anlamaya bakın; metni yazanın türlü düşüncelerini
birbirine bağlayın, ilkelerini uzlaştırın, sonuçlarını da
kendiniz çıkarın.
Yorumcular ne yapıyorlarsa sizin de onu yapmanızı istiyorum; ancak
kendi bilgilerinizin yetmediği yerde yorumcuların bilgilerinden ve
görüşlerinden yararlanın; onların açıklamaları hiçbir zaman
sizin malınız olmaz, kolayca aklınızdan çıkabilir. Buna
karşılık, sizin gördükleriniz kendi zihninizden doğmuştur ve
sizde kalır; onları konuşurken, danışırken, çekişirken,
tartışırken aramadan bulursunuz. (La Bruyére)”
Aşağıda şiir, roman ve hikâye incelemeleri için örnekler
verilmiştir. Kitaptaki diğer metinlerden beğendiğiniz birini siz de
benzer şekilde değerlendirmeye çalışınız.
Şiir inceleme örneği
OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ
Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir,
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış,
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misâli o musalla taşında.
Cahit Sıtkı Tarancı
OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ
Şimdiye kadar eserlerini incelemiş olduğumuz şairler, arada
kendile-rinden de bahsetmekle beraber, dikkatlerini umumiyetle kendi
dışlarında bir varlığa, bir peyzaja, başka insanlara,
sevgililerine veya bilinmeze çevir-mişlerdi. Dünyada kendisini çok
yalnız hisseden Necip Fazıl bile, kendinden ziyade hayat ve kaderi
ile birleştirmiş olduğu kaldırımlar üzerinde durmuştu.
“Otuz Beş Yaş Şiiri”nde Cahit Sıtkı kendi kendisini konu
olarak alıyor. İkinci parçada görüldüğü üzere, menfî bir
narsisizm ile aynada uzun uzun kendisini seyrediyor, çehresinin
zamanla nasıl bozulduğunu üzülerek görüyor, dünya ve dostları
ile olan münasebetlerinin değiştiğini fark ederek, hafif fakat acı
bir ironi ile hayatın faniliğini ve ölümü düşünüyor.
Bu duyuş tarzı Tarancı’nın sadece bu şiirine has değildir. O,
hemen hemen bütün şiirlerinde, açık veya sezdirme yoluyla ölüm
ve fanilik temlerini ele alır. Denilebilir ki Türk edebiyatında
Yunus Emre ve Abdülhak Hamid’den sonra bu konular üzerinde en çok
duran odur. Fakat Cahit Sıtkı Tarancı’nın görüş tarzı,
onlarınkinden tamamıyla farklıdır. Bu fark “Otuz Beş Yaş”
şairinin özelliğini belirtmeğe yarayacağından kısaca üzerinde
duralım.
Bir ortaçağ şairi olan Yunus Emre ölümden, Tanrı fikrine ve
âhirete gider. Onun için ölüm ebediyete açılan bir kapıdır:
Ölümden ne korkarsın, korkma ebedî varsın!
diyen Yunus sağlam bir inançla ölümü aşar. Eserlerinde korkunç
mezar tasvirleri yapması bizi aldatmamalıdır. Başka şiirlerinde o,
dünyanın ötesine türküler söyleyerek gider. Yunus’u üzen
ölüm değil, yeryüzündeki hayattır. Zira ölüm ebedî sevgiliye
kavuşmadır. Mevlâna’nın da ölümü bir “şeb-i arus”
(düğün gecesi) saydığını biliyoruz.
Bütün eski Türk edebiyatına bu görüş hâkimdir. Dinî
inançları tam olan eski insan, öldükten sonra öbür dünyada
ebedî saadet ve huzura kavuşacağından emindi. Türk edebiyatında
ölüm üzerinde düşünme ve ölüme karşı isyan, Abdülhak
Hâmid’le başlar. Makber şairinin ölüm karşısında almış
olduğu tavır, zaman zaman eski görüşe dönmekle beraber yenidir.
İlk eserlerinden biri olan “Garam”dan itibaren, Hamid, hayat
karşısında âdeta bir Hamlet tavrı takınır. Birçok konular gibi
ölümü de felsefî bir problem haline getirir. Makber’in imlâ
işaretleri bile bu hususta bir fikir vermeğe yeter. Soru ve nidalarla
dolu olan bu eser, yazarının sadece ölüm bahsinde değil, onunla
ilgili ruh, âhiret, Tanrı, hayatın mânâsı ilh. gibi meselelerde
de inançlarının temelinden sarsıldığını açıkça gösterir.
Batıdan gelen çağdaş düşüncelerle eski inançlar arasındaki
çatışma, daha sonra, Beşir Fuad ile Tevfik Fikret’in hayat ve
eserlerinde büyük buhranlar doğurmuştur. İman şairi Mehmet
Âkif’in bile eserleri dikkatle incelenirse, cevap veremediği
birçok sorular sorduğu görülür. Zamanla değişen hayat
şartları, sosyal problemlerin ön plâna geçişi, felsefî bir
geleneğin bulunmayışı, Türk edebiyatçılarını bu gibi meseleler
üzerinde fazla derinleşmekten alıkoymuştur. Sığ bir realizmin
hâkim olduğu Cumhuriyet devri edebiyatında, Peyami Safa, Necip
Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bazı şahsiyetler, insanı derinlik
psikolojisi ve metafizik zaviyelerden ele almağa çalışmışlardır.
Cahit Sıtkı gençlik yıllarında bu sanatkârların tesiri altında
kalmıştır. Fakat ölüm ve hayat karşısında almış olduğu
tavır onlarınkinden de farklıdır. Gençlik yıllarında bir şüphe
ve tereddüt safhası geçiren Peyami Safa, son yıllarında tekrar
eski dinî inançlarına döndü. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu
adlı romanında ispirtizma tecrübelerinden spirütalizm ve mistisizme
giden bir köprü kurar. Dini, ahlâkî ve içtimaî zaviyeden ele alan
Necip Fazıl, nesir yazılarında işi günlük siyasete döktü.
Tanpınar’da din, tarih ve sanatla birleşen daha ziyade estetik bir
mahiyet kazanır. “Bursa’da Zaman” şiirinde kozmik âlemin
güzelliğine, sanat eserlerine ve tarihî hatıralara dalan
Tanpınar’ın ölümü nasıl munis, tasvir ettiği çerçeve içinde
âdeta özlenilen bir durum haline getirdiğini görmüştük.
“Otuz Beş Yaş Şiiri”nde ne varlık ötesi âlem fikri, ne
Tanrı, ne de insanı fânilik ve yalnızlık duygusundan kurtaran
tarihî ve sosyal bir çevre vardır. Cahit Sıtkı vücudunda ve
hayatında vukua gelen değişikliği, fâni bir varlık oluşunu ve
ölümünü, ıstırap duyarak, fakat hiç bir metafizik fikre
kapılmadan ve teselli aramadan âdeta çıplak bir gözle seyrediyor.
Fenomenolojik görüş tarzı adını verebileceğimiz bu bakış,
Türk edebiyatında çok yenidir. Tarancı’nın böyle bir bakış
tarzını benimsemesi yaşadığı devir ve mensup olduğu nesille
yakından ilgilidir. Türk aydınları arasında şüphecilik, dine
karşı cephe alma, hatta dinsizliğin müdafaası Cumhuriyet’ten
önce de görülmüş olmakla beraber, Cumhuriyet devrinde olduğu
kadar yaygın değildi. Laikliğin en mühim inkılâp düsturu olarak
Anayasaya geçtiği bu devirde, aydınların mühim bir kısmı
günlük yaşayış tarzlarında dinî gelenekten uzaklaşmışlar,
derin temellere dayanmayan bir zevkperestliği hayat felsefesi olarak
benimsemişlerdir. İstiklâl Savaşı’nı büyük bir imanla kazanan
neslin, Cumhuriyet kurulduktan sonra, ahlâkî bakımdan nasıl
değiştiğini, bir ahlâk çöküşüne ihtirasla nasıl
daldığını, iki devri de çok iyi bilen Yakup Kadri, Halide Edib ve
Peyami Safa gibi romancıların eserlerinde görmek mümkündür.
Cahit Sıtkı ve Orhan Veli nesli, artık ne dine, ne de tarihe
inanıyorlardı. Onlar için sadece “yaşanılanan” mühimdi.
Gençlik yıllarında Andre Gide’in Dünya Nimetleri’ni okuyan bu
nesil, “yaşama sevinci”ni âdeta bir din haline getirdi.
Fakat ölüm vardı, sosyal sefalet ortadaydı. Bunlar yaşanılan
hayatın tatlı aşına zehir katıyorlardı. Ölüme bir çare
bulunamayacağına göre, yapılacak şey, geçen günleri mümkün
olduğu kadar hazla doldurmak ve sosyal sefaleti ortadan kaldırmaktı.
Cahit Sıtkı sosyal konularla pek meşgul olmamıştır. Eserlerinde
sık sık ele almış olduğu tem, “ölüme karşı yaşanılan
hayatın güzelliği” fikridir. “Otuz Beş Yaş” kitabının ilk
şiirini teşkil eden “Gün Eksilmesin Penceremden”de söylediği
gibi o, yaşamak şartıyla her mihneti kabule razıdır.
Bir musallat fikir gibi şairi takip eden ölüm korkusu, ona hayatın
en basit ve alelâde hareketlerini bile güzel ve mânâlı gösterir.
“Bugün” başlıklı şiirinde bu duygu çok iyi ifade olunmuştur:
Bugün masal değil,
Masaldan daha güzel, gerçek;
Bugün yeryüzünde olduğum gün
Ayaktayım işte;
Asfalta amut,
Akasyaya muvazi,
İnsanlarla omuz omuza,
Kurtla kuşla aynı kaderde,
Gülden lâleden farksız,
Faniliğinde ömrün;
Herkes gibi dertli,
Ümitli herkes kadar,
Ne de olsa memnun yaşamaktan.
Bak nasıl adım atıyorum,
Rakı içercesine,
Yâri öpercesine,
Sarhoş öylesine,
Kim bana söyleyebilir,
Bulutlar mı geçiyor başımın üstünden,
Ben mi gidiyorum bulutlar altında?1
“Otuz Beş Yaş Şiiri”nde Cahit Sıtkı’nın kendi varlığını
fenomenolojik bir gözle seyrettiğini söylemiştik. Bu şiirine de
aynı görüş hakimdir.
Bugün masal değil
Masaldan daha güzel, gerçek;
mısraları Cahit Sıtkı’nın hayat görüşüyle beraber üslûbunu
da izah eder. Cahit Sıtkı ve Orhan Veli neslinin üslûbu son derece
açık ve sadedir. Bunun sebebi, onların bizzat varlığı güzel
bulmaları ve onu teşbih, istiare, mecaz gibi edebî sanatlarla
süslemeğe ve değiştirmeğe lüzum görmemeleridir. İçinde
yaşadıkları âlemden memnun olmayanlar umumiyetle bu nevi sanatlara
başvururlar. Dünyadan nefret eden Divan şairleri bu çeşit oyunlar
vasıtasıyle onu bir masal âlemi haline getiriyorlardı.2 Servet-i
Fünuncularla Fecr-i Ati şairlerinde de benzetme, mecaz, v.b.
gerçeği aşma vasıtalarıdır. Görünen âleme bağlı olan
sanatkârlar, umumiyetle gerçeği değiştirmiyorlar. Ara sıra edebi
sanatlara başvursalar dahi, bunların fonksiyonu, içinde
yaşadıkları âlemin gerçekliğini belirtmektir. Cahit
Sıtkı’nın bazı şiirlerinde benzetme vardır. Orhan Veli kendi
şahsiyetini bulduktan sonra “gibi” edatını kullanmamağa âdeta
yemin etmiştir. Tarancı ölüm korkusu ile bu dünyaya sımsıkı
bağlanmağa çalışmakla beraber, mizacı itibariyle romantik, hatta
bir hayli santimantal idi. Sesinin tonunu çok kıstığı ölüm
karşısında ironik bir tavır takınmak istediği halde, kendisini
zor tuttuğu açıkça hissolunur:
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan
mısraları bir çığlık edası taşır.
Dünya ne kadar güzel olursa olsun, insanın içindeki sonsuzluk
duygusunu ve ebediyet iştiyakını yok edemez. Cahit Sıtkı birçok
şiirinde ağlar ve unuttuğu Tanrı’sını arar. “Şaşırdım
Kaldım” adlı şiirinde bu duygu dile gelir. Türkçenin en güzel
şiirlerinden biri olan bu eseri buraya geçirmekten kendimizi
alamıyoruz:
Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
Gün kasvet gece kasvet.
Bulutlar, sisler içinde bunaldım;
Gök mavisine hasret.
Olmuyor seni düşünmemek Tanrım.
Ummamak senden medet.
Suyun dibine vardı ayaklarım;
Suyun dibinde zulmet.
Kalmadı ümidin soluk ve cılız
Işığında bereket.
Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız
Bir at oldu nihayet.3
Diğer şiirlerinde sadece var olmayı bile bir saadet sayan Cahit
Sıtkı’nın burada nasıl bunalarak Tanrı’ya koştuğu açıkça
görülüyor. İlerde Orhan Veli’nin de gerçekle yetinmediğini ve
başka şeyler aradığını göreceğiz. Onları takip eden nesil, bu
“bunalım”ı daha kuvvetle duyacak ve eserlerinin başlıca konusu
haline getirecektir.
Toplumla, dinle yahut kendi dar benliklerini aşan kıymetlerle
münasebet kuramayan insanlar ekseriya tabiata giderler. Bu çocukluğa
ve anneye dönüş arzusunun değişik bir şeklidir. Haşim, küçük
yaşlarında kaybettiği annesini çöl gecelerinin yıldızlı
gökyüzünde arar. Psikanalistlerin “regression” adını
verdikleri bu temayüle Cahit Sıtkı’da da rastlıyoruz. Birçok
şiirinde çocukluk yıllarının özlemi vardır. “Robenson” adlı
şiiri,4 çocuklukla tabiata gidiş arzusunu birleştirir. Tevfik
Fikret’in “her sahn-ı hakikatten uzak, herkese meçhul” bir
âlemde bulacağını umduğu “Ömr-i Muhayyel” ile Ahmet
Haşim’in nerede olduğunu bilmediği “O Belde”si aynı özlemin
farklı muhayyile ve üslûplara göre ortaya konulmuş ifadeleridir.
Tarancı, “Hey Gidi Güneşli Uykular” adlı şiirinde, Freud’un
Ödip kompleksi ile izah ettiği cinsî arzularla annesine bağlılık
duygusunu apaçık anlatır. Burada anne ile tabiatın birleşmesi de
dikkate şayandır:
Ömrüm oldukça hatırlayacağım
Uyuduğum yıldızlı geceleri,
Deniz kızlarının kucağında.
Sular başladı mı sığlaşmaya
Bir bir sönerdi yıldızlar;
Bırakırdı beni usulca beşiğime,
Saçları ayışığından dadılarım.
Derken şafaklar peyda olurdu,
Suların göklere vuran aksi şafaklar.
Acıkıp uyandığım saat,
Annemin uykusuna kıydığım saat;
Telâşla uyanan genç kadın,
Aceleyle çözülen göğüs,
Yüzümü süpüren ılık rüzgâr;
Birdenbire keşfettiğim
Parıltılar, beyazlıklar, yuvarlaklar diyarı;
Pembe uçlarına sırayla asıldığım
Lezzetli memeler,
Bereketli memeler,
Doyamadığım, doyamadığım,
Neden sonra,
Ben tekrar sulardayım,
Annemin gözleri gibi lacivert bir denizde;
Dalgadan dalgaya atlıyorum.
Güneşi kovalıyorum, güneşi kovalıyorum
Hey gidi güneşli uykular!
Sularında boğulmadığımız deniz!5
Bu şiirde Cahit Sıtkı’nın duygularını gizlemeden ortaya
koyması Freud nazariyesinden aldığı cesaretle izah olunabilir. Zira
“libido” hiç bir zaman kendisini bu kadar çıplak olarak ifade
etmez, semboller ve maskeler arkasına gizlenir.
Kısaca da olsa, “Otuz Beş Yaş Şiiri”nin içinde yazılmış
olduğu sosyal şartlarla, psikolojik âmilleri ve şairin diğer
şiirleri ile olan münasebetlerini belirtmiş bulunuyoruz. Yapısı
üzerinde söylenebilecek pek az şey vardır. Şiire giren malzeme
dağınık bir şekilde kullanılmış olmakla beraber, yine de
halihazır, mazi ve istikbâle göre bir sıra gözetilmiştir. Bir
gün, şair, Dante gibi ömrünün yarısına geldiğini fark ediyor ve
aynada çehresinin nasıl bozulduğunu görüyor (birinci ve ikinci
parçalar). Sonra eski günlerini, hayal meyal şeylerden ilk aşkını
hatırlıyor (üçüncü ve dördüncü parçalar). Daha sonra tekrar
halihazıra dönüyor. Dünyayı fânilik duygusunun arkasından
seyrediyor (beşinci ve altıncı parçalar). Neticede şiir önceden
bilinen gelecekle, ölümle sona eriyor.
Şiire hâkim olan aslî zaman halihazırdır. Otuz beş yaş, yolun
ortasında olma vakıası, mazi ve istikbâle bakışı tayin edici bir
rol oynuyor.
Tanpınar, “Bursa’da Zaman” şiirinde “zaman”ı daha ziyade
mücerret ve sembolik bir şekilde ele aldığı halde, Cahit Sıtkı,
tabiî görünüşlerinde yakalamağa çalışır.
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir âvize Bursa’da zaman
mısraları, terkibî ve inşaî bir imaja dayanırlar. Unsurları,
ayrı ayrı dış âlemden alınmış olmakla beraber, ortaya konulan
sembol, dış âlemde bir gerçeğe tekabül etmez. Cahit Sıtkı
birçok mısralarında müşahhas fenomenleri tesbit ile yetinir:
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var
Benim mi Allahım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Hangi resmime baksam ben değilim
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız...
Bu mısralarda görülen ve duyulanlar âdeta objektif olarak ifade
edilmiştir.
Bununla beraber Cahit Sıtkı da şiirinde bir takım imaj ve
sembollere başvuruyor. Fakat o bunlarda da gerçeğe bağlıdır:
Gökyüzünün başka rengi de varmış
Su insanı boğar, ateş yakarmış
Ayva sarı, nar kırmızı, sonbahar
Ne dönüp duruyor havada kuşlar
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarümar
mısraları sembolik bir mahiyeti haiz olmakla beraber, Tanpınar’ın
yukarda zikretmiş olduğumuz mısralarındaki terkibî imajdan
farklıdır. Cahit Sıtkı duyularının verilerine daha çok
bağlıdır.
“Otuz Beş Yaş Şiiri”nin üslûp bakımından dikkati çeken
başka bir özelliği, günlük konuşma dilinde kullanılan bazı
ifadelerin biraz değiştirilerek şiire sokulmuş olmasıdır.
Bunları, içinde bulundukları mısralardan tecrit etmek mümkündür:
“Yalvarmak yakarmak nafile”, “gözünün yaşına bakmamak”,
“düşman görünmek”, “güler yüzlü adam”, “hayal meyal
şeyler”, “dostlarla da yolların ayrılması”, “geç fark
etmek” vb.
Şair günlük dilde kullanılan bu deyimleri, başına ve sonuna bazı
kelimeler ekleyerek kendisine mal ediyor. Onları bize munis olmakla
beraber, orijinal gösteren, tatbik olundukları konu ve yerin
değişik olmasıdır.
Cahit Sıtkı’nın şiirde ideali, çok sevdiği ve birkaç şiirini
Türkçeye başarı ile çevirdiği Verlaine gibi sade ve tabiî
söylemekti.6 Tanpınar ise daha ziyade “işlenmiş” kompleks bir
üslûp kullanan Mallarme ve Valery’yi örnek tutuyordu.
Aynı sadelik endişesiyle, Cahit Sıtkı şiir sentaksını da çok
basit tutmuştur. Mısralarının çoğu, tek cümleden ibarettir. Bu
bakımdan da o, kompleks cümle yapılarını seven Tanpınar’dan
ayrılır.
Duyu ve yalın duyguya ön planda yer veren bir şair, uzak
çağrışımlara, hayal oyunlarına ve derin düşüncelere gitmez.
Serbest çağrışım, karışık hayal ve kompleks ifade tarzı daha
ziyade iç âlemle ilgilidir. Ölümden korkan, varlık ötesine
gitmekten çekinen, duyularına ve yaşadığı ana sımsıkı bağlı
olan Cahit Sıtkı’nın açık ve sade bir üslûp kullanması duyuş
tarzına uygundur. O, bu bakımdan, kendinden sonra gelen, hayat
karşısında bedbin, var olanla yetinmeyen “gerçeküstü” bir
şeyler arayan, karışık, anlaşılması güç, hatta bazen manasız
bir üslûp kullanan nesilden ayrılır.
Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2
Hikâye inceleme örneği
YENİDEN BAHAR OLSA
Yaşlı kadın, kımıltısız başını bir düşten çekip aldı.
Tekir kedi, odanın ortasında tüylerini parlatıyordu. Ansızın
durup keskin ve sert bir bakış yolladı kadına. Sonra kulaklarını
arkaya doğru dikleştirip, ortalığı dinledi. Yukarıda birisi
yürüyordu. Ayak sesleri kesilince, kedinin bakışları yumuşadı,
halıyı eşeledi. Kadın, yine pencereye çevirdi başını. Dumanlı
bir rengin içinden gelip geçeni kucaklayan bakışlarında bir çocuk
şaşkınlığı vardı. Yoğurtçunun çıngırağı, bir arabanın
camları sarsıp geçişi ona yaşadığını duyurdu.
Yukarı katın pencerelerinden biri açıldı. Yeni kiracısı Selma,
bakkala seslendi. Yaşlı kadın, onun yorgun sesinde, yakın bir
doğum ürkekliğini sezdi. “İyi ki anacığı geldi yanına.”
diye söylendi. “Eh! Bugün yarın doğurur taze.”
Bir sepet indi aşağıya. Kedi, kadının oturduğu divana sıçradı.
İpin kımıltısını, az sonra bakkalın makarna, çamaşır tozu,
ekmek koyduğu sepetin yukarıya çıkışını yaşlı kadınla
birlikte izledi.
Yeniden bahar olsa... Komşuların sıcak gülüşüyle aydınlansa
odalar. Arka bahçede çiçeklerin arasında bir türkü söylese.
İsmail Efendi domatesleri, biberleri, gülleri gözden geçirse,
ortancaların yanına bir iskemle atıp gölgeli serinlikler içinde
sabah kahvesini içse...
Yaşlı kadının bahçeyle uğraşacak gücü kalmamıştı artık.
Selma’nın sinemalarda yer göstericilik yapan kocası, bu eve ilk
geldiği gün, “Ben bahçeye bakarım teyze” demişti. “Ortanca,
gül, hanımeli dikerim. Duvara da sarmaşık yürütürüm.”
Ortalığa baharın kokusu yayılmıştı bile. Havada bir başka
aydınlık, bir başka esinti vardı. Yaşlı kadın, Selma’nın
doğacak çocuğunu düşündü. Elini, sarışın bir başı okşamak
için uzattı. Uzun çenesi titredi, pencere bulutlandı. Güçsüz
yumruğuyla birkaç kere dizine vurdu. Kedi, ağır bir yürüyüşle
mutfağa doğru gidiyordu. Yukarı katın bahçeye bakan odasında
oğlunu doğurduğu gün, gözünün önünden geçti. Yüreğinde,
gençliğinden kımıltılar oldu, yüzü pembeleşti.
Salkımlar mı leylâklar mı açmıştı ne? Morumsu, güzel kokulu
bir gündü. Bahçedeki bahar, pencereden görünüyordu. Çocuk
doğarken, pencere buğulandı. İri damlalar yuvarlanmağa başladı
camdan. Bahçe görünmez oldu. Odada, ebenin ve iki komşu kadının
konuşmalarını karanlık ve çok soğuk bir boşluktan duyuyordu.
Komşulardan biri eğilip yüzünü bir mendille kuruladıktan sonra,
yağmur dindi. Pencere aydınlandı. Bir çocuk ağlaması, yeniden
başlattı hayatı. Ebe kadın, komşulara dönüp:
— Hadi bakalım, dedi. Bir kahve pişirin de aklım başıma gelsin.
Bebeği kundaklayıp yanıma yatırmışlardı. Kadın, onun düzenli
soluklarına sokulup ılık bir uykuya daldı. Bir ara, kapının
tıkırtısıyla uyandı. İsmail Efendi’nin, kapı aralığından
içeriye uzanmış başını gördü. Tanımadan, sevmeden evlendiği
bu adama karşı, o anda başladı sevgisi. İsmail Efendi, kundaklı
bebeğin saflığıyla bakıyordu kapıdan.
Onlar, hep bir bahar esintisi içinde yaşayacaklarını
sanmışlardı.
Sızlayan bacaklarını kımıldattı. Yanağındaki bir sineği eliyle
kovdu. Sinek, yine gelip başındaki ak örtüye kondu. Doğrulup
pencereyi açtı. Ağrılarını dindirmek için bir aspirin yuttu.
Suyla ıslanan ağzının kenarlarını parmaklarıyla sildi. Çenesi
iki yana doğru gitti geldi.
İsmail Efendi, şu eski zaman küplerinden yapardı. Dünyada savaş
başladığı zaman, küplerin sırı için gereken malzemeyi bulamaz
olmuştu. Yavaş yavaş gözlerdeki gülümseme silindi. Artık,
ebelere, komşulara sunulacak kadar kahveleri de yoktu mutfaklarında.
Dünyaya gelen bebekler sarı, solgun yüzlüydü. Savaş bittikten
sonra, İsmail Efendi yatağa düştü. O sıcak yaz gününü
hatırladı yaşlı kadın. Oğlu o sıralarda on yedi yaşındaydı.
Babasını sırtına almış, hastahanenin merdivenlerini çıkıyordu
ağır ağır. Ana, arkadan telaşla onları izliyordu. Hastanın
durumu gözden geçirildikten sonra, baş hekim boş yatak
bulunmadığını, bir hafta sonra yeniden gelmelerini söylemişti.
Döndüklerinde, kadın söyleniyordu kendi kendine. “Bir hastaya
böyle mi davranılır? Koca hastahanede, hasta taşımak için bir
sedye bulunmaz mı?”
Bir hafta sonra, baş hekimin pipo tütünü kokan odasına saygının
eğikliği içinde girdiler. Baş hekim, okuduğu gazeteden başını
kaldırıp, sıkıntıyla baktı onlara. Kadın, çekingen ve
pürüzlü bir sesle:
— Hastayı getirdik Baş hekim bey, dedi. Bugün için
yatıracağınızı söylemiştiniz. Baş hekim, piposundan bir nefes
çekti. Sonra ayağa kalkıp, oğluna dayanmış duran İsmail
Efendi’yi baştan aşağıya süzdü.
— Boş yatak... Henüz yok. Birkaç gün sonra uğrarsanız...
Sözün gerisini duymadılar. İsmail Efendi, içini çekip, açık
pencereden görünen mavi göğe çevirdi gözlerini. Oğlan, üzgün
bakışlarını annesinin kızaran yüzüne dikti. Kadın, baş hekimin
pırıl pırıl masasına, vazodaki beyaz karanfillerin ince
görünümlerine, sonra adamın dimdik boynundaki kravata baktı. İki
büyük adımla yaklaştı, ansızın elini kaldırıp kravatı
yakaladı.
— Seni gidi mendebur herif seni... Bir hastayı geri çevirirsin ha!
Baş hekimin piposu elinden düştü. Kadını göğsünden iteledi.
— Deli misin kadın! Bırak yakamı!...
Yakasının ilk düğmesi koptu. Kravatı kadının elinde kaldı.
İsmail Efendi, güçsüz sesiyle bağırdı:
— Hanım, bırak yakasını adamın! Allah’ından bulsun, bırak!
Bunlar itişip kakışırken, içeriye iki genç doktorla bir hemşire
girdi. Kadını tutup, bir kenara çektiler. Baş hekim:
— Çıksınlar dışarıya! diye soludu. Yıkılsınlar karşımdan.
Kahve getirin bana. Kahve getirin!...
Hemşire, eğilip halının üzerindeki pipoyu aldı. Ayağıyla, göz
büyüklüğündeki yanığa bastı. Anlayışlı bir yumuşaklıkla
yaklaşıp kadının kolunu tuttu. Kadın, ağlayarak yığıldı
hemşirenin kollarına.
Sonra, üçü de bitkin ve yenik, kapının dışında buldular
kendilerini. Baş hekimin kapısı, arada bir açılıp kapandı.
Olayı işiten doktorlar, soluğu orada aldılar. Oğlan, babasını
koridorun ucuna kadar yürüttü. Bir hademenin verdiği iskemleye
oturttu. Ana, Baş hekimin kapısının karşısındaki duvara
yaslanmış, başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını siler dururdu.
Bir ara, o güzel bakışlı hemşire yanına sokulup yavaşça:
— Hastanız için yatak hazırlanacak, dedi. Yalnız, Baş hekim
özür dilemenizi istiyor.
— Ah ben nasıl yaparım bunu! Nasıl yaparım?...
Yüreği bir isyanla kabararak Baş hekimin kapısına yaklaştı.
Durdu. Vazgeçip dönmek istedi. Yumruğunu sıktı. Uzatıp hafifçe
dokundurdu kapıya. İçerden bir kükreme işitmek için bekledi.
Çıt yoktu. Kapıyı aralayıp baktı. Baş hekim, piposunu
dişlerinin arasına sıkıştırmış, tek kaşı yukarda, kadına
değil de karanfillere bakıyordu. Kadın, bir iki adım atıp durdu.
Dili, ağzının içinde büyümüş gibiydi:
— Hastamı düşünerek... Özür diliyorum.
Ansızın dönüp dışarıya attı kendini.
İsmail Efendi, altına zorla verilen o yatakta on beş gün sonra
öldü. Oğlanın bezginliği, durgunluğu o günlerde başladı.
Kahvelere, meyhanelere gitmezken, gider oldu. Babasını, baş hekimin
ezici bakışlarını unutmadı. Kadın oğlunun çalışmaya karşı
ilgisizliğinden sağa sola yakınıyor, ne yapacağını ne edeceğini
bilemiyordu. Sonunda iş yerini ve yukarı katı kiraya verdi.
Oğlanın düzeleceği yoktu. “Esrar içiyor, afyon yutuyor, kumar
oynuyor” diyorlardı onun için. Kadın, bunları işittikçe
yıkılıp yıkılıp diriliyor, kendini bir inançsızlığın içine
bırakıveriyordu. Hastahaneye yatırsa, alıştığı şeylerin
uzaklığına karşı koyamamaktan ya da bakımsızlıktan ölür diye
düşünüyordu. Hem hastahaneye yatmak isteyecek miydi?
O genç hayatın, koyu bir dumanla örtülüp kayboluşunu hatırlamak
istemez yaşlı kadın. Oğlunun nasıl öldüğünü sorduklarında,
“acılar içine vurdu.” der ve susar, şimdi hayatta olan ve
onları yakından tanıyan eski komşuları, “Arslan gibi bir
çocuktu” diye söyleşirler. “O sarı saçlar, o elâ gözler...
Her bir kirpiği, na bu kadar uzundu. Bir gün kahveye baskın
yapılmış. Üzerindeki afyonun hepsini kaşla göz arasında
yutuvermiş. Sorguya çekildiğinde hiç konuşmamış. Yüzü
kızarır, kusacakmış gibi bir hal alırmış. Sonra solukları
hızlanmış. Sararıp, bir yaprak gibi yere düşmüş. Hastahaneye
götürülürken, hırıltılarından anlamışlar ki ölüyor.
Yetiştirememişler.”
Yukarı katta bir koşuşma oldu. Kedi, mutfaktan doğru gelip,
kucağına çıktı. Sokulup sevilmeyi bekledi. Sokağın köşesinde
bir delikanlı ıslık çalıyordu evlerden birine. Ötede, kahvenin
müzik dolabında çalınan bir şarkıya genç bağırışlar
karışıyordu. Merdivenlerden birisi inip kapıyı vurdu. Kedi,
fırlayıp kapıya doğru koştu. Yaşlı kadın, kalkıp terliklerini
sürüye sürüye yürüdü.
Gelen, Selma’nın annesiydi. Soluk soluğa:
— Bizim kız sancılandı, dedi. Gözünü seveyim, sen yukarıya
çık da ben bir taksi bulup geleyim.
Gözlerindeki gri dumanın içinde ışıklar belirdi. Başındaki
örtüyü düzeltip merdiveni genç bir dikilişle çıktı. Bir
zamanlar doğum yaptığı odada, şimdi başka genç kadın sancı
çekiyordu.
Aralık kapıdan içeriye süzüldü. Selma, yatağın ayak ucuna
oturmuş, üzerine bir hırka geçirmeye çalışıyordu. Yaşlı
kadın, bütün annelerin söylediği gibi:
— Korkma evlâdım, dedi. Bu bir selli yağmurdur, gelir geçer.
Kapıda bir araba durdu. Selma, dudaklarını ısırdı. Yaşlı
kadın, gözlerini pencereden görünen bahçeye çevirdi. Orada,
ürkek ve ıslak bir yeşerme gördü.
Sevinç Çokum